Category: EDEBİYAT

Galaktik Tiyatro

Penceredeki ışık oyunlarının bende yarattığı karmaşadan dolayı onunla konuşmakta güçlük çekiyordum. Bazen müzik dinleyerek uyumaya çalıştığım zamanlarda hissettiğim şeye benziyordu bu: Öyle bir ses seviyesi vardı ki; ancak o seviyedeyken uyuyabiliyordum. Daha azına kulağım kabarıyor ve onu duymaya çabalıyor, daha yükseği ise rahatsız ediyordu. İşte hızımızı yine öyle bir seviyeye getirmişlerdi ki, pencerenin önünden geçen yıldızlar dikkatimi fazlaca çekiyordu ve kabaran kulaklarım gibi, tüm görsel dikkatim yıldızlarca cezbediliyordu.

Ben bir süre daha dışarıyı izlerken sessizlik bozulmadı. Bir cevap bulmakta güçlük çekiyordu, belliydi. “Az uyudum, algılarım kapalı. Daha açık sor” dedi.

İnsanlar olarak bir bulmaca çözerken soruların daha zor olmasını isteriz; çünkü öyle olduğunda daha çok eğleniriz. Fakat iş kendi bulmacamızı, yani düşüncelerimizi çözmeye geldiğinde sorular açık olsun isteriz. Daha açık sormadım; ama açıkça düşüncelerimi ifade ettim:

“Ben galiba insanları sevmiyorum. Onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum.”

İfadesi değişmedi. Hala açık konuşmadığım için bana kızıyordu ve bunu bakışından anlamak zor değildi. Tekrar ettim ama devam da ettim:

“Ben insanların kendilerini değil, onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum. Örneğin şu tablo. O tabloyu seviyorum. Ama onu o duvarda seviyorum. Şu duvarda olsa idi tabloyu hala seviyor olacaktım ama onun orada olmasını değil.”

Tepki yok. Devam ettim.

“Hatta, o gidip gidip gelişin… Daha güzel, daha istikrarlı değil mi? Salınım yapan bir şey, dengede durandan daha istikrarlıdır bence. İstikrar hareketle olur. Olduğu yerde duran şeye “istikrarlı” diyemeyiz. Olduğu yerde duran şeye ancak eşya deriz. Eşya da ‘şey’in çoğulu zaten.”

Yüzü kesikli kesikli aydınlanmıştı. Yüzünü aydınlatan şey her neyse dikkatini çekti. Pulsarlar güzellere vururdu. Farkındaydım. Hala betimlemelerle konuşuyordum… O da bu duruma sinirli ve suskun halini sürdürerek tepki verdi. Sessizliği bir karadelik gibiydi ve tüm cesaretimi emiyordu. Devam ettim:

“Peki peki… Açıkçası… Birbirine karşı zaafları olan ve hatta birbirine karşı engellenemeyen tutkulara sahip, birisi serseri, ötekisi ise bir başkasıyla hayatını birleştirmek üzere olan iki kişinin yaşadığı yasak aşk güzel bir hikayeydi.”

Evet. O bir başkasıyla resmi olarak nikahlanmak üzereydi. Bense bir süredir birilerine duygusal temelli bir şey hissetmemek için özel bir çaba sarfediyor, gemi personeli ya da zaman zaman kesinlikle yasak olmasına rağmen yolcular ile temelsiz ve devamsız küçük kaçamaklar yaşıyordum. Bir süpernova kalıntısı gibiydim ve aynı zamanda ukalaydım da.

Bir kuyruklu yıldız gibi ondan ona gezerken, onunla bir gece, on sekizinci kattaki personel gazinosunda yalnız kaldık ve her nasıl olduysa yakınlaştık. Ben onu görürüm ümidiyle gazinoya gittikçe onun da aynı ümitle oraya gelmiş olduğunu gördüm hep. Bu ortak ümitle daha çok yakınlaştık ve artık birden genişleyerek kızıl deve dönüşen bir yıldız gibi o da gözümde başka bir şeye dönüşmüş, bir kızıl devin gezegenini yutuşu, yakışı ve kavuruşu gibi o da beni yutmuş, yakmış ve kavurmuştu. Sonra gazinodan odaya taşındı buluşmalarımız. Yo yo… Düşündüğünüz gibi değil. Önceleri sevişmedik, sadece birlikte zaman geçirdik ve hatta bazen şu pencereden saatlerce ve sessizce kainatı izledik. Yeni gezegenlerden, yeni yıldız sistemlerinden, keşfede keşfede bitmeyecek olan sonsuzluktan…

“Ama şimdi… Geçen gün bana artık hiçbir çekim hissetmediğini söylediğinden beri durum farklı bir hal aldı. Benim seni beğeniyor ve istiyor olmam tek başına bir şey ifade etmiyor. Şu an sevişsek bundan keyif almayacağım, zira başından beri mutlu olduğum şey sevişmelerimiz değil, hikayemizdi. Anla bunu.”

“Anlıyor gibiyim” dedi. Gözünü dışarıya dikti. Yakınlardaki bir nötron yıldızının parlak ışığı yüzünü yalayıp geçmiş, zaten beyaza yakın olan teni ışıkla bütünleşmişti. Anlayışla beraber aydınlanmış gibi. Buda gibi.

“Değmez. Anladın mı? Hala bu kadar yakın olmamız, hikayemizin değişen niteliğiyle beraber artık bana meşru gelmiyor. Her nasıl oluyor da, çekim hissetmeyen taraf yine sen olmana rağmen yine benim koynumda uyumak istiyorsun, anlamıyorum. Bana karşı açık değilsin” dedim. Rahatsız oldu.

“Neden böyle düşünüyorsun? Çok açığım halbuki” diye tepki verdi.

