Category: GÜNLÜK YAZILARI

Corona Yazıları – 1

Olağanüstü bir süreçteyiz. Bu kesin… Geleceğin çok belirsiz olduğu ve önümüzü görmekte çok zorlandığımız da muhakkak. Sıklıkla apokaliptik öyküler yazan ve varoluşsal riskler üzerinde düşünen birisi olarak bu yeni kriz hakkında da uzun uzadıya düşünüyorum. Düşüncelerimi de hem kayda almak, hem de sizlerle paylaşmak için ara ara kaleme almaya karar verdim.

Başlığa da özellikle “1” iliştirdim ki, arada doldukça içimi dökmek için kelimelerden faydalanayım.

Umarım bu yazıyı sağlıklı ve afiyette okuyorsunuzdur.

İstilacı Tür

Ben CoVid-19 meselesini şöyle düşünüyorum: Farz edelim insanlık olarak istilacı bir uzaylı türle savaş halindeyiz. Savaş ateşli silahlarla olmadığı için ordularımız bu kez askerlerden oluşmuyor. Strateji geliştirmeye çalışan kurmaylarımız bilim insanlarından oluşuyor. Ateş hattında hayatlarını riske atarak mücadele veren birliklerimizse sağlık çalışanlarından oluşuyor. Arkada da medeniyeti sürdürerek savaşın sürekliliğini sağlayan, kasiyerinden banka memuruna, kamu görevlilerinden temizlik görevlilerine, internet servis sağlayıcılarından, teknik personele, ikmal birlikleri var. Doğal olarak bütün bu birliklerin kayıpsız, eksiksiz ve yüksek motivasyonla çalışmaları gerekiyor. Ancak bu bakış açısının “sağlık çalışanları bu savaşın cephe hattında, ölebilirler, bu işin fıtratında bu var” gibi bir fikre evrilmesinin de önüne geçmek gerek. Kamu kuruluşları sağlık çalışanlarının ihtiyaçlarını temin etmek, eksik olmadığından kesinlikle emin olmak zorunda. Kaynakların dağıtımındaki en büyük önceliği sağlık çalışanlarının emniyeti oluşturuyor. Onların ihtiyaçlarını temin etmek bir insanlık borcu…

Bu savaşta virüse karşı çeşitli avantajlarımız var: Bizler bilgi paylaşabiliyor, iletişim kurabiliyor ve strateji oluşturabiliyoruz. Ne şans ki virüs bunu yapamıyor. İki virüsün birbirine taktik verme şansı yok ama İtalyan doktorların hazırladığı bir rehber aynı gece 20 dile çevrilip çevrimiçi yayınlanabiliyor. Virüslerin “UV alanlarına girmeyelim” gibi bir bilinç geliştirme şansı yok ama bizler “kalabalıklara çıkmayıp evde kalalım” kararı alıp uygulayabiliyoruz. Doğal seçilim süreçleriyle değil, öğrenim süreçleriyle kendimizi geliştirebiliyoruz. Sırf bu sebeplerle bu savaşı kazanacağımızdan kendi adıma eminim.

Ne var ki buraya “herkes şeffaf, iş birliğine açık ve gönüllü olursa” şerhini düşmek zorundayım. Ülkeler birbirinden bilgi saklamaya, insanlar uymaları gereken kuralları ihmal etmeye, kitleler saçma sapan komplo teorilerine inanıp bilime güven duymaktan vazgeçmeye başlarlarsa savaşı kazanma, en azından az bir kayıpla atlatma ihtimalimiz kalmaz. Bu sebeple kişisel motivasyonlarla ve bilhassa da para veya şöhret kazanmak amacıyla saçma sapan bilgileri yayanlar ve alternatif tedaviler pazarlamaya çalışanlar bu savaşta düşmandan yana pozisyon tutmuş oluyorlar. Her konuda olduğu gibi bu savaşta da “en hakiki mürşit, ilimdir, fendir”.

Beklentilerimizi Değiştirmek

Peki bu savaş ne kadar sürecek ve neler değiştirecek? Sosyal medyada yazılanları okuyor, ailemle, yakınlarımla konuşuyorum. Dikkatimi çeken ilk şeylerden biri, insanların kendilerini çok kısa sürecek geçici bir hal içerisinde hissettikleri ve bir süre sonra her şeyin tam olarak da aynı şekilde eski haline döneceği yönündeki beklentileri…

Açıkçası ben kimseye böyle bir beklenti içerisinde olmasını tavsiye etmem (tamamen şahsi bir tavsiye). İçerisine düştüğümüz durum, sözgelimi “iki gün şiddetli kar fırtınası var, kimse evinden çıkmasın”  gibi geçici bir meteorolojik durum değil. Salgın, kar yağışı gibi önce yağıp her yeri beyaza bürüyüp sonra kendiliğinden eriyecek bir şey değil. İki gün sürmeyecek. İki haftada sürmeyecek. Bittiğinde de karlar eriyip mazgallardan akıp gidecek ve biz de aynı şekilde normal hayatımıza dönecek değiliz. Bu sebeple kendimi içerisinde bulunduğumuz bu dönemin aylar süreceği, alışık olduğumuz yaşam dinamiklerinin dönüşüme uğrayacağı ve her şey bittiğinde dünyanın kalıcı olarak değişeceği fikrine alıştırdım. Herkese de bunu yapmasını tavsiye ederim. Olayı bir kar fırtınası gibi görenlerin tahammül seviyeleri daha az olacak ve bu süreç uzadıkça daha sabırsız, öfkeli ya da üzgün hale gelecekler.

Belirsizliği acıya dönüştürmemek için bunun şart olduğunu düşünüyorum.

Herkese sağlıklı günler diliyorum.

Not: Ortaya çıkan ilaç söylentileriyle ilgili Prof. Dr. Mustafa Çetiner’in şu kaydını muhakkak tavsiye ederim.

VE NİHAYET: TUR FİNALİ (MUTLU SON)

Gün finali, hafta finali derken, nihayet tur finaline de katıldım.

Tur finali sorularını Evrim Ağacı hazırlamış. Yarışmaya gittiğimde bu bilgiyi öğrendim ve önce çok mutlu oldum; zira terimlerin bilimsel olmasından ötürü rakiplerime göre avantajlı bir konumda olacağımı biliyordum. Ancak kurada beşinciye denk gelişim ve Sn. Ali İhsan Varol’un yarışmanın başından itibaren her fırsatta “Sizin sorularınız zor maalesef” demesi üzerine endişelenmeye başladım…

Diğer yarışmacılara gelen sorulara gıpta etmiştim: Algoritma, astronomi, kozmoloji vb… Acaba benim kelimelerim neydi?

Ne var ki ve ne şans ki, stresin olumlu yönde etkilediği insanlardan biriyim. Sn. Varol daha çok “atomaltı” ve “natüralizm” kelimelerini zor bulduğunu söyledi. Oysa ben nispeten daha kolay bir soru olan “Yaşlanmak” kelimesinde takıldım. Sanırım bilim bağlamına fazla odaklanmıştım.

“Şüpheci” ve “Sözdebilim” kelimelerinin bana denk gelmiş olması neredeyse “kaderin cilvesi” dedirtecek bana :)

Kelime Oyunu çok ama çok keyifli bir oyun… Gerçekten tüm bu süreçte ziyadesiyle keyif aldım. Sunucu Ali İhsan Varol’a, yarışmayı var edenlerden Devrim Doğan’a, tüm Kelime Oyunu ekibine ve Evrim Ağacı’na teşekkürler.

Bu da Hafta Finali Performansım

Kelime Oyunu’nun hafta finali de sona erdi ve hafta finalini de 9600 puanla birinci bitirerek tur finaline katılma hakkı kazandım.

