Category: EDEBİYAT

ŞU KALPTEN ÖLMELER MATEMATİKTEN…

Ebil dedem kalpten ölmüş. Ben de ona çekmişim.

Hiç görmediğim dedemin adı gariptir biliyorum, pek alışıldık değil. Kendisi de garipmiş, ama “tuhaf” anlamında değil. Naif, sakin, olumlu ve gürültüsüz her şey… Öyle garip… Garibân gibi…

Kalpten ölmek de iki türlü. Birincisi şu “eceliyle” denilen. Temiz, sade ve belli bir yaş geçilmişse kişiye yakıştırılabilen. İkincisi de ölmeye nereden başlandığını anlatıyor. Benimki kalpten başladı diye dedeme çekmişim, ama ben naif ya da sakin değilim ve hatta bir miktar tuhafım belki de. Bilemiyorum.

Bu kalpten ölmelerin türlü sebebi vardır. Bir tanesi matematiğin bizzat kendisidir. Misâl; birine ziyadesiyle değer verdiğinizde ve bunu da gösterdiğinizde “elde var bir” sendromu yaratıyor olabiliriz. Öyle matematikteki gibi ama başka: Bu “nasılsa elde” olandan. Lakin yine de toplama işlemi yapılıyor: Önce dağılıyor her şey, sonra toparlanıyor. Sonra yeniden dağılıyor, sonra yeniden toparlanıyor. Sonra biri bakıyor ki dağılmasına rağmen hep de toparlanıyor, bir adım daha ilerlerken “elde var bir” diyor. Diğerinin sol basamağı ötekine ekleniyor.

Şu kalpten ölmeyi tam anlatamadım bak… Dedim ya ölmeye nereden başlandığıyla ilgili, dedemin uğramadığı, benimse içinden geçtiğim ikinci akibet. “Elde var bir” toplamaları, insanda çıkarma işlemi yaratıyor. Duygular çıkarsa işin içinden buna kalpten ölme denir. Sağlaması yok, olsa da çok zor. “Elde var bir” çarpmaları ise bölünmeye neden oluyor. Kapılar çarparken varlığımız bölünüyor: Yüz gülüyor, ruh gülmüyor. Vücutlar sıcak ama bakışlar değil. Kulak dinliyor ama algılanan bir şey yok.  Ümitler minik parçalara bölündüğünden kaygan zemine karşı koyamıyor. Direnemiyor. Oluştururken kolay ümit… Ancak bir defa yiterse -ki çok sağlam pençeleri de vardır aslında- gelmez. Nazlı olduğundan değil, zamanın akışına ters olduğundan. Zira zaman ruhta değil, zaman ustadır. Zaman usta olduğundan us için açıktır ve vecizdir de:

“Dün dündür, bugün bugün…”

Velhasıl… Ebil dedem kalpten ölmüş. Ona çekmiş bendeniz.

Zeki Müren’den şarkılar dinlediniz…

 

GALAKTİK TİYATRO HAKKINDA

Entropol Kitap olarak hazırlayıp yayına e-kitap olarak sunduğumuz, ikisi ödüllü altı öykümü içeren Galaktik Tiyatro hakkında Fabilog.com‘dan Özgün Muti harikulade bir eleştiri ve değerlendirme yazısı kaleme aldı.

Fabilog ailesine ve kendisine teşekkürlerimi iletirken söz konusu yazısının bağlantısını paylaşmak isterim:

http://fabilog.com/galaktik-tiyatro-tevfik-uyar/

Galaktik Tiyatro Çıktı!

Galaktik Tiyatro

Galaktik Tiyatro

Türkiye’de Yayınevleri artık öykü kitabı basmıyorlar, çünkü satış potansiyeli olduğunu düşünmediklerini ifade ediyorlar. Başka bir kitap projem için şimdiden iki yayınevi bulmuş olmama rağmen, öykü kitabıma bulamıyordum (gerçi Versus Kitap ile özel şartlarda anlaşmıştık ama daha sonra çeşitli talihsizlikler oldu).

Somut bulan hayallerimden birisi olan “Bilgi Çağı Şirketi” Entropol bünyesinde, Türkiye’nin ilk profesyonel <<sadece>> çevrimiçi yayınevini -nihayet- Dünya’ya getirdik: Entropol Kitap. Daha ilk kurulduğunda doğaya ve çevreye saygılı olacağını bir ilke olarak ilan eden Entropol, kurduğu bu yayıneviyle de “hiçbir ağaca zarar vermeden yayıncılık!” prensibine bağlılığını göstermiş olacak.

E haliyle, Entropol Kitap ile birlikte giriştiğimiz ilk iş, “Fırıldak” ve “Son Mektup” gibi ödüllü, “Galaktik Tiyatro” gibi seçilmiş ve üçü de daha önce farklı dergilerde yayınlanmış olan toplamda 6 adet öykümü birleştirmek oldu.

“Galaktik Tiyatro” adlı öykü kitabım 137 sayfa olarak, 978-605-85335-0-9 ISBN nosuyla EPUB formatında resmen yayında.

Kitap hakkında bilgiye de şu adresten ulaşabilirsiniz:

Entropol Kitap:
http://www.entropolkitap.com/kitap/galaktik-tiyatro/

Goodreads:
https://www.goodreads.com/book/show/20911301-galaktik-tiyatro

SATIN ALMAK İÇİN

Google Play Books
(Türkiye ve Avrupa)
İdefix
(Tüm Dünya)
D&R
(Tüm Dünya)
iBookstore
(ABD ve Türkiye)
google-play-logo1 idefix dr iBookstore

 

Karamsar Kötümser Körümser

Havalar güzel. Güzel olması kötü. Çirkin bir şey kışın yaz yaşamak. Bugün çirkin olmasa da yarının çirkinliğini şimdiden iyi anlatıyor bizlere. “Gelecekten kimse haber veremez” yalan.

