Category: HİKAYELER

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

ÖYKÜ: HÂD

Adını sordum, Ayten’miş. Az önce götürmüşler. “Kim?” diye sordum; kimse bilmiyor. Götürenlerden için “Kelli felli adamlar” dediler.

Az ötedeki kaldırımda Ayten’i götüren aracın gittiği tarafa yüzü dönük oturan, dişlerini göstere göstere de zaferini ilan eden biri oturuyor. Kollarını çemremiş, bir eli dizinin üzerinde. Onun yanına gittim. Bir an bana çorbasına düşmüş bir sinek gibi baktı ve yere tükürdü.

“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordum. Sinekler konuşamaz diye zahar, o da onunla konuşabildiğime inanmıyor, –ya da cevap vermeye tenezzül etmiyor- hala suratıma bakıyor. Ben de sabırla onun gözlerine baktım ve bekledim. Rahatsız oldu. Hiddetli bir cevaba hazırlandığını anladım önce, ama “ne olur ne olmaz” demiş olmalı.

Yarı sert yarı yumuşak: “Haddini bilecek herkes” dedi.

‘Kraldan daha çok kralcı’ deyişinin mana bulduğu o bir an var. O an insanlık olarak ‘bunca yüzyıldır hangi yolu kat edebilmişiz?’ sorusunun cevapsızlığında kayan bir yıldız gibi belirip siliniverir. Ardında dumanı bile görünür bir an ve o yükseklik mertebesinde çok uzak görünür. Bir şaşkınlık, bir hayret, ve saf saf da bir gülümseme. Böyle zamanlarda insan acıyor düşlerine… Çünkü düşlerinde ayırt etmeksizin insanı, herkesi, mutlu edivermişsin. Çünkü düşlerinde onur var, şeref var, aç çocuklar hiç yok. Düşlerinde kimse kimsenin önünde boyun eğmiyor. Düşlerinde insana insan manası yüklenmiş; başkaları değil, başkalarının yükü değil, başkalarının fikri değil. İnsan takla atmıyor, insan aşağılanmıyor. İnsan insan gibi.

Oysa durum farklı… Gücün zulmünü sevinç çığlıkları ile destekleyen bir kalabalık kol geziyor, arenalarda boğa güreşi ya da gladyatörleri izleyen lüzumsuz ve oyalanan güruhu aratmayacak kadar da ortaçağlı. İnsanda olması gereken en önemli vasıf, o kendinden utanma, o ar damarının çevresinde inşa edilmiş bedeni kör gözlerle, duymayan kulaklarla donatmamak için biraz, ama el kadar da olsa bir kişiliğe sahip olma…

İmparatorun bir el hareketiyle kafası vurulurken birilerinin, bundan orgazm olacak kadar keyif duyulabilir mi? Kişi haysiyetini mal ile mülk ile çoktan değişmiş olabilir mi? Ağızlarından salyalar saçarak el çırpılabilir mi? Neyin zaferi bu kutlanan? Başlara, omuzlara basılarak çıkılan bir zirvede bir de aşağıya, onlarcasının üzerine tükürülürken “yarabbi şükür!” cümlesi duyulabilir mi?

Ama duyulur işte… Nasılsa “Hâd” vardı.

Bilmemiz gereken sınır bu. Sınırları kalemle çizilmiş ülkelere aşağılama yoluyla bakmayı öğrettiler bizlere ama bizlerin de hadleri, sınırları kalemlerle çiziliyor. Arada bir kırıyorlar o kalemi.

“Doğru” dedim. “Hâdlerini bilemediler… Peki o kızı niye götürdüklerini biliyor musun?” diye sordum.

Düşünerek bulabilecekmiş gibi düşündü bir süre. “Vardır bir bildikleri” dedi.

Öyle ya. Vardır bir bildikleri. Yani birileri hep daha çok şey bilir ve uygular. Bizler bilemeyiz, aklımız ermez. Biz bildiğimizi düşündüğümüz an bilenlere ayıp etmiş, onları kendi seviyemize çekmiş oluruz.

Oysa hiç kimseyi bilerek ve de bildiklerine güvenerek değerlendirmiyoruz hiçbir zaman, onları kural koyucular haline getirdiğimizde. Sanki bu bilgi, bu yetenek, ilgili makama talip olur olmaz oluşur. Her işte bir ehil arar, herkesi işimize çırak alır, işimize karışan bilmiyorsa bir şey, yüzüne de vururuz. Ama konu bizi yönetmek olunca…

“Öyle tabi. Mutlaka. Yoksa neden götürsünler? Tanrılar hata yapmaz” dedim.

“Ha’şa…” dedi telaşla.

Ha’şa ya! Her bildiği doğru olan başka nedir? İnsan başka neyin ve kimin her bildiğinin doğru olduğuna inanır ki?

“…ama yapmıştır bir hata…”

Öyle değil mi? Ne kadar kolay kabullenmesi böyle söyleyince. Bir hata yapmıştır kesin. Yoksa neden götürsünler? Yüzde yüz de suçludur hani. Yargılamaya bile gerek yok aslında.

“Tipi mi öyle gösteriyordu?” diye sordum.

“Öyle gibiydi, yani onlar gibi davranıyordu.”

Onlar dedikleri insan değil de sanki başka bir şey…

“Kimler gibi?” diye sordum.

Bir tarif bulmakta zorlanıyordu. Yine de cevap verdi:

“İşte onlar… Şu her şeyi eleştirenler…”

“Haaa…” dedim yeni öğrenmiş gibi. Ve ekledim: “Öldürsünler o zaman… Acımasınlar…” dedim.

Sigaramı yere attım ve zevkle ezdim söndürürken. Bir an onunla aynı keyfi alıyormuşum, bu güç gösterisinden zevkleniyormuşum gibi. Eleştiriyi üreten o bedeni ortadan kaldırmak, zararlı her şeyin kökünü kurutmak gibi değil miydi bir an için?

