Category: SİYASİ VE TOPLUMSAL

Yeni kitabım: SAFSATALAR

Günlük hayatta sıklıkla karşılaştığımız akıl yürütme hatalarını konu alan yeni kitabım “Aklın Kırk Haramisi: Safsatalar” çıktı.

Kitapta en sık karşılaştığımız 40 adet safsatayı sistematik bir biçimde ele aldım:

  1. Öncelikle safsatanın argüman formunu gösterip hayattan örnekler verdim.
  2. Daha sonra safsatanın ilişkili olabileceği zihinsel süreç ve kusurlardan bahsedip, bazı çarpıcı deneyleri aktardım.
  3. Nihayetinde de hangi türde argümanların safsata gibi görünebileceklerini ama olmadıklarını (istisnalar)
  4. …ve böyle bir safsatayla karşılaştığımızda nasıl bertaraf edebileceğimize yönelik bir takım savunma stratejileri sundum (hattı müdafaa).

Safsataları öğrenmek ve tanımak, iyi bir tartışmanın, etkili bir münzaranın, dahası eleştirel düşünmenin olmazsa olmazlarından biri. Ama bana göre en önemli işlevi “mantık azabını” dindirmek.

Kitapta da yaptığım üzere mantık azabını şöyle tanımlıyorum:

Vicdan, üzerinde mutabakata varılması zor bir kavram. Ancak “ahlakî vicdan” insanı iyi (doğru) olmaya zorlayan, kötü (yanlış) davranmaktan alıkoyan, insanın kendisini bu bakımdan kontrol etmesini sağlayan bir güdüdür Vicdanımıza uyan bir şeyi “doğru”, uymayanı ise “yanlış” olarak değerlendiririz. Aynı şey mantık için de geçerlidir. Bir şey mantığa uygunsa “doğru”, aykırıysa “yanlış”tır. Hem vicdan hem de mantık bir bilgiyi, bir tutumu ya da bir olayı değerlendirirken başvurduğumuz içsel araçlarımızdır. Mantık da vicdan gibi, zihnimizin bir ürünüdür.

Madem bir yanlış yaptığımızda ya da bir yanlışa gereken tepkiyi veremediğimizde duyduğumuz rahatsızlığa vicdan azabı diyoruz, o halde safsata yapılarak dile getirilmiş bir fikir karşısındaki çaresizliğimizin yarattığı o rahatsızlığa da “mantık azabı” diyebiliriz.

Bana sorarsanız bu azabın nedenlerine birer “isim verdiğimizde”, karşımızdakinin -ya da kimi zaman kendimizin- bu azabın yaratıcısı olan akıl tutulmalarına neden kapıldığımızı anlayınca, daha çekilir hale geliyorlar… Bu kitabı yazmaktaki başlıca amacım da buydu. Nasıl ki ahlâken kötü bir eylemin onu zorunlu kılan sebeplerini bilince hazmetmesi ve vicdan azabını dindirmesi kolaylaşıyorsa, aynı şey mantık azabı için de geçerli olabilir.

Bu kitabı, işte o “mantık azabını” bir türlü dindiremeyenlere ithaf ediyorum.

Goodreads Bağlantısı:
https://www.goodreads.com/book/show/44159012-safsatalar

Bazı Satın Alma Bağlantıları:

Kitap Yurdu:https://www.kitapyurdu.com/kitap/safsatalar/495024.html&manufacturer_id=144636

D&R: https://www.dr.com.tr/Kitap/Safsatalar/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Dunya-Politika-/urunno=0001798750001

Oda Kitap: https://www.odakitap.com/safsatalar-tevfik-uyar/9786053115557

Coğrafya mı Kaderdir?

Yunanistan seyahatlerimin birinde çok ama çok güzel bir tesadüf sonucunda Nea Karvali adı verilen bir kasabada kaldım. Nea “yeni” demek. Yunanistan’daki pek çok diğer yerleşim biriminde olduğu gibi, isimde eğer Nea geçiyorsa orası Lozan mübadillerinin yerleşim yeridir ve Türkiye’den her nereden göçmüşlerse oranın ismini “yeni” olarak vermişlerdir (Nea Marmara, Nea Moudania gibi bilindik yerler olduğu gibi, Nea Karvali gibi günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kullanılmayan isimlere sahip yerleşim birimleri de mevcut).

Nea Karvali, Aksaray sınırları içerisindeki, bugün adı Güzelyurt olan Gerveli sakinlerinin yerleşim birimi. Yaşlıları hâlâ Türkçe konuşuyorlar. Hatta ve hatta hâlâ Orta Anadolu şivesiyle konuşuyorlar (“Ekmekle ye” değil “ekmeğinen ye” diyor mesela Yaya adlı bir teyze…). Orada doğup büyüyen ikinci ve üçüncü nesilde de Türkçe’yi öğrenip konuşanlar var. Nea Karvali’de edindiğim dostlardan geçmişe dair duyduğum hikayeler o kadar güzel -ve hatta trajikomik ki- yazmakla bitmez. Zira günün birinde oraya gidip bir belgesel çekmeye ahdım var. Küçük bir kısmını aşağıda aktardığım yaşanmışlıkları bir şekilde kayda almak, yansıtmak istiyorum çünkü.

Neyse… Konumuza gelecek olursak…

Güzelyurt Anadolu’nun ortasında bir kaza… Sakinlerinin göç etmeden önce ne deniz bilmişlikleri, ne de görmüşlükleri varmış.  Mübadele sonrasında yerleri, yurtları olmadıkları bir halde girmişler Yunanistan’a. Mübadeledeki dengesizlikten ötürü pek çok Yunan evsiz kalmış ve Yunanistan hükûmeti gelenlerden bazılarına anlaşmaya uygun olarak ev yerine ev parası ya da malzemesi vererek yer göstermiş. Gerveli’den gelenlere de diğer mübadillere yaptığı gibi, deniz kıyısında bir yer gösterip “buraya yerleşin” demişler (anlatırlarken “Yunanlılar bize böyle böyle demişler…” demeleri oldukça ilginçti).

Lakin Gervelilileri gösterilen yerdeki deniz epey korkutmuş. “Bu deniz denen şey kabarır da bizi yutar” diye endişe ettiklerinden iyice iç tarafa, denizden epey uzağa yerleşmişler. Birebir aktarmak gerekirse, daha sonra şunlar gelmiş başlarına:

“E yunanlılardan ses seda çıkmamış bir süre. Sonra bizimkiler demişler ki ‘biz açız’. Yunanlılar şaşırmış, ‘Ne demek açız? İşte deniz var orada?’. Bizimkiler sormuş: “Ne yapılır ki burada?”. Yunanlılar bakmış, balık tutamıyor bizimkiler, en sonunda herkese birer manda vermişler. Bizimkiler birer mandayı ne yapacaklarını bilemeyince de, ‘bazılarınızınki dişi, bazılarınızınki erkek. Biz mi diyelim artık ne yapacağınızı?’ diye kızmışlar.

Gervelililer, Kapadokya’nın fiziken kapalı, yükseltilerle çevrili coğrafyasında, çoğunlukla ticaretle ve zanaatle uğraşan, gerçekten de hayatlarında hiç deniz görmemiş bir topluluktu. Geldiklerinde bocalamaları kadar normal bir şey olmasa gerek. Ne var ki bugün Yunanistan’ın neredeyse hemen her yerinde olduğu gibi ekmeklerini denizden çıkarmayı biliyorlar.

Peki ya bizler? İki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul sakinleri?

Rahmetli Çetin Altan 2009 yılında da NTV’de katıldığı bir programda Ruşen Çakır’a şöyle söylüyordu:

“Türkiye içinden deniz geçen Çanakkale ile iki kıtayı birleştiren tek yer öyle değil mi? Bakın bir anket yapsak, iskele sancağı bilen kaç kişi var? Kaptanların iş bölümü nasıl olur, gemi yanaşırken kalkarken süvari ne zaman çıkar?”

Gemiciliği bir yana bıraktım… İstanbul’da deniz kıyısında yaşayan nüfusumuzun ne kadarı denizi tanıyor, içinden çıkan balıkları adlarıyla, türleriyle biliyor, hayatlarında en az bir defa balık tutma deneyimi yaşıyor? (Twitter’da Ozan Barselonevi daha acısını sordu geçenlerde: İstanbul’da denize ayağını sokabileceğimiz bir yer var mı?)

Görünen o ki İstanbullu için -ve belki pek çok deniz kıyısındaki kentlimiz için- deniz dediğimiz şey manzaradan ibaret. Karşısında çay yudumlamaya ya da felekten bir gece çalmaya yarıyor. Bir de gayrimenkullerin değerini artıyor: Deniz gördüğü, denize yakın olduğu için, vapur iskelesine ya da deniz otobüsüne yürüme mesafesinde olduğu için…

Bu durumun nedenlerini anlamaya çalışırken, elbette akla ilk olarak Çetin Altan’ın işaret ettiği eksiklik geliyor: Eğitim. İlköğretimde mahallemizi, ilçemizi, şehrimizi tanımamızı sağlayacak bilgiler ya pek az veriliyor, ya da hiç verilmiyor. Ortaöğretim ve Lise’deyse böyle bir çaba zaten yok. Bizler ise hiç merak etmiyoruz zaten.

İkinci akla gelense sosyolojinin ve demografinin babası sayılabilecek İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir” şeklindeki meşhur tespiti. İstanbul’da mukim olanların büyük çoğunluğu Anadolu’nun denizi olmayan memleketlerinden göç etmiş olsa gerek -ki bu gruba bir Eskişehirli olarak ben de dahilim-. Pek çok insanın denizle haşır neşirliği yok. Hiç de olmamış. Yani çoğumuz Nea Karvali’yi yeni kuran Gervelililer gibiyiz.

Gerçekten de üzerinde bir müddet düşünün: Üzerinden üç köprü geçirdiğimiz boğazın, vızır vızır vapurlar, deniz otobüslerini işlettiğimiz, şehri boydan boya yalayan şu denize ayağımızı güvenle sokamamak ne demek? Bunca kıyı şeridine rağmen kumsalları mumla aramak, bir kumsala erişmek için kilometrelerce yol gitmek ya da Ada’ya geçmek zorunda kalmak ne demek? O manzarayı hemen her gün izlerken oradan geçen bir geminin pruvasının, karinasının, üst güvertesinin neresi olduğunu olduğunu söyleyememek?

(Hemen herkes sadece kıç tarafını biliyor…)

Buradan çıkan sonuç şu: Bir kısmımız denize zaten yabancıyız. Yabancı olmayanlarımız da gittikçe yabancılaşıyor. Her nesil denizden daha da uzaklaşıyor. Ne eğitim sistemimizde, ne kültürümüzde “yakınlaşma gereksinimi” de bulunmuyor.

Son derece tuhaf bence bu.

Afet Fırsatçılığı…

Bir kaç saat önce AHL’de Türkiye tarihinin en büyük terör eylemlerinden biri gerçekleşti. Artık diyecek bir şey bulamıyoruz… (Gerçekten bu kısmı yazıp yazıp sildim. Ne diyeceğiz ki? Bir şey değişmiyor.)