Gayet de veriyor. Uzun yıllardır da verdi zaten; bilim insanları gayet de güzel anlattılar. Onları bir kenara bıraktım: Gelecekten haber veren bizzat geçmişin kendisidir: Anasaziler, Paskalya adalılar, Mayalar… Önce ağaçlarını yok ettiler, sonra kuşlar yok oldu ve hayvanlar da, onlar yok olunca yağmur zaten yok oldu, sonra hepsi yandı bitti kül oldu… Su nerde?

“İnek içti!”

Şimdi inek gibi içiyorlar memleketi. Tıpkı Mayalı krallar, Paskalyalı despotlar, Anasazili liderler gibi heykel dikme, anıt yaptırma, görkemli binalar inşa ettirme yarışına girdiler ve o sırada kalanlar da tıpkı mayalı, paskalyalı, anasazili halklar gibi bölündüler: “kraldan çok kralcılar” ve “açtan çok açlar” olarak.

Ama ne kral olmak, ne kralcı olmak, ne aç olmak kaderleri değiştirir; örgütlü bir cehaletin, kararlı bir tahribatın, açgözlülüğün ve zulmün hüküm sürdüğü bir toprakta. Paskalyalılar yamyam oldu, Mayalar başka milletlerin hizmetine girdiler, Anasaziler toz oldular. Nihayetinde öldüler hepsi.

Yine olacak. Tarih tekerrür edecek. Tarihin tekerrür etmesi tarihin bir özelliği değil, doğa kanunlarının kesinliğinden, insanın aptallığındandır.

Unutulmasın diye demiştik daha önce:

Ağaç ölürse herkes ölür!

KUYRUKLU YILDIZ

Doğarken anlatmadılar. Anlatsalar anlamazdık. Hayatın özelliği hepimize sürpriz yapmış olması. Yavaş diye anlamıyoruz; uyanın! Kandırılmadık bile. Öylece sürpriz yaptılar ve sonradan öğrendik: Bir sürü kuralı varmış fiziğin. Bir sürü kralı varmış dünyanın, zalim hem de. Bir sürü yaralı bereli insan, ki anlamı yok, bir dram, bazen dua ve hep satılan uyku hapları.

Neyse ki gökyüzü var ve bir tek onun tek yüzü var. Gece karanlık, ama yıldızlar orada öylece salınıyorlar bir kontrast yaratarak. Kimbilir ne var o kadar uzaklarda, küçük ve göze çarpmıyor. Belki çevresinde dünyalar, dünyalar ve dünyalar var. Bu dünyalarda mutlu mesut başka insanlar, insan gibi değiller ama onlar da insanlar var. Onlar da göğe bakıp bilmeden el sallıyorlar. Ama onların güneşleri daha tuhaf bence. Düşünün yalnız bir yıldız, olduğu yerde ne yapar öylece? Kimsenin yakından görmüşlüğü yok ve evrende sadece biz var isek, uzaktan görülmüşlüğü bile yok kimisinin. Hiç kimsenin bilmediği ve görmediği, okyanus ortasındaki bir kaya gibi. Üzerine kuş bile konmayan.

Ve gariptir kimi zaman kuyruklu yıldızlar geliyor bilinmeyen yerlerden. Bir gelin gibi, eteklerini arkasından sürüyen, elleri çiçekli ve hızla tavaf ediyor şu bizim mavi gezegeni. Hikaye anlatmayan gezginler ne garip, zira seyyah dediğin konuşur, ki seyyah görmeye değil konuşmaya çıkmıştır başka yerlerin insanlarıyla. Oysa bunlar suspus, ve bir tür süs gibi gecenin ortasında bu kuyruklu yıldızlar ve meraklı çocukları heyecanlandırıyorlar. Olsun, çocuklar heyecanlansın zaten. Onlar kandırılmalarının ilk yıllarını yaşıyorlar ve hep bir şeyler aşıyorlar, üstelik onlara şimdilerde kin ve nefret aşılanırken –ve kimisi anlamayacak bile yaşlanırken-. Oysa farklı da olabilirdi, böyle varaklı, yaldızlı bir dünya da gayet mümkün, insanın ağzı köpüklenmezse. Köpeklenmez o zaman kapılar, kilitlenmez banka hesapları ve gökyüzüne uzanan binalar piramitlerin tekerrürü olmaz. Birbirinin tekrarı olmayan insanlarla mı daha güzel olurdu bilemedim şu “kentsel dönüşüm” ama aslında “hissel duruşum” olmalı faniler arasında: Zira bence insan hem mantıklı, hem de duygusal olabilir. Hisleri kalpte sanmak kalpsizliğe meşruiyet tanıyor. Kazımayın artık ağaçlara isimlerinizin baş harflerinizi, yumruğunuz kadar organınızı yumruğunuz kadar organınızla resmederek.

Velhasıl, ne dense boş. Doğarken anlatmadılar. Anlatsalar anlamazdık. Hayatın özelliği hepimize sürpriz yapmış olması. Yavaş diye anlamıyoruz; uyanın! Kandırılmadık bile. Öylece sürpriz yaptılar ve sonradan öğrendik: Yağması varmış, talanı varmış. Hem kuyruklu yıldızı hem de kuyruklu yalanı varmış…

TÜYAP KİTAP FUARI VE İTHAKİ ANTOLOJİSİ’NDEKİ ÖYKÜM

3 Kasım 2013 Pazar günü “imza günü” kapsamında İstanbul Beylükdüzü’nde TÜYAP kitap fuarında olacağım.

Bildiğiniz üzere daha çok internette yazıyorum. Bugüne dek basılmış tek kitabım var. Geçtiğimiz TÜYAP fuarında ön anlaşmaya vardığım yayınevinin sahibi biz anlaşmaya vardıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle işten elini eteğini çekti (kendisine tekrar tekrar acil şifalar…). Hal durum böyle olunca biri astroloji (skeptik açıdan) hakkında, diğeri ise öykü seçkimden oluşan iki kitap projesi yattı / ertelendi, artık her ne ise…

Şimdilik tek kitabım olan “İz Odası” benim acemilik eserim. Bundan beş yıl önce yazdığım kısa bir hikaye iken, biraz daha uzatıp üç buçuk, dört yıl kadar önce uzun öyküye devşirdim. Bu süre zarfında çok değişmiş olacağım ki, kitaba bakınca kendim yazmışım gibi gelmiyor :) Yine de -benim söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama- dostlar ve tanımadığım okurlar çabuk okunması, akıcı olması ve sürüklemesi ile eğlenceli bir kitap olduğunu söylerler. Pek çok öykümde olduğu gibi, bilimkurgusal bir çerçevede yaşanan bir aşk hikayesi.