Tur finalinin tarihini bilmiyorum. Beklemedeyiz :)

Kelime Oyunu’na Katıldım

Yıllardır en severek izlediğim ve katılmayı da en çok arzu ettiğim İhsan Varol’la Kelime Oyunu yarışmasına nihayet katılma imkanı buldum. 18.02.2020 tarihinde yayımlanan bölümde biraz da şansın yardımıyla iyi bir performans gösterdim :)

Hafta finali 22.02.2020’de… Umarım aynı performansı orada da gösteririm.

Yeni romanım: KIZIL SÜRGÜN

Yeni bilimkurgu romanım KIZIL SÜRGÜN 17 Aralık 2019 itibariyle tüm internet kitapçılarında satışa giriyor. Muhtemelen takip eden hafta tüm kitapçılara gelmiş olacak.

Bilimkurgu ile ilgili bir söyleşi ya da konferansa davet edildiğimde “Türkiye’de bilimkurgu edebiyatı neden gelişmedi? Neden talep görmüyor?” sorusuyla muhakkak karşılaşıyorum. İzlediğim ve gördüğüm kadarıyla aynı alanda düş kurduğum diğer arkadaşlarım da aynı sorunun muhatabı oluyorlar. Sahi… Bilimkurgu edebiyatı Türkiye’de neden gelişmedi?  

Soru yerinde ama yine de şunu dile getirmem gerek: Bir zamana kadar, hatta belki yirmi yıl öncesine kadar, Türkiye’de bilimkurgu çoğunlukla “ithal” bir üründü; hatta belli bir dönemde yüzüne bile bakılmadı[1]. Ne var ki bugün Türkiye’de bilimkurgu eserler hem yazılıyor hem okunuyor. Durum eskisi gibi kötü değil. Ancak bu ilgi kendi geçmişimize göre muazzam artış göstermiş olsa da hala batı ülkelerindekiyle mukayese bile edilemeyecek düzeyde. Sebebi konusunda ayaklarının yere bastığını düşündüğüm birtakım spekülasyonlarda bulunabilirim:

Einstein’ın görelilik kuramını ortaya attığı sene İngilizler Çanakkale’den çekilmeye başlamıştı. Ruslardan Bitlis ve Muş’u geri almıştık. İngilizler Haydarpaşa Garı’nı bombalamışlardı. Daha evvel bağımsızlık ilan eden Hicaz, o sene resmen bağımsızlığını kazanmıştı. Uzay yarışının başladığı, Crick ve Watson’un DNA’yı keşfettiği yıllarda Menderes meclise “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyordu. Türkiye’nin başbakanını astığı yıl, ABD Mercury, SSCB Vostok projesine başlamıştı. İnsanoğlu Ay’a ilk adımını attığında ODTÜ siyasi olaylar nedeniyle kapalıydı. 80 darbesinde Voyager 1, Satürn’e ulaşmış, 1982 anayasası oylandığı sıralarda Mir Uzay İstasyonu tasarlanmış, Avrupa Uzay Ajansı ESA ise EXOSAT (HELOS) X-ışını gözlem teleskobunu göndermeye hazırlanıyordu. ABD’nin Mars’a laboratuvar, ESA’nın kuyruklu yıldıza sonda indirdiği yıllarda yeni havalimanı meseleleriyle meşguldük. Almanya ve Çin enerjisinin %50’sini yenilenebilir kaynaklardan temin etme planlarını açıkladığında, HES inşaatları önünde çevrenin zarar göreceği gerekçesiyle mahkemelerin iptal kararının uygulanmasını isteyen vatandaşlara gaz sıkılıyordu. Ve böylesine istikrarsız bir bölgede reklamlarla nükleer santrale sempati yaratmaya çalışır haldeyiz. Bugün kentlilerin %99’unun kirli hava soluduğunun ilan edildiği ülkemizde, daha çok termik santral inşa ediliyor. Bir tarafta Plüton’un ilk yakın çekim fotoğrafları ajanslara verilirken, diğer tarafta Boston Dynamics’in robotu hünerlerini sergileyip “robot hakları” konularında tartışmalar yaratırken, burada bizler hala demokrasinin nasıl olması gerektiğini tartışıyor ve “insan hakları” konusunda mutabakata varamıyoruz. Yani? Yanisi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor”. ABD’de yaşayan bir çocuğun komşu kasabadan uzaya fırlatılan roketleri izlediği zamanlarda bizim çocuklarımız (ki kendileri bugün çoğumuzun anne ve babaları oluyor) siyasi kavgaları ve darbeleri izlediler…

Klişe bir tespit olarak “bilim üretilmeyen ülkede bilimkurgu da üretilmez” deniyor olsa da, bilim üretmeyi bilimkurgu üretmeye koşut gören bu görüşten ziyade, bilim üretmenin de belirleyicisi olan esas unsurun, “bilimin yakın coğrafyamızda, kültürümüzde ve gündelik hayatımızdaki yeri ve payının” üzerinden değerlendirme yapmamız gerekir. Bu kriterle değerlendirip sorumuzu “Türkiye’de edebiyatın hangi alanı daha gelişmiştir” diye evirirsek, yanıtımız kaçınılmaz olarak “politik kurgu” olur. Bilimin kültür ve gündemimizden uzak olmasının iki yansıması olduğunu düşünüyorum:

Bunlardan birincisi, bizim insanımızla bilimkurgu arasındaki ilişkinin daha çok “mizah” şeklinde ortaya çıkmasıdır. Sinemadan örnek verirsem herhalde daha iyi anlaşılır: Dikkat ederseniz gişede başarıyla ulaşmış ve hakikaten de tanım gereği “bilimkurgu” diye niteleyebileceğimiz filmler hep komedidir (En yeni ve bilinen seri: GORA, AROG ve Arif V216 gibi). Geçmişe baktığımızda da Uçan Daireler İstanbul’da (1955), Turist Ömer Uzay Yolu’nda (1973) (ki kendisi ilginç bir şekilde Dünya’daki ilk Uzay Yolu filmidir), Sevimli Frankenştayn (1975) ve Astronot Fehmi (1978) gibi bilimkurgu-komedi örnekleri görürüz. Komedi olsun diye yapılmayan Dünya’yı Kurtaran Adam (1982) gibi filmlerinse “komik” olmaktan kurtulamadığı aşikâr. Açıkçası bizim insanımızla bilimkurgunun ilişkisi gerçekten de çok komik ve eğlenceli olabiliyor; ki ben de böyle -senaryolar değil ama- öyküler yazdım. Mesela Tek Kişilik Firar adlı öykü kitabımda yer alan Minibüs Klonu, Firardan Sonra kitabımda yer alan Seksen iki buçuk metrekare ve Cennet-i Sükun öykülerim birer “mizahi bilimkurgu öykü” örneğidir.

İkincisiyse, yerli genç yazarlarımızın öykülerini isteyerek -ya da istemeden- yabancılaştırmasıdır. Derneğimiz FABİSAD’ın (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) GİO Hikâye Ödülü ve Türkiye Bilişim Derneği’nin Bilimkurgu Öykü Yarışması için yaptığım jüri üyelikleri nedeniyle yüzlerce ama yüzlerce öykü okuma şansı buldum. Bu öykülerde dikkatimi çeken şeylerden biri, çoğu yerli genç yazarımızın öykülerine yerli karakterleri yakıştıramamasıydı. Elbette bu durum çoğu zaman olağandır: CERN’de ya da NASA’da geçen bir öyküde doğal olarak gerçek durumu yansıtmak ister ve karakterlerinizi bu kurumlarda çalışan vatandaşlardan seçersiniz. Veyahut da uzak bir gelecek tasarlıyorsanız, yerel kültürlerin veya ulusların bir izi ya da önemi kalmamış olabilir. Ancak günümüzde dünyayı uzaylılar istila ettiyse bu sadece batı ülkelerinde olacak değildir. Küresel bir felaket söz konusuysa ABD’deki Rachel’in, Fransa’daki François’nin olduğu kadar buradaki Ayşe’nin ve Hasan’ın da dertleri vardır ve bu dertlerin de birileri tarafından düşlenip anlatılması gerekir. Haliyle bunu yapacak olanlar -veyahut da yapması gerekenler- bizim yazarlarımız olacaktır

Bu tespit ve düşüncelerim nedeniyle, Kızıl Sürgün’de “bilimkurgu” ile “politik” romancılığın yerel bir sentezini yapmaya çalıştım. Olayları geçmişte ya da gelecekte değil, alternatif bir evren ve tarihte, günümüz insanıyla kurguladım.