Ancak bu saldırının daha öncekilerden bazı farkları vardı. Elbette başlıca fark havalimanı gibi uluslararası bir mekânda gerçekleştirilmesi. Havalimanları, bir ülkenin sınır kapısıdır. Bir aktarma merkezidir. Şehiriçi araçlarla gelinir, uçakla gidilir; ve de tersi: Uçakla gelinir ve şehiriçi araçlarla şehre dağılınır. Yani, havalimanındaki faaliyetlerin durması, kısa bir süre içerisinde çok fazla insan yığılmasına neden olur. Hele ki AHL gibi kalabalık bir havalimanında.

Nitekim dünkü saldırıda da, öncelikle seferlerin durdurulması nedeniyle gideceği yere gidemeyen yolcular, daha sonra da inişi gerçekleşen uçakların bekletilen yolcuları yığıldılar.

Yerli veya yabancı, bu yolculardan pek çoğu gideceği yere taksi kullanarak gitmeyi düşünüyordu. Lakin gecenin ilerleyen saatlerinde Twitter’de aşağıdaki tarzda haberler uçuşmaya başladı:

Hemen inanmak istemediğimden teyit etmek için Twitter’da benzer mesajlar olup olmadığına baktım. Görünüşe göre gerçekti… İlginçtir, pek şaşırmadım.

Afet Fırsatçılığı, Fiyat Patlaması ve Yağma

Bu davranışa afet fırsatçılığı denir. Ürün, mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki roket gibi artışa ise fiyat patlaması. Genelde klasik iktisadın prensibi geçerlidir: Talep yüksek, arz düşük… O halde fiyat yükselir. Devlet -ya da örgütlü siviller- müdahale edene kadar da sürer.

Afet fırsatçılığının daha kötü türleri de var: Mesela yağma. 1999’da gerçekleşen Marmara Depremi’nde enkaz altında kalan cesetlerin takılarını soyacak kadar şerefini yitirenler vardı mesela. Fiyat patlaması oralarda da yaşandı elbet: Hatırlayanlar olacaktır: Gıda fiyatları on misli artmıştı deprem bölgelerinde. Benzerini de ben yaşadım: 2004’te geçirdiğim tren kazasında iyileştikten sonra jandarmaya çantamı almaya gittim. Üzerinde kocaman bıçak kesiği vardı. Nedenini sordum, “yağmacılar bilgisayar var mı diye kesip bakarlar” dediler. Pek çok kazada olabiliyormuş!

2009’daki İstanbul sel felaketinde neler olduğunu da pek çoğumuz hatırlıyor olmalıyız. Selin İstanbul’un sanayi bölgesinde gerçekleşmesi nedeniyle pek çok fabrikanın malları caddelere, sokaklara saçılmıştı. Yağmacılar, kamyonlara yükleyerek götürdüler malları. Birbirleriyle kavga ettiler. Kameralara takılan bir tanesinin ne söylediğini hiçbir zaman unutmayacağım. Adam bir yandan sel suyunun sürüklediği malları toplarken, diğer yandan “oruç tutmuyorlar ondan oluyor” demişti.

Sorun ne? Çözüm nerede?

Bu olanlardan toplum hakkında bir genelleme yapmak mümkün değil. Bu yüzden sorunu yağmacının kendisinde, kültürde ya da toplumda aramak, çözüm bulmaya katkı sağlamaz. Öte yandan bir gerçeği de görmek lazım: O çok bahsedilen birlik, beraberlik filan var ya… İşte o “siyasi birlik, siyasi beraberlik” oluyor Türkiye’de hep. İş insanî dayanışmaya gelince fıs… Ve işte görüyorsunuz afet fırsatçılarını. Tam bu noktada susmak istiyorum. Sonra ağzım bozuluyor.

Esas mesele ise “acil eylem planı” eksikliği…

Türkiye bir deprem ülkesi. Türkiye terör tehdidiyle yaşayan bir ülke. Türkiye alt yapı eksiklikleri dolayısıyla sel felaketleriyle karşılaşan bir ülke. Yani her türlü felaket için kaydadeğer bir risk taşıyoruz. Daha bir kaç ay önce Brüksel havalimanında saldırı olmuşken “havalimanına saldırı riski” öyle yabana atılacak risk değil.

Güvenlik zaafiyetinden filan bahsetmiyorum, hayır… Kontrol noktasında gerçekleşmiş bir saldırı bu zaten. Noktayı nereye koyarsanız, saldırı da orada olur. Engellemenin tek yolu istihbarat. Zaten söylemeye çalıştığım şey başka:
İstanbul Atatürk Havalimanı gibi aşırı yoğun bir meydanda, uçuş faaliyetleri sadece terörle değil, herhangi bir nedenle dursa (pistte kaza yaparak pisti kapatan bir uçak da olabilirdi bu), orada insanların yığılacağı belli. Nasıl olur da böyle bir yığılma için acil eylem planı olmaz?

İnsanları taksicilerin insafına bırakamazsınız! Birincisi, herkesin taksi parası olmayabilir. İkincisi, kime yetecek o kadar taksi? Dünya’nın en yoğun 11. havalimanından bahsediyoruz. Böyle zamanlarda oraya derhal 40–50 adet otobüs sevkedecek bir planın her an uygulanmak üzere kenarda bekletilmesi gerekmez mi?

Neyse ki, sorun iyice ayyuka çıkıp da insanlar İBB Beyaz Masa’ya mesaj göndermeye başladıktan bir süre sonra otobüslerin gönderildiğini duyduk. Twitter’den bu taleplerini iletenlere mesajla yanıt da verdiler.

Kurumsal anlamda, afet yönetimi bağlamında gereken derslerin çıkartıldığına inanmak istiyorum.

Son bir not: Afet fırsatçılığı denen şey insanlığa karşı suç filan ilan edilmeli. Böyle kepazelik olmaz… Ayıp bir şey.

Ölenlerin yakınlarına sabır dilerim. Yaralananlara şifa dilerim. Hepimize geçmiş olsun.Teröre lanet olsun.

SIK KULLANILAN SAFSATA: Peki şunun hakkındacılık…

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da çok basit bir soru sordum. Esasında bir bilgi sorusu değildi… Kendi hafızamın zayıflığı karşısında, Twitter ahalisine yönelttiği bir yardım talebiydi.

https://twitter.com/tevfik_uyar/status/713873966956294145

Bu sorunun yanıtını bulmakta gerçekten de zorlandık. Son saniye basketleri, futbol başarıları gibi, toplumsal birlikteliğimize katkıda bulunmayan anlık sevinçler dışında, dişe dokunur tek aday Aziz Sancar’ın nobel ödülü almasıydı ki, ödül aldıktan sonra Aziz Sancar’ın bir çok kesim tarafından ayrı ayrı lince tabi tutulması sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Sevinç, derin ve kalıcı bir duygu değildir; ama üzüntü öyledir. Peki ortak olarak neye üzüldük? Bu konuda bir yanıt geldi mi dersiniz? HAYIR! Maalesef… Patlayan bombaları bile, bombayı kimin patlattığına, ölenlerin kim olduğuna göre değerlendiren çeşitli kesimlerden müteşekkil bir toplum haline gelmişiz meğer. Özgecan’ın başına gelen tecavüz ve cinayet vahşetini dahi, kendi ahlâkî değerlerine uymadığı gerekçesiyle (ya da sözde iddiasıyla) kimi kesimler “müstahak” gördü.  Çocuk istismarı konusu dahi bu ayrışmadan nasibini aldı.

Görünen o ki hiçbir konuda kesin ve net değerlerimiz yok: FİİLİ FAİLE GÖRE DEĞERLENDİRİYORUZ! Daha açığı: İnsanlar bir fiil hakkındaki tepkilerini faillerin kim olduklarına göre ayarlıyorlar. Hatta ve hatta, daha da vahimi “Bu olaya X’ler üzüldüğüne / sevindiğine göre demek ki bu iyidir / kötüdür” tarzında bir yaklaşım bile sözkonusu. Hiç utanmadan bir olay hakkındaki yargısını buna göre oluşturduğunu açıkça beyan eden var, matah bir şeymiş gibi.

Bu tabloya biraz dikkatli bakan bir insan, artık Türkiye’nin birbirinden nefret eden ama bir şekilde bir arada yaşamak zorunda kalan, hayatları, kültürleri, dünya görüşleri birbirinden ziyadesiyle farklı -ya da aynı olsa dahi münferit olaylar için farklılaşan- çeşitli gruplardan meydana gelmiş olduğunu görebilir. Kutuplaşma o kadar belirginleşmiş ki, gruplar birbirleriyle aynı coğrafyayı, mahalleyi ve hâttâ havayı paylaşmak istemez hale gelmiş görünüyorlar.

cemresoysalSık kullanılan safsata: “Whataboutism”

Uzunca bir süredir bu vahim durumu, grupların sosyal medya üzerindeki atışmaları aracılığıyla izleyip analiz etmeye çalışıyorum. Safsatalar, bu kutuplaşmada, insanların birbirlerinden nefret etmelerini kolaylaştırıcı bir rol oynuyor: Çünkü karşı tarafın “kötü” olduğuna dair mesnetsiz bir gerekçe / bahane veriyor zihne… Ve akıllarımız, özellikle eğitilmedikleri zaman, eksiksiz değil, tutarlı bilgiyi doğru kabûl ederler. Aşağıda örneğini vereceğim safsatalar, “düşünme tembelliği” içerisinde bulunan zihne “tutarlı” geliverir.

Ve işte, bir X hadisesine tepki verdiğinizde, ya da bu hadiseyi kınadığınızda veyahut X için eylem yaptığınızda yöneltilen, hepinize tanıdık gelecek o safsata türünün örnekleri (Bağlantılara tıklayın… Görüklerinize şaşırabilirsiniz.):

Whataboutism, kaynaklarda bir safsata olarak değil, Sovyet propaganda tekniği olarak geçiyor. Türkçesi yok; bu yazı vesilesiyle “Peki şunun hakkındacılık” diye önermiş olayım. Benim safsata olarak anmamın nedeni, bu tür argümanların şu aşağıdakilerin en az ikisini içermesi:

  1. X ile Y’nin birlike savunulamayacağını / kınanamayacağını,
  2. Kişinin Y’yi savunduğu için X’i savunmayacak kadar ikilik içerisinde olduğunu
  3. Kişinin bunu siyaseten yaptığını ve “gizli niyetleri” olduğunu (Bir başka safsata olan “Ad Hominem” saldırısını içermesi)
  4. Kişiyi her konuda eşit düzeyde tepki vermekle mükellef kılması

Mesela soldaki örnek… Yanıtı yazan şahsiyet, tecavüzle ilgilenen şahsın, şehit çocuklarıyla ilgilenmediği, tecavüze karşı olduğu ama askerlerin çatışmalarda ölmesine karşı olmadığı, kullandığı “zahmet olmazsa…” türünden imalı sözlere bakılırsa da, Cemre Sosyal’ın bunu siyaseten veya tutarsızca gerçekleştirdiği varsayımları içeriyor. Tecavüze uğramış çocukla ilgilenmenin ve çocuk istismarına karşı çıkmanın önşartı, şehit çocuklarıyla ilgilenmek değildir. Bu tweet, akılcı bir sorgulama değil, nefret içerikli bir saldırıdır.