Yine benzer konseptteki “Galaktik Tiyatro” adlı öyküm, yakında İthaki yayınlarından çıkacak olan bir bilimkurgu öykü seçkisi içerisinde yer alacak. Bu haberi de bu yazı aracılığıyla ilk kez duyurmuş olayım.

3 Kasım 2013’te tüm dostları TÜYAP kitap fuarına beklerim. Sadece artık bayatlamış olan kitabımı imzalamak için değil elbet, sohbet, muhabbet ve tanışma için.

Herkese sevgiler.

TEKERRÜR

Gayrinizami bir harbin vazifesi belli olmayan neferleri, yorgun ve düşkünler nöbet icra etmekten.

Görünen o ki kimi meydanda, kimiyse haberleşmeyi sağlamakta “baş belaları” üzerinden, amma ve lakin, hiçbir şeyini harcamıyorsa herkes dikkatini ve konsantrasyonunu harcıyor. Gördüğüm o ki kimse işini gücünü yapamıyor, gördüğüm o ki insanlar ümit ve ümitsizliğin girdabında yutuluyor, gördüğüm o ki kamu malının zararını aşıyor bu gizli destek ve gördüğüm o ki tek aşk memleket aslında.

Meğer ne çok seviyormuş insanlar birbirlerini, meğer ne güzel insanlar varmış, —meğer ne çirkin insanlar varmış, meğer ne çok nefret ediyorlarmış bazıları bazılarından ve bazılarının arzularından—.

Bu defa bir postal gemisine binip gelmesin özgürlük diye, ardına ekmek bırakanın da olmadığı sırlı yolun tuhaf sakinleri birbirlerinin hiç tutmadıkları ellerinden tutuyor,  dönüşüyor, muhakkak içinde bir şeyler biriktirmişler ve varsa bir faiz bu işin içinde o da bu birikmişliğin dışa vuran “bu daha başlangıç”ı. Kimse bu çocukların “mücadeleye devamını” görmedi daha belki de, çünkü mücadele iki rakibin önce birbirini tanıması, var sayması. Yok sayılıyor mucizeler, ki normaldir, her peygamberin başına gelir.

Zamanında mahpuslukta karıştırılıp barıştırılanlar bu defa dört yanı açık yerlerde karışıp barışıyorlar, ki diyorlar “pis kokuyor”, ve o da olur bazı kimyasal reaksiyonlarda… Olsun. Dört duvar arasındaki barışıklık kader yoldaşlığıydı -zamanında-, şimdi kader birlikteliğine dönüşüyor ve yol biter öküz ölür, öküz ölür ortaklık bozulur, birliktelik başka bir şeydir, bozulsa da anısı kalır, anısı saygısını barındırır. Ne de olsa “acı” yiyip, “tatlı” konuşanlar, bak bu ezberi de bozuyorlar.

Neyse ki evren tarihi de tekerrürden ibaret. Hani her şey bir zamanlar toz ve gaz bulutuymuş, bu buluttan evren, dünya, hayat ve insan doğmuş ya…

Bu gaz bulutunun o gaz bulutundan farkı yoktur belki de.

 

ÖYKÜ: HÂD

Adını sordum, Ayten’miş. Az önce götürmüşler. “Kim?” diye sordum; kimse bilmiyor. Götürenlerden için “Kelli felli adamlar” dediler.

Az ötedeki kaldırımda Ayten’i götüren aracın gittiği tarafa yüzü dönük oturan, dişlerini göstere göstere de zaferini ilan eden biri oturuyor. Kollarını çemremiş, bir eli dizinin üzerinde. Onun yanına gittim. Bir an bana çorbasına düşmüş bir sinek gibi baktı ve yere tükürdü.

“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordum. Sinekler konuşamaz diye zahar, o da onunla konuşabildiğime inanmıyor, –ya da cevap vermeye tenezzül etmiyor- hala suratıma bakıyor. Ben de sabırla onun gözlerine baktım ve bekledim. Rahatsız oldu. Hiddetli bir cevaba hazırlandığını anladım önce, ama “ne olur ne olmaz” demiş olmalı.

Yarı sert yarı yumuşak: “Haddini bilecek herkes” dedi.

‘Kraldan daha çok kralcı’ deyişinin mana bulduğu o bir an var. O an insanlık olarak ‘bunca yüzyıldır hangi yolu kat edebilmişiz?’ sorusunun cevapsızlığında kayan bir yıldız gibi belirip siliniverir. Ardında dumanı bile görünür bir an ve o yükseklik mertebesinde çok uzak görünür. Bir şaşkınlık, bir hayret, ve saf saf da bir gülümseme. Böyle zamanlarda insan acıyor düşlerine… Çünkü düşlerinde ayırt etmeksizin insanı, herkesi, mutlu edivermişsin. Çünkü düşlerinde onur var, şeref var, aç çocuklar hiç yok. Düşlerinde kimse kimsenin önünde boyun eğmiyor. Düşlerinde insana insan manası yüklenmiş; başkaları değil, başkalarının yükü değil, başkalarının fikri değil. İnsan takla atmıyor, insan aşağılanmıyor. İnsan insan gibi.