Kızıl Sürgün bilimkurgusal bir zemin olarak Mars yaşamını ve ülkelerin oradaki örgütlenmelerini konu alsa da, esasında okuduğunuz Ömür’ün öyküsüdür ve bilimkurgu Kızıl Sürgün’de sadece arka planı oluşturur. Bu haliyle sadece bilimkurgu okurunun değil, bilimkurguya uzak edebiyat okurunun da ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Umarım yanılmamışımdır.


[1] Bilimkurgu’nun tarihiyle ve ülkemizde bilimkurguya olan ilginin zaman içindeki değişimiyle ilgilenenler, saygıdeğer Bülent Akkoç ile Açık Bilim’de gerçekleştirdiğimiz Podcast kaydına, Bilimkurgu Kulübü web sitesinde başta saygıdeğer Müfit Özdeş olmak üzere Türk Bilimkurgu tarihiyle ilgili yayımlanmış yazılara, yine bilimkurgu alanımıza katkıda bulunan Kayıp Rıhtım ve FRP NET gibi web sitelerinin yazı arşivlerine bakabilirler.

Arka Kapaktan:

“Kimi gece uyanırsın… Dünya’daymışsın gibi gelir. Sanki hiç buradan ayrılmamışsın gibi. Sanki kafanın içi buradaki bir güne ayarlanmış gibidir. Etrafta gördüğün ne varsa, buradaki bir günün detayıymış gibi gelir sana. Daha yataktan zıplayıp kalkarken yerçekiminin azlığından anlarsın bir tuhaflık olduğunu. Pencereler yüksektedir orada. Ayaklarının ucunda yükselip de perdeni kaldırınca o loş aydınlığın zindan pembeliğine sahip olduğunu görürsün ve rüya bozulur. Nefesin kesilir yani birader… Bildiğin kesilir. Böyle bir ağlayasın, bağırasın gelir. O sırada gökte gördüğün en parlak yıldıza bakar, onu Dünya farz eder, ağlarsın. On kişiden dokuzuna olmuştur bu. Sana da olursa çok paniğe kapılma. Utanma da ağlamaktan. Söylediklerimi hatırla. Bu duygu öğlene kalmaz geçer.”

Kızıl Sürgün, hiçbir işlevi olmamasına rağmen Mars’ta konumlandırılmış bir kamu kuruluşuna tayini çıkan Ömür’ün Mars seyahati öncesinde yaşadıklarını konu alıyor. KIZIL SÜRGÜN, alternatif bir evren ve tarihte günümüz insanıyla kurgulanmış, bilimkurgu arka planına sahip olsa da tüm edebiyat okurlarına hitap eden bir dram. Edebiyat alanında daha çok bilimkurgu öyküleriyle tanıdığınız Tevfik Uyar’ın bu eleştirel romanını elinizden bırakmadan bir solukta okuyacaksınız.

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

KAZIKLANMA RUTİNİ

Dünya değerler araştırmasının 2014 raporuna göre kişilerarası güvende Türkiye dibi boylamış durumda. İnsanlarımızın sadece %8’i “çoğu insana güvenebilirim” diyor.

Elbette bu durumun demokrasimizin işleyişinden, farklı fikirlere olan hoşgörümüze, kültürel değerlerimizden başarıya güdülenme şeklimize kadar pek çok şeyle ilgisi var. Ancak ben daha çok tüketim dünyasındaki nedenleriyle ilgilenmeye çalışacağım bugün. Aslında bu bir iç dökme, çünkü beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, 3–4 gündür bir araç alım ve satım işiyle ilgilenirken karşılaştıklarım yüzünden verem olmaya yaklaşmam. Her yerde yolunacak tavuk muamelesi görmek -ve ne kadar dikkatli olsanız da yolunmak- çok acı (bazılarının bir süre sonra göstermeye başladığım hassasiyet ya da paranoyadan kaynaklanabileceğini kabul ediyorum).

Türkiye’de, bilhassa da İstanbul’da yaşamanın bizleri ne hale getirdiği, bu güvensizlik sarmalına nasıl düştüğümüzü ilk defa Yunanistan’da anlamıştım. Araba kiralamak gibi “basit” bir işte hem de. Araç kiraladıysanız bilirsiniz: Ülkemizde “arabayı kiralayan bir yerini sürter, kaza yapar ya da ceza yer de ödemez” korkusuyla kira ücretinin iki katı kadar kredi kartınıza bloke koyarlar. Size verirken neresinde çizik olduğunu ellerindeki rapora iyice işaretlerler. Siz de “ben çizmem ama benden bilirler” korkusuyla “doğru işaretlemişler mi” diye rapora iyice bakar, hatta fotoğraf çekersiniz. Bu yüzden Yunanistan’da araç kiraladığım şirket, pasaportumun fotokopisini almadığında, kartıma bloke koymadığında, depozito istemediğinde, hatta ve hatta adamda bozuk çıkmadığı için 68 Euro olan tutarı “döndüğünüzde alırız” dediğinde afalladım. Çizikleri filan da işaretlemedi adam. Benzer duyguları bir arkadaş görüp oturduğumuz masaya “canınız çekmiştir” diye karpuz getirdiklerinde ya da herhangi bir yerde kahve ikram ettiklerinde derinlemesine yaşadık… Hatta ben kaldığımız günler boyunca otelde içtiğimiz kahveleri sayısını fazla ya da eksik ödemeyelim diye tutmuştum (Türkiye’de olsa oteldeki dandik hazır kahvelere iyi para ödersiniz). Türkiye’ye döneceğimiz gün gelip de -bırak hazır kahveyi- adam günde üç-dört kere bizim için özel olarak hazırladığı türk kahvesi ve filtre kahveler için “kahveye para mı alınır?” diye sorduğunda kendimden utandım.

(Bu arada yemek yiyene çay ikram etmek gibi gelenek haline gelmiş bir lütfun giderek yok olmaya başladığını da fark etmişsinizdir)

Kazıklanma sarmalı içerisinde kendi anılarımdan yola çıkarak bir tür kategorizasyona gittim. Bunlardan en az birini “ömrüm boyunca hiç yaşamadım” diyen de yoktur herhalde. (Şu an Twitter’de yürüttüğüm ankete göre katılımcıların %67’si son bir ayda bizzat kazıklanmış ya da yakınlarının kazıklandığına şahit olmuş).

Eminim bu kategorizasyon eksiktir de; zira aklıma gelmeyen daha pek çok yolu, yordamı vardır tüketiciyi kazıklamanın. Veya bazısına itiraz da edilebilir ve itirazları memnuniyetle yanıtlarım, tartışırım. Ama şunu da peşinen söyleyeyim: yüksek kâr marjını kazıklama olarak görmem. Benim dikkat çekmek istediğim temel ayrım dürüstlük.

  1. “Nasılsa bir daha görmeyeceğim” usülü kazıklama

Bu türden kazıklanma yazı sonunda kısaca değindiğim üzere “işlemsel pazarlama” odaklı olanların eseridir. Yani bu zihniyete kavuşmuş satıcının derdi sizinle iyi ilişkiler sürdürmek, tesis etmek değil, o anki işlemdir. Sürekli ilişkide olduğunuz satıcılardan da yiyebilirsiniz bu kazığı.