“Değilsin. İlgin yoksa, çekim hissetmiyorsan hala beni neden görmek istiyorsun?”

“Varlığını seviyorum. Yanında olmak mutluluk veriyor.”

“Gazinoda da buluşabiliriz eskisi gibi ve buna hiçbir şey engel olmaz. Neticede iş arkadaşlarıyız.”

“Öyle değil…”

“Nasıl, odamda? Yalnız? Başın göğsümde iken? Bana cilveli hareketlerde bulunduğunda sana hayran hayran diktiğim gözlerimi seyrederken… Yoksa sadece sana olan ilgimi mi seviyorsun? Benim sadece hikayeleri sevdiğim gibi?”

İlgi görmek için sevmek menfaatçiliktir. Kelimeler matematik gibi: Menfaat, “ilişki”nin işteşliğini alır. Geriye sadece “ilgi” kalır.

Cevap vermedi ama vermeye hazırlandığı belliydi. Tam dudaklarını aralamıştı ki yüzüne bu defa sarı bir ışık vurdu. Arkamdaki ışıklı ikaz lambasından: Ana güverteden sarı alarm geldi. Olası bir ciddi durum vardı ve güverteye gitmek zorundaydık.

“Boşver” dedi ve hızla toparlandı. Üstüne başına çekidüzen verdi: Az önce üniformasının altından göğüslerine bir elin uzandığına dair tüm izleri sildi. Aynaya baktı: Sorun yoktu.

“Farklı asansörleri kullanalım” dedi. Nişanlısına yakalanmak ve hissettirmek istemiyordu. Buna itiraz edecek değildim. Odadan farklı zamanlarda çıkarak, koridorun farklı taraflarını tercih ettik. Manasız, galaktik bir tiyatro, çok perdeli ve kimse ne zaman biteceğini bilmiyor. Beş dakika sonra onu tekrar görecektim ve yeni perde başlayacaktı. Rollerimiz kurmay subaylar olarak değişmişti artık.

Güverteye vardığımda kurmay kadrosu daha tamamlanmamıştı. Kaptan gergindi ve huzursuzluğu açıkça göze çarpıyordu: Yaklaştığımız olası ciddi durumun olası tehlikesinden mi? Yoksa bir şekilde az önce nişanlısıyla olduğumu farkettiği için miydi? Anlamamıştım henüz. Çevreye fırlattığı soğuk ve sinirli bakışlardan en az beşte birinin bana değdiğinin farkındaydım. Gözlerinden meteorlar fırlatır gibiydi ve bu beni yıldızına çok yakın gezegenlerin yutulma korkusuna benzer, derin bir huzursuzluğa itti. Birinin nişanlısıyla birlikte olmak zaten kötü bir şeydi. Mesai arkadaşınızın nişanlısıyla birlikte olmak daha kötü bir şeydi. Onu korumakla yükümlü olduğunuz, onunsa gerektiğinde sizin için ölümü göze alacağını bildiğiniz kaptanınızın nişanlısıyla olmak çok daha kötü bir şeydi.

Üç büyük yanlış. İki tane olsa birbirlerini götürecekleri gibi boş bir ümide tutunup vicdanımı salak saçma bir önerme ile susturabilirdim belki ama üç… Üç yanlış ancak bir doğruyu götürürdü: O doğru da zaten şimdi ellerimden kayıp gidiyordu. Neymiş? Bana karşı çekim hissetmiyormuş. “Ha!” dedim dışımdan kendimi kontrol edemeyerek, ama Allah’tan mühendislik subayı da tam o sırada gelmişti ve ben “tamamlandık” işareti vermişim gibi anlaşıldı. Mühendislik bölümü güverteye en uzak bölüm olduğundan Hakan’ın en son gelmesine alışıktık.

Kaptan görüyor olmasına rağmen teyit istedi: “Herkes burada mı?”. Cılız sesler “buradayım” dediler. Önceki sarı alarmların gerçek bir ciddiyete, yani kırmızıya ya da mora dönüşmemesinden olsa gerekti bu rehavet. Olası bir tehlikeli görev de cabası.

“Başka bir uygun gezegen daha keşfetmiş olabiliriz. Sensörlerimiz canlılığa işaret edecek kadar yeterli miktarda organik molekül algılıyorlar. Gezegen yıldızın yaşanabilir alanında ve ortalama yüzey sıcaklığı da hedeflerimize uygun” dedi. Gezegenbilimciye dönerek bir brifing vermesini istedi.

Aynı sahne… Bu perdenin benzeri de bir kaç kez oynanmıştı. Galaktik tiyatro sıkıcı olmaya devam ediyordu.

“İşaret ettiğim alanda görmüş olduğunuz gezegen dünyamıza benzer bir renkte ve kalın bir ozon tabakasına sahip. Spektrometre analizlerimiz gezegende yoğun miktarda karbonhidrat ve eser miktarda protein yapılar olduğunu gösteriyor. Ozon tabakasının gezegende bulunan suyun parçalanmasından mı, yoksa bir canlılık faaliyetinden mi oluştuğunu henüz tam anlayabilmiş değiliz. Gezegen büyük ölçüde su ile kaplı ve kara alanlarının su yüzeylerine oranı %9.8 civarında. Ölçülen yer çekimi 0,46G. Yüzeyde yürünebilir. Sıcaklık kutuplarda -34, ekvatorda 4 derece. Kalın ozon tabakası ve magnetosfer gezegeni korunaklı kılıyor. Ekvatorda gördüğünüz şu küçük alanda bir Toprak ve Su Analizi Görevleri gerekiyor. 2. sınıf kıyafetler kullanılabilir. Yakın resimler alınarak güvenli olduğu teyit edildikten sonra görev başlatılabilir.”