Oysa durum farklı… Gücün zulmünü sevinç çığlıkları ile destekleyen bir kalabalık kol geziyor, arenalarda boğa güreşi ya da gladyatörleri izleyen lüzumsuz ve oyalanan güruhu aratmayacak kadar da ortaçağlı. İnsanda olması gereken en önemli vasıf, o kendinden utanma, o ar damarının çevresinde inşa edilmiş bedeni kör gözlerle, duymayan kulaklarla donatmamak için biraz, ama el kadar da olsa bir kişiliğe sahip olma…

İmparatorun bir el hareketiyle kafası vurulurken birilerinin, bundan orgazm olacak kadar keyif duyulabilir mi? Kişi haysiyetini mal ile mülk ile çoktan değişmiş olabilir mi? Ağızlarından salyalar saçarak el çırpılabilir mi? Neyin zaferi bu kutlanan? Başlara, omuzlara basılarak çıkılan bir zirvede bir de aşağıya, onlarcasının üzerine tükürülürken “yarabbi şükür!” cümlesi duyulabilir mi?

Ama duyulur işte… Nasılsa “Hâd” vardı.

Bilmemiz gereken sınır bu. Sınırları kalemle çizilmiş ülkelere aşağılama yoluyla bakmayı öğrettiler bizlere ama bizlerin de hadleri, sınırları kalemlerle çiziliyor. Arada bir kırıyorlar o kalemi.

“Doğru” dedim. “Hâdlerini bilemediler… Peki o kızı niye götürdüklerini biliyor musun?” diye sordum.

Düşünerek bulabilecekmiş gibi düşündü bir süre. “Vardır bir bildikleri” dedi.

Öyle ya. Vardır bir bildikleri. Yani birileri hep daha çok şey bilir ve uygular. Bizler bilemeyiz, aklımız ermez. Biz bildiğimizi düşündüğümüz an bilenlere ayıp etmiş, onları kendi seviyemize çekmiş oluruz.

Oysa hiç kimseyi bilerek ve de bildiklerine güvenerek değerlendirmiyoruz hiçbir zaman, onları kural koyucular haline getirdiğimizde. Sanki bu bilgi, bu yetenek, ilgili makama talip olur olmaz oluşur. Her işte bir ehil arar, herkesi işimize çırak alır, işimize karışan bilmiyorsa bir şey, yüzüne de vururuz. Ama konu bizi yönetmek olunca…

“Öyle tabi. Mutlaka. Yoksa neden götürsünler? Tanrılar hata yapmaz” dedim.

“Ha’şa…” dedi telaşla.

Ha’şa ya! Her bildiği doğru olan başka nedir? İnsan başka neyin ve kimin her bildiğinin doğru olduğuna inanır ki?

“…ama yapmıştır bir hata…”

Öyle değil mi? Ne kadar kolay kabullenmesi böyle söyleyince. Bir hata yapmıştır kesin. Yoksa neden götürsünler? Yüzde yüz de suçludur hani. Yargılamaya bile gerek yok aslında.

“Tipi mi öyle gösteriyordu?” diye sordum.

“Öyle gibiydi, yani onlar gibi davranıyordu.”

Onlar dedikleri insan değil de sanki başka bir şey…

“Kimler gibi?” diye sordum.

Bir tarif bulmakta zorlanıyordu. Yine de cevap verdi:

“İşte onlar… Şu her şeyi eleştirenler…”

“Haaa…” dedim yeni öğrenmiş gibi. Ve ekledim: “Öldürsünler o zaman… Acımasınlar…” dedim.

Sigaramı yere attım ve zevkle ezdim söndürürken. Bir an onunla aynı keyfi alıyormuşum, bu güç gösterisinden zevkleniyormuşum gibi. Eleştiriyi üreten o bedeni ortadan kaldırmak, zararlı her şeyin kökünü kurutmak gibi değil miydi bir an için?

İtiraz etti: “Yok ya o kadar da değil… Neden öldürsünler?”

“Ne kadar peki? Ne yapsınlar sence?”

Sordum bunu ama gelecek yanıtı da biliyordum. Her şeyi bilenler bilecek yine. Top onlarda.

“Orasını da ben düşünemem…”

Gülümsedim. Ne kadar güzel ve rahat bir dünya var onun kafasında. ‘Haddini bilecekler!’ kısmına karar verebilmek için ne kadar da yetkin, ne kadar da rahat; öte yandan biraz vicdanı sızlamaya başlıyor ya, kanlı bir olaya ortak oluyor, ama bu zorlu kısmını da kesip atabiliyor böylelikle. Yarım insanlık bu olsa gerek. Az ondan, az bundan… Yarım yarım… Üstüne gittim diğer yarısının:

“Neresini sen düşünebilirsin?”

Sorularım ona garip geliyordu belli ki. Sıkışıyordu ve her seferinde neden sorduğumu sorgulayacak oluyordu ama kendinden emin ahmaklığı buna müsaade etmiyordu. Tüm yanıtlar kendisindeymiş ve onlar da doğruymuş gibi… Her şeye bir yanıt verecek.

Ama bu defa konuşurken yüzüme bakmamaya başladı. Ezbere verilmiş cevaplar arasında bu gibi sorulara verilecek yanıtlar yoktu. Kimin tarafından olduğumu anlayamadığı için afallıyordu belki de. Kaçamak bir yanıt verdi:

“Ceza versinler.”

“Farklı düşündüğü için mi?”

“Eh… Yani… Zararlı düşünceler bunlar.”

“Doğru, doğru. Zararlı… Çok zararlı düşünceler bunlar. Diyorum ki, köklerini kurutacaksın, hiç olmayacak böyleleri, daha çocukken fark edip, değiştireceksin, değiştiremiyorsan, yallah… Değil mi?”