Yıllardır müşterisi olduğum, piyasaya göre pahalı kesen ama “komşum kazansın” mantığıyla yine de sürekli gittiğim berber, dükkanı kapatmaya karar verdiği için sağolsun her zamankinin iki katı ücret aldı (ne de olsa bir daha gitmeyeceğim ona).

Üç yıl önce başka bir yerde önemli bir işim varken mecburen gittiğim başka bir berberde de başıma şu iş geldi: Saçımı tıraş eden arkadaş, 3mm yerine 1mm’lik bıçak taktı (saçımı bire vurmaya başladı yani). Dedim, “Ne yapıyorsun? Saç gitti? Biz sana üç dedik?”. Makineye baktı. Bariz “1mm” yazıyor orada. “Abi bıçak 1mm. 2 mm de makina. 3 yapar” dedi. Dedim ki “1 mm’ye vur deyince, 2mm makinede olduğuna göre kafa derimi mi yüzeceksin?”. Ve ne oldu tahmin edin? Nasılsa kendisine bir daha gelmeyeceğimi bildiği için piyasanın iki katı ücret aldı.

Bu kazıklama türünü “keklik avlama” olarak da adlandırabiliriz.

2. “Eli mecbur ödeyecek” usülü kazıklama

Bu kazıklama türünde sizin ya beyefendiliğiniz veya hanımefendiliğiniz istismar edilir ya da o anki zor durumunuzdan faydalanılır. Ürün veya hizmet mevcut haliyle teoride kendi isteğinizle, pratikte zorla verilmiş olabilir. Genelde iyi niyetinizden vazgeçmezsiniz.

Bunun için de herkesin yaşayabileceği türden bir anım var.

Evdeki ayarlı kaloriferin ayar vanası bozuldu. Bir de banyodaki klozet musluğunun mekanizması ara sıra gürültü yapıyor, sistemdeki basınç değişikliklerinde kaçırma yapıyordu. Gelmişken onu da değiştirsin dedik. Sitemizin “herkesten akıllı” tesisatçısını çağırdık. Geldi öğlen sağolsun. Mesaiden sonra yapacağım dedi. Miktarlarıyla vereyim: Kalorimetre vanası 65 TL imiş, musluk tesisatı da özelmiş, o da 35 TL imiş. İşçilik de dahil 120 TL dedi. İyi dedik, akşam gel yap.

Herkesten akıllı kardeşimiz geldi. Elindeki kalorimetrenin çıkma olduğuna adım gibi eminim ama ses etmedim. O da iki parçalık bir mekanizma (A ve B diyelim) ve A parçası yok. Sadece B’yi değiştirdi. Biz de mühendisiz, boru değil. Sorunun A da olduğuna eminim. Zaten yeni ve orijinalmiş gibi kakaladığı B parçası sorunu çözmedi. “Önce bir bunu deneyeyim dedim, ddur gidip yenisini getireyim” dedi. Getirdiği yeni parça orjinalinden daha özelliksiz görünen başka bir vanaydı (şudur — 30 TL). Ve klozet musluğunun özel mekanizmasını da değiştirdi sağolsun arkadaş. Özel mekanizmalı dediği musluk yerine şu bildiğimiz şeyi taktı (azami 15 TL). Bu herkesten akıllı arkadaş, ya bir kişiyi birden fazla kazıklayabileceğini sanıyor, ya da 2–3 ay içinde yolcu, “gitmeden ne kadar söğüşlersem o kadar iyi” diye düşünüyor. Başka bir açıklaması olamaz. Salonda soğuktan titrediğimiz için, akşam vakti de elimiz mecbur olduğu için itiraz etmeyeceğimizi biliyor.

Bu türden kazıklamalara en çok satın alınan ürünün tamamlayıcı hizmeti olan sevkiyatta rastlanıyor. Size bir günde teslim edileceği söylenen ürünler günlerce gelmez, gelirse kırık gelir, günlerce iade almazlar, evde saatlerce oturup beklersiniz. Karşınızdaki kimse “nasılsa satın aldı, eli mecbur bekleyecek” diye düşünür ve sizi evde beklemeye mecbur eder. Sevkiyatı getirecek olanlar size “daha oraya 2 saat mesafedeyiz, siz bence işinizi halledin, biz anca geliriz” demezler. Nedense ya 20 dakika mesafededirler, ya da “son bir teslim kaldı, ondan sonra siz varsınız”dır. Ama o araç size bir türlü gelmez.

Kısacası bu kazıklama türüne, bir ürün hakkında vaat edilen özelliklerin aslında size verilmediğini anladığınızda geri dönmenin artık zor ya da imkansız olduğu yerlerde sıklıkla rastlarsınız.

3. “Hallederiz abi” usülü kazıklama

Bir ürün alırken o sırada ürünün bir özelliğinin eksik olduğunu fark edersiniz. Bunu satış görevlisine söylersiniz ve o an size ürünü aldırması gerektiği için “sorun yok hallederiz / arkadaşlar şimdi hallederler” filan gibi cümlelerle satın almanızı sağlarlar. Sonra o eksik parçanın olmadığını, ürünü de iade alamadıklarını veyahut ancak ücretli yapabileceklerini öğrenirsiniz. Hele aldığınız şey hizmetse, onun iadesi de yoktur.

“Hallederiz abi” usülü kazıklamaya bilhassa emlak kiralarken maruz kalırsınız. Tutacağınız ya da satın alacağınız evin eksiklikleri vardır. “Haftaya hallolacak” olan bu eksiklikler ya aylarca hallolmaz ya da vaat edilen kalitede halledilmez.

Ücretli yapma olayına da en çok Dijital TV hizmetlerinde rastlandığını duyuyorum. Adamlar ürünü size satarken pek çok şey vaat ediyorlar. Daha sonra bu vaatleri yerine getirmelerini istediğinizde ya teknik servisin ücretli olduğunu öğreniyorsunuz, ya da bizzat vaadin kendisinin.

Benim başıma ise şöyle bir şey geldi. Bir gün müşterisi olduğum bankalardan birisi aradı. “ÜCRETSİZ OLARAK” Gold karta geçebileceğimi ve Gold kart ile birlikte A, B, C … K imkânlarına ulaşabileceğim söylendi. Yer mi Anadolu çocuğu? Cümle yapısına bakarsanız size şunu söylüyor: Gold karta ücretsiz geçme hakkına sahip özel müşteriyim. Güzel… Gold Kart ile de A, B, C … K hizmetlerine sahip olabiliyorum. O da güzel. Diyorum ki “yani bu A, B, C … K hizmetlerinden ücretsiz faydalanabileceğim. Doğru mu?”. Bu küçük dikkatim beni kazıklanmaktan koruyor, çünkü kelime oyunu var: Gold karta geçmek ücretsiz (hangi kredi kartı parayla satılıyor ki?). Fakat A, B, C … K hizmetleri ücretli. Aferim, güzel taktik.

Yine bankaların “krediniz 10 dakikada hazır” diyip dört günde çıkardığı krediler de bu türden kazıklamaya örnek olarak verilebilir.

Sonuç

Bir gün “çağdaş yönetim yaklaşımları” adlı doktora dersi hocamız Doç. Dr. Sera Özbaşar, “Türkiye’den neden global firma çıkmıyor?” diye sorup yanıtlarını düşünmemizi istemişti.

İşte bu örneklerin her biri birer yanıttır. Biraz işletme terimleriyle konuşacak olursak, nedenleri şöyledir:

  1. İlişkisel pazarlama (müşteriyle uzun vadeli ilişkiler kurmak, onunla birlikte kâr etmek) yerine işlemsel pazarlama (satış işlemine odaklanmak, müşteriye zarar vermek yoluyla azami kar elde etmek)
  2. Başarıyı pazar payını, markayı ve satış hacmini büyütmede değil mümkün olduğunca kârla satmada görmek
  3. Maliyetleri düşürmeyi 5 liralık şeyi 3 liraya kapatabilmek, kâr marjını arttırmayıysa onu 7 liraya değil 9 liraya satabilmek sanmak

Ve gelelim güven meselesine…

Sosyal hayatı bir kenara bırakıp da tüketici satıcı ilişkilerine bakacak olursak: Bu ortamda birbirimize nasıl güvenelim?