Dördüncü maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum: Kimse her konuda tepki vermekle mükellef değildir. Aşağıdaki video, bu ön kabûlü iyi anlatıyor ve yıllardır hemen her konuda (Neşet Ertaş’ın vefatına üzülenlere bile) yöneltilen klasik soruyu içeriyor: “Şehitlere niye tepki vermediniz?”

https://www.youtube.com/watch?v=0jx8tJbpMNU

 

Bu eyleme katılan kızların şehitler için de eylem yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz; belki yaptılar. Belki kendilerine tekme atan, bağıran, söylenenlerden daha fazlasını yaptılar. Ancak yapmamış olsalar dahi, kadınlar gününde böyle bir eylem yapmasına engel değildir; zira kadına şiddet eylemine katılmanın ön şartı, şehitlere tepki vermek değildir. İki konu birbiriyle ilgisiz olduğu gibi, ilgili olması da bir şey değiştirmez. Üstelik “toplumsal konulara tepki veren grup” şeklinde tanımlanmış bir grup yoktur. Orada o kızlar eylem yaparken, bir kenarda da siz eylem yapabilirsiniz. Hatta her gün eylem yapabilir, imza toplayabilir, destek masaları kurabilirsiniz. Buna engel olan nedir? Yoksa ortaya “birilerinin bir konuda tepki verme niyeti varsa o da benim istediğim konuda olmalı” gibi bir hastalıklı düşünceye varır ucu.

Her tutarlılık arayışı safsata değildir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle bir çekince de koymam gerekir: Her tutarlılık arayışı safsata değildir. Mesela aynı konuda farklı fikirler beyan edenlerde tutarlılık arayışı bir safsata teşkil etmeyecektir (mesela bombayı kimin patlattığına göre ağız değiştirenler veyahut liderlerinin ifadelerine göre söylediklerinden hızla çark edenler) . Konular yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konular olmadığı gibi, birbiriyle zıt ve mantıken çelişkili iki açık beyan söz konusu olabilir.

Ancak her durumda nazik olmayı elden bırakmamak da kanımca önemlidir (ben de bazen zıvanadan çıksam da). “O batmadı da bu mu battı”, “Zahmet olmazsa”, “O zaman neredeydiniz?” gibi ifadeler yazılanı bir saldırıya dönüştürür. Çelişki olduğunu düşündüğünüz bir noktada “sizce bu bir çelişki değil mi?” gibi bir soru daha uygun. En azından gerçekten kendi fikirlerini beyan edenler için söylüyorum. Tek bir merkezden çıkmış mesajları iletenleri değil.

 

 

ADALETE GÜVENSİZLİĞİN YAN ETKİLERİ

Birilerini telefonla arayıp “ben savcıyım, adınız şöyle bir işe karıştı, kurtulmak için bana şu kadar yollayın” deyip onu dolandırmanın son derece mümkün ve kolay olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dolandırılanlar ilkokul mezunu insanlar olup bilgisizliklerinin, cehaletlerinin kurbanları filan değiller: Profesörler, öğretmenler, hatta öğretmen çiftler (birlikte kanmak daha da vahim). Kimisi bütün birikimini bir çantaya koyup dolandırıcıların dilediği yere bırakıyor, kimisi telefonda bulaştığı iddia edilen beladan kurtulmak için gidip kredi çekiyor. Dolandırıcılar inandırıcılıklarını arttırmak için yeni yeni yöntemler buluyorlar.

Bugün okuduğum bir haberde şahsı kandırabilmek için kimliğinin bir kopyasının kuyumcu hırsızlığında dükkanda delil olarak bırakıldığı söylenmiş, şahsa telekonferans yoluyla eşinin sesi de duyurularak “eşinizin haberi var” süsü eklenmiş. Şahıs da gitmiş ve bankadan kredi çekerek “kendisini beladan kurtarmak isteyen” sözde polise 35.000 TL ödeme yapmış.

Nasıl oluyor da insanlar bir telefonla bu kadar büyük bir parayı birilerine vermeyi göze alabiliyorlar? Cahillik mi? Bilgisizlik mi? Enayilik mi dersiniz? Yoksa dolandırıcılar mı çok kurnaz?

Eğer bu olaylara sadece “kişilerin cehaleti / dolandırıcıların kurnazlığı” çerçevesinden bakarsak yanılırız. 

Burada ilk bakışta görülemeyen daha derin bir şey var. O da Türkiye’de adalete olan güvensizlik. Hiçkimse şu aşağıdakilerden en az birini söyleyemediği ya da düşünemediği için olmuyor mu bunlar?

  • “Masumiyet karinesi diye bir şey var. Benim o kuyumcuyu soymadığım belli. Ellerinde kesin bir delil olmadığından beni zaten tutuklu yargılayamazlar. Yargılandığımda da masum olduğum açığa çıkar!”
  • “O gün benim kuyumcuda olmadığım teşhis edebilecek onlarca yakınım var. Bu kadar az delille de tutuklanacak değilim. Gözaltı süresi diye bir şey var. Ki zaten haklı olduğumu rahat rahat ispatlarım!”
  • “Bu nasıl bir düzen ki, şüphelisi olduğum bir olayda, polise ya da savcıya verdiğim parayla aklanacağım? Bu zaten başka bir suç, yani rüşvet suçu değil mi? Ben bu polisi şikayet edeyim de, görsün rüşvet istemek neymiş!”

İnsanlar bunları düşünerek, suçsuz olduklarının kolayca açığı çıkacağına, yani masum olmalarına rağmen, masum olduklarını kolaylıkla ispat edeceklerine inanmıyorlar!

Savcının ya da polisin böyle bir şey için rüşvet isteyemeyeceğine, rüşvet isteyen bu görevliyi şikayet ederlerse sonuç alabileceklerine, sonuç alamasalar bile başlarının belaya girmeyeceğine inanmıyorlar!

İnanmıyorlar ki, kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan bir olayla ilişkilendirildikleri zaman paniğe kapılarak, birikimlerini kaybetmeyi ya da bankaya borçlanmayı göze alıyorlar.

Dolandırıcılar daima kurbanlarının hırslarını veya korkularını kullanarak iş yaparlar. Dolandırıcılar bu tür vakalarda kurbanlarını Türkiye’deki hukukun içler acısı halini kullanarak korkutmuş oluyor böylece.

Ne kadar da yerel bir çözüm!

BİR KESİM NEDEN MUTSUZ?

Türkiye’de rasyonel ve insancıl bir siyaset yorumu yapmanın imkânsız olduğunu defalarca kez anlamış bulunuyorum. Bu hislerim nedeniyle geçtiğimiz günlerde siyasete ilişkin düşünüp yazma eylemimi asgari düzeye indirmeye karar vermiştim. Bu kararıma da sadık kalmayı düşünüyorum.

Lakin siyaseti hayatımızdan çıkarsak dahi, toplum her zaman gözümüzün önünde duruyor. İster istemez her bir düşünce kırıntısında dahi gözlemlediğiniz olguların nedenlerini sorguluyorsunuz. Bu da sizi tespit yapma ukalalığına sürüklüyor ister istemez.

Kendimizi ne kadar gözlemci yerine koysak da toplumun bir parçası olmaktan tam manasıyla sıyrılmak zor. “Toplum neden mutsuz?” sorusundan “ben neden mutsuzum?” sorusuna geçmeniz doğal… Eğer bu iki sorunun yanıtı arasında bir kesişim kümesi keşfedebiliyorsanız, bunu şu an yaptığım gibi bir tespit ukalalığına dönüştürmek de mümkün. Bu zor sorunun yanıtını bulduğumu iddia ederken gösterdiğim cesaretimi bağışlayın. Bakalım sizi ikna edebilecek miyim…

İnsanın motivasyonu büyük ölçüde yaptığı işin dişe dokunacağına olan inancından kaynaklanır. İş olsun, aile olsun, karnınızı doyurmak için girişeceğiniz basit bir eylem olsun… Tüm bunlardaki motivasyon –gerçekten mümkün olsun ya da olmasın- sonuç alacağınıza olan inancınızdan ileri gelir.

İnsanın iş ve hayat tatminin en önemli bileşenlerinden birisi başarılı olmak ve bu başarıdan ötürü takdir görmektir. Başarı güdüsü, sosyal bir güdü olarak tanımlanır. Toplumda kendine bir rol biçip, o rolü hakkıyla yerine getirmek için uğraş verme güdüsüdür aynı zamanda. Bu yüzden toplumsallaşmanın başat öğelerinden birisidir de.

Karmaşık cümleleri bir kenara bırakıp basitçe ifade edeyim: Eğer bir ülkede insanlar kendilerini mesleklerine adadıkları zaman hak ettikleri karşılığı alacaklarına inanıyorsa, adamaktan hiç vazgeçmezler. Çok çalışmak, yenilik üretmek, kendini adamak ve bununla da başarılı olacağına inanmak, bir insanı işini iyi ve hakkıyla yapması, kendini aşması için motive eder. Ancak geçer akçe bunlar değil de, iyi ilişkiler kurmak, basamakları emmi, dayı, ağabey, parti bağlantılarıyla tırmanmaksa, mesleği iyi icra etmeye yönelik güdülenme ortadan kalkar. Bunlar yerine “neye sahip olduğun değil, kimi tanıdığın önemli” gibi bir anlayış yerleşir. Dolayısıyla gerçekten yetenekli, hevesli ve kendini işine, sanatına adamaya hazır kimselerin sayısı giderek azalırken, şişirilmiş, pohpohlanmış, birilerine konsomasyon yaparak beceriksizliklerini beceri diye satabilenler ortama hakim olurlar. Böyle bir ortamda işin ehillerinin motive olmalarını beklemek fazlasıyla iyimser bir beklenti olur.

Daha büyük resme bakarsak, liyakat sisteminin bulunmadığı ekolojilerde insanların herhangi bir mesleğe sahip olmaları için de gerçek ve geçerli bir neden yoktur. Bu da rahmetli Çetin Altan’ın “mesleksizlik” diye tarif ettiği duruma yol açar: İnsanlar bir meslek sahibi olup, onu sevip, kendilerini ona adamak yerine, bir kaç parça gayrimenkul elde edip kalan ömürlerinde onun kirasını yiyerek geleceklerini nasıl garanti altına almayı arzu ederler. Türkiye’de bir iki gayrimenkul elde ettiğinde artık tamamen rahata ereceğini düşünmeyen ve bunu istemeyen çok az insan vardır. Kendinizi mesleğinize adasanız, somut bir ilerleme kaydetseniz bile karşılığını alamama riskiniz çok yüksek olduğu için ömrünüzü sigortalamak istersiniz. Bundan doğal bir şey yok… Deprem sigortasını da bu nedenle yaptırıyoruz.