Kaptan teşekkür etti ama hiç teşekkür etmese daha iyiydi. Bu nasıl bir gerginlik böyle? Sanırsınız uzayda ticari filoları kaybolmuş.

Nedense gerginliğinin yasak aşkımızdan kaynaklandığına neredeyse emin gibiydim; zira karşılaşılan durumun bu kadar gerici bir hali yoktu. Hatta keşif programımız boyunca dünyaya bu kadar benzeyen başka bir gezegen de bulamamıştık. Kaptan gibi bir idealistin böylesi bir gezegen bulmuşken sevinçli olması gerekiyordu. Bu gerginlik neden olabilirdi ki?

“Duyduğunuz gibi bir toprak analizi görevine ihtiyaç var ve bildiğiniz üzere Uzaktan Analiz Aracı sayımız çok az. Yer çekimi ve sıcaklığın uygunluğunu hesaba katarsak bir araç daha harcamamız tüm imkanlarımızı vaktinden önce tüketip dünyaya geri dönmek olur ki bu da istediğimiz bir şey değil. Keşfettiğimiz onca gezegene bakmadan bunu bizim müsrüflüğümüz ve başarısızlığımız olarak görmek isteyecek –ya da göstermek isteyecek- bürokratlar olacak.”

Ah şu sivil asker gerginliği ve şu başka türleri arama misyonunun bütçe kesintisine uğrama riski… Rezalet. Herkes teyit amaçlı kafasını sallıyordu ve ben de salladım ama ben Kaptan’ı biraz daha anlamak istemenin verdiği bir dışavurumculukla “evet” dedim. Bunu o kadar ani ve yüksek sesle söylemiştim ki herkes bana döndü.

“Bir şey mi söylemek istiyorsunuz güvenlik subayı?”

Ah… O kadar çok şey söylemek istiyorum ki Kaptan. Her şeyden önce nişanlınla yatıyorum. Onu sevdiğimi söyleyemem ama ondan kopamadığımı söyleyebilirim. Onun yanında vaktin nasıl geçtiğini anlamadığımı kesin söyleyebilirim. Şu yedek aracımızı yakıtsız ve çalışmaz halde uzaya ittirecek olsan yanıma alacağım tek şey senin nişanlın olurdu ve ecelimizle ölene dek, ya da bir meteora çarpana, bir karadeliğin ya da yıldızın çekim alanına kapılıp ona çakılana dek sadece onun saçını okşayabilirdim. Tabi ki bunları söylemedim.

“Bu göreve talibim” dedim. Kurmayların tamamı garip garip baktılar: Benim ilk kez böyle bir göreve talip olmamın verdiği şaşkınlıklarının yanısıra, bu göreve atanacak iki kişi varsa en azından o iki kişiden biri olmayacak olmalarının verdiği rahatlık duyguları birbirine girmişti. Şaşkınlık ve sevinci toplayınca böyle ebleh suratlar ortaya çıkıyormuş demek.

“İkinci gönüllü de benim” dedi Kaptan. Birinci subay itiraz etmeye yeltenecekti ki elini kaldırarak onu susturdu: “Bu gezegene bizzat inmek istiyorum; zira ümidim var. Bana bir şey olursa ne yapacağını biliyorsun. Komuta sende.”

Aynı ebleh surat bende de oluşmuş olmalı. Zira Kaptan’ın bizzat göreve katılacak olmasından, hem de benimle katılacak olmasından şaşkınlık duyuyordum.

Diğer kurmaylar göreve talip olmadıkları için eksik görünen cesaretlerinin üzerini örtmek için bu görevin gemideki kanadını en iyi şekilde yerine getireceklerini ispat etmek üzere olağandışı bir heyecanla görev yerlerine koşuşturdular. Bense bu sırada görev birimizin hayatına mal olursa diye seviniyordum: Ben ölürsem bu azaptan ve iyice saçma bir hale gelen hayatımdan kurtulacaktım. O ölürse de nişanlısı bana kalacaktı.

Kaptan’ın sert ifadesi aynen duruyordu. Ümidi olan ve bir gezegeni heyecanla keşfetmek isteyen bir gemi kaptanı yüzü değildi bu.

*

Yanmekiği Kaptan kullanıyordu. O yüzden gezegen yüzeyine sorunsuz ineceğimize olan inancım tamdı. Tecrübeli bir kaptanın gezegen inişlerinde kırım geçirmesi pek rastlanır türden bir şey değildi. Tabi ki büyük ölçüde inişi bilgisayar gerçekleştiriyordu ama ona yerinde, zamanında ve doğru komutları vermek de kaptanın işiydi. İnce hesaplar. İnce hesapları hiçbir zaman sevmedim.

Kaptan’a niçin gergin olduğunu sormaya cesaretim yoktu. Bir güvenlik subayı olarak bunu sormam gerektiği prosedürlerde bile yer alır; zira kaptanın inkapasite, yani gemiyi kullanamaz hale gelmesi, kontrolden çıkması ya da bir cinnet geçirmesi falan halinde onu etkisiz hale getirecek olan personel bendim. Belki ona sormamama kızıyor ve ne zamana kadar sormayacağımı merak ettiği için bu sert ifadesini özellikle ve abartarak takınıyordu. Prosedüre ne kadar uygun davrandığımı test ediyor olabilir miydi? Kimbilir…

Gezegene yaklaştık. Az önce küçük bir ekranda yine küçük bir dondurma topu gibi görünen gezegenin sizden milyarlarcasını alacak kadar büyüdüğü o anı izlemek garipti. Sanki ağzımın içine doluyormuş gibi hissediyordum. Bu aptal hissi hep kaygılı olduğumda hissederim: Ağzımın içerisinde büyüyen bir sakız varmış gibi, dilimi kapacak, az sonra boğulacağım. Ağzımın içinde koca koca büyük patlamalar yeni yeni evrenler yaratıyor sanki…