2015’in ARDINDAN

Her yıl bir önceki yılın nasıl geçtiğini yazmak adet olmuş. 2013‘te yapmıştım. Geçen yıl da öyle.

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Eserler ve Çeviriler

2015’in Ağustos ayında Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabım çıktı. Kitap fazlasıyla ilgi gördü ve pek çok günlük gazetede ve haftasonu ekinde kitap hakkındaki röportajlarım yayımlandı. Mirgün Cabas’ın programına konuk oldum.

Mayıs’ta yayımlanan İrrasyonel ilk çevirim oldu ve Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi de Aralık’ta yayımlanarak 2015 yılına yetişti. Her ikisi de Domingo’dan yayımlandı. Entropol Kitap olarak 2015 yılında düzenlediğimiz mikro bilimkurgu öykü yarışması da meyvesini CCLXXX olarak verdi. Türk edebiyatında bir ilk olan bu kitabın organizasyonunu da editörlüğünü de Özgün Muti ile birlikte yaptık.

Yazın anlamında da yoğun geçen yılın en kötü haberi dört yıllık bir yolculuğun sonunda Açık Bilim dergisinin faaliyetlerini durdurmamız oldu. 2015 yılında Açık Bilim’e 4 yazı yazdım. Yalansavar’a ise 2 yazı. 2015’te matbu yayınlarda da çeşitli yazılar kaleme aldım. Istanbul Art News‘in Eylül sayısında IAN CHRONICLES ekinde davranışsal iktisada ilişkin bir yazım çıktı. ODTÜLÜ Dergisinin 56. ve 57. sayılarında bilimkurgu-sosyoloji ve enerji hakkında birer yazı kaleme aldım.

Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasına son defa katılma kararı almıştım. Jübilem güzel oldu ve yüz elli adlı öykümle (üçüncü defa) ikincilik ödülü kazandım.

2016’da neler olacak?

Muhabbet Teorisi‘ne yeniden dönüyoruz. Açık Bilim’den açığa çıkan zamanı yazarak değil, konuşarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak gibi görünüyor. Bu yıl ekibe yıllar yıllar önce Türkiye’nin ilk çevrimiçi dergilerinden birini (Sankidergi’yi) birlikte yaptığımız Osman Ender Kalender de katıldı. Vakti oldukça Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın ve Ömer Cansızoğlu da iştirak edecek. Zaman zaman da konuk almayı planıyorum.

2016 akademik alana ağırlık vermek istediğim yıllardan birisi. Her şeyden önce doktora tezimi bitirmeliyim. Biri felsefe diğeri kısmen sosyoloji alanına giren iki adet akademik makalem için gönderdiğim hakemli dergilerden yanıt bekliyorum. Konu: Sözdebilimler.

Öykü kitabım için de bir yayınevinden yanıt beklediğimi yeri gelmişken ekleyeyim.

Bu bloğa dair

Bu yıl önceki iki seneden çok daha fazla ziyaretçi almış emektar blogumda 39 yazı yayımlamışım ve 83.000 kez ziyaret edilmiş. En çok okunan yazılar şöyle:

  1. Marcih Wichary’nin yazdığı ve onun müsadesiyle Türkçe’ye çevirdiğim, F klavyeler hakkındaki oldukça popüler yazı.
  2. Banka uygulamalarının haddinden fazla istekte bulunduğuna dikkat çektiğim ve her birinin hangi isteklerde bulunduğunu derlediğim yazı.
  3. Mart’ta gerçekleşen F4 kazalarının ardından medyadaki hatalara dikkat çektiğim şu eleştiri yazısı: Uçan Tabut F4’e Linç Kampanyası

 

Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM (Çeviri)

Kendi ülkenizi tanımanın en iyi yolu başka bir ülkede yaşamak ya da bir yabancının gözünden kendi ülkenizin nasıl olduğunu dinlemektir. Dilimizi tanımanın yolu da belki bir yabancının gözüyle nasıl göründüğünü öğrenmek olabilir.

Aşağıda eline geçen Türkçe bir daktiloyu inceleyerek Türkçe ve diğer diller hakkında pek çok şey öğrenen Marcin Wichary’nin medium.com’da yayımlanan yazısınun türkçe tercümesi var. Yazının ingilizce bilmeyen vatandaşlarımız için de okunabilir olmasını arzu ettiğimdem kendisinden tercümesini yapmak için izin istedim. Sağolsun o da kırmadı. Afiyetle okuyunuz efem. (Yazının orijinali: What I learned about languages just by looking at a Turkish typewriter)


SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM

Daktilolar sevilesi şeyler. Aksini iddia edenlere kanmayın. Öyle ki Medium’daki her konferans salonuna bir daktilo şirketinin adı verilmiştir. Neyse… Bir gün ingilizce yerine türkçe düzene sahip bir daktilomuz olması gerektiğini düşündüm ve bir tane elde ettim.

Ben Türkçe konuşamıyorum. Hatta okuyamıyorum da. Daha önce hiç Türkiye’de bulunmadım. Dürüst olmak gerekirse Türkiye hakkında pek bir şey de bilmiyorum. O halde neden Türkçe daktilo istediğimi öğrenmek istiyorsunuzdur tabi. Söyeyeyim: Bence dünyada var olan daktilolar arasında en büyüleyici tuş düzenlerinden birine sahip!

Bu etkileyici daktiloyu incelyerek ve hakkında araştırma yaparak öğrendiğim 5 bilgiyi tüm okurlarla paylaşmak istiyorum.

1.
Q·W·E·R·T·Y’ye mahkûm değiliz

Q·W·E·R·T·Y düzeni kâtipler çok hızlı yazabildiklerinde şeride vuran harfler üstüste binerek makineyi tıkadığından, onları yavaşlatmak amacıyla tasarlanmıştı. Çok sık birlikte kullanılan harfler klavyenin etrafına dağıtılmış, öğrenme ve zihin ergonomisi açısından uygunsuz olan bu çözüm en azından malum teknolojik zorluğu aşmaya yetmişti. Pek çok Avrupa ülkesi küçük değişikliklerle de olsa QWERTY’nin izinden gitti. Almanlar ve Polonyalılar Q·W·E·R·T·Z kullanırken Fransızlar A·Z·E·R·T·Y’e çevirdi. Kalanlardan pek çoğu harfi harfine Q·W·E·R·T·Y düzenini kabul ederken dillerinde bulunan diğer özel harfleri Q·W·E·R·T·Y düzeninin kenarlarına tıkıştırdı.

Farklı bir dil konuşup başka bir klavye düzenini kullanmanın aslında ne kadar korkunç olduğunu hayal etmek mümkün. Bir düşünün: İki farklı dil aynı alfabeyle yazılıyor olsa bile dillerin kelime yapıları, popüler harf kombinasyonları ve harflerin kullanım sıklıkları birbirinden çok farklı. Bu farkı anlamak için her bir harfa farklı puan değerlerinin atandığı Scrabble’a bakmak yeter. Avrupa’nın büyük çoğunluğunun hala İngilizce’ye dayanan daktilo düzeni kullanmasıyla Rumence Scrable’da ingiliz puanları kullanmak arasında bir fark yok: İkisi de aynı derecede anlamsız aslında.

(Üstte) İngilizce Scrabble taşları. (Altta) British Columbia’da (Kanada) konuşulan Carrier diline ait Scrabble taşları. Fotoğraflar: Leo Reynolds.

Ne var ki Türkiye, zamanında farklı bir yol tutmaya karar verdi ve 1955’te parmak kası röntgenlerinden de faydalanılan on yıllık bir çalışma sonucunda F klavye düzenini ortaya çıkardı ve geçtiğimiz yüzyıl bitmeden kısa bir süre önce F klavyeyi binbir zorluk ve maliyetine karşın ulusal bir standart haline getirmeye çalıştı.