Çok inanır bir hal ve tavır ile söylüyordum bunları. Ben bunları söylerken çöpçülerin kaldırması için yerde bekleyen pankartlara bakıyordu. Ben de onlara bakarak konuşmuştum zaten; bir şekilde onun da dikkatini cezbetmiş olmalı. Belki de ilk defa okuyor, aslında Ayten’in neler istediğini…

“Yok canım o kadar da değil…” dedi. “Aslında haksız da değiller… Biraz da doğru şeyler bu söyledikleri…”

İnsafa mı geliyordu ne? Düşünmeye yeni başlamak böyle bir şeydi herhalde. Ben de ne yalan söyleyeyim, ümitlendim, çok kısa bir an da olsa. Sağolsun, boşuna yormadı beni, “ Ama kesin başka bir şey de yapmıştır…” dedi, ben daha fazla hayale kapılmadan, ümitlenmeden.

“Öyle ya… Kesin. Kesin yapmıştır başka bir şey… “

Sanırım her canlı gibi o da mutluluk istiyordu sadece ve ancak böyle düşünerek mutlu oluyordu. Vicdanın törpüsü gerçeğin aksine inanmaktır.

Artık anladı tabii, benim aslında onun gibi düşünmediğimi… Hiç tanımadığım birisi için onunla böyle bir sohbete tutuşmayacağımı düşünmüş olmalı ki, “Tanıyor muydun?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Ama yeteri kadar tarih biliyorum” dedim.

Çünkü tarih tekerrürden ibaretti. Gücün yozlaşması onun kendi özelliği idi. Yozlaşmayacak şey güç olamazdı zaten.

“Ne ilgisi var?” dedi. Bir kere daha tükürdü yere. Beni ilk gördüğünde de yapmıştı. Biri konuşmayı başlatmıştı, bu da bitirsin madem…

Ben de hâddimi aşmıştım anlaşılan. “Boş ver” dedim ve faydasız konuşmamızı bir nihayete erdirdim.

Hiçbir şey demeden dönüp gittim.

LACİVERT DERGİSİ 49. SAYISINDAKİ DENEMEM

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi 49. Sayı Kapağı

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi 49. Sayı Kapağı

İki ayda bir yayınlanan ve 24.01.2013 tarihinde 49. sayısı yayınlanan istikrarlı edebiyat dergisi Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin bu son, 49. sayısında “Hap Edebiyatı” adlı denememe yer verildi.

“Hap Edebiyatı” adlı yazım, çok kısa öykü türü hakkında bir değerlendirmemi ve sosyal medyada giderek kendine daha çok yer bulan bu edebi türün sınıflandırılmasıyla ilgili eleştirilerimi içeriyor.
Lacivert dergisi hakkında daha fazla bilgi almak, satış noktalarını öğrenmek ve abone olmak için http://www.lacivertdergisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

TBD 14. BİLİMKURGU ÖYKÜ YARIŞMASI İKİNCİLİĞİM VE ÖYKÜM

14 yıldır Türkiye’de istikrarlı bir biçimde bilimkurgu öykü yarışması düzenleyen Türkiye Bilişim Derneği’nin öykü yarışmasına bu yıl ilk kez katıldım. İlginç de bir kuralı vardı: Çok kısa öykü, 10 tweet’i, yani 1400 karakteri geçmeyecek.

Gerçekten bu kadar kısa bir öykü yazılabilir miydi? Kolları sıvadım ve “Son Mektup” adında bir öykü yazdım.

Öyküm, yarışmada ikincilik ödülüne layık görüldü. Daha önce Matematikçiler Derneği’nin “Zamanın Esiri (Zamansız Apolloina)” adlı eserimi, “Dikkate Değer Eserler” arasında sıralamasını saymazsak bu benim bilimkurgu ve/veya edebiyat alanındaki ilk ödülüm.

Nihayet, TBD öyküleri internette paylaştığından ben de paylaşabiliyorum. (Ayıp olmasın diye…)

Son Mektup adlı çok kısa öyküme (1399 karakter) buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Dereceye giren diğer 4 öyküyü de okumak için Bilişim Dergisi’nin 149. sayısına göz atınız. (Sf. 174-183).

KAT’İ TEMİNAT

İç içe bükülüp kıvrılmış her şeyi bırakınca açılacak kabul ettim.

Açılınca kırışık kalacak olmalarını da kabul ettim.

Kırışık denen şeyin gölgeli halini de kabul ettim.

Kırışık şeye bakınca, düz görmeyeceğim… Kabul ettim…

Düz görmek için düşünmemek gerek ya, onu da kabul ettim.

Düşünmemek için ölmek gerek, kabul ettim.

Ölmek için kaybedecek bir şeyinin olmaması gerektiğini de kabul ettim.

Kaybedecek bir şeyin kalmaması iki türlü: Ya hiçbir şeyin olmaz, ya da zaten her şey senindir. -Kayıplar da senindir- Bildim, anladım, kabul ettim.

Her şeyin benim olmasını değil ama hiçbir şeyim olmamasını kabul ettim.

Hiçbir şeyim olmamasını kabul ettim, ama beceremedim. İşte onu beceremedim.

Tutulacak her yanı kazıklara bağlanmış bir at gibiyim ağzı köpüklü…

Kıyıya ulaşmaya çalışırken dalga kırana çarpan bir deniz, üstü köpüklü…

Sular kesilmiş gibi arınırken tam, her yanım köpüklü.

Şu hayat, şu mânâ, şu gerçek denen şey hep bir köpüklü.

Bir illet ki vücuda bulaşmış gibi, ağza bulaşmış gibi, suya bulaşmış gibi, kaygan, kaypak bir zehir.

Bir zehir ki dermana bulaşmış gibi, mümkünü yok yaşamanın, mümkünü yok ölmenin, mümkünü yok doğmanın, kabul etmek ne mümkün?

Bir kabul ki, her şeyi içine alır da bir türlü kaybetmeyi almaz, beceremez, bebeğe süt gerek, bebeğe sevgi,

Bir bebek ki büyümez, büyüse ölmez, ölse dirilmez, dirilse yine kıyamet,

Bir kıyamet ki insana bulaşmış, mümkünü yok günahın, mümkünü yok sevabın, mümkünü yok ölmenin, tartmak ne mümkün?