İtiraz etti: “Yok ya o kadar da değil… Neden öldürsünler?”

“Ne kadar peki? Ne yapsınlar sence?”

Sordum bunu ama gelecek yanıtı da biliyordum. Her şeyi bilenler bilecek yine. Top onlarda.

“Orasını da ben düşünemem…”

Gülümsedim. Ne kadar güzel ve rahat bir dünya var onun kafasında. ‘Haddini bilecekler!’ kısmına karar verebilmek için ne kadar da yetkin, ne kadar da rahat; öte yandan biraz vicdanı sızlamaya başlıyor ya, kanlı bir olaya ortak oluyor, ama bu zorlu kısmını da kesip atabiliyor böylelikle. Yarım insanlık bu olsa gerek. Az ondan, az bundan… Yarım yarım… Üstüne gittim diğer yarısının:

“Neresini sen düşünebilirsin?”

Sorularım ona garip geliyordu belli ki. Sıkışıyordu ve her seferinde neden sorduğumu sorgulayacak oluyordu ama kendinden emin ahmaklığı buna müsaade etmiyordu. Tüm yanıtlar kendisindeymiş ve onlar da doğruymuş gibi… Her şeye bir yanıt verecek.

Ama bu defa konuşurken yüzüme bakmamaya başladı. Ezbere verilmiş cevaplar arasında bu gibi sorulara verilecek yanıtlar yoktu. Kimin tarafından olduğumu anlayamadığı için afallıyordu belki de. Kaçamak bir yanıt verdi:

“Ceza versinler.”

“Farklı düşündüğü için mi?”

“Eh… Yani… Zararlı düşünceler bunlar.”

“Doğru, doğru. Zararlı… Çok zararlı düşünceler bunlar. Diyorum ki, köklerini kurutacaksın, hiç olmayacak böyleleri, daha çocukken fark edip, değiştireceksin, değiştiremiyorsan, yallah… Değil mi?”

Çok inanır bir hal ve tavır ile söylüyordum bunları. Ben bunları söylerken çöpçülerin kaldırması için yerde bekleyen pankartlara bakıyordu. Ben de onlara bakarak konuşmuştum zaten; bir şekilde onun da dikkatini cezbetmiş olmalı. Belki de ilk defa okuyor, aslında Ayten’in neler istediğini…

“Yok canım o kadar da değil…” dedi. “Aslında haksız da değiller… Biraz da doğru şeyler bu söyledikleri…”

İnsafa mı geliyordu ne? Düşünmeye yeni başlamak böyle bir şeydi herhalde. Ben de ne yalan söyleyeyim, ümitlendim, çok kısa bir an da olsa. Sağolsun, boşuna yormadı beni, “ Ama kesin başka bir şey de yapmıştır…” dedi, ben daha fazla hayale kapılmadan, ümitlenmeden.

“Öyle ya… Kesin. Kesin yapmıştır başka bir şey… “

Sanırım her canlı gibi o da mutluluk istiyordu sadece ve ancak böyle düşünerek mutlu oluyordu. Vicdanın törpüsü gerçeğin aksine inanmaktır.

Artık anladı tabii, benim aslında onun gibi düşünmediğimi… Hiç tanımadığım birisi için onunla böyle bir sohbete tutuşmayacağımı düşünmüş olmalı ki, “Tanıyor muydun?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Ama yeteri kadar tarih biliyorum” dedim.

Çünkü tarih tekerrürden ibaretti. Gücün yozlaşması onun kendi özelliği idi. Yozlaşmayacak şey güç olamazdı zaten.

“Ne ilgisi var?” dedi. Bir kere daha tükürdü yere. Beni ilk gördüğünde de yapmıştı. Biri konuşmayı başlatmıştı, bu da bitirsin madem…

Ben de hâddimi aşmıştım anlaşılan. “Boş ver” dedim ve faydasız konuşmamızı bir nihayete erdirdim.

Hiçbir şey demeden dönüp gittim.

TBD 14. BİLİMKURGU ÖYKÜ YARIŞMASI İKİNCİLİĞİM VE ÖYKÜM

14 yıldır Türkiye’de istikrarlı bir biçimde bilimkurgu öykü yarışması düzenleyen Türkiye Bilişim Derneği’nin öykü yarışmasına bu yıl ilk kez katıldım. İlginç de bir kuralı vardı: Çok kısa öykü, 10 tweet’i, yani 1400 karakteri geçmeyecek.

Gerçekten bu kadar kısa bir öykü yazılabilir miydi? Kolları sıvadım ve “Son Mektup” adında bir öykü yazdım.

Öyküm, yarışmada ikincilik ödülüne layık görüldü. Daha önce Matematikçiler Derneği’nin “Zamanın Esiri (Zamansız Apolloina)” adlı eserimi, “Dikkate Değer Eserler” arasında sıralamasını saymazsak bu benim bilimkurgu ve/veya edebiyat alanındaki ilk ödülüm.

Nihayet, TBD öyküleri internette paylaştığından ben de paylaşabiliyorum. (Ayıp olmasın diye…)

Son Mektup adlı çok kısa öyküme (1399 karakter) buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Dereceye giren diğer 4 öyküyü de okumak için Bilişim Dergisi’nin 149. sayısına göz atınız. (Sf. 174-183).

ÖYKÜ: BİR KEDİ HİKAYESİ

Her şey bir Mart ayının gelip çatmasıyla başladı. Memeli doğasıdır, anlarım: Kedimde bir haller var. Hani anlayışlı da bir insanım ama bir de kokmaya başladı ki sormayın. O kokuyor, ben korkuyorum. Korkuyorum ama sevgimi yitirmekten. Ezelden beridir burnum kokulara çok hassas ve kumuna pisleyip geldiğinde bir süre onu göresim gelmiyor. İtmeye yönelik güçlü bir duygu hissediyorum.