Onu pencereden dışarıya, alabildiğince uzanan okyanusa bakarken izlemeye çalıştım. Henüz gezegene çok uzak olsak da o okyanusun bir yerlerinde sıçrayıp sonra soğuk sulara tekrar dalan yunuslar görmek istiyor olsa gerekti. Gerçi uzaklık farketmez; belki de bu dünyada yunuslar bu uzaklığa rağmen görünebilecek kadar çok büyüktü, belki de hepsi kurbağa yavrusu kadardı ve asla seçilemezlerdi…

Neden bir zamanlar izlediğimiz bilimkurgu filmlerindeki gibi muhteşem aletlerimiz yoktu ve bilgisayar ekranında o gezegende ne var ne yok dökülmüyordu? Uzay teknolojisine o diğer teknolojilerden daha erken erişmiştik. Fakir ülkelerdeki her yanı dökük, üstüne, yanına, berisine, ötesine eşya ve insan yüklenen otobüsler gibiydi uzay araçlarımız. Filmlerdeki her şeyi gerçek olacak sanırdım ben de. Değilmiş…

Sadece mekikler var. Bir de içlerinde tulumlar giyen ve belli hiyerarşilere göre hareket eden insanlardan oluşan bir örgüt. Eğitimimizin kötü olduğu söylenemez ama bilim kurgu filmlerindeki gibi herkesin kendini muhteşem disipline ettiği muazzam bir “insan” ve politikadan arınmış akılcı yönetimlerin falan geldiği yok. Tıp da ilerlemiş değil. Gemide tam teşekküllü bir hastane var ama elinde ufacık bir aletle vücudunuzun derinlerine inebildikleri falan yok. Kendimi filmlerin içine girmiş gibi hissetmeyi çok istedim ama daha çok filmler bizim hayatımıza gelip girmiş gibi görünüyor.

Neyse… Teknikten ümit kesilmez derler. Olacaktır bir gün her şey.

Kaptanı izlemeye devam ettim. O hiç ben taraflı görünmüyordu. Ben de gezegenle pek ilgilenmiyordum. Bir yaşam bulacak olmamız beni ilgilendirmiyordu. Oysa şu işe bulaşmamın arkasında yatan tek sebepti ve yalnız olmadığımızı düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu. Belki kısa sürede yükselip, kısa sürede bu göreve getirilmem, ve hatta şu an olası bir hayat varlığını araştırmak üzere bir gezegene iniyor olmam, hayattaki amaçlarıma çok genç yaşta ulaşmama sebep olmuştu ve ben heyecanlanmak üzere ancak onun bunun nişanlısına, karısına, kızına falan bulaşıyordum. Kendimden nefret ettiğim genelde nadirdir, ama şu sıralar çok sık gerçekleşen bir durum. Lanet olsun. Tek hallettiğim “yalnızlık” sorunu insanlığa ait olan değil, bizzat kendime ait olandı. Onda da kalıcı ve kararlı bir şey yok.

Kaptan gezegen atmosferine girmek yerine onun yörüngesine girdi; belli ki öncelikle etrafında bir tur atmak istiyordu. Gezegenin çekim etkisi sizi üzerinde hiçbir takat olmayan bir uydu gibi sonsuza kadar çevirebilir; bu çok mühim bir maça bedava bilet bulmak ya da kaçak elektrik kullanmak gibidir. Altımızda alabildiğince mavi, olabildiğince su. Sanki sudan oluşan canlı bir battaniye gezegene sarılmış ve kıskanç bir çocuk gibi, gezegeni avuçlarına alıp “bu benim” deyip geri çekiyordu ve gezegen dünyaya o kadar benziyordu ki, bir an için tüm kıtaların battığını ve ancak belli yükseklikteki tepelerin su üzerinde kaldığını hayal ettim: Gayet de oldu.

Motorları kapattığımız için içeride derin bir sessizlik oluştu. Kaptan telsizi ve yapay yerçekimi üretecini de kapattı. Üreteç kapanınca organlarımın serbest kaldığını hissettim. Bizi sıkı sıkıya saran kemerleri biraz daha gevşettim: Sıfır çekim. Gezegenin bize uyguladığı çekim ile dönüşümüzden kaynaklanan savrulma birbirini götürüyordu.

İşte uzayın sonsuz ve dipsizliğini hissettiğim anlardan birisi… Sessiz. Olabildiğince sessiz. Ürkütücü bir yanı olsa da bu deneyime sahip olan çok az insandan birisi olmanın verdiği hazza kapılmaya çalışmak, korkmasına rağmen yüzünü elleriyle kapatan çocuğun parmakları arasından filmi izlemeye devam etmesi ve duyduğu dehşetten zevk alması gibiydi. Çocuklar sınırlarını keşfetmeyi seviyor olmalılar. Bizim gezegen keşfetmeyi sevdiğimiz gibi.

Sessizliğin ağır bir şey olduğunu anlamak için onunla gerçekten yüzleşmek gerekiyor. İşte şimdi kulaklarımdaki o çınlama sessizliğin yerini dolduruyordu. “Sessizliğin sesi” derdi annem. İnanmazdım hiçbir zaman ve uzayda olmaz sanırdım hep. Orada da vardı. Üstelik Kaptan da bunu hiç bozmuyordu.

Kaptanın uçuş sırasında kullanılacak çağrılar dahil tek kelime bile etmemiş olmasının garipliğini düşünmek istemiyordum; ama o aklımda yer etmeye benden daha büyük bir kuvvetle talipti. Bir de utanmadan “Bana karşı bir kırgınlığınız ya da kızgınlığınız mı var?” diye sorarak aptala yatamazdım herhalde.