Bu yeni düzenin Q·W·E·R·T·Y ile uzaktan yakından alakası yoktu. Ergonomik açıdan muazzamdı ve yapılan ölçümler F klavyeyle yazmanın diğerine göre iki kat hızlı olduğunu ortaya koyuyordu. (Nitekim geçtiğimiz yüzyılda gerçekleştirilen daktilo şampiyonalarında Türkiye rekor üstüne rekor kırarak bunu ispat etmişti.)

Şimdi yukarıdaki İngilizce Q·W·E·R·T·Y düzenine bakın. Gözünüze harfler tamamen rasgele dağılmış gibi gelecek. Fakat hemen altındaki daktiloya bakarsanız Türkçe hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Mesela ben şimdi bu makaleyi yazarken sağ elimin işaret parmağı ingilizcede nadiren kullanılan j harfi üzerinde duruyor (Tüm ingilice kelimelerin sadece % 0,5’i “j” harfi içerir) ama Türkçe klavyede böyle bir müsriflik yapılmış değil ve j’nin yerinde sıklıkla kullanılan harfler bulunuyor.

2.
Noktalı harfler her zaman ikinci sınıf vatandaş yerine konmaz

Türkçe’nin az çok nasıl bir dil olduğunu anlamak için aşağıdaki popüler pangram yeterince iyidir:

Pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi.

(Pangram‘lar bir dildeki tüm harfleri içeren, kısa, gerçekçi olmayan cümlelerdir. En bilinen ingilizce pangram The quick brown fox jumps over the lazy dog cümlesidir ve İngilizce’deki 26 harfin tamamını içerir.)

Yuncanca ve Rusça gibi bazı istisnalar hariç Avrupa alfabeleri Roman/Latin alfabesinden türemiştir. Genelde İngilizce’den noktalı harfleriyle ayrılırlar. Bu harflerin karşılık geldiği sesler İngilizce’de yer alıyor olsa da orijinal dillerinde süslü gösterime sahiptirler. Sayıları çeşitlilik gösterebilir: Mesela İspanyolca’da sadece ñ vardır ama Çekçe gibileri bu sesleri ifade edebilmek için bir dolu yeni harf   — á č ď é ě í ň ó ř š ť ú ů ž —  türetilmiştir.

Bu ekstra harfleri önemsiz addetmek ve onları ikinci plana atmak kolay ve mümkündür. Daktilo ve bilgisayar klavyelerinde bu geri plana itme işi bu harfleri bir takım yardımcı tuşlara (Mesela bilgisayarda Alt + A ile å yapmak) ya da ölü tuşlara (önce ` sonra da a’ya basarak à elde etmek) mahkûm ederek yapılır. Sık kullanılan bir harf olup ortalamanın üstünde bir öneme haiz olsalar bile genelde yapılan budur.

Ancak Türkçe’de durum farklı. Mesela ü ve ş harfleri c, v ve p harflerinden daha yaygındır.  Bu klavye düzenini mucitleri bunu dikkate aldıklarından bu harfler yaygın Latin harflerinin hemen yanıbaşında yer alırlar. Zaten Q·W·E·R·T·Y’yi reddetmeleri ve özgün harfleri ön plana çıkarmaları Türkçe düzenin en kuvvetli yanını oluşturuyor. Bana göre bu klavyenin bağıra bağıra verdiği mesaj şu: “Dilimizle gurur duyuyoruz ve ona hakettiği saygıyı göstermeliyiz”.

3.
Her dilin çılgın bir sırrı vardır.

İngilizce ve benzer pek çok dilde i harfi büyüdüğü zaman I’ya dönüşür. Ancak Türkçe’de i harfi büyüdüğü zaman yine İ olur; bu arada I diye bir harf de kendi varlığını sürdürür. Ve onun küçük harfi ne dersiniz? Evet tahmin ettiğiniz gibi: ı. Noktalı i ve noktasız ı bir ahenk içerisinde aynı anda var olur ve bu iki harfe klavyede iki ayrı tuş tahsis edilmiştir.

Çılgınca değil mi? Bana karşı yöndeki şeride girip orada araba sürmek ya da sıcaklığı ölçmenin farklı bir yolunu kullanmak kadar çılgınca geliyor bu durum – muhtemelen bugüne dek alışık olduğumuzdan çok çok farklı olduğu için. Çılgınca olsa da Türkçe’deki bu yaklaşım diğer Latin dillerininkinden daha mantıklı görünüyor.

Ancak diğer dillerde de küçük büyüleyici noktalara rastlayabiliyoruz elbet. Mesela Flemenkçe’de ij  kombinasyonu ayrı bir harf gibi muamele görüyor. İngilizler kesme işareti kullanmak yoluyla ain’t gibi kaynaşmış sözcükler yaratabiliyor. Almanlar kısa bir süre önce, büyütüldüğü zaman SS’e dönüşen küçük ß harfiyle bir yüzyıl yaşadıktan sonra, matbaacıların henüz tam olarak ne yapacaklarını bilmedikleri bir büyük  harfine kavuştular.

4.
Bazen başka dillerin de düzene uydurulması gerekir.

Ezilen taraf olmak her zaman zordur ama o kadar da kötü değil. İngiliz klavyesi sadece ingilizceye dayanıyor olabilir, ama diğer dillere ait daktilolar ingilizceyi ya da kendi dillerini etkisi altına alan popüler dilleri es geçemezler.

Türk daktilosuna tekrar bakalım: Pek alışık olmadığımız bir yerde, üst sırada ve rakamların sağında bir mevkiide w, x, and q mevcut.

Türk alfabesinde — a b c ç d e f g ğ h ı i j k l m n o ö p r s ş t u ü v y z — bu harfler yok ancak gerek İngilizce yazmak için gerekse de İngilizce’den Türkçe’ye doğrudan geçmiş kelimeleri yazabilmek için bu tuşlara ihtiyaç var. Bu harfler uzak ve erişilmesi zor bir köşeye atılmış olsalar da yine de varlar. ` ve ^ simgelerini veren ölü tuşları da görmüşsünüzdür (Farsça ve Arapça’dan Türkçe’ye geçmiş kelimelerin telaffuzdaki farkları için kullanılıyor) ve 2‘nin üzerinde yalnız bırakılmış bir é bulunuyor (Osmanlı İmparatorluğunun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk zamanlarında Türkçe’yi etkisi altına alan batı dili Fransızca idi).

Görüldüğü üzere, eğer doğru bakmayı becerirseniz, tuşlar ve klavyeler size tarih dersi verebilir.

5.
İlk önce şişmanlar ve “noktalamalar” ölür

Türk daktilosunun ebatları İngiliz daktilosuyla aynı. İlave bir satır veya sütun yok. Bu da demek oluyor ki alfabedeki fazladan karakterleri koyabilmek için bazılarını iptal etmek zorunda kalmışlar. Görünen o ki iptal edilenler daha çok noktalama işaretleri olmuş.

Soldaki İngiliz daktilosuyla sağdaki Türk daktilosunu mukayese edin. Ampersand (&), pound (£) ve dolar ($) tuşları yok. keys. = ve + işareti de görünürlerde değil. Ayrıca noktalı virgülün yerinde de yeller esiyor (;).

Tamam; bazısı Türkiye’de o kadar da popüler değil ve yerlerine harfler konabilir; fakat dikkatle bakarsanız ünlem işaretinin de orada olmadığını görürsünüz. Hatta ve hatta “1” sayısının sırra kadem bastığını da! Bu nasıl olabilir?