Belki de bu nedenle bir sanatçının, bir bilim insanının böyle bir ekolojide motive olma şansı çok düşüktür. Yabancı dil bilmeyenleri, ülkeleriyle sınırlı coğrafya içerisinde sıkışıp kalacaklarını düşündüklerinden , sadece çalışarak ve iyi başarılı olamayacaklarına dair –bence haklı- bir ümitsizlik taşırlar. Övündüğümüz bilim insanlarının gelişmiş ülkelerin üniversitelerinden çıkması sadece imkan meselesi değildir. Sanatçılarımızın da hayallerinde başka ülkelere gitmek olması da, başarılı olanlarınsa zaten bir şekilde çoktan başka ülkelerde yaşamanın yollarını bulmuş olanlardan çıkması da hepimiz tarafından olağan karşılanmıyor mu? (ki zaten henüz gitmeyenleri de sevmediğimiz laflar ettikleri için kovmakta bir beis de görmüyoruz, anladığım kadarıyla).

Sadece sanat ve bilim gibi, salt motivasyonel faktörlerle icra edilen mesleklerden örnek vermeyeyim: Benzer şekilde, bir mühendisin ya da bir iktisatçının yerli bir şirkette değil de “uluslararası şirkette” kendini daha güvende hissetmesinin esas nedeni muhtemelen budur, zira o uluslararası şirkette yeterince çalışır ve başarı gösterirse ödüllendirileceğine dair pek kuşkusu olmaz. Sadece kendisinin değil, tüm çevresinin de kanaati bu yöndedir. Bunun “uluslararası şirketlerin sağlam finansal yapıları sayesinde daha güvenilir olduğu” ile açıklanabileceğine dayanarak itiraz edebilirsiz; ancak çok büyümüş ve globalleşmiş olarak addettiğimiz yerli sermayeli şirketlerimizde dahi dönem dönem konjonktürel “eleman alımları” ya da “temizlikler” olduğunu hepimiz biliriz ve böyle şirketlere torpilsiz adım atmanın zor olduğunu sadece ben değil, sokaktaki herhangi birine sorsanız o da söyler.

Özetlemek gerekirse; ne ekonomik potansiyelimiz, ne entelektüel sermayemiz, ne de bizim insanımızın daha gelişmiş toplumlardan önemli bir farkı yoktur. Fark sistemin kendisinde, motivasyon yaratma başarısında yatıyor. Başta da söylediğim gibi; insanlar çalıştıkları zaman meyvelerini toplayacağına inanmazlarsa çalışmaya motive olmazlar. Bu da kendini ancak çalışarak ortaya koyabilen türden insanlar için derin bir depresyona, bunalıma karşılık gelir ve bu türden insanlar için “iş tatmini = hayat tatmini” olduğundan derin bir mutsuzluk hissi kaçınılmazdır.

Heves öldüren, yetenekleri körelten bu durum sürdüğü müddetçe çukura yuvarlanmak olağandır.

BİZİM BÜYÜK TALİHSİZLİĞİMİZ

Organizasyon ya da Türkçesiyle “Örgütlenme”, en az iki kişinin varlığında, birinin diğerlerine iş yaptırma (otorite) ya da onlar adına karar alma erkine (iktidar) sahip olmasıyla ortaya çıkar. Aile, sınıf, dükkân, şirket, devlet dairesi, devlet… Bu örgütlerden her birinde belli konularda söz sahibi belli kimseler mevcuttur. Bu söz sahipliği biçimsel (formel, yani adı belli) olabildiği gibi biçimsel olmayan (informel, örneğin yetkisi olmamasına rağmen sözü dinlenen kişilerin varlığı) şekilde de olabilir. Daimi olabildiği gibi, geçici ya da konusuna göre olabilir. İyi veya kötü, verimli ya da verimsiz, gönüllü ya da gönülsüz de olabilir. Ama bir şekilde olur.

Max Weber’in otorite tipolojisine göre otorite üç türdür:

  1. Geleneksel otorite,
  2. Karizmatik otorite,
  3. Rasyonel (yasal) otorite.

Bunların her birisi için uzun uzun tanım yapmaya gerek yok. Her birisi yöneticiliğin vasfını nasıl kazandığını sahip olduğu ilk kelimeyle anlatıyor. Tahmin de edileceği üzere geleneksel otorite, güç sahibinin gücünü gelenekten almasını ifade eder: Taht sahiplerinin belli bir aileden olması… Ezelden beridir ülkeyi belli bir hanedanlık yönetiyorsa ve sıradaki yöneticinin yine o hanedandan olmasının nedeni “ezelden beridir öyle olması” ise geleneksellik söz konusudur.

Karizmatik otorite, liderin gücünü karizmasından kazanmasından, onu takip edenlerin, “neden o?” sorusuna “çünkü o şöyle ağadır, böyle paşadır” yanıtını vermesinden kaynaklanır. Gücü de karizmasıyla paralel ölçüdedir. Kendini oraya getiren “rasyonel” yasalardan daha kuvvetlidir; gerektiğinde karizmasıyla (pratikte emir verme gücüyle) dilediğini yapabilir. Doğal olarak sistemin işleyişi tamamen kişiye bağlıdır; kişinin görevi bir şekilde bırakmasıyla artık yeri doldurulamaz. Sürdürdüğü sistem çöker.

Rasyonel (ussal) ya da akılcı otorite ise, otoriteye kimin sahip olacağının akılcı yollarla belirlendiği, yönetici veya liderin vasıflarını ancak yasayla kazandığı otorite türüdür. Sağlıklı bir demokraside geçerli olan otorite türü rasyonel otoritedir. Politik güce sahip olan herkes geleneklerinden, karizmasından değil, o iş için uygun olmasından ötürü o güce sahiptirler.

Biat ve İkna

İktidar, yani “iş yaptırabilme” erki, bu üç otoritede farklı şekilde ortaya çıktığından, karar alma süreçleri birbirinden farklıdır.

Geleneksel ya da karizmatik otorite biçiminde iktidar, itaat / biat ekseninde gerçekleşir. Otorite sahibi düşünür, karar verir, “olsun” der ve olur. Hâtta ve hatta kötü bir karar tartışıldıkça iyileşmez; aksine kötüleşir. Otokratik liderlik altındaki bir grupta grup üyelerinin itaat ve biatte birbiriyle yarıştığı, otorite sahibinin gözüne girmek için onun uç fikirlerinden daha uç fikirler öne sürdükleri ve bu fikirlerin kabul olduğu sabittir. Grup varlığını mevcut fikirlere muhalefet ederek onu daha doğru kılmak için uğraş vermeye değil, karizmatik ya da geleneksel lideri onamaya borçludur. Onamayanın kellesi gider (geleneksel) ya da makamı düşer (karizmatik).

Rasyonel otoritede ise iktidar ikna ekseninde gerçekleşir. Otorite sahibinin hem yakın çevresini, hem de toplumu (vergiverenleri, halkı, meclisi vb.) ikna etmesi gerekir. İkna meşruiyet için geçerlidir. Bu nedenle kimi zaman toplumun her kesiminden onay alınması gerekir.

Maalesef biat dediğimiz süreç, ikna dediğimiz süreçten daha hızlıdır. Genelde dürtüseldir (akılla değil duyguyla hareket edilir) ve bu nedenle de uygulamaya daha hızlı geçirilir. Yaratacağı tepkiler de otoriter yollarla kolaylıkla sönümlenebileceğinden herhangi bir endişe olmadan hareket edilebilir. Otorite kayıpsız uygulanır.

Oysa rasyonel örgütlenmede neyin iyi olduğuna karar vermek vakit ister. Üstelik, eleştiri, ifade özgürlüğü, mutabakat gibi kavramlar önemli olduğundan, hiziplerle mücadele edilir. Karar alıcılar budala durumuna düşmekten, rezil olmaktan, meşruiyet sınırlarını aşmaktan korkarlar (oysa diğer tarafta amaca uygun olduğu sürece her türlü budalalık kutsanır; insanlar lider tarafından eleştirilmedikçe asla rezil olmazlar). Ne var ki bu korku ve endişeler en doğru kararı almak için kılı kırk yarmayı sağlar. Nihayetinde toplum için en iyi olan karara ulaşma olasılığı artar.

Saydığım bu nedenlerden ötürü akılcı örgütler, duygulara veya insanların kutsallarına hitap eden karizmatik ya da geleneksel örgütlenmeler karşısında yenilmeye mahkûmdur.

Pek tabi “neden tüm dünyada böyle olmuyor o halde?” diye sorabiliriz. Olmuyor; çünkü gelişmişlikle otoritenin uygulanma biçimi birbirine paraleldir. Otoritenin uygulanma biçimi de ne kadar gelişeceğiniz belirleyen faktörlerden biridir. Yani burada bir kısır döngü mevcuttur. Bu kısır döngüye neden girildiği de “tarihsellik” adı verdiğimiz sihirli bir kelimenin içinde yatar.

Demokrasi nedir?

Evvela bir toplumun kendi “tarihinde” demokrasiyi ne kadar içselleştirdiği ve demokrasiyi kavrayış ve uygulayış biçimi kilit bir parametredir. Aziz Nesin’in “Zübük” eserinde İbrahim Zübükzade’nin dediği gibi: “Demokrasi öyle bir şeydir ki, dadından yinmez” modunda bir demokrasi anlayışının, bu kelimenin bizzat demokrasi katillerince telafuz edilmesi sonucunu doğurur.

Türkiye örneği için demokrasi algısının epey çarpık olduğunu söyleyebiliriz: Demokrasinin sadece “oy verme” unsurunu yüceltip, kalan diğer unsurlarını dışlayan çarpıklık. “Çoğunluğun bir bildiği vardır” safsatası iktidar partisinin %50 civarlarında oy aldığı dönemde çok sık kullanıldı. 7 Haziran’dan beri rastlamasak da, “tepkinin yeri sandıktır” ifadesi yine de aynı siyasal katılım türünü tek ve kutsal hale getiriyor.

Demokrasinin diğer unsurlarından bahsetmeden, sadece bu fikri irdeleyelim: Çoğunluğun bildiği doğru mudur gerçekten?

Belli şartlar ihmal edilirse ya da belli şartların varlığı altında “evet”. Örneğin üzerinde fikir birliğine varılmış “kötüler” (cinayet, tecavüz, çocuk istismarı vb.) ve “iyiler” (yardım severlik, misafirperverlik vb.) kavramsal olarak değerlendirmeye tabi tutulduğunda kalabalıklar iyiye iyi, kötüye kötü diyecektir. Bu ortak değerlere dayanarak değerlendirme yapmak “sağduyu” olarak adlandırılır (Siyasetçilerse “kamu vicdanı” kelime çiftini daha çok severler). Estetik değerlerle ilgili de kalabalığın paylaştığı ortak beğeni kriterleri olduğunu, kalabalığa hitap etmesi amacıyla üretilen popüler estetik değerlerin zaten kalabalığın beğenisine göre dizayn edildiğini söyleyebilir. Örneğin bir belediye otobüsü tasarımı zaten halkın beğenisi için yapılır. Bu yüzden tasarımınızı halka sorarak seçmeniz akla yatkın olabilir.