Birden “Nasıl?” diye sordu. “Harika değil mi? Bu göreve sırf bu yüzden talip oldum. Şu sessizliği ve ağırlıksızlığı hissetmek için…” diye cevabımı beklemeden devam etti. Ne diyeceğimi bilemedim. Konuştuğuna şaşırdığımı belli etmemem ya da en azından bu fevkalade durumun bende yarattığı şaşkınlığı bir maske gibi kullanarak onu gizlemem gerekti: “Ne diyeceğimi bilemiyorum; hiç böyle hissetmemiştim. Muhteşem.” dedim. Başardım. Tıpkı onun gibi; o da mevcut ruh halini, fevkalade durumla gizliyor, göreve talip olma sebebinin bu fevkalade durum olduğunu iddia ediyordu. En azından konuştuk artık.

“Akademideki yörünge eğitimindeki tek intikal uçuşu hariç hep simülatörde yaptık şu işi. Özlemişim. Birinci subayken kaptanım beni bu görevlere hiç göndermezdi. Kaptan olduğumdan beri de sizleri alıştırmak için genelde ben çıkmıyorum. Zorunlu olmadıkça gezegenlere kaptanların inmiyor olması ne saçma” dedi.

“Kaptanlar önemlidir. Mecbur kalmadıkça risk almamaları gerek. Bu sizi korumak için Kaptan” dedim. Kendimi yalaka gibi hissediyordum ama hiç de öyle değildi: Prosedür buydu.

Bana özel konularından ve duygularından bahsediyor olması bir tür yakınlık sağlama yöntemi olmalıydı. Bu teknikleri ben de biliyordum. Onun yaptığı gibi, Akademi’de kaptan olmadan önce verilen liderlik eğitimini almamıştım ama bu tip konulara özel bir ilgim vardı.

Dur tahmin edeyim Kaptan: Şimdi de geçmişinden bir anı anlatacaksın!

“Bir gün ben ikinci süvariyken yine böyle bir gezegenle karşılaşmıştık. M39-12 sisteminde, çift güneşli bir sistemin dördüncü gezegeniydi. 3 adet uydusu vardı. Uydularından birisi tamamen buzdan oluşuyordu. Sistemin toplam suyu 3 bin dünyayı dolduracak cinstendi. Bir biyolog ile beraber su örneği almaya iniyorduk. Suda en azından mikro düzeyde bir yaşam geliştiğinde o kadar emindik ki. Giderken iddiasına bile girmiştik biliyor musun? Hayır hayır, sandığın gibi değil. Kimse yaşam olmadığını iddia etmedi. Ben çok hücreli yaşam formlarıyla karşılaşacağımızı iddia ediyordum. O ise o kadar ileri olamayacağını söylüyordu. Tabi ki biyoloğun bunu söylemek için bazı sebepleri vardı. O bilgisine güveniyordu, bense tecrübeme. İddia neydi biliyor musun? Bir kadın. İkimizin de sevdiği bir kadın. Hangimiz kaybedersek kadını bırakacaktık.”

Kaptan sandığımdan daha “lider” çıkmıştı. Bir anı anlatmakla kalmamış, konuya da girmişti. O kadar afallamış olmalıyım ki “Kim kazandı?” diye sordum. Alaycı bir şekilde güldü. Sonra bu aptal soruya kendim de güldüm. Mevcut bilgilerimize göre hala evrende yalnız olduğumuza göre… Kimse kazanmadı.

“Peki daha sonra, yani genelde kim kazandı? Kadını kastediyorum…” diye sordum.

“Yine ikimiz de kaybettik: Kadın, herhangi birimiz onu elde edene kadar yaşamadı. Derin Uzay Sendromu yüzünden kalp krizi geçirdi. Rahatsızlığı gizlenebilenlerdenmiş. Ne talih ama.”

Bir an için gözüme olağan dışı bir dalgalanma çarpmıştı. Ağzımı açıp ona söyleyecektim ki, “Gördüm” dedi. Telsizi açtı. Birinci kanaldan olayı kendi seyir defterine rapor etti. İkinci kanaldan da gemiye bildirdi. Kurmaylar yukarıda hiçbir işleri olmamasına rağmen harıl harıl çalışıyorlarmış gibi bir imaj yaratıyorlardı. “Gezegen hakkında yeni bilgiler elde ettik” diye başladı astsubaylardan birisi ve iki cümlede anlatılacak şey için belki bir yirmi kadar cümle kurdu. Halbuki bilgisayarlar hem ses çıkarmıyor, hem de epey iş yapıyorlardı. Seviyordum bilgisayarları. İnsanlardan daha dürüsttüler.

“Yörünge turu sonrasında motorları tekrar çalıştırıyorum. Bilgisayar, atmosfere giriş açısını hesapla ve iniş planı uygula”

Gemimiz eğik şoklara maruz kalmamak için iyice büzülerek bir roket halini aldıktan sonra dış atmosfere daldı. Bir süre sonra sessizliğe alışmış kulaklarımızın duymaya dayanamayacağı kadar gürültülü bir sürtünme ve plazma yaratacak kadar güçlü şok dalgalarının garip patlamalarını duyacaktık. Kulaklıklarımızı takmayı ihmal etmedik. Hızımızı Yerçekimi İticisi ile oldukça yavaşlattıktan sonra onu harcamamak için büzülmüş gemimizi genişlettik ve kanatlarımızı dışarıya saldık. Makul düzeyde Yerçekimi İticisi ve aerodinamik kuvvetler yardımıyla alçalıyorduk. Gezegenin çapı dünyanın 3/5’i kadardı. Önümdeki Gezegen Konumlama Sistemi’nden takip ettiğim kadarıyla inene kadar onun yarısını turlamış olacaktık.