Ne mümkün nezaket, ne mümkün hoyrat olmak, kontrolun nesi mümkün, nasıl mümkün onu elden bırakmak?

Akıllı işi değil şu “mânâ aramak”,

Akıllı işi değil sevmek, görmek, gitmek, yine sevmek, görülmek, gelinmek, gelin, damat, hayat, memat…

Deli işi de değil hepsini bir kenara bırakmak.

Siyahlar, beyazlar, beyazlar, yine siyahlar, beklemek, görmek, görülmek, gelin, damat, sabır, sebat…

Akıllı işi değil seyahat, oradan oraya, ne sıla, ne gurbet.

Mekânsızlık başka, imkânsızlık ona keza, bir kansızlık durumu bu, öyle çirkin, öyle menfî…

Bu öylesine bir ölüm ki…

 

ÖYKÜ: BİR KEDİ HİKAYESİ

Her şey bir Mart ayının gelip çatmasıyla başladı. Memeli doğasıdır, anlarım: Kedimde bir haller var. Hani anlayışlı da bir insanım ama bir de kokmaya başladı ki sormayın. O kokuyor, ben korkuyorum. Korkuyorum ama sevgimi yitirmekten. Ezelden beridir burnum kokulara çok hassas ve kumuna pisleyip geldiğinde bir süre onu göresim gelmiyor. İtmeye yönelik güçlü bir duygu hissediyorum.

Kime anlatsam “İlla kısırlaştır” diyor ama hayvana da kıyamıyorum. Bir hayvan dahi olsa cinsel hayatını sona erdirmek, onu hadım ettirmek başka tür bir canilikmiş gibi geliyor. Ben ne bilirdim başıma gelecekleri?

Bir arkadaşımın beni ziyaret ettiği baharın serin bir akşamında camları kapıları açmış otururken arkadaşımın “bu kiiim!” diye korkuyla bağırmasıyla irkildim. Önümden bana ait olmayan bir kedi geçti. Ben de bir an geri çekildim irkilip. Yabancı kedi de korkuyla balkona fırlayıp evi terk eyledi. Bizim kediye baktım: Mağrur bir hava. “Vaaay, eve kız atmalara başladık!” dedim. Hiç oralı değil. Benimle öyle bir muhabbete girmiyor.

Fazla değil birkaç gün sonra, yorgun argın eve gelirken, yine balkonumdan aşağıya bir kedi iniverdi. Eve girdim bizim yaramaz nerede diye: Baktım yatağında yatıyor. Başka renkte kedi tüyleri yastığına bulaşmış. “Ulan kerata!” dedim içimden, “işin iş valla…” diye de dışımdan söyledim. Hiç oralı değil. Dilimizi ne bilsin hayvan.

Toplumumuzun ataerkil yapısından mıdır nedir, aslında inceden de bir gurur duyuyorum. Kafamda bir hayal var: Pencerenin önüne dişi kediler doluşmuşlar, bizimki de robdöşambrını giymiş, mağrur mağrur balkon doğramaları arasında dolaşıyor. Alttaki dişi kediler ciğercinin suratına bakar gibi, kafaları havada, hayranlıkla izliyor… Sonra gülüyorum kendime bu hayali kurduğumda ve geçip gidiyor.

Buraya kadar yine de her şey normaldi aslında. Alt tarafı azgın bir erkek kedim vardı, öyle değil mi? Evi birkaç kedinin ziyaret etmesinden ya da bizimkinin arada bir ortadan kaybolup bir süre sonra eve gelmesinden başka ne zararı vardı?

Bir Haziran akşamıydı, bizimki iki aydır faal olsa gerek. Artık dairemin kapısına anahtarımı sokup da kapıyı her açtığımda evde başka kedi olup olmadığını tarıyor gözlerim. Yine öyle yaptım. Bizimkinin yattığı odaya girdim ki yine pek bir rahat. Ben geldim diye de yerinden kalktı, yavaş yavaş bana yürüyor. Onu kucağıma almaya eğildiğimde kedimin leş gibi sigara koktuğunu farkettim. Gözüm bir şekilde etrafı taradı. Bir de ne göreyim? Yatağının dibinde bir küllük ve aceleyle söndürülmüş bir sigara. Bir an için kedimin çiftleştikten sonra sigara yakıp tellendirdiği bir manzara geldi gözümün önüne. Olacak iş değil ya? Herhalde o sabah ya da bir önceki sabah kedimi sevmeye ya da beslemeye gelmiş, bir kahvaltı öncesi sigarası yakıp burada aceleyle söndürüp çıkmış olmalıyım. Başka ne olacak? Kokusu da külden falan bulaşmış olmalı.

Dimağım sildi gitti ki bu meseleyi; hadise tekerrür etti birkaç güne. Yine baktım küllüğe, benim sigaram. Herhalde diyorum sabah afyonum patlamıyor ben zıkkımlanırken. Kedimin yemini, suyunu verip çıkarken, sigarayı da küllüğü de bırakıp gidiyorum burada. Yine de kurt düştü ya bir kere aklıma, her sabah evden çıkarken küllüğü bir yana koydum, evde de hiç sigara bırakmamaya başladım.

Üzerinden bir hafta geçmedi ki iş üstünde yakaladım bizimkini. Eve girmemle yine dişi bir kedinin kaçması bir oldu. Odasına gittim bizimkinin, amanın ne göreyim? Küllük yine bizimkinin yatağının yanında, bir sigara hala tütüyor hatta! Uzaktan baktığımda sarı filtreli olduğunu gördüm sigaranın, benimki beyaz olduğuna göre bana da ait değil. Küllüğe bakıyorum, bizimkine bakıyorum, bizimki ise küllük ile aralarında bir bağ olabilecek kadar akıl kırıntısı göstermeden elimdeki market poşetlerine aval aval ama meraklıca bakıyor. Tövbeler çekerek sigarayı bastım, söndürdüm. Tüylerim diken diken.