Tarnıya şükür daktiloların bilgisayarların sahip olmadığı bir özelliği bulunuyor: Bir sütun geriye gidip “eskisinin üstüne yazmak”. Yani noktali virgülü yapmak önce bir yapıp, sonra geri dönüp üzerine bir de , basmak kadar basit. Peki ya ünlem? Bir noktanın üzerine basılacak bir kesme işaretinden ibaret değil mi? Biraz kaba ama olsun; işe yarıyor. 1 sayısı nasıl yapılıyor dersiniz? Elbette iki işareti birbirine ulayarak değil ama küçük l harfi ne güne duruyor? İşte size l…

(Şaka değil. Eskiden 0 (sıfır) olmayan daktilolar vardı. 0 yerine büyük O harfi basınca tüm dertler bitiyordu. Tamam; bu bir tipografik katliam ama şartlar bunu gerektiriyorsa yine de bu bir çözümdür.)

Geri tuşuyla bir sütun geriye gitmeyi zahmetli bulan daktilocular makineyi kandırmanın yolunu bulmuşlardı: Boşluk tuşuna basılı tut, basabildiğin kadar tuşa bas, sonra boşluk tuşunu bırak ve işleme devam et. Mekanik olarak bir tuşu bırakmadan sıradaki sütuna ilerlenemeyeceğinden bu yöntem kesinlikle işe yarar. Konami şifresini biliyorum diye kibirlenmeyin; Türk daktilocular on yıllardır bunu yapıyor. Tabi ki her şeyin beteri var: Tamil dili gibi alfabesinde yüzlerce harf barındıran dilleri ya da Çince gibi alfabetik olmayan dilleri daktiloyla yazmaya çalışanların çektiği azabı hayal bile edemiyorum.


Eminim bu daktiloda daha farkında varmadığım pek çok şey vardır; üstelik burada sadece bir dilden bahsediyoruz. Her daktilo düzeni ayrı bir yazı konusu olabilir: Rus daktilocuları üst satırdaki rakamları neden Shift’e bağladılar, Almanlar için Z neden bu kadar önemliydi de Q·W·E·R·T·Y ‘i tutup Q·W·E·R·T·Z’e dönüştürdüler, Flemenk daktilolarında görülen fonksiyon benzeri ƒ’nin ardındaki gizem nedir? Latin olmayan dillerden ya da alfabetik olmayanlardan daha bahsetmedim bile (ki Çinli daktilocular ve geliştirdikleri yazma yöntemlerinden değil makale, kitaplar çıkar).

Çevrenizde kolaylıkla erişebileceğiniz daktilolar bulunmayabilir ama her bilgisayar bir sanal daktilo müzesidir. Telefonunuzda veya bilgisayarınızda klavye ayarlarına gidip bu müze içerisinde gezintiye çıkabilirsiniz.

Bu sırada ilginç bir şey bulursanız mutlaka paylaşın!

Ve şimdi, müsaadeniz olursa daktilonun üstüne yatıp, San Francisco’nun bu sıcak günleri için son derece manidar olan, en sevdiğim Türk atasözünü yazmaya çalışacağım.

Aaa… Bu arada, İngilizce olduğunu söylediğim şu diğer yeşil daktilo aslında “İngiliz” değil. Hangi dile ait olduğunu bulabilecek misiniz bakalım? Yazdıklarım arasında gerekli tüm ipuçları mevcut.


Türk dili ve kültürü hakkında bir ton bilgi sağlayan Ahmet Özkale‘ye, çeşitli daktilolardan güzel kareler çekmek için birlikte uğraş verdiğimiz Joy Chen ve Madeline Bermes‘e teşekkür ederim. (Evet bildiniz; ufukta daha başka daktilo öyküleri görünüyor).

İngilizce’den Türkçe’ye Çeviri: Tevfik Uyar

Yazar Marcin Wichary’nin izniyle çevrilmitir.

MİNİK BİLİM İNSANININ NİYETİ: “YA ANNANNE NAPIYON YAA!”

Şu sevimli videoyu görmeyen kalmamıştır: Bir çocuk bilimsel bir deney yapıp videoya almak ister. Bir talihsizlik sonucu annannesinin “iyi su” şişesini deney aletine dönüştürür. Sonra olaylar gelişir… Hatırlamak isteyenler için koyalım:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=uRln0QEpeYY]

.
Bu video hakkında “acaba LCW veya Erikli Su virali mi?” şüphelerinin son derece yaygın olduğunu gördüm. Evvela söyleyeyim: O çocuğun “ya annanne napıyon yaaa” deyişindeki doğallığın bu yaştaki birisine ait oyunculuk kabiliyeti ürünü olduğuna inanmıyorum. Benzer şekilde annannesinin tepkisinin de öyle. Ancak benim inancımı bir tarafa bırakalım ve akıl yürüterek “mantıklı şüphe” bulmaya çalışalım.

Marka görünürlüğü hakkındaki spekülasyonlar

Önce başka sahadan bir örnek vereyim: Dünya’daki her uçak kazası için spekülasyon üretilebilir. Bir uçak ortalama 180-200 kişi alır. Yoksul kesimler tercih etmediği için bu 180-200 kişinin belli bir gelir ve imkan seviyesinin üzerinde olduğunu kolaylıkla tahmin edebiliriz. Toplumdaki karşılaşma sıklıklarını düşünürsek, bu kitle içerisinde en az bir şirket yöneticisi, bürokrat, ünlü sporcu, politikacı veya bilim insanı bulunduğunu tahmin edebiliriz. Dolayısıyla -mazallah- bu uçak düşecek olursa, bir suikast spekülasyonu yapmak hiç de zor olmaz. Çok bariz pilotaj ve yönetim hataları sonucunda düşen Atlas Jet uçağındaki rahmetli fizik öğretim görevlileri nedeniyle yapılan spekülasyon gibi.

Benzer şekilde internette yaygınlaşmış (bir mem haline gelebilmiş) herhangi bir video veya fotoğraf için de “viral” spekülasyonu yapmak mümkündür. Zira bu video ve fotoğraflarda çok yüksek olasılıkla bir markaya rastlanacaktır. Denemesi bedava: Elinize fotoğraf makinesini alın ve odanızın çekmeye değer kısmına çevirip bir fotoğrafını çekin. Yüksek olasılıkla içerisinde bir marka ya da markaya ait amblem, logo, o markaya ait olduğu bariz olan bir ürün denk gelecektir. Bu bir beyaz eşya da olabilir, masanın üzerinde unuttuğunuz bir çikolata çöpü de. Hele ki sigara içenleriniz varsa hemen hemen her kadraja bir Marlboro, Winston vb. reklamı girer. Eğlenirken çekilmiş fotoğraflardaki potansiyel Yeni Rakı reklamlarına hiç değinmiyorum; ve masalar üstündeki Apple, samsung telefonlara veya gömleklerinizin üzerindeki logolara.

Eğer doğal çekilmiş bir video veya fotoğrafta kadraja en az bir marka gelme olasılığı yüksekse -ve bunda da kötü bir niyet olmak zorunda değilse-, doğal bir video ile viral amaçlı çekilmiş bir videoyu birbirinden ayırmak için “marka görünürlüğünden” daha geçerli bir argümana ihtiyaç vardır.

Başka bir açıdan da bakılabilir ve Occam’ın usturası prensibi uygulanabilir. Bir düşünelim: Böyle bir videoyu çeken çocuğun, hiç markasız bir tişört ve ambalajsız bir şişe kullanma olasılığı mı, yoksa en cafcaflı tişörtünü giyip, evde eline geçirdiği ilk şişeyi kullanma olasılığı mı yüksektir? Bana ikinci açıklama daha basit görünüyor.

Ayrıca; Erikli’yi bilmem ama LC Waikiki virali olmayacağını düşünmeme neden olan bir başka mantıklı şüphe buldum. Çocuğun üzerindeki tişört şurada. Görüleceği üzere tişört LC Waikiki 2013 yılı anneler günü kreasyonu için tasarlanmış. Viral reklam için 2 yıl bayatlamış model tercih edilmez diye düşünüyorum. Yanlışsam düzeltin.