Kime anlatsam “İlla kısırlaştır” diyor ama hayvana da kıyamıyorum. Bir hayvan dahi olsa cinsel hayatını sona erdirmek, onu hadım ettirmek başka tür bir canilikmiş gibi geliyor. Ben ne bilirdim başıma gelecekleri?

Bir arkadaşımın beni ziyaret ettiği baharın serin bir akşamında camları kapıları açmış otururken arkadaşımın “bu kiiim!” diye korkuyla bağırmasıyla irkildim. Önümden bana ait olmayan bir kedi geçti. Ben de bir an geri çekildim irkilip. Yabancı kedi de korkuyla balkona fırlayıp evi terk eyledi. Bizim kediye baktım: Mağrur bir hava. “Vaaay, eve kız atmalara başladık!” dedim. Hiç oralı değil. Benimle öyle bir muhabbete girmiyor.

Fazla değil birkaç gün sonra, yorgun argın eve gelirken, yine balkonumdan aşağıya bir kedi iniverdi. Eve girdim bizim yaramaz nerede diye: Baktım yatağında yatıyor. Başka renkte kedi tüyleri yastığına bulaşmış. “Ulan kerata!” dedim içimden, “işin iş valla…” diye de dışımdan söyledim. Hiç oralı değil. Dilimizi ne bilsin hayvan.

Toplumumuzun ataerkil yapısından mıdır nedir, aslında inceden de bir gurur duyuyorum. Kafamda bir hayal var: Pencerenin önüne dişi kediler doluşmuşlar, bizimki de robdöşambrını giymiş, mağrur mağrur balkon doğramaları arasında dolaşıyor. Alttaki dişi kediler ciğercinin suratına bakar gibi, kafaları havada, hayranlıkla izliyor… Sonra gülüyorum kendime bu hayali kurduğumda ve geçip gidiyor.

Buraya kadar yine de her şey normaldi aslında. Alt tarafı azgın bir erkek kedim vardı, öyle değil mi? Evi birkaç kedinin ziyaret etmesinden ya da bizimkinin arada bir ortadan kaybolup bir süre sonra eve gelmesinden başka ne zararı vardı?

Bir Haziran akşamıydı, bizimki iki aydır faal olsa gerek. Artık dairemin kapısına anahtarımı sokup da kapıyı her açtığımda evde başka kedi olup olmadığını tarıyor gözlerim. Yine öyle yaptım. Bizimkinin yattığı odaya girdim ki yine pek bir rahat. Ben geldim diye de yerinden kalktı, yavaş yavaş bana yürüyor. Onu kucağıma almaya eğildiğimde kedimin leş gibi sigara koktuğunu farkettim. Gözüm bir şekilde etrafı taradı. Bir de ne göreyim? Yatağının dibinde bir küllük ve aceleyle söndürülmüş bir sigara. Bir an için kedimin çiftleştikten sonra sigara yakıp tellendirdiği bir manzara geldi gözümün önüne. Olacak iş değil ya? Herhalde o sabah ya da bir önceki sabah kedimi sevmeye ya da beslemeye gelmiş, bir kahvaltı öncesi sigarası yakıp burada aceleyle söndürüp çıkmış olmalıyım. Başka ne olacak? Kokusu da külden falan bulaşmış olmalı.

Dimağım sildi gitti ki bu meseleyi; hadise tekerrür etti birkaç güne. Yine baktım küllüğe, benim sigaram. Herhalde diyorum sabah afyonum patlamıyor ben zıkkımlanırken. Kedimin yemini, suyunu verip çıkarken, sigarayı da küllüğü de bırakıp gidiyorum burada. Yine de kurt düştü ya bir kere aklıma, her sabah evden çıkarken küllüğü bir yana koydum, evde de hiç sigara bırakmamaya başladım.

Üzerinden bir hafta geçmedi ki iş üstünde yakaladım bizimkini. Eve girmemle yine dişi bir kedinin kaçması bir oldu. Odasına gittim bizimkinin, amanın ne göreyim? Küllük yine bizimkinin yatağının yanında, bir sigara hala tütüyor hatta! Uzaktan baktığımda sarı filtreli olduğunu gördüm sigaranın, benimki beyaz olduğuna göre bana da ait değil. Küllüğe bakıyorum, bizimkine bakıyorum, bizimki ise küllük ile aralarında bir bağ olabilecek kadar akıl kırıntısı göstermeden elimdeki market poşetlerine aval aval ama meraklıca bakıyor. Tövbeler çekerek sigarayı bastım, söndürdüm. Tüylerim diken diken.

Bu olayı zihnimin bana oynadığı bir oyun addedip konuyu unutmaya çalışıyordum ki, başka bir tuhaflık kafamı karıştırmaya başladı. Hep kedimin olacak değil ya, bir gün benim de özel bir misafirim geldi. Sabahtan planlarım da var: Misafirim gelecek, içmeye kıyamadığım o yıllanmış şarabı o gün onun için açacağım. Akşamı nasıl ettim bilemedim, her şey düzgün olsun istiyorum.

Neyse, akşam oldu, geldi misafirim. Güzel bir sohbetten sonra şarap ikramını da kabul etti. Yerimden fırladım -misafirimden ziyade şarap için heyecanlı idim itiraf edeyim- ve şarabı muhafaza ettiğim odaya koştum. O da ne? Şarabın yerinde yeller esiyor. “Acep başka yere mi koydum?” diye düşünüyor, arıyor, tarıyorum, yok… O değil, misafir de bekliyor içeride ya, üzüldüm, şaşırdım, kızdım ama belli etmedim. Mahçup olmamak için bakkaldan başka bir şarap getirttim.

Bakkalın şarabını servis edecektim ki bu defa da kadehlerin olduğu dolabın içerisini bomboş buldum! Evet! Evde bir tek kadeh kalmamış. Misafirimi “misafir edemeyip” kapıdan uğurlarken kedimle göz göze geldik. Pis pis sırıtıyordu it oğlu it. Dayanamadım, elime geçen ilk şeyi fırlattım. Kaçtı gitti.