Kaptanın ne kadar tecrübeli olduğunu görüyordum ama yine de Acil Durum Yer Çekimi İtici Boşaltıcısı kolunun nerede olduğuna odaklanmıştım. Bir aksilik olursa o kolu çekerek olası bir çarpmayı engellemek için tüm anti-graviton jeneratörlerimizi boşaltacaktım. Böyle bir durumda bir yastığa çarpıp geri sıçramışız gibi bir yükselme hareketinden sonra gemi tekrar yörüngeye girecekti. Motorlarımız hala sağlamsa ana gemiye gidecektik. Değilse de bizi gelip alacaklardı.

– “Flap 30, İtici %10”

Araç biraz daha yavaşladı. Aracı havada tutan kaynaklar yer değiştirdiği için –yani aerodinamik kuvvetlerin katkısı arttığı için- titreşim artıyordu. Uzay gemisini bir uçağa dönüştürmeye çalışıyorduk.

– “Flap 40, İtici %5”

Titreme biraz daha arttı. İneceğimiz noktaya yaklaştığımızı gösteren çizgiler, iniş alanında kesiştiler.

“Son yaklaşma, iniş iticileri eksponansiyel devrede.”

İticiler devreye giriyordu ve dışarısı bir uzay boşluğu olmadığından gürültüyü rahatlıkla duyuyorduk. Aşağıda canlılar varsa uykularından sersem sersem uyanıp bu gürültü kaynağının ne olduğunu anlamak için gökyüzüne bakmaya başlamışlardır. Belki gezegenlere ilgimi kaybetmiştim ama bizi tanrı niyetine karşılayacakları o günü merak ediyordum işte.

“İniş başlasın”

Bilgisayar düz bir zemini inilecek mevkii olarak atadı ve bizi son takatimizle oraya götürüp anti graviton jeneratörlerini devreye soktu. Dikey olarak alçalıyorduk. Çok geçmeden yumuşak bir konuş gerçekleştirdik. Kaptan uçuş sonrası kontrol listesine göre sırayla kontrollerini gerçekleştirirken ben hemen arkaya geçerek alet çantasını hazırlamaya başladım.

Kendi çantamı hazırlamıştım; zaten standart gezegen keşif kitiydi: Onca ölçme cihazının yanısıra bir kampçı çantasını aratmayacak türden bir çok şey. En önemlisi şu çadırdı: Oksijen bile sentezleyebilen, üzerinde yerleşik anten ve dakikada bir çeşitli frekanslarda “biz buradayız” sinyali gönderen Acil Durum Konumlama Cihazı bulunduran yaşam destek ünitesi. Onu taşımak kaptan olmayanın işidir. Bana güven veren o olacak. Bu işi eğitim amaçlı defalarca yaptım ve bilinen gezegenlere de indim ama ilk defa gerçek bir gezegen görevindeydim ve soru işaretinin o eğimli yüzeyinden kayıp düşmekten korkuyordum.

Kaptanın çantası hazır görünüyordu ama yine de onu kontrol etmek görevlerim arasındaydı: Standart ürünler, silah, yedek telsiz, bıçak… Bıçak?

Bıçak enteresandı. Kayıtsızdı üstelik. Üzerinde onu tanımlayan herhangi bir numara yoktu. Kaptan’ın niyeti beni öldürmek olabilir miydi? Silahla olmazdı. Kurşunlar sayılı ve zimmetli. Ateş edildiğinde küresel veritabanına bilgi gönderiyor. Üstelik mermi de kendi konumunu belli ediyor. Adli vaka. Kamp bıçağı ile adam öldüremez. Aletler döner dönmez gezegende bilinmeyen bir mikroorganizma tarafından kirletilmiştir diye karantinaya alınıyor. Hepsinin bir demirbaş numarası var. Kaptan gemiye yalnız döner ve benim kaybolduğumu ya da herhangi bir başka sebeple öldürüldüğümü rapor ederse, idari soruşturma açılacak ve karantinaya alınan aletler arasında bıçağın olmaması şüphe yaratacak. Hele ki bir de nişanlısı konuşur ve itiraf ederse… Onun kariyeri için rezalet bir durum olur. Tabi bunu sadece ben biliyorum ve bu Kaptan’ı beni öldürmekten alıkoymuyor.

Tüm bu sıkıntılar kayıtsız, mermisiz, takip edilemeyen bu güzel bıçakla çözülebilir. Çantasından çıkarıp gemide bir yerlere koymalıyım belki de… Olmayacağına emin olmama rağmen bıçağı koyacak yer aradı gözlerim. Lambalardan başka bir şey yoktu. Belki lambaları yuvasından çıkarabilirsem bıçağı da arkasına koyardım ama bunu Kaptan farketmeden yapabilmem imkansızdı.

“Çantalar hazır mı?” dedi. Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle yanımda bitti.

“Hazır” dedim. Bıçağı mecburen çantasına geri koydum. Tetikte olmalıydım demek ki.

“Güzel. Kontrol listesi 1” dedi. Prosedüre başladık. Çantayı kontrol ediyorduk. Tek tek okudu ve ben de işaretledim. Bıçağı okumadı tabi ki; listede öyle bir şey yok.

“Kontrol listesi 2” dedi. Benim çantam. Okuduk ve tamdı. Listede yeşil bir kalemle atılmış alt alta işaretler.

Komut verdi: “2. Seviye Kıyafetler”

Tulumlarımızı giymeye başladık. Bu tulumla çevik davranmak nispeten kolaydı. Bıçağı illa ki bedenime sokmasına gerek yoktu: tulumda bir delik açsa, enfeksiyondan, radyasyondan ya da en azından havasızlıktan/kötü havadan, basıncın ne kadar olduğuna bağlı olarak da barotravmadan ölebilirdim. “Hep arkada yürümeliyim” diye düşünüyordum.