Çocuğun Tepkisi hakkındaki spekülasyonlar

Viral olduğunu desteklediği düşünülen, “çocuğun annannesinin suyu alacağını biliyormuşçasına çok çabuk tepki verdiği” şeklindeki bir başka argümanı bu yazıyı yazarken öğrendim (evet, aynı zamanda Ben Bugün Bir Şey Öğrendim Grubu’nde bu konu hakkında süren bir tartışma içerisindeyim şu an).

Çocuğun zamanlamasından böyle bir yorum çıkarılabileceğini kabul ediyorum ama insanların aynı evde birlikte yaşadıkları diğer insanların davranış paternlerine yönelik bir içgörü geliştirdiğini unutmamak lazım. Çocuk annannenin kızdığı zaman nasıl göründüğü, nasıl yürüdüğü, hangi hiddetle kendisine yöneldiği konusunda deneyim sahibi. Dolayısıyla az sonra nasıl davranacağını tahmin edebilir. Hele ki annannesinin suyunu çaktırmadan aldığının bilincindeyse.

Diyelim ki annannesinin davranış örüntülerini tanımıyor olsun ve suyun kime ait olduğu konusunda bir fikri olmasın. Sonuç değişir mi? Neticede çocuk bir video çekiyor. Annannenin video kadrajına girecek bir rotada yürümesi çocuğun gerilmesi ve tepki vermeye hazırlanması için yeterli bir nedendir. Ninesinin suyu alacağını bilmese bile annanne videoya girmek ve işi berbat etmek üzere zaten. Çocuğun cümlesi “annanne suyu neden alıyorsun” değil, “napıyosun?”… Başka bir deyişle, annanne suyu almayıp arkadan geçse de aynı tepkiyi verecek yani. O yüzden eş zamanlı bir tepki vermesinde de anormal bir şey aramak gerekmez.

Sonuç

Bu konu hakkındaki iddiaları fazla ciddiye aldığımı düşünebilir, “oturup da bununla mı uğraştın” diye sorabilirsiniz. Sormakta haklısınız ama…

Video “Türkiye’de bilim adamı neden yetişmiyor” başlığıyla viralleşti. Annanneyi espirili bir dille bilimin önüne vurulmuş bir ket olarak niteledik. Güzel bir espiriydi. Annanne alınmasın.

Fakat annannenin davranışından daha kötü bir davranış varsa, o da samimi bir şekilde, cici bir deney videosu çekmek isteyen bu sevimli çocuğu “ticari ilişkilere girişmiş bir sahtekâr” olarak nitelemek olur. Mesnetsiz bir komplo teorisi yaratarak, bilime hevesli bu girişimci çocuğu böyle bir niyetle itham etmek çirkin olur.

Yapılacak şey komplo üretmek değil, destek vermek olmalı. Hatta vakıflara, özel okullara bu çocuğa burs verilmesi için baskı yapılmalı. Spekülasyon yaratmaktan daha çok çocukları faydalı bireyler haline getirmeye, onları teşvik etmeye ihtiyacımız var.

Eyyorlamam bu kadar.

(Bu arada bu çocuğa deney seti satın alıp göndermek için gönüllü bir grup olduğunu da öğrendim. Buradan takip edebilirsiniz. Teşekkürler iyi niyetli insanlara)

Akılları Başa Getirecek Savaş

İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ VE MİNİ ANKET SONUÇLARI

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin internette dolaşan yukarıdaki geyik türevine mutlaka rastlamışsınızdır. Geçtiğimiz günlerde hiçbir bilimsel amaç içermediğini ve tamamen meraktan yaptığımı söylediğim anketimle hakikaten de piramidi bu hale getirenler olup olmadığını öğrenmek istemiştim.

Bu yüzden de şu adreste yer alan anketi gerçekleştirmiştim. Paylaşanlar ve RT edenler sayesinde anket toplamda 300’den fazla kişiye ulaşmış oldu.

Ulaştığım bir kaç sonuçtan bahsetmeden önce sorduğum sorular ve verilen yanıtların dağılımını görmek isteyenler için şu PDF dosyasını paylaşmak isterim: Anket Sonuçları Özeti

Bu mini anketi yaparken esasında yanıtını merak ettiğim sorular şu aşağıdaki sorulardı:

  1. “Bir saat internetsiz kalacağıma bir saat susuz kalmayı tercih ederim” diyen var mı? (Susuzluk VS İnternet) – İfadeye Katılan: 22 kişi
  2. “Kışın evdeki internet hizmetim kesileceğine doğalgazım kesilsin” diyen var mı? (Barınma VS İnternet) – İfadeye Katılan: 40 kişi
  3. “Bir gün internetsiz kalacağıma bir gün aç kalmayı tercih ederim” diyen var mı? (Açlık VS İnternet) – İfadeye Katılan: 7 kişi
  4. “İnternete erişebiliyorsam anahtarımı unuttuğum için çilingir gelene kadar bir kaç saat kapıda kalmayı sorun etmem.” diyen var mı? (Barınma VS İnternet) – İfadeye Katılan: 83 kişi (Her 4 kişiden birisi…)
  5. “Birlikte vakit geçirirken arkadaşlarımın ellerindeki telefonlarla ilgilenmesi beni sinirlendirir.” diyen var mı? (Sosyallik VS İnternet) – İfadeye Katılan: 253 kişi!!!
  6. “Benim için bir otelin WiFi hizmeti sağlayıp sağlamadığı yemeklerinin nasıl olduğundan daha önemlidir.” diyen var mı? (Açlık VS İnternet) – İfadeye Katılan: 56 kişi.

(Dikkati dağıtmak ve özel bir amaç algılanmaması için yine de araya bir kaç genel soru da koymuştum.)

Her neyse… PDF dosyasında da görebileceğiniz üzere sorulara verilen yanıtlar internet şakasının öngördüğü gibi değil. En azından bir saat susuz kalmanın çok ciddi bir mesele olmayacağını düşünürdüm.

Bu çalışmanın geyik ürünü piramidimizin doğruluğunu ölçebilirliği elbette tartışmalıdır ve iddia da etmemekteyim, fakat bu ankete verilen yanıtların analizi sonucunda ortaya çıkan bazı sonuçların dikkat çekici olmadığı anlamına gelmez. Sözgelimi istatistiki analizlerle cinsiyete dayalı şu sonuçlar gayet anlamlı bir biçimde ortaya çıkıyor:

  1. Erkekler kadınlara göre internetin insanları özgürleştirdiği fikrine daha fazla katılıyorlar. (p = 0,024)
  2. Kadınlar erkeklere göre aç kalmayı internetsiz kalmaya daha çok tercih eder görünüyorlar (p = 0,030).

Sonuçlar kadınların yemek yemeye erkekler kadar istekli olmadıklarına yönelik gündelik hayat gözlemlerimizle uyumlu görünüyor. Erkeklerin internetin özgürlük getirdiği fikrine daha çok katılmasının nedenleri tartışılır.

Ayrıca internet kullanım süresiyle susuz kalmayı tercih etme, interneti başlıca kaynak olarak görme, doğalgazın kesilmesini tercih etme, anahtarsız kalmayı dert etmeme, otelde WiFi önceliği tercihleri pozitif korelasyon gösteriyor. Yani kişilerin günlük interneti kullanma süreleri arttıkça bu saydıklarıma katılma oranları da artıyor.

Buna keza internet kullanım miktarı arttıkça internetin sosyalliği azalttığını düşünme oranları düşüyor. Yani insanların bir günde internet kullanımına ayırdığı süre arttıkça internetin sosyalliği azalttığı fikrinden uzaklaşıyorlar. 

Bağımlılık yarattığı düşüncesi ya da açlığı tercih etmek gibi saymadığım diğer ifadelerle internet kullanım süreleri arasında anlamlı bir korelasyon mevcut değil.

Katılan herkese teşekkürler.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google