Bu olayı zihnimin bana oynadığı bir oyun addedip konuyu unutmaya çalışıyordum ki, başka bir tuhaflık kafamı karıştırmaya başladı. Hep kedimin olacak değil ya, bir gün benim de özel bir misafirim geldi. Sabahtan planlarım da var: Misafirim gelecek, içmeye kıyamadığım o yıllanmış şarabı o gün onun için açacağım. Akşamı nasıl ettim bilemedim, her şey düzgün olsun istiyorum.

Neyse, akşam oldu, geldi misafirim. Güzel bir sohbetten sonra şarap ikramını da kabul etti. Yerimden fırladım -misafirimden ziyade şarap için heyecanlı idim itiraf edeyim- ve şarabı muhafaza ettiğim odaya koştum. O da ne? Şarabın yerinde yeller esiyor. “Acep başka yere mi koydum?” diye düşünüyor, arıyor, tarıyorum, yok… O değil, misafir de bekliyor içeride ya, üzüldüm, şaşırdım, kızdım ama belli etmedim. Mahçup olmamak için bakkaldan başka bir şarap getirttim.

Bakkalın şarabını servis edecektim ki bu defa da kadehlerin olduğu dolabın içerisini bomboş buldum! Evet! Evde bir tek kadeh kalmamış. Misafirimi “misafir edemeyip” kapıdan uğurlarken kedimle göz göze geldik. Pis pis sırıtıyordu it oğlu it. Dayanamadım, elime geçen ilk şeyi fırlattım. Kaçtı gitti.

O gece bu hususa ciddi ciddi kafa yormaya karar verdim. Aklım almıyor, volta atarak düşünüyordum: Çapkın bir kediydi, anladık, ama bir kedinin sevişip sonra bir sigara tellendirmesi, yıllanmış bir şarabı algılayıp bunu özel konuklarına ikram etmek üzere açabilmesi, bulaşık bırakmamak ve beni kıllandırmamak için kadehleri ortadan kaldırması mümkün olabilir miydi? Olacak iş değildi. Böylesi Stephen King romanlarında olur, onda da kedi bir serseri değil, olsa olsa katil olur.

O gün ona bir şey fırlattığımdan da alınmış ya da bana kızmış olsa gerek ki birkaç gün ortalarda gözükmedi.  Kendi kendime pek çok senaryo kurdum: Neler düşünmedim ki? İçine şeytan mı girmişti? Bir serserinin ruhu mu kaçmıştı? Aslında herhangi bir insanoğlundan daha zeki bir yaşam formu idi ve şimdi foyası ortaya çıktığı için başka bir ev aramak üzere yollara mı düşmüştü?

Böyle, biten aşklardan bir süre sonra daha tarafsız muhakeme yapmaya başlayıp kendini suçlu görmeye başlayan âşıklar gibi, kedim gittikten sonra “yoksa bana zekâsını göstermeye çalışmıştı da ben mi onu hiç anlamamıştım?” diye düşünmeye başlamış ve kendi anlayışsızlığımın nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum. Hiçbir mantıklı açıklama bulamıyor olmanın yarattığı infial daha başka. Bir yandan da kafamı kurcalıyor. İşte, yolda, evde hep dalgınım. Aklım mantıklı bir açıklama arıyor. Belki de evimi kullanan bir gebeş var, kediyi kendine maske ediyor, onun arkasına saklanıyor. Neden olmasın?

Fakat yok işte… Bir kanıt, bir ispat, bir ipucu… Hiçbiri yok!

Gittim yine iyi bir şarap bulup aldım. Dolaplarımdaki eksikleri tamamladım. Yokluğuna da alışmaya başlamıştım artık. Kedi gitti, gariplikler tükendi. Yaşadıklarımın da birer hayal olduğunu düşünüyordum. Herhalde çok stresli ve yorgundum. Halüsinasyon, delüzyon… Bunlar mümkün şeyler. İnsanın kendine neler edebildiğini az çok okuduğum kitaplardan biliyorum.

Ammavelakin bir gün eve geldim. Daha dış kapıdayken anladım ki benim dairemden müzik geliyor. Kapıyı anahtarla açıp girdim: Müzik seti açık. Dinlemeyi çoktan bırakmış olduğum bir ergen müziği tıngırdıyor. Gittim kapattım.  Odaları tek tek taradım, bizim çapkına rastlamadım ama kumunda taze bir dışkı kokusu var. Uğramış demek ki… (Ve müzik dinleyip gitmiş… Böyle mi yani?)

Şimdi de garsoniyer olarak mı kullanıyordu yani evimi?

İyice izanımı yitirmiş olmalıyım ki sağa sola bir not yazmıştır diye bakınıyordum. Masa üstlerinde bir kâğıt, bir zarf aradım. Tabi ki –ve iyiki de- bulmadım öyle bir şey (oldu olacak bulsaydım ve zarfa para da koysaydı…).

Ben tam da bu olayı unutmuş halüsinasyona falan yorarken kedimin geri gelmesi iyi olmadı. Gece uyumadan aklıma düşüyor artık, tüylerim yine diken diken oluyor, yükselen adrenalin beni bir yarım saat kadar uyutmuyor. Nasıl uyuyayım? İnanmam normalde ama ruhani varlıklardan falan da şüphelenmeye başladım mı tamam, gitti bir saatlik uyku.

Neyse ki artık sonbahar da yaklaşıyordu. “Evden çıkarken kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatabilirim. Hala sıcak ama en azından akşam serinliği var, gece geldim mi açarım.” diye düşünüyordum. Hem gelirse de giremesindi pezevenk. Garsoniyer miydi burası?

Bir süre öyle yaptım. Yine her şey normale döndü. Eylül’ün ortasıydı ki iki üç günlük bir şehir dışı seyahati durumu çıktı. Atladım, gittim. Bir süre otelde kalmak da iyi geldi: Evden uzaklaşmam lazımmış. Camım, kapım da kapalıydı: Ohhhh!