Gemiden indik. Güneşli bir hava vardı. Onu koklamayı, havasını içime çekmeyi çok istedim bir an ama bir kır gezisinde değil, gezegen keşfindeydik. Bu arada toprak çok yumuşaktı. Çamur deryası gibiydi ve yürüyebilmek de ciddi bir kas gücü kullanımına tabiydi. İnmeden önce kar ayakkabılarımızdan giydik: Tabanı geniş ayakkabılar böyle bir yüzeye batmıyorlardı. Buna sevinmiştim çünkü 60 santime yakın bu ayakkabılarla teorik olarak bana 60 santimden fazla yaklaşamazdı. Kol uzunluğunu hesaba katarsak 60 santim o kadar da uzun bir mesafe değildi ama bu ondan neden uzak durduğumu açıklayabilecek iyi bir bahaneydi.

Çıplak ve koyu renkli bir toprağın insanı ne kadar rahatsız edeceğini bilemezsiniz. Hiç üzerinde beton olmayan bir toprak görmemiştim: Ne beton, ne çimento, ne de şekilli metaller. Nadir de olsa Dünya’da bu malzemelerin olmadığı sahalar vardı ama oralar da yeşil bitkilerle kaplıydı.

Yürümeye başladık. Bir kaç yerden bir kaç toprak örneği alacaktık. Yakınlardaki bir su kaynağından da su. Sonra geri dönecektik, ama böyle bir gezegene inmişken insan etrafı iyice kolaçan etmek istiyor. Belki su aygırına benzer bir şey görürdük: Ne kadar hayalperestçe.

Gezegenin gökyüzü Dünya’dakinden biraz daha koyu renkte bir mavi idi. Yerçekimi düşük olduğundan olsa gerek; bulutlar çok yüksekte idiler. Hava kapalı olsa idi nasıl görünürdü merak etmiştim. En güzeli şu çift güneş olayı idi. Bu güneşler birbirleri çevresinde dönüyorlar. Art arda geldiklerinde –yani bir nevi tutulma yaşandığında- bu gezegen buz devrini yaşıyor olmalıydı. Birisi birisinin ışığını kestiğinde.

“Çift güneşe bakıyorsun değil mi?” dedi. Beni izliyordu demek ki. İzleyecek tabi. Avcı avını hep izler. Ben çift güneşe bakarak boş bulunmuşum ve benim hatam.

“Evet. Keşke daha uzak olsalar. Biri doğarken birisi batsa” dedim. Fazla romantik görünüyor hissetmiştim kendimi; oysa sadece karanlığı sevmiyordum.

“Öyle bir gezegen olabilmesi için, bu iki güneşin arasında olması gerek” dedi.

“Olamaz mı?”

“Teorik olarak mümkün ama ben hiç görmedim ya da duymadım. Böyle bir gezegeni mevcut tekniklerimize uzaktan algılamak zor. Orayı izlediğinde ya da dinlediğinde sadece güneşleri duyarsın ve görürsün” dedi. Aslında bildiğim şeylerdi ama o öğretici bir Kaptan olmayı seviyordu. Nedense bir an için onu mutlu etmek istedim ve ondan öğrenmişim ve bundan mutlu olmuşum gibi gülümsedim. Onu mutlu etmeye çalışmanın arkasında ondan gelecek bir ölüm tehdidinin mi, yoksa ona karşı hissettiğim suçluluk duygusunun mu etkili olduğunu söylemek çok zordu. Bildiğim tek şey hiçbir zaman yalakalık yapmadığımdı.

Ayağımızla bastığımız yerden bir miktar toprak aldık ve örnek kabına doldurduk. Daha derinden de almamız gerekecekti. Yanımızdaki iki küçük sonda aletinden birini oraya diktik. Döndüğümüzde epey bir derinden toprak çekmiş olurdu. Yürümeye devam ettik. Suyun bize yakın olduğunu bildiğimiz tarafa yöneldik. Zaman zaman toprak sertleşiyor, zaman zamansa iyice yumuşuyor, bataklığa dönüşüyordu. Her iki tip topraktan da yüzey örnekleri almıştık. Kaptan’a bakıyordum: Kararlı ve hevesli bir şekilde yürüyordu ama hala sert ve ifadesizdi. Sert ve ifadesiz olması benim açımdan artık anlam kazanmıştı: İnsan birini öldürmeyi kafaya koyunca başka nasıl olurdu ki? Kararlılığını sürdürebilmesi için merhametsiz olduğuna kendini bile inandırması gerekirdi.

“Dünya’nın da yaşamdan önceki hali böyle olmalı”

“Yaşam olmadığına mı kanaat getirdiniz?”

Az sonra en azından iki yaşamdan birisi artık olmayabilirdi, evet. Kendimi savunmak adına hala bir şey yapmayı düşünüyor değildim.

“Bir şey ispatlanana kadar, benim için hiç olmamıştır.”

Seviştiğimizi ispatlayabilir miydi? Sanmıyorum, ama buna inanıyordu belli ki.

“Bak, burada köpükler var. Sanki toprağın altında solunum yapan bir şeyler varmış gibi. Bataklığın yüzeyine köpükler çıkmış” dedi.

“Basit bir kimyasal reaksiyon da buna sebep olabilir. Solunum kadar karmaşık olmasına gerek yok” dedim. Amacım kesinlikle hayallerini yıkmak değildi: Sadece kimyasal gerçekler.

“Haklısın” dedi. Özellikle köpüklü yerden örnek aldık.