Elbette devleti önümüzdeki 4–5 yıl için kimin yöneteceğini de halka soracağız. Demokrasi buna deniyor… Ama sadece buna değil. Çünkü sadece “sormak” demokrasi olmaz.

Şimdi sizlere “kalabalığın sihri” adı verilen bir kavramı tanıtayım: 1907’de Sir Francis Galton tarafından icat edilen bu kavram, Galton’un o tarihlerde 787 köylüden bir öküzün ağırlığını tahmin etmesini istemesinden doğdu. Köylülerin hiçbiri doğal olarak tam yanıtı vermemiş olsa da tüm yanıtların ortalaması alındığında neredeyse öküzün gerçek ağırlığı çıkmıştı. İşte bu kalabalığın marifetiydi… Tıpkı Kim Milyoner Olmak İster yarışmasındaki seyirci jokeri gibi… Seyirci jokeri (en azından kolay sorularda) genelde size doğru yanıtı sağlar.

Peki Sir Francis Galton öküzün ağırlığını 787 köylüye değil de 787 şehirliye sorsaydı, aynı mükemmel yanıtı elde edebilir miydi acaba? Ya da Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında seyirciye “Pi sayısının ondalık kısmının 65. Basamağı nedir?” veya “Sıcaklık ile ses hızı arasındaki bağıntıyı veren denklemin adı nedir?” gibi çok spesifik bir soru sorulsa idi, kalabalığın sihrinden faydalanmak mümkün olabilir miydi?

Demek ki demokraside sandığın rasyonel bir işlevi olduğu, oy vermeye gidenlerin hepsinin (en azından memleket adına doğru sonuçlar yaratabilecek kadar çoğunluğunun) şu aşağıdaki iki şartı taşıdığı varsayımına dayanıyor:

1. Seçmenin politika ve partiler hakkında bir bilgi dağarcığı ya da deneyimi bulunuyor.

2. Seçmen seçimin sonuçlarından doğrudan etkileniyor (ki böylece verdiği yanıttan ötürü bir sorumluluk duygusuna sahip olsun).

Demokrasi (başka bir ifadeyle poliarşi) bu yüzden sadece sandıktan ibaret değil, 1) SANDIK 2) TARAFSIZ BASIN VE EŞİT PROPAGANDA HAKKI 3) GÜÇLER AYRILIĞI adı verilen üç unsurdan ibarettir. “Tarafsız basın ve eşit propaganda hakkı” birinci unsuru, sandığı güvence altına alır. Sırf yukarıdaki varsayımları geçerli kılmak için. Zira bu varsayımlar doğru olmayınca demokrasi olmuyor. Güçler ayrılığı da hem seçimin emniyetli ve adil gerçekleşmesi hem de seçimden sonra seçilenlerin sistemi kendileri adına manipüle etmemesi için var; ve “kamu vicdanı” adına daha güçlü bir denetim sağlamak adına tesis edilir. Sandık haricindeki diğer unsurların varlığı Fransız ve İngiliz adetlerinin sürdürülmesinden değil, yukarıda bahsi geçen şartların yerine getirilmesi ve seçimin toplum için en akıllı yönde sonuç vermesinin güvence altına alınmasının istenmesinden kaynaklanır. Bu kurumları da sırf bu yüzden tesis ettiler: Ola ki şımarırsak, bizi sınırlasınlar… (Ah şu batının ahlakı!!!)

Karizmanın Çocuklarıyız

Bizim büyük talihsizliğimiz, ezelden beridir karizmatik /geleneksek otorite kokteylinin iktidarda olması, demokrasi algımızın da bu kokteyl üzerine kurulu olmasıdır. Bu A partisi ya da B partisi, özellikle X ya da Y lideri meselesi değildir: Dünya “yeni toplumsal hareketler” adını verdiğimiz, kimlik siyaseti etrafında şekillenirken bizler Westminster tipi demokrasinin “Devlet Baba” adı verilen karizmatik ve geleneksel figürün baskın olduğu bir taklidini uygulamakta devam ediyor, ve hatta hala onu tesis etmeye çalışıyoruz.

Daha kötüsü, bu “babamız” her nedense aynı zamanda o kadar naif, o kadar kırılgan ki, bu figüre karşı her fikir bir bozgunculuk, bir “devlet elden gitticilik” yorumuyla ele alınıyor. Tek bir bed yorum, bed fikir ortalığı ayağa kaldırmaya yetiyor. Hâlâ ifade özgürlüğünün sınırlarını tartışıyoruz biz. Eller Mars’a insan göndermeye hazırlanırken.

Ne barajların, ne havalimanlarının, ne şehir planlamasının akılcı usûllerle yapılmadığı, yargının ve basının işlevini yitirdiği memleketimiz her konuda yüksek hızla dibe yuvarlanırken, rasyonel otoriteyle hareket ettiğini iddia eden örgütler ya “sadece öyle görünüyor”, ya ikna süreçlerinde hizipleşip kavgaya tutuşuyor ya da karar alıp uygulamakta son derece geç kalıyorlar.

İşte rasyonalitenin büyük talihsizliği de bizlerin büyük kısır döngüsünden kaynaklanıyor. Bizler karizmatik otoritenin çocuklarıyız. Hayata, devlete bakış açımız bu.

MESLEKSİZLİK FİKRİNDEN “SİZ KİMSİNİZ?” ANKETİNE

İnsanların öldükten sonra daha çok ilgiye mazhar olduğu reddedilemez bir gerçek. Bunun bir “kayıp” psikolojisinden mi, yoksa ilgilenmemiz, okumamız gereken çok şey olması fakat ölümün tüm bu ilgimizi sadece birine yönlendirmek için çok geçerli bir neden olmasından mı kaynaklandığı tartışılır. Bence ikincisi…

Nitekim Çetin Altan’ı “yeniden” değil, bayağı bayağı yeni keşfediyorum. Kendisiyle ilgili ilk fikirlerim oluştuğunda ben bugünkü ben değildim. Önyargı mı dersiniz artık, yoksa başka bir yanlılıktan mı kaynaklanır bilmem, o ilk intibaya yaslanıp kendisini “bir köşe yazarı” olarak niteleyip geçmişim. Bu kadar kuvvetli bir edebiyatçı olduğunu, “bir avuç gökyüzü” adlı sinema filminin onun kitabından uyarlandığını ve yarattığı daha pek çok kavramı yeni öğrendim. Nebil Özgentürk’ün kendisini konu aldığı “Bir Yudum İnsan – Çetin Altan” belgeseliyle başladım, eski konuşmalarıyla devam ediyorum (bu konuda Ömer Cansızoğlu’na teşekkür etmem gerek). Sırada kitapları var.

Uzatmayayım; kendisinin Türkiye’nin en önemli problemi olarak addettiği şey “mesleksizlik“. Mesleksizlik adına kendisi çok şey yazıp çizmiş, kendisinin yazıp çizdikleri üzerine yazıp çizilen daha onlarcası var. Mesleksizliğin ne olduğu, niçin bu sorunu Türkiye’nin esas problemi olarak gördüğünden bahsetmeyeceğim. Kendisinin bu fikrine katılınır ya da katılınmaz, ayrı mesele. Benim dikkatimi çeken Türkiye’de insanların “siz kimsiniz” sorusuna verdiği yanıtlarda mesleklerinden değil, başka şeylerden, mesela tuttukları takımdan, ya da siyasal kimliklerinden, memleketlerinden bahsettikleri yönündeki söylemi oldu. Merak ettim ve internet kullanıcıları arasında bir araştırma yapmaya karar verdim. Hakikaten; acaba insanlara “siz kimsiniz?” diye sorduğumda kaçı mesleğini söyleyerek yanıt verecek; ki bu da iyi bir şey midir, kötü bir şey midir, tartışılır. Benim odaklandığım kısım burası değil. Çetin Altan’ın bahsettiği mevzuu başka bir mevzu da daha derinlikli bir problem. Beni bu soruyu sormaya iten merakım buradan doğdu sadece.

Sadede gelirsek; belki de içlerinden birisi olduğunuz sevgili katılımcılara önce sadece şu aşağıdaki soruyu:

SORU 1: Siz Kimsiniz? – Ben her şeyden önce bir ……………..’yım

Daha sonra da “her şeyden önce” ifadesinin katılımcıları yönlendirebileceği düşüncesiyle şu soruyu:

SORU 2: Siz Kimsiniz? – Ben bir …………….’yım

sordum.

Çarpıcı sonuçları aşağıda sizle paylaşıyorum.

 

Sayısal Bilgiler ve Birinci Ayrım


 

Araştırmaya 1. SORU‘ya yanıt veren 619, 2. SORU‘ya yanıt veren 206 kişi olmak üzere 825 kişi katıldı.

Muhtemelen teknik nedenlerden dolayı mükerrer kayda geçen yanıtlar, boş yanıtlar, anlamsız harf dizileri ve küfürler çıkarıldıktan sonra 778 yanıt kaldı (S1 – 577 ve S2 – 201).

Bu yanıtları önce detaylı kategorilendirip (üçüncü ayrım), bu kategorileri birleştirerek üç seferde dokuz kategoriye indirgedim (birinci ayrım). Aşağıda bunlardan detaylı olarak bahsetmiş olacağım zaten.

Son kategorizasyondan sonra (birinci ayrım) elde ettiğim sayılar şöyle oldu:

1A-SORU12

Grafikten de görüleceği üzere katılımcıların %32‘si kendisini Birey veya İnsan olarak tanımladı. %23’ü kişisel bir özelliğinden, duygu durumundan veya bireysel amacından (Örn: Korkusuz, korkak, zavallı, acı çeken, doğruyu bulmaya çalışan, yalnızlıktan muzdarip vb.) bahsetmeyi tercih etti. %9‘u ise mesleğinden, hobisinden ya da ilgi alanından (Örn: Mühendis, sanatçı, teknoloji sever, bilim aşığı vb.) bahsetmeyi tercih etti. %5‘i Din / Milliyet (ateist, müslüman, Türk, Kürt…), %5’i Cinsiyet ya da Aile Rolü (anne, baba, kadın, erkek, eşcinsel…) %3’ü İdeolojik / Siyasi (sosyalist, kemalist, devrimci…) ve %3’ü “doğrudan hiç / hiç kimse / hiçbir şey” yanıtını verdi. %6‘lık dilimde yer alan Canlı / Tür kategorisi içerisinde ise başka hayvanlardan, bitkilere ya da sadece kendini bir canlı olarak tanımlamaya varan çeşitlilik var. İleride ilginç yanıtlara değineceğim.

 

Önce Meslek…


Madem çıkış noktamız “mesleksizlik” idi, Meslek / Uğraş / İlgi Alanı (66 kişi) kategorisinin kırılımına bakalım.