Geri döndüğümde aklımda kedi medi yoktu artık. Ankara’daki o oteldeki masum güzelliğe sahip, cici resepsiyonisti düşünüyorum (cici ne yav?). Düşünün işte, o kadar masum, o kadar cici.

Sokağın başından eve doğru yürürken haliyle daireme baktım. O sırada şaşkınlıktan takılıp düşüyordum: Evimde bir şeyler oluyor! Mavi, kırmızı ışıklar geziniyor! Hah dedim, işin sırrı çözüldü. Demek ki inler, cinler, periler bastı benim evi. Kanım çekildi oracıkta, gözlerim faltaşı gibi açık, tüylerimin yine dikeldiğini hissediyorum, dikeldiler, bana batıyorlar, tenimi acıtıyorlar ben yürürken.

Bir süre apartmanın önünde durdum, eve girmeye cesaretim yok. İnceden bir mor ışığın kapladığı odamın her yerinde renkli renkli hayaletler uçuşuyor. Çevreme bakıyorum, bu garipliği algılayan başka birisi var mı diye? Yok. Gece yarısını geçmiş vakit, sokakta kim olsun?

Bir süre daha daireme bakınca hareketlerde bir tekrarlılık fark ettim: Misal, kırmızı bir ışık geçiyorsa perdeden, 10 saniye sonra bir daha geçiyor, 10 saniye sonra bir daha… “Tıpkı şu diskolardaki küreler gibi…” dedim dışımdan ki jeton düştü. Apar topar apartmana girdim, anahtarı koyduğum yerden zor çekip çıkardım, bir hışımla girdim eve (peh, peh, peh!).

Tahmin ettiğim gibi: Tepede bir disko topu dönüyor, içerisi mor ötesi lambalarla aydınlatılmış. Ortalık leş… Alkol alınmış, meze yenmiş, keyif yapmış birileri. İmkansız… Kedi işi değil bu.

Yatak odamdan da bir ses duydum, “İşte!” dedim, benim evimi kullanan kim ise yakaladım. Baskın basanındır, yallah! Büyük bir heyecanla yatak odama koşturuyorum. Ne kadar inandıysam orada iki kişi göreceğime “yakaladım sizi!” diye bağırarak girdim içeri.

Ama tablo çok farklı: Benim yatağın üzerinde benim kedi, iki yanında da birer dişi kedi.

“Allah’ım rüya mı görüyorum!” diye haykırdığımı hatırlıyorum, sesime tepki veren kediler yerinden fırlayıp açık unuttuğum kapıdan çıkıp gittiler.

Disko topu, tabaklara servis edilmiş mezeler, rakı bardakları… Bunlar açıklayabileceğimden çok öte şeylerdi. O küçücük patilerin bu işi ortaya çıkarabileceğine ihtimal dahi vermek mümkün değil. Hadi yapabiliyor olsun da, disko topunu nereden temin edecek? (Hayır bir de çok kroydu yani…)

Evimde rakı olmaz benim, bu rakıyı kim satın aldı, nereden satın aldı, neyle satın aldı? Bilmediğimiz bir kedi uygarlığı mı var? Bu uygarlık bizim göremediğimiz başka bir tür varlıkla bir antlaşma halinde mi? Ucundan başından tutabileceğim hiçbir açıklama yok! Hem kapı pencere kapalıyken eve nereden girdi bu mahlukatlar? Yanıt bulmanın imkanı yok.

O gece nevresimleri falan değiştirdim –nasıl bir tiksintiyse artık- ama akabinde hiç uyumadım. Düşünerek hiçbir şey bulamayacağımı bildiğimdem düşünmemeye karar verdim. Akıl sağlığım için yapmam gereken tek şeyin ne olduğunu biliyordum: Taşınmak.

Nitekim ertesi gün de ilk işim emlakçının birine gitmek oldu. “Parası mühim değil, iyi bir yerde şöyle iyi kötü bir ev” diye yalvarır gözlerle baktığımı hatırlıyorum. Yine aynı mahallede ama birkaç sokak ötede başka bir evi tuttum. Kirası oturduğum yerle aynıydı ama ev biraz daha küçük. Olsun. Artık bir kedim de olmadığına göre büyük, küçük farketmiyordu.

Velhasıl, eşyaları iyi kötü topladıktan sonra ev sahibiyle hesabımızı kapatacaktık. Büyük eşyalar gitti, küçükler hala duruyordu. Ev sahibim vermiş olduğum depozitodan ne kesebileceğini görmek için her şeyin inciğine, cıncığına bakmak üzere eve geldi. Kedimin tırnaklarıyla kazıdığı kapı bana bir boya parasına mal oldu. Başka da bir masraf yok.

Her şeyi konuştuktan sonra artık anahtaları da teslim edip yollanmam gerekiyordu. Bir tanesi zaten cebimde. Yedek olanı vermek için salondaki derin vazonun içerisine elimi attım… Evet! Tahmin ettiğim gibi. Anahtar orada yoktu…

Anahtarın orada olmaması olan bitene daha basit manalar kazandırıyordu: Biri beni kötü bir oyuna getirdi ve kedimi de bir şekilde maske olarak kullandı. (Diğer uzak ihtimal: Kediler sandığımız şeyler değiller…)

Bu işin sırrını öğrenir miyim bir gün? Sanmıyorum. Evi de bıraktık gitti zaten. Belki yıllar sonra birisi gelip, “abi hakkını helal et, şarap çok iyiydi” diyecek. Ya da kedim (ya da arkasındaki hınzır) her kimse benden sonra bu eve musallat olmaya devam edecek ve benden sonra taşınan komşu her kimse ondan da bir şeyler duyacağız.  Kısmet. Zaman neler gösterecek…

Tevfik Uyar, Eylül 2012
İstanbul

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google