O gece bu hususa ciddi ciddi kafa yormaya karar verdim. Aklım almıyor, volta atarak düşünüyordum: Çapkın bir kediydi, anladık, ama bir kedinin sevişip sonra bir sigara tellendirmesi, yıllanmış bir şarabı algılayıp bunu özel konuklarına ikram etmek üzere açabilmesi, bulaşık bırakmamak ve beni kıllandırmamak için kadehleri ortadan kaldırması mümkün olabilir miydi? Olacak iş değildi. Böylesi Stephen King romanlarında olur, onda da kedi bir serseri değil, olsa olsa katil olur.

O gün ona bir şey fırlattığımdan da alınmış ya da bana kızmış olsa gerek ki birkaç gün ortalarda gözükmedi.  Kendi kendime pek çok senaryo kurdum: Neler düşünmedim ki? İçine şeytan mı girmişti? Bir serserinin ruhu mu kaçmıştı? Aslında herhangi bir insanoğlundan daha zeki bir yaşam formu idi ve şimdi foyası ortaya çıktığı için başka bir ev aramak üzere yollara mı düşmüştü?

Böyle, biten aşklardan bir süre sonra daha tarafsız muhakeme yapmaya başlayıp kendini suçlu görmeye başlayan âşıklar gibi, kedim gittikten sonra “yoksa bana zekâsını göstermeye çalışmıştı da ben mi onu hiç anlamamıştım?” diye düşünmeye başlamış ve kendi anlayışsızlığımın nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum. Hiçbir mantıklı açıklama bulamıyor olmanın yarattığı infial daha başka. Bir yandan da kafamı kurcalıyor. İşte, yolda, evde hep dalgınım. Aklım mantıklı bir açıklama arıyor. Belki de evimi kullanan bir gebeş var, kediyi kendine maske ediyor, onun arkasına saklanıyor. Neden olmasın?

Fakat yok işte… Bir kanıt, bir ispat, bir ipucu… Hiçbiri yok!

Gittim yine iyi bir şarap bulup aldım. Dolaplarımdaki eksikleri tamamladım. Yokluğuna da alışmaya başlamıştım artık. Kedi gitti, gariplikler tükendi. Yaşadıklarımın da birer hayal olduğunu düşünüyordum. Herhalde çok stresli ve yorgundum. Halüsinasyon, delüzyon… Bunlar mümkün şeyler. İnsanın kendine neler edebildiğini az çok okuduğum kitaplardan biliyorum.

Ammavelakin bir gün eve geldim. Daha dış kapıdayken anladım ki benim dairemden müzik geliyor. Kapıyı anahtarla açıp girdim: Müzik seti açık. Dinlemeyi çoktan bırakmış olduğum bir ergen müziği tıngırdıyor. Gittim kapattım.  Odaları tek tek taradım, bizim çapkına rastlamadım ama kumunda taze bir dışkı kokusu var. Uğramış demek ki… (Ve müzik dinleyip gitmiş… Böyle mi yani?)

Şimdi de garsoniyer olarak mı kullanıyordu yani evimi?

İyice izanımı yitirmiş olmalıyım ki sağa sola bir not yazmıştır diye bakınıyordum. Masa üstlerinde bir kâğıt, bir zarf aradım. Tabi ki –ve iyiki de- bulmadım öyle bir şey (oldu olacak bulsaydım ve zarfa para da koysaydı…).

Ben tam da bu olayı unutmuş halüsinasyona falan yorarken kedimin geri gelmesi iyi olmadı. Gece uyumadan aklıma düşüyor artık, tüylerim yine diken diken oluyor, yükselen adrenalin beni bir yarım saat kadar uyutmuyor. Nasıl uyuyayım? İnanmam normalde ama ruhani varlıklardan falan da şüphelenmeye başladım mı tamam, gitti bir saatlik uyku.

Neyse ki artık sonbahar da yaklaşıyordu. “Evden çıkarken kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatabilirim. Hala sıcak ama en azından akşam serinliği var, gece geldim mi açarım.” diye düşünüyordum. Hem gelirse de giremesindi pezevenk. Garsoniyer miydi burası?

Bir süre öyle yaptım. Yine her şey normale döndü. Eylül’ün ortasıydı ki iki üç günlük bir şehir dışı seyahati durumu çıktı. Atladım, gittim. Bir süre otelde kalmak da iyi geldi: Evden uzaklaşmam lazımmış. Camım, kapım da kapalıydı: Ohhhh!

Geri döndüğümde aklımda kedi medi yoktu artık. Ankara’daki o oteldeki masum güzelliğe sahip, cici resepsiyonisti düşünüyorum (cici ne yav?). Düşünün işte, o kadar masum, o kadar cici.

Sokağın başından eve doğru yürürken haliyle daireme baktım. O sırada şaşkınlıktan takılıp düşüyordum: Evimde bir şeyler oluyor! Mavi, kırmızı ışıklar geziniyor! Hah dedim, işin sırrı çözüldü. Demek ki inler, cinler, periler bastı benim evi. Kanım çekildi oracıkta, gözlerim faltaşı gibi açık, tüylerimin yine dikeldiğini hissediyorum, dikeldiler, bana batıyorlar, tenimi acıtıyorlar ben yürürken.

Bir süre apartmanın önünde durdum, eve girmeye cesaretim yok. İnceden bir mor ışığın kapladığı odamın her yerinde renkli renkli hayaletler uçuşuyor. Çevreme bakıyorum, bu garipliği algılayan başka birisi var mı diye? Yok. Gece yarısını geçmiş vakit, sokakta kim olsun?