Doğrudan doğruya mesleğinden bahseden katılımcıların sayısı sadece 41. Yani %5,3‘e karşılık geliyor. Mühendis (6 kişi) ve Sanatçı (6 kişi) önplana çıkıyor. Öğrenciliği meslek sayarsak bu sayı 50‘ye çıkıyor, zira 9 katılımcı kendini “öğrenci” olarak tanımlamış. Ayrıca uğraş ve ilgi alanlarından bahseden (kumarbaz, gezgin, teknodeli vb.) 16 kişi var.

Kendilerini meslek, uğraş ve ilgi alanı ile ifade etmede SORU 1 ve SORU 2 fark yaratmış mı diye bakınca sırasıyla %8 ve%10 olduğunu görüyoruz ve bu da anlamlı bir fark değil (p < 0.05)*.

Yani katılımcılar gerçekten de kendilerini pek meslekleriyle tanıtmayı tercih etmemişler.

İlk başta bu sonucun nedeni olarak kendi soru sorma biçimimden şüphelenmiştim ancak o da anlamlı bir fark yaratmadığına göre, nasıl sorulduğundan bağımsız olarak mesleklerimizi birincil kimlik öğesi olarak görüyor olanlarımız ortalama %5,3 düzeyinde kalmış görünüyorlar.

 

Birey / İnsan


İlginç bir şekilde “birey” veya “insan” yanıtını veren çok ama çok fazla katılımcı oldu (248 kişi, %31,9).

İnsanın aklına ilk olarak birinci sorudaki “her şeyden önce” kalıbının buna neden olduğu geliyor. Bu yüzden 1. Soru ve 2. Soru arasındaki “Birey / İnsan” yanıtı verenlerin sayıları arasındaki farkın (sırasıyla 205 kişiye 43 kişi) anlamlı olup olmadığına baktım. Sonuç anlamlı (p<0.05). Yani birinci sorunun soruluş biçimi Birey / İnsan yanıtının verilmesine gerçekten de etkide bulunmuş görünüyor.

Kırılımına bakacak olursak; 195 kişi doğrudan insan derken, 43 kişi birey demiş. 6 kişi kendini Homo sapiens olarak tanımladı. Dört kişi farklı formlarda insan ve bireye işaret ettiler.

 

Kişilik Özelliği / Duygudurum / Bireysel Amaç


Bu grubun üçüncü ayrımında Pozitif Karakter Özelliği, Negatif Karakter Özelliği, Belirsiz Kişilik Özelliği, Duygu Durum ve Yaşam Amacı ya da Geleceğe Dönük Amaçlar var (Toplam 181 kişi, %23,3).

Karakter

Soruya yanıt verirken katılımcılar kendilerinin negatif, pozitif ya da duruma göre (-) veya (+) yorumlanabilecek (mesela “meraklı” olmanın hem negatif hem de pozitif anlamı olması gibi…) özelliklerinden bahsetmeyi tercih ettiler (Pozitif 54, Negatif 44, Belirsiz 42 kişi).

Aralarında uzun uzun cümleler de vardı (Vicdanı ve mantığıyla hareket eden ve dünya üzerindeki her türlü varlıklar uyum ve saygı içinde yaşamaya inanan bir insanım gibi). Bu gibi ifadeleri de içeriğine göre pozitif veya negatif karakter özelliği olarak yorumladım.

İşin gerçeği en çeşitli kategori bu oldu. O kadar çeşitliydi ki, zeki (4), vicdanlı (5), meraklı (7) ve hayalperest (6) olmak düşük frekanslarına rağmen çok rastlanan az sayıda sonuç olarak ortaya çıktı.

Duygudurum

Bu alt kategoride yer alan yanıtlar katılımcıların içinde bulunduğu duygu halinden bahsetmeyi (kafası karışık, mutsuz, .…. yapan ve bundan acı çeken bir zavallı vb.) tercih ettiği yanıtlardı (21 kişi). Yalnız olmaktan (4) başka ön plana çıkan bir yanıt olmadı (Bu yanıtı bir üzüntü belirttiği hissine kapıldığım için duygudurum alt kategorisinde saydım. Diğer alternatifi “bekâr” anlamıyla ele alıp, bir medeni hal kategorisi açmaktı ama diğer medeni haller hiç yoktu).

Bireysel Amaç

Bu alt kategoride yer alan yanıtlar katılımcının yaşamaktaki amacı ve gelecekteki amaçlarını içeren yanıtlar oldu (13 kişi).

 

Canlı / Tür


45 kişi kendini doğrudan bir canlı (30 kişi) olarak tanımladı veya bir hayvan (14 kişi) ya da bir bitki (1 kişi) olarak tanımladı. İlgi çekeceğini düşündüğüm için hayvan listesini paylaşıyorum. 3 kişinin “At” demiş olmasının bir açıklaması olabilir.

AT
at
Atım
eşek
fok balığıyım
Hayvan
Hayvanım
hayvanım
kaplan
kedi
Kertenkele
Kopekbaligi
Memeli hayvan
su aygırı

 

Din / Milliyet (39)  ve İdeolojik / Siyasi (25)


Doğrudan dinini bildiren yanıtlar ya da dine referans veren kelimeler “Din” ayrımında yer aldı:

Atesit (9), Müslüman (11) ve din referanslı tanımlar (kul, nur talebesi vb.) (7) olmak üzere toplam 21 kişi (%3,5).

Etnik kökenini bildiren yanıtlar ve 1 adet de “zenci” yanıtı Milliyet ayrımında yer aldı:

Türk (9), Kürt (2) ve Zenci (1) olmak üzere toplam 12 kişi (%1,5) ve diğer bazı tanımlar (6 kişi).

Doğrudan ideolojik ya da siyasi görüş bildirenler (kemalist, sosyalist, devrimci, laik, anarşist, dünya vatandaşı vb. – 20 kişi) ve siyasi referanslı söylemler (gayri milli, muhalif, ülkesinden tiksinen bir türk vb. 5 kişi) “İdeolojik / Siyasi” ayrımında yer aldı.

 

Cinsiyet (29) veya Aile Rolü (12)


5 Anne, 4 Baba ve 3 Çocuğumuz var (Çocuk burada bir karakter özelliği olarak da belirtilmiş olabilir. Bu şerhi düşeyim).

Cinsiyet yanıtları arasında 6 Erkek (2 erkek, 1 herif, 1 alfa erkeği, 2 adam), 14 kadın (sadece “kadın”. Erkeklerdeki çeşitleme yok), 9 eşcinsel (1 eşcinsel, 1 travesti, 7 ibne) mevcut. Ne var ki “ibne” yanıtlarının bir kısmının soruların sonundaki “-yim” ekinden kaynaklanması mümkün (silinen yanıtlar arasında bulunan “bize ibneyim dedirtmek istiyorsun değil mi?” şeklinde şüpheci bir soruya dayanarak söylüyorum).

 

Göze çarpan diğerleri…


  • Memleket bildiren tek bir kişi var (İskenderunlu)
  • On bir kişi küfretmiş. İkisi doğrudan beni hedefliyor :)
  • Birer adet Oblomov ve Pikachu mevcut.
  • Sekiz kişi kendini tuttuğu futbol takımıyla tanımlamış (3 BJK, 2 FB, 1 GS, 1 Göztepe ve 1 Karşıyaka) (Twitter’den “Karşıyaka” yanıtının sahibinden gelen düzeltme üzerine not: Semt olarak verilmiş bir yanıtmış.)
  • İşsizlikten bahseden iki kişi olmuş.
  • Fikri olmadığını ya da soruya yanıt veremediğimi / veremeyeceğini bildiren 4 kişi olmuş. O yanıtları da “diğer” yanıtlar arasında kattım.
  • 7 kişi kendi ismini yazmış. Bu kişilerden birisi soyismini de yazmış.

Sonuç


“Siz kimsiniz?” sorusunun yanıtlamanın çok zor bir soru olduğunu söyleyenler oldu dün bana.

Kimlik, ben, benlik… Şüphesiz bunlar felsefenin en tartışmalı alanları da olduğundan hepimizin kendimize sıklıkla sorduğu sorulardan biri olsa gerek. Kimliğimizi biz, toplum, aile, devlet (veya devletin ideolojik aygıtları)… Tam olarak hangi faktörlerin nasıl inşa ettiğini kesin olarak söylemek mümkün değil; ve bizim hangi kısmını neden önemsediğimizin tartışmalı nedenleri var.

Ben Çetin Altan’ın mesleksizlik kavramından yola çıkarak gerçekten de mesleklerimizin bizler için öncelikli kimlik öğesi olarak görülüp görülmediğini merak ettim ve tüm katılımcılara tek bir soru sordum. Bu sırada çok daha ilginç yanıtlarla karşılaştım.

Bu çalışma örneklemin seçimi nedeniyle (genelde Twitter yoluyla yayılan, kartopu örneklemesi) bilimsel bir genelleştirme imkânı vermez. Zaten merakımı gidermek ve eğlenmek için gerçekleştirdiğim bir çalışmaydı. Bu yüzden bir sonuç çıkarılmaz ancak yeni araştırma fikirleri çıkabilir.

Mesela aynı çalışmayı başka ülkelerde yürütmeye hevesli başka meraklılar çıkarsa elimizde çok güzel bir karşılaştırma verisi olabilir. Aynı şekilde bu soru sokakta, kırsalda, kasabada sorulduğunda memleketin, etnisitenin ya da dinin daha ön plana çıktığı görülebilir. O zaman da pek güzel bir karşılaştırma verisi olur böylelikle elimizde.

Ya da kadınların kendini hiç çeşitlememesi, erkekliğin ifadesinin çok daha fazla kelimeyle gerçekleşmesi, veyahut kendini “kadın” olarak tanımlayanların sayısının erkeklerden fazla olması, ülkemizde kadınların yaşadığı sıkıntılarla ilişkili olabilir (belki onlar kendilerini daha homojen bir kitle olarak görüyorlardır).

Hatta belki de bu kadar çok “insan” vurgusunun Ankara’da yaşanan katliamla, Suriyeli mültecilerle, önümüzdeki hafta seçim olmasıyla ilgisi vardır… Kimbilir? Her biri için daha fazla araştırma gerek.

Tüm katılımcılara teşekkür ediyorum; umarım sonuçları incelemekten siz de keyif almışsınızdır. Dileyenlere ham verileri gönderebilirim. E-posta yazmanız yeter.

 

İlave Not:

Twitter’den @kawjder adlı kullanıcı “meslek” yanıtlarının azlığının nedeninin toplumda pek az mesleğin karşılık (bilinirlik, icra edilebilme, toplum tarafından olumlanma) bulduğunu, bu yüzden çok düşük oranda kalmış olabileceğini iletti. Kendisine katılıyorum. Gözden kaçırdığım bir noktaya değinmiş olduğu için teşekkürler.

 

Notlar:

  • İstatistik testlerinde ki-kare ve F-testi kullanılmıştır.

 

KÜRESEL ISINMANIN GÖZDEN IRAK KAYNAKLARI

6038935_kmkz440a06Tuhaf günlerden geçiyoruz. Mevsimler bildiğimiz mevsimlere benzemiyor. İklim de bildiğimiz iklim olmaktan çıkıyor giderek. İlkin Haziran ayında Tuzla-Pendik civarında çıkan hortum hiç de alışık olduğumuz tarzda bir doğa olayı değildi bizler için. Devamı da geldi üstelik. Bazı uzmanlar Türkiye olarak yarı tropikal bir iklime hazır olmamız gerektiğini söylüyor.