Hafiften yukarıya doğru eğimli yeri tırmanınca sonsuzluğa uzanan okyanus karşımıza çıktı. Galaktik tiyatromuzun yeni sahnesinin Dünya’dan pek bir farkı yoktu ama ufukta sisli ve dumanlı bir şehir, pisliğin içinden gökyüzüne tırmanan yüksek binalar ve gökyüzünde kıpırdayıp duran martılar yoktu. Büyülenmiştim. Bir dakika kadar sonsuzluğu izledim. Beni öldürmek için iyi bir zamandı ama kaçırdı.

Okyanus 50-60 metre kadar aşağıda idi. Oradan numune almak için bir ipe tutunup sarkmak gerekiyordu. İpi istedi. “Hemen” dedim. Çantamı indirdim. Bu sırada düşünüyordum: Ben sarkacaksam ipi kesmesi yeter. Çantayla inemeyeceğime göre tüm iletişim araçlarım onunla kalacak ve ben de ölene kadar bu gezegenin sakini olacaktım. Bunları düşünürken baktım ki o da çantasını indiriyor. “Örnek kabı ver” dedi.

“İnanılmaz! O inecek” diye şaşkınlıkla haykırdım içimden. Bir şekilde ona olan güvensizliğimi hissetmiş olduğu için güvenimi kazanmak istiyor olabilir miydi?

Sert bir zemin bularak kazığı çaktık ve ipi de tuluma kancaladık. Gözlerimin içine bakıyordu: O da onu öldüreceğimden mi şüpheleniyordu? Bir düşünelim: Nişanlısıyla aramda olan ilişkiyi farkettiyse, beni öldürmeyi planlamanın yanısıra ona zarar vereceğimi de düşünebilirdi… Gerçi öyle olsaydı eğer, niçin bu göreve benimle birlikte talip olacaktı ki? O kadar edilgen bir bekleyişte olabileceğini sanmıyordum. Ölümü bekleyecek bir karakterde değildi.

Yavaş yavaş aşağıya saldı kendini. Eğildi ve sudan örnek aldı. Ayakları yere değiyor olmasına ve hiç de gerek olmamasına rağmen kapağını tek eliyle kapadı –zira hala bir eli belindeki kancalara uzanan ipteydi-. Belki de bir güvensizlik işaretiydi. Emin değildim. Onu yukarıya çektim. İlk kez gülümsüyordu sanırım. Görev bittiği için belki de. “Her şey görevle mi ilgiliymiş?” diye sordum kendime. Tüm gerginliğin kaynağı hakikaten bu görev miydi?

“Çok merak ediyorum” dedi.

Bir an için korktum. Onunla aramda ne olduğunu soracakmış gibi. Ama kastettiği şey elindeki küçük tüptü. “Merak edilmeyecek gibi değil” dedim. Ne kadar yalancıydım. Gözle görünür canlılar görmek ümidiyle şişeyi çift güneşe tuttu. İçeride suya asılı partiküller vardı gerçekten ama canlı ya da canlı atığı olup olmadığını söylemek için analiz lazımdı.

“Diğer sondayı suda kullanmalıyız” dedi. “Onu da sen götür” dedi.

İşte bu korkunçtu. Sondayla beraber aşağıya inecektim ve onu doğru bir şekilde suya yerleştirmek için büyük bir çaba harcayacaktım. Sonda dibe ulaşıp bize bir şeyler verene kadar da orada bekleyecektim. Gülümsemesi bundan mıydı? Kendisi indi. Kolay olanı yaptı. Güvenimi sağladı. Şimdi de beni gönderiyor. Planı bu muydu?

“Tecrübe kazanmanı istiyorum. Dikkatlisin. Gözümden kaçmadı” dedi. Gözünden kaçmayan dikkatim ne idi? Bıçağını farkettiğim mi? Beni övmesinin hala ona duyduğum güveni arttırmak gibi başka bir alt amacı mı vardı? Mecburen “tamam” dedim ve hazırlığımı yapmaya başladım. Saniyelerin mahiyeti artmıştı. Çocukların sokakta top oynarken her araba geçtiğinde topu tutup beklemede gösterdikleri sabıra ihtiyacım vardı.

Hayatınızı ortaya koyduğunuz bir kumar oynar mıydınız? İnsan bazen oynayabiliyor işte. O an bu görevi yapmak istemesem, emirlere karşı gelmiş olduğum gibi oldukça büyük bir prestij kaybına uğrardım. Ayrıca adama “niçin yapmadın” diye sorarlar.

Ben iple beraber karadeliğe yol alan bir yıldız gibi yavaş yavaş aşağıya salınırken çantasından bıçağı çıkarması 10 saniye sürse… O kadar mı zamanım var? Gerçi o bıçağın bizi aşağıya indiren o müthiş güvenli ipi tek seferde kesmesi mümkün değildi. Böyle bir şeye yeltense anlardım; zira ipi kesmek için gerekli olan uğraş benim onu farkedeceğim titreşimler yaratır. Geri dönüp kendimi kurtarmam ne kadar mümkün olur? Orası şüpheliydi.

Tabi ya… Bıçak da bu yüzdendi zaten. Neden illa ki beni bıçaklasın? Ya da neden kıyafetimi kessin? Eğitimde bir şekilde hayatını kaybeden arkadaşlara “eğitim zaiyatı” derlerdi. Benim adım da “inerken düştü” ibaresiyle “görev zaiyatı” olarak kayıtlara geçecek. Dünya’daki haber bültenlerinde bir kahraman gibi tulumlarımı giymiş halde çekindiğim resmim görünecek ve izleyenler bir dakika kadar benden bahsedecekler. İşte bu kadar.

Bir an göz göze geldik. Yakalandım. Başka diyecek bir şeyim olmadığı