Bir süre daha daireme bakınca hareketlerde bir tekrarlılık fark ettim: Misal, kırmızı bir ışık geçiyorsa perdeden, 10 saniye sonra bir daha geçiyor, 10 saniye sonra bir daha… “Tıpkı şu diskolardaki küreler gibi…” dedim dışımdan ki jeton düştü. Apar topar apartmana girdim, anahtarı koyduğum yerden zor çekip çıkardım, bir hışımla girdim eve (peh, peh, peh!).

Tahmin ettiğim gibi: Tepede bir disko topu dönüyor, içerisi mor ötesi lambalarla aydınlatılmış. Ortalık leş… Alkol alınmış, meze yenmiş, keyif yapmış birileri. İmkansız… Kedi işi değil bu.

Yatak odamdan da bir ses duydum, “İşte!” dedim, benim evimi kullanan kim ise yakaladım. Baskın basanındır, yallah! Büyük bir heyecanla yatak odama koşturuyorum. Ne kadar inandıysam orada iki kişi göreceğime “yakaladım sizi!” diye bağırarak girdim içeri.

Ama tablo çok farklı: Benim yatağın üzerinde benim kedi, iki yanında da birer dişi kedi.

“Allah’ım rüya mı görüyorum!” diye haykırdığımı hatırlıyorum, sesime tepki veren kediler yerinden fırlayıp açık unuttuğum kapıdan çıkıp gittiler.

Disko topu, tabaklara servis edilmiş mezeler, rakı bardakları… Bunlar açıklayabileceğimden çok öte şeylerdi. O küçücük patilerin bu işi ortaya çıkarabileceğine ihtimal dahi vermek mümkün değil. Hadi yapabiliyor olsun da, disko topunu nereden temin edecek? (Hayır bir de çok kroydu yani…)

Evimde rakı olmaz benim, bu rakıyı kim satın aldı, nereden satın aldı, neyle satın aldı? Bilmediğimiz bir kedi uygarlığı mı var? Bu uygarlık bizim göremediğimiz başka bir tür varlıkla bir antlaşma halinde mi? Ucundan başından tutabileceğim hiçbir açıklama yok! Hem kapı pencere kapalıyken eve nereden girdi bu mahlukatlar? Yanıt bulmanın imkanı yok.

O gece nevresimleri falan değiştirdim –nasıl bir tiksintiyse artık- ama akabinde hiç uyumadım. Düşünerek hiçbir şey bulamayacağımı bildiğimdem düşünmemeye karar verdim. Akıl sağlığım için yapmam gereken tek şeyin ne olduğunu biliyordum: Taşınmak.

Nitekim ertesi gün de ilk işim emlakçının birine gitmek oldu. “Parası mühim değil, iyi bir yerde şöyle iyi kötü bir ev” diye yalvarır gözlerle baktığımı hatırlıyorum. Yine aynı mahallede ama birkaç sokak ötede başka bir evi tuttum. Kirası oturduğum yerle aynıydı ama ev biraz daha küçük. Olsun. Artık bir kedim de olmadığına göre büyük, küçük farketmiyordu.

Velhasıl, eşyaları iyi kötü topladıktan sonra ev sahibiyle hesabımızı kapatacaktık. Büyük eşyalar gitti, küçükler hala duruyordu. Ev sahibim vermiş olduğum depozitodan ne kesebileceğini görmek için her şeyin inciğine, cıncığına bakmak üzere eve geldi. Kedimin tırnaklarıyla kazıdığı kapı bana bir boya parasına mal oldu. Başka da bir masraf yok.

Her şeyi konuştuktan sonra artık anahtaları da teslim edip yollanmam gerekiyordu. Bir tanesi zaten cebimde. Yedek olanı vermek için salondaki derin vazonun içerisine elimi attım… Evet! Tahmin ettiğim gibi. Anahtar orada yoktu…

Anahtarın orada olmaması olan bitene daha basit manalar kazandırıyordu: Biri beni kötü bir oyuna getirdi ve kedimi de bir şekilde maske olarak kullandı. (Diğer uzak ihtimal: Kediler sandığımız şeyler değiller…)

Bu işin sırrını öğrenir miyim bir gün? Sanmıyorum. Evi de bıraktık gitti zaten. Belki yıllar sonra birisi gelip, “abi hakkını helal et, şarap çok iyiydi” diyecek. Ya da kedim (ya da arkasındaki hınzır) her kimse benden sonra bu eve musallat olmaya devam edecek ve benden sonra taşınan komşu her kimse ondan da bir şeyler duyacağız.  Kısmet. Zaman neler gösterecek…

Tevfik Uyar, Eylül 2012
İstanbul

Öykü: İKİ İKRAMİYE

Sabah gözümü açtım. Baktım saat yediye bir var. Alarm çalmadan bir dakika önce uyanıvermişim. Benim gibi zor uyanan bir adam için hayret verici. Yoksa alarm çalacak ve ben duymayacağım, karım uyku sersemliğinde onu bir ahtapot sanacağım kadar maharetli ve eşzamanlı el, kol ve ayak darbeleriyle bir yandan beni dürterken bir yandan “Kazım kalk!” diye tutturacak. O da işe yaramayınca önce yükselen “Kazım! Kazııııım!” sonra alçalan, “Kazıııım! Kazım!” ve sonra da giderek küfre dönüşen “Kör olasıca Kazım”lar ile beni hayattan bezdirmek suretiyle uyandıracak. Ben evden çıkana kadar da söylenmeyi ihmal etmeyecek. Bense o sırada, yeniden uyumak ve rahatlamak yerine niçin söylenip durduğunu merak edeceğim ve söylediklerinin içeriğine de pek ehemmiyet vermeyeceğim. Ama öyle olmadı. Kalkıverdim yediye bir varken, ama o da ne? Karım Neriman benden önce kalkmış, ortalıkta yok. Sıcaklığı bile muhafaza etmemiş yatak. “Rüya mı acep?” diye şöyle bir silkindim, olmadı kendimi çimdikledim, o da yetmedi dilimle damağımı gıdıkladım, damağım kaşındı, kendime geldim ama yok değişen bir şey. Bildiğin uyanığım. Bu sükûneti bozar korkusuyla alarm çalmadan saatin çentiğini çektim ki çalmasın.