İklime dayalı pek çok değişikliğin birinci dereceden şüphelisi uzun yıllardır dilimizin iyice alıştığı “küresel ısınma” mevzuu. Neticede Dünya kabaca kapalı bir kutu ve atmosfer ile örtülü. Bu kutunun içerisinde bize yaşanabilir koşulları sağlayan atmosfer bir hava kütlesi olmakla beraber öyle pistonlu  küçük bir kaptaki gibi her noktası benzer özellikler gösteren (homojen) bir kütle değil. Her gaz kütlesi gibi onun da sıcaklık, basınç vb. değerleri var ama kutu bu kadar büyük olunca bu değerler yerine göre değişiklik gösteriyor. Zaten  iklim denen olguyu da bu farklılıklar yaratıyor.

Dünya’mızın atmosferi bildiğimiz diğer atmosfere sahip gezegenlerinkine nazaran güzel bir denge içerisinde. Öyle Mars’taki gibi aylarca sürecek küresel kum fırtınalarına ya da Jüpiter’deki gibi sürekli hareketli ve elektrikli bir havaya sahip değiliz. Tam olarak da az önce söylediğim gibi: Bize yani insanlığa yaşanabilir koşulları sağlayan şey atmosferimiz. Yaşasın gaz küremiz!

Yeniden Hatırlayalım: Küresel Isınmanın Mekanizması

Küresel ısıma dediğimiz konu ise bilindiği üzere yine aynı atmosferin içerisinde yer alan sera gazlarından kaynaklanıyor. Güneş ışınları Dünya yüzeyine düşer. Işınlar atmosferden girip toprağa ulaşır ve enerjinin bir kısmı bu süreçte atmosfer, toprak ve su tarafından tutulur, diğer kısmı ise geri yansıtılır. Bu yansıtma süreci bildiğimiz yansımadır: Tıpkı üzerine ışık düşen nesneler gibi, onları görmemizi sağlayan bir yansıma. Şu an bilgisayarınızın önündeki tuşları bu sayede görürsünüz: Işık düşer, cisim bu ışığın bir kısmını soğurur, hangi renkte görüyorsanız eğer o rengi yaratan dalga boylarındaki ışığı geri yansıtmıştır. Bu kadar basit.

Güneşin ışığının Dünya’nın katı, sıvı ve gaz katmanları tarafından soğurulması yaşamı oluşturan ve idame ettiren başlıca faktörlerden biridir. Yani bu etki Dünya’nın yaşanabilir bir gezegen olması için elzemdir ve şiddeti şimdilik bizler için iyidir de. Ancak atmosferdeki sera gazlarının miktarı arttıkça bu soğurulmanın miktarı da arttığından ilk başta iyi olan şey giderek kötüleşmektedir. Sera gazları (karbondioksit, metan, su buharı, azot dioksit ve ozon) Dünya’dan geri yansıyarak çıkmasını beklediğimiz güneş ışığını soğurur ve ısının Dünya içerisinde hapsolmasına neden olurlar.

Fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan karbondioksitin bir sera gazı olması nedeniyle son üçyüzyılda küresel ısınmanın miktarının özellikle arttığı biliniyor. Zira endüstri devrimi sonrasında bolca tüketilen ve halen de tüketilmekte olan petrolün, doğalgazın ve diğer fosil yakıtların içeriğinde bulunan karbon onların yanmasıyla birlikte milyonlarca yıldır bulundukları yerden kurtulup atmosfere salınırlar. Artan nüfus, kentleşme ve doğa tahribatı nedeniyle ormanların giderek azalıyor oluşu da kardondioksitin besin sentezi yoluyla tekrar atmosferden çekilmesini yavaşlatıyor. Son sekiz bin senede Dünya gezegeni, ormanlarından yarısından fazlasını kaybetmiştir ve bu kaybın yarısından fazlası da son 50 yılda gerçekleşmiştir. Başat bir etken olan kereste tüketiminin yanısıra tarım arazisine ve şehirlere yer açmak için ormanları kesmek bu kaybın başlıca nedenlerindendir.

Sözün kısası küresel ısınma olgusu giderek güçlenmekte ve gün geçtikçe gezegenimiz daha sıcak bir gezegen haline gelmektedir. Küresel ısınmanın endüstri ile ilişkisi bugüne kadar pek çok kez pek çok yerde işlendi. Artık bunu biliyoruz. Bu yüzden bu yazıda endüstri aracılığıyla atmosfere salınan gazların küresel ısınmaya katkısından değil göz önünde bulunmadığından pek de bilmediğimiz bir etmenden bahsedeceğim: Tarım ve Hayvancılık.

(Önce şu uyarıda bulunmalıyım… Buradaki ana fikir kesinlikle “Aslında sanayinin yarattığı kirlilik abartılıyor ve küresel ısınma bir yalandır” değil. Daha önce dergimizde yayınlanmış olan şu yazıda küresel ısınma inkârcılarının bu yolla çeşitli faydalar elde ederek halkın kafasını karıştırmayı iş edindiklerinden bahsetmiştik. Aldanmayınız, itibar etmeyiniz…)

“O son butu yemeyecektin!”

Karbon… Yaşamımızın temeli. Dört bağ yapabilmesi sayesinde başta proteinlerimiz olmak üzere milyonlarca ve hatta milyarlarca organik molekül inşaatı potansiyeline sahip. Doğada bu tip bir kabiliyete sahip olan diğer element silikondur ama silikonlu bileşikler genelde o kadar serttir ki canlılığın silikon üzerine inşası pek mümkün olmazdı. Kısacası karbon tüm canlılığın ortak malıdır. Adresini sorarsanız kendisi toprakta bolca bulunuyor.

Tarımın küresel ısınmaya etkisi çeşitlidir:

Her şeyden önce toprakta bağlı olan karbon tarımla birlikte açığa çıkar, ama bu yeni bir şey değil, zirâ doğal bir süreç olduğundan avcı-toplayıcı olduğumuz dönemlerde de bu süreç hep vardı. Ancak insan tarım yapmaya başladıktan sonra toprak çok daha hızlı bir şekilde karbon zenginliğini kaybetti ve toprakta olanın atmosfere karışmasını daha da hızlandırdı.

Üstelik tarım ürünlerini bizlerin ve hayvanların yemesi sonucunda etkili olan bir başka süreç daha vardır: Yediklerimizi sindirdiğimiz, çeşitli yollarla doğaya bıraktığımız ve bu esnada da atmosferin de bundan nasibini aldığı süreç. Sindirim neticesinde açığa çıkan gazlar ve katı atıklar atmosfer için başka bir sera gazı kaynağı haline gelir.

Tarım toplumlarının miktarı arttıkça artan bu iki etkiye bir üçüncüsü topraklar zenginliklerini kaybettiği zaman eklenir: Gübre. İleride detaylarını vereceğimiz üzere, toprağın kaybettiği zenginliği telafi etmek üzere kullanılan gübre başka bir sera gazı kaynağıdır. Kısacası “beslenmek” başlı başına bir küresel ısınma nedenidir.

Geleneksel tarım ve hayvancılık insan nüfusunun ve dolayısıyla da besin tüketiminin az olduğu çağlarda yine de büyük bir etkiye sahip olmasa gerek. Peki ya şimdi?

İnanılmaz gelebilir ama tarım ve hayvancılığın küresel ısınma nedenleri arasındaki yeri %18’lik payıyla oldukça yüksektir. Bu yüksekliğin nedeni besin endüstrisi. Ya da daha özel olarak ifade edecek olursak endüstriyel tarım ve hayvancılık diyebiliriz. Özellikle tarım ve hayvancılık faaliyetleri sırasında açığa çıkan gazlar karbondioksitten çok daha etkili sera gazlarıdır: Metan ve azot dioksit. Kendileri karbondioksite göre sırasıyla 23 kat ve 296 kat daha fazla sera gazı etkisi yapar.

Kaynak: IamNotUnique

Gezegenimizin kalbine giden yol çiftlik hayvanlarının midesinden geçiyor olabilir. Resim Kaynağı: IamNotUnique

Metan büyük ölçüde hayvanların sindirim sisteminin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Sadece hayvanların gaz çıkarmasından ötürü atmosfere karışan metan gazının 90 milyon tondan fazla olduğunu söylesem? Ve 2,2 milyar ton karbondioksitin etkisine karşılık geldiğini? Tabii ki bu sayılar tek başına bir anlam ifade etmeyecek. Bu yüzden yüzde olarak ifade etmem daha doğru olur: Sadece çiftlik hayvanlarının (büyükbaş ve küçükbaş) çıkardığı gazın küresel ısınmaya katkısı %5 dolaylarında. İnanılmaz değil mi?

Ve maalesef çok etkili bir sera gazı olan metan sadece yellenme yoluyla atmosfere karışmıyor. Bilindiği üzere hayvan dışkıları tarımın ortaya çıkmasından bu yana gübre olarak kullanılırlar. Bu gübrelerin toprağa bekletilmeden ve doğrudan uygulanması açığa çok fazla metan çıkmamasına neden olur ancak bu dışkıların işlenmesi, bekletilmesi ve stoklanması atmosfere metan gazı salınımının devamına neden oluyor. İşte bu de endüstrileşmenin bir “götürüsü”.

Maalesef burada bitmiyor! Gübrelerin toprakta geçirdiği süreçler, yani nitrifikasyon ve denitrifikasyon süreçleri bu defa da açığa azot dioksit çıkmasına neden olur. Ki kendisin karbondioksitten 296 kat daha etkili olduğunu da söylemiştik. Yani gübrenin eldesi de, stoklanması da, kullanımı da küresel ısınmaya ziyadesiyle katkıda bulunuyor.

Aşağıdaki tablo hangi tarım ve hayvancılık faaliyetinin toplam tarım ve hayvancılık karbon salınımı (emisyonu) içerisinde ne kadar payı olduğunu gösteriyor:

Faaliyet Pay
Tarım faaliyetlerinde gübre kullanımı %61
Hayvanların sindirim sistemleri %18
Gübre stoklama, işleme ve taşıma %9
Tarım faaliyetleri için kullanılan fosil yakıtlar %7
Diğer %4
Toplam T&H Karbon Emisyonu %100
Genel Emisyon İçerisindeki payı %18

 

Bazı spesifik nedenlerden ötürü de tarım küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, ki bu nedenler tabloda diğer başlığı altındadır. Sözgelimi çeltik tarlaları su ile kaplı olduklarından atmosferik oksijen toprağa ulaşamaz. Bu nedenle topraktaki organik materyaller anaerobik solunumla parçalanırlar, ki bu da açığa metan gazı çıkmasına neden olur.