Yatağın kenarına oturdum, biraz daha açılmayı bekliyorum, derken karım kendisine iki beden büyük gelen beyaz geceliğinin eteklerini savura savura içeri girdi, kahvaltıyı hazırladığını söyleyip, yeni gelin heyecanıyla gülerek ve sekerek uzaklaştı. Ben on küsür yıllık evliliğimizin şu an küsüratını teşkil eden ilk iki yıllık kısmından beri karşılaşmadığım bu durumun sebebini merak ediyordum artık. Aklım komedi filmlerine gitti: Ya dün bana piyango vurmuştu ya da Yedi Bela Kazım ile kimliklerim karışmıştı… Anlam veremedim.

Kahvaltıyı yaparken karım boşalan çay bardağımı dolduruyor da dolduruyor, ben daha son yudumu alır almaz çaydanlığın uzayan giden şefkatli ağzını bardağımın içinde görüyordum. Anın keyfini çıkarayım diye içtim de içtim, belki on, belki on beş ince belli bardak çay içtim. İçim, dışım, midem, ağzım hep çay. Şişkinlik yapsın, radyasyonlu olsun, yine içerim. İkinci bardağı görmeyeli, hele ki onu Neriman koyarken görmeyeli çok oldu. Kızaran ekmeklerde çeşit çeşit reçeller sürülü. Hangisini yersem onu yiyorum. Yemediğimi ya o yiyecek, ya da atılacak mıdır nedir, sorgulamıyorum da… Kesin piyango vurmuş olmalı.

Hepsi zaten şaşırtıcı idi de en duygusal anlarımı karım kravatımı boynuma bağlarken yaşadım. Öyle ki iki damla yaşı gözümden süzülmemesi için tutuyordum, zira kravat bağlamasını bildiğini bile bilmiyordum. Az sonra bu rüyayı terkedecek ve işe gidecektim, biraz da ona üzülüyordum.

Dışarısı daha bir garip hatta hakikaten bir facia idi ve ben konunun benim piyango kazanmam ya da Yedi Bela Kazım olmamdan daha aşkın, daha derin bir şey olduğuna, karımınsa bizim evi aşan bir düzenin kuklası olduğuna kani oluyordum. Keşke evde kalsaydım! Evde karım her zamankinin tersine kibar, anlayışlı, saygılı ve sevecendi. Dışarıda ise bir keşmekeş, bir tuhaflık, yanlışlarla doğrular yer değiştirmiş, daha doğrusu yanlışın doğru olduğu iddiasındakiler onu bir hayli abartmış görünüyordu.

Evimin bulunduğu caddeden E-5’e çıkana dek üç şeritli caddenin iki şeridi park halindeki araçlarla doldurulmuş. Biri çıkarken diğeri de üçüncü şeride geçip yol vereceğim derken orası da tıkanıyor. Zaten boş olan tek şeritte dörtlüleri yakıp mal boşaltan kamyonetler ve ticari araçlar beni en az bir yarım saat daha oralarda tutmuştur. E-5’teki manzara daha bir başka. Arabalar emniyet şeridinde kuyruk olmuş, ilerlemeye çalışıyorlar. Kalan bütün şeritler boş. Ben normal şeritten gidiyorum diye her üç-dört arabadan birinden okkalı bir küfür yiyordum. Hiç küfreden kadın sürücü görmemişken bir günde onlarcasına şahit oluverdim. “Utamıyor musun ayı!” bunlardan en hafifiydi ve neyden utanacağımı da bilmiyordum. Demek ki düzen falan değişmişti dün gece, benim yeni haberim oluyor.

İşyerimin bulunduğu büyük binanın kapalı otoparkına girecekken her şey normale dönmüşe benziyordu. Güvenlik görevlileri beni durdurdular ve aracımın LPG’li olup olmadığını bakmak üzere bagaj kapağını açmamı beklediler. Ben adamın devam etmemi ima eden el işaretini beklerken o aheste aheste kapının yanına geldi. Pencereyi açtım: “Üzgünüz, LPG’siz araçları kapalı otoparka almıyoruz, açık otoparka lütfen” dedi. Olabilir dedim, ne de olsa bina yönetiminin politikası. “LPG’li araçlara hep haksızlık ettik, onları küçük düşürdük, biraz da onlar kapalı otoparka gitsinler” demiş olabilirler. Hem hava güzel, yağmur yağacak gibi de değil. Aracımı açık otoparka parkettim.

Otoparktan çalıştığım binaya yürüyorum. Gökdelenleri pek severim ben. Bu işi de sırf ondan kabul ettim. Orada çalışanların ayrı bir havaları vardır ve birbirleriyle de pek muhattap olmazlar. Sırf bu asosyalliğe tutkunum ben. Adımı bilmeyne insan çoktur…

Asansörün düğmesine bastıktan sonra aşağıya, bana doğru gelen asansörün kapısı önünde bekliyordum. Kapı bir açıldı ki içeride 3-5 kişi. Ben insinler diye beklerken sanki konsere çıkacak, geciken bir şarkıcıyı karşılıyor gibi, evine saklanıp karanlıkta oturmaktan bıkmış olan doğum günü sürprizcilerini andıran bir eda ile, neşeli çığlıklar arasında beni içeri çektiler. Sanki bu sosyal ortamın tek eksiği benmişim de tamamlanmış ve eğlence başlıyormuşçasına herkesin gözlerinde bir sevinç. Ama o nasıl mutluluk. Yavaş yavaş beni de sarıyor. 10. Kat civarında iken ortaya hızla alışmış oluyorum ve çıkacağım on sekizinci kata kadar bir an için asansörün bozulmasını ve bu arızanın bu dehşetli sevgi ortamını uzatmasını istiyorum! Öyle olmadı, ama asansördeki beşliden ikisi bana ben içince de eşlik etti. Yolda durdurup durdurup sarılıp öpüyorlar, üzerindeki parti simlerini bana da bulaştırıyorlar. “Karım ne der?” diye düşünüp kaygılanacakken sabahki tavırlarını hatırlayıp boşverdim. Sarmaş dolaş ofisin yolunu tuttuk.

Çalıştığım ofise girdim ki bir de ne göreyim. Herkes çıplak ve birbiriyle fazla samimi. Suratsız genel müdürümün iki yanında şirketimizin iki uzmanı pek bir şen şakrak, hepimizin epeyce bir çekindiği orta yaşlı pek muhafazakâr bir kadın olan genel müdür yardımcımız ise genç çalışanlarla oynaşmada. Uzaktan giderek büyüyen bir varlık keşfettim ki, o da genel müdürümün bakmaya doyamadığım sevgili sekreteri Müjgan. Kemik gözlüklerini az aşağıya indirmiş, bakışlarını onun üzerinden bana dikmiş bana doğru geliyor. Elindeki kalemin arkasını da dudaklarının arasına yerleştirmiş ki ben o bu hareketi her yaptığında çok tahrik olurdum. Müjgan’ın zaten bana ulaşmış olan bakışlarına bir süre sonra bedeni de eşlik etti. Karımın sabah bağlayarak beni şaşırtıp duygulandırdığı kravattan yakaladı beni, sevişmelerin yoğun olduğu yere, yularımdan çeker gibi götürüyor. Daha da garibi geçtiğim yerdekileri bir elektrik süpürgesinin pinpon topunu çektiği gibi çekiyorum, biz yürüdükçe cihada katılan askerler gibi arkamızda bir kadınlar ordusu oluşuyor. Büyük bir yıldız, kadınların rüyası, tek kullanımlık beyaz atlı bir prens gibiyim ve üstelik atım da Müjgan ve üstelik yularından çekilen de ben. Genel Müdür’ün hep niçin metrekaresi pek büyük olduğunu merak ettiğim odasına doğru gidiyoruz. Gerisi malum. Beş kişi miydik, yedi kişi miydik anlayamadım.

Kanter içinde odadan çıktığımda çoraplarımdan birini kaybettiğimi farkediyorum. Uzaklarda bir karaltı var birinin elinde, tanıdık geliyor! Aha diyorum benim çorap. Bizim mali müşavirin elinde, bana uzatıyor. Yanına gidiyorum. Çorabımı kendi etrafında büküp bir top yapmış ve tam ben alacakken personel müdürüne atıyor. Ona koşarken artık gözlüklerini çıkarmış olan Müjgan’a uçuyor çorap. Kızacak oluyorum ama anlıyorum ki bu bir oyun. Güle eğlene oynuyoruz. Nitekim bir ara kaptım çorabı ve bana kaptıran Şaziye ebe oldu. Hep “acaba bel ağrısı çekiyor mudur?” diye düşünmeme sebep olan koca memelerini zıplata zıplata çorabın peşinden koşuyordu. Birisi “Sami Bey geliyor!” diye bağırdı. Ben hemen toparlanacak oldum, baktım kimsenin salladığı yok.

Sami Bey bizim cimri ve çok çakal patronumuzdur. Bildiğimiz kadarıyla şirketin %76’sı onun, ama söylentiye göre bu da bir oyun. Yönetim Kurulu Başkanı da olduğundan her şeye o karar verir. O gün bir el arabasıyla para getirmeye ve onu da bizlere dağıtmaya karar vereceğini ne bileyim ben?  Baktım Sami Bey şöförüne taşıttığı el arabasından tutam tutam para alıp lunaparkta çember atar gibi ortalığa saçıyor. Ben davranacak oluyorum ama diğer insanlarda bir gözü tokluk var ki sormayın, kimse kılını kıpırdatmıyor. Sanki dağıtılanlar para değil, martıya atılan ekmek. Hayretimden kaskatı kesilmişken kafama gelen çorap ile ayıldım, yere düşen çorabı Şaziye aldı ve bana “ebesin” dediler.

Artık bedenim oyun oynuyor ama aklım parada. O kadar para yerde ve hatta süzüle süzüle bizim oyun sahamıza düşenleri bile var. Diyorum “Kimseye çaktırmadan şunları cebime koyuversem ne olur?”. İyi de para ha, benim iki maaşım kadar… Yani olup olabilecek en yüksek banknottan on beş yirmi tane var. Ben paralara dalmış onları saymaya çalışırken oyunla ilgilenmiyorum diye sitemler, işveler. Hatta sekreter bir ara gelip oyun için şansa ihtiyacım olduğunu söyleyip kalın dudaklarıya beni ıslak ıslak öpüyor. Gaza gelip oyuna devam etsem de yok, aklım paralarda. Remzi’ye atılan çorabı yakalayıveriyorum. Herkes neşe içinde yeni ebeyi oyun sahasına davet ediyor. Fırsat bu fırsat dedim, eğildim ve paraları bir çırpıda aldım, cebime soktum.

Zamanın devresi para ile cebim arasındaki mesafeymiş gibi, elimi cebime sokmamla tüm hareketlerin durması bir oldu. Mekân bundan etkilenmedi ve olduğu gibi duruyor yerinde. Ben de yerimdeyim. İnsanlar da yerinde ama her zamanki hallerinde giyimli, yüzlerinde görev aşkı, hareketlerine oldukları yerden başladılar. Remzi elindeki evrakı fotokopi makinesine götürüyor, mali müşavir elinde bir dosya Sami Bey’e koşuyor, Sami Bey boş durmamamızı tembihleyen öğütler verip çalışmanın nimetlerini Allah’a bağlıyor. Bir elim cebimde, parayı hissediyorum, diğer elimde de çorabım. Ayaklarım ayakkabının içinde ama birisi çıplak. O sırada yanıbaşımda olan Müjgan, Genel Müdür Yardımcısı’nın beni çağırdığını söylüyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken cevap veremedim ona ama “geliyorum” anlamına gelsin diye kafamı salladım. Yoluna devam etti.