Şu halde gerçekten de besin üretiminin küresel ısınmaya katkısı dolayısıyla aslında tam bir baş belası olduğunu söylemek mümkün! Science dergisinden Nathan Fiala’nın yaptığı bir benzetmeyle “200 gramlık hamburger köftesinin küresel ısınmadaki payı neredeyse 1300 kg’lık bir aracın 20 km. gitmesine eşdeğer”. Üstelik bu durum bacasından dumanlar tüten bir fabrika ya da yağ yakan bir kamyon kadar göz önünde olmadığından pek aklımıza düşmüyor.

Sorun nerede? Nasıl çözeceğiz?

O halde ne yapacağız? Beslenmeyecek miyiz?

Bundan kaçış yok. En iyi ihtimalle vejetaryen olarak hayvan tüketmekten kaçınabilirsiniz ama tarım ürünlerinden kaçınmanız pek mümkün değil. (Daha önce yazmış olduğumuz yapay et‘ten de bu noktada bahsetmek gerek…)

Şu halde bu duruma çözüm bulunmalı.

Ağır kimyasal gübre kullanımının sınırlandırılması çözümlerden birisi. Bir diğeri de tarım yapılan arazi ile hayvancılık yapılan arazilerin birleştirilmesi. Uzmanlar her iki faaliyetin de aynı alanda gerçekleştirilmesinin karbon salınımını ciddi şekilde düşüreceğine inanıyor.”Tarımsal Ormancılık” (İng: Agroforestry) olarak anılan, tarım alanlarının ağaçlandırılması da soruna katkı sağlayan küçük çözümlerden. Üretimin yerelleştirilmesi de çözümlerden birisi: Tarım ve hayvancılık endüstrisinin yarattığı salınımın %7’si bu faaliyetler için kullanılan fosil yakıtlardan kaynaklanırken gübrenin nakliyesi de salınım kaynaklarından birisi. Şu halde lojistik başlı başına bir problem olduğu için tarımın yerelleştirilmesi iyi olacaktır.

Öte yandan salınımı azaltmayan ancak salınmış olanı geri toprağa bağlayan ve bu sayede gübre kullanımını azaltan çözümler de mevcut. Bu çözümlerden birisi örtü bitkisi kullanımı. Bu yöntem “Yeşil Gübreleme” olarak da anılıyor, çünkü örtü bitkileri olarak anılan bitkiler atmosferdeki azotu tekrar toprağa bağlayabiliyorlar. Tarım’da örtü bitkisi kullanımı aynı zamanda toprağın zenginliğini arttırması, nemini muhafaza etmesi, erozyonu azaltması ve zararlı kontrolü sağlaması gibi daha bir dizi başka faydaları nedeniyle gün geçtikçe artıyor.

Ama bana sorarsanız bu çözümlerin pek çoğu yine de hâlâ yüzeysel, çünkü şahsi düşüncem insan nüfusunun fazlalığının temel problemi teşkil ediyor olduğu. Yani tüm bu üretim ve tüketim çılgınlığı bir şekilde gelip insan sayısına dayanıyor. Artan nüfusu beslemek için endüstriyel tarım ve hayvancılık maalesef şart, aksi takdirde bu kadar insanı doğal tarım ve hayvancılıkla doyurmaya çalışmak maliyetlerinden ötürü gıda fiyatlarının yükselmesine neden olacak. Mevcut ekonomik sistemin buna elverişli olduğunu söylemek de zor. Bu yüzden “nüfus planlama” ve “doğum kontrolü”, insan nüfus artışının bu yolla sınırlandırılması kök nedeni ortadan kaldırabilir. Yeni Malthusçuluk başlığı altında sınıflandırılabilecek olan bu fikir akımı kulaklara pek demokratik gelmeyebilir ama aşağıdaki belgesel parçasını izledikten sonra belki siz de bir miktar böyle düşünebilirsiniz.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=_8nErJYB3-M&w=480&h=360]

.

Ayrıca endüstriyel tarımı sadece karbon salınımı açısından değerlendirmek de indirgemeci bir yaklaşım olur. Yukarıdaki videoda özellikle tüylerinizi ürperttiğini tahmin ettiğim ilk sahne insan türünün diğer türler üzerindeki tahakkümünün etik boyutu hakkında da durup düşünmemize neden oluyor. Sahi, bu Dünya’daki en organize ve zeki tür olmamız bize diğer türleri sıkış tepiş bir alanda istifleyip, makinelerle toplayıp, onları çekmecelere tıkıp, uygun bir biçimde öldürdükten sonra seri üretim hatlarında parçalara bölme hakkını veriyor mu?

Veterinerlik alanında “etik” bir devrim yaptığını düşündüğüm Temple Grandin’in kendi hayatını konu alan filmden yine kendisinin sarf ettiği şu cümleleri de yeri gelmişken aktarmak istiyorum:

Tamam, kabûl… Bir şekilde hayvanları besliyor ve sonra kesip yiyoruz. Yüzbinlerce yıldır da böyle; ama en azından biraz saygıyı hak etmiyorlar mı?

İlk Yayın:

Açık Bilim, Eylül 2014

Kaynaklar:

Kapak Fotoğrafı: tricky (rick harrison) via Compfight cc

 

 

TECAVÜZÜ MEŞRULAŞTIRMA BAHANELERİ

Karikatürlerin orijinalleri Everyday Feminism‘de yayımlanmıştır.

Alli Kirkham, tecavüzcüler tarafından tecavüzü meşrulaştırmak için kullanılan bahaneleri gündelik hayattan örneklerle aktarmak üzere aşağıdaki karikatür serisini çizmiş.

Hakimleri ve hatta kimi zaman toplumun bir kesimini maktülün / mağdurun rızası olduğuna -ya da bunu hak ettiğine- ikna etmeyi başaran safsataların gündelik hayatta başka bir alanda karşımıza çıkması halinde ne kadar saçma göründüğünü bu karikatürler gayet güzel anlatıyor.

Çizerin de izniyle makalenin orijinal sahibi Everyday Feminism’in paylaşım kuralları içerisinde kalarak çizimleri Türkçe’ye tercüme ettim.

Özellikle sonuncusu Türkiye’de karşılaştığımız akıl tutulmasını iyi açıklar nitelikte.

tecavuzmesruiyet

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

AHLÂK VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR KAÇ KELAM

Değişen Türkiye manzarasını fark ediyor musunuz? Yanılıyorsam siz söyleyin:

Trafikte, banka kuyruğunda, metrobüs sırasında, basit bir alışverişte sürekli olarak “dikkat etmezsem hakkım yenecek” kaygısı taşıyor musunuz mesela?

Birisi ticari etiğe aykırı davranıp rüşvet yedirmiş veya bozuk mal kakalamışsa “yazıklar olsun” mu denir? “sen işini bilirsin çakaaal” mı?

Hangi halde başarılı olma şansınız yüksektir: İşinizi iyi yaptığınızda mı? Doğru mevkilerde doğru insanları tanıyarak mı?

CHP’nin vaatlerinden birisi “siyasi ahlâk yasası” çıkarmak. Nedenleri malûm. Fakat ahlâkı sadece siyasi alana sıkıştırmak, ahlâk konusunu sadece siyaset üzerinden irdelemek biraz eksik bir bakış bana göre. Siyaset toplum tarafından üretilir. Bizim sadece siyasi ahlâkla sınırlı bir problemimiz yok: Toplum olarak ahlâk meselesinde çöküşe gidiyoruz. Siyasetse bunun sadece bir yansıması.

“Haksız insan” davranışı bu konuda önemli bir gösterge mesela. Toplumumuzun genel davranış örüntülerini bir düşünün: Tanımadığınız birisi size bir şekilde bir haksızlık edince kolaylıkla özür diler mi? Yoksa üste mi çıkmaya çalışır? (Ya da levyeyle kafanızı mı patlatmaya kalkar… Abartı değil; oluyor trafikte her gün). Mesela birisi kuyrukta önünüze geçtiğinde “pardon beyefendi, sıra benimdi” dediğiniz zaman, eğer ki sizden yaşlı ise -veya siz bir kadın, o da bir erkekse- sizce hemen özür diler mi? Bağırıp çağırma, itiraz ederseniz üzerinize yürüme olasılığı hakkında ne düşünüyorsunuz? (ve tüm bunlar olurken çevredekiler sadece izlemesi hakkında…)

Elbette herkes aynını yapacak, herkes bu çatışmalarda aynı şiddette aynı hödüklüğe maruz kalacak değil; olasılık açısından düşünmenizi istiyorum: Dilerseniz başka bir toplumla mukayese edin, dilerseniz on yıl önceki Türkiye ile.

Ben gözlemlediklerimi söyleyeyim: Ahlâk, güç, iktidar, otorite gibi birbirine bağlı pek çok kavramı anlamlandırmada ve bu kavramların hayattaki birbiriyle ilişkili pratiklerinde hızla yokuş aşağı yuvarlanıyoruz. Örneklerini hemen hemen her gün ya bizzat yaşıyor, ya gözlemliyor, ya da TV’lerden izliyor veya haberlerden okuyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bankamatik sırasında önüme geçen 45-50 yaşlarında bir adamı bir defa uyardım diye beş dakika boyunca bana bağırdı, “hayır sabretsen ne olur?” diye tükürüklerini suratıma saçtı, “ne öyle hakkımı yedin filan diyosun; komünist misin sen?” diye beni azarladı. Abartmıyorum. Beş dakika boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp “la havleler” çekti. Yine geçen hafta yakın bir arkadaşım ters yöne girmiş bir aracın “afedersin ters yöne girdim” diyemeyen şöförü tarafından çocuğunun yanında yumruklu saldırıya uğradı. Daha geçen hafta bir sürücü bir başka sürücüyü “yol vermesi için selektör yaktığı” için levyeyle döverek öldürdü. Milletvekilinin elini sıkmadı diye bir esnaf üç kişi tarafından darp edildi, dertlerinin ne olduğu bilinmeyen iki aile birbirlerine satırlarla ve baltalarla saldırdı.

Örnekler çoğaltılabilir ama çoğaltmanın da anlamı yok.

İtiraf edin: Artık trafikte işgüzarlık edip emniyet şeridinden gidenlere, sapaklarda sıraya girmeyip yanınızdan burnunu önüne sokup sizi atlatanlara zaten alışmışsınızdır.  Korna çalasınız bile yok. Her şeyden önce haksızlığını asla kabul etmeyecek. Hatta ve hatta -kimbilir- belki de size saldıracak.

Tüm bunlar bize ahlakın yerini güç ilişkilerinin aldığını, güçlü olanın haklı olduğunu ve gücüyle ahlaksızlığını bastırabildiğini gösteriyor. Ve tabi bizlerin de bunu kanıksadığını, yumruklaşmanın anlamsız ve her halükarda zararlı olduğunu, boyun eğmeninse maliyetsiz olduğunu düşünen rasyonel insanlar olarak bizlerin sessiz kalmayı alışkanlık haline getirdiğimizi de.

Dileyenler bunun kaynağını siyasette arayabilirler; fakat ben siyasetteki benzer halin bizzat toplumdan kaynaklandığını, çarpık ahlak anlayışımızın yarattığı bir mesele olduğunu düşünüyorum.

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google