O gider gitmez paraları hemen cebimden çıkarıp yere koydum. Bir değişiklik olmadı. Tekrar aldım, elimde evirdim, çevirdim, tekrar yere koydum. Yine yok. İkiye böldüm, ikiye katladım, belki rüşvet istiyordur diye cüzdanımdan para çıkarıp diğer tomara kattım. I ıh! Geri gelmiyor. Sami Bey’in saçıverdiği gibi havaya attım; süzüle süzüle inişlerini izlediğim o kısa an içerisinde yere değdiklerinde her şeyin az önceki haline döneceğinden ümitlendim. Boş ve sonuçsuz. Üstelik paralar bana doğru yaklaşan Sami Bey’in ayaklarının dibine düşmesin mi?

“Ne yapıyorsunuz Kazım Bey?” diye sordu. “Çok maaş veriyoruz herhalde size ki saçıyorsunuz?” diye de ekledi. Elimde çoraptan bir top, aramızda saçtığım paralar, velinimetimizin suratına aval aval bakıyorum.

“Ben az önce en güzel rüyamı bu paraya sattım” dedim. Anlamadı. İyiki de anlamadı zira anlamadığını belli etmemek için devam etti, yürüdü gitti. Bense yerime döndüm hemen ve ayakkabımı çıkarıp çıplak olan ayağımı çorapla buluşturdum.

Genel Müdür Yardımcısı’nın odasına girerken Müjgan yanımdan geçiyordu. Bugün nasıl yaşandığını anlamadığım o hadiseleri gözümün önüne getirerek yürüyordum ki Müjgan durdu. Beni öpüyormuşçasına dudaklarını büzüp benden bir makas aldı. Göz kırptı ve gitti.

O gün pek çalışamadım. İşten çıktım. Asansörde birbirine selam vermekten aciz, daha önce pek hoşlaştığım o heykel müsveddeleriyle aşağıya indim. Arabam sabah bıraktığım yerde.

Eve dönerken her zaman olduğu gibi normal şeritler dolu idi ve birkaç akıllı emniyet şeridini kullanıyor. Karım daha ben merdivenlerde iken dırdıra başlamış, sahip olmaktan hiç vazgeçmediği bir önyargı ile bana almamı tembih ettiği şeyleri unutup geldiğimden yakınıyordu. Yarı yarıya haklıydı çünkü yarısını almıştım. Onları verirken ona daha yaklaşmış olmama rağmen –ve tam tersi olması gerekirken- sesini biraz yükseltmiş, üzerinde sabahtan bu yana belki de hiç çıkarmadığı iki beden büyük gecelikle televizyonun sesini açmaya gitmişti.

Eğer şu an içinde bulunduğum hayat gerçek hayatsa, bir önceki güne göre iki maaş ikramiye ve küsüratı olarak da bu makas kadar kârdaydım şimdi. Öteki hayat her neyse oradaki zenginliğimi tarif edemem. Açıkçası bu elimde kalan para ile güzel bir makasın gerçekçi anısının mı, yoksa o rüyanın mı gerçek ikramiye olduğuna karar veremiyordum ama Sami Bey’e dediğim şey olmuştu tam olarak ve en güzel rüyamı iki maaş karşılığında satmıştım. Zaman zaman da kendimi, “o parayı almasam ne olurdu?” diye düşünmekten alıkoyamıyorum.

Tevfik Uyar
08.05.2012, İstanbul.

Kapak Resmi:

Salvador Dali, Jeopolitik Çocuk Yeni Adamın Doğuşunu İzliyor (1943)

ÖYKÜ: BAŞKALAŞIM

O gün akşam olduğunda bunun ne kadar çabuk olduğuna şaşırmıştım. Yine zamanın nasıl hızlı aktığına şahit olamadığım ve günü kaçırdığım hissi yaşadığım bir andı. Yine de metanetimi korudum: Yarın bir tane daha vardı… Öyle ya!

Böyle düşündüğümde İstiklal caddesinden yukarı çıkmaya başlamıştım. Kararmaya yüz tutmuş bulutlar “göründüğü kadar akşam olmadı ki” dercesine bir kaç yağmur attı. Yani erken akşam olduğu fikrine kapılmamda muhtemelen bu yağmur bulutları da oldukça etkiliydi. O yüzden biraz daha aydınlık olduğunu düşünmeye çalıştım ve başaramadım. Bu da bana gençken bir yerlere geç kalmamak için saati beş dakika ileri almamı hatırlattı. Saati beş dakika ileri alsam da, bu bilgiye sahip olduğum için rahat davranırdım. Rahatlığım beş dakikayı aşıca, yine geç kalırdım…

Buluşmamıza geç kalmadım gerçi. Yani az ileride zaman zaman onunla buluştuğumuz bara zamanında varmıştım. Epeydir aramıyordu. Epeydir dediğim belki bir on yıl. Evlendi gitti, ben de saygı duyup tekrar rahatsız etmedim. Hatta zaman zaman onun buluşma dilekleri oldu. Yine de kabul etmedim. Bir şekilde zaafı olduğunu biliyordum. Arkadaşlarından da zaman zaman duyuyordum. Eşini bana benzettiği için sevmiş zaten. “Ne acı…” diye düşünmüştüm. Yani onun açısından… Eşi… Bu da ayrı bir mesele.Read More

ANLATI: Canım Çok Sıkkın

Canım çok sıkkın… Kimseyi kaldırma kuvveti olmayan denizime çekmeye hakkım yok. Nefes alamıyorum ve, kimin aklındayım şu an bilmiyorum. Galiba kaybettim. Yaşamayı beceremedim.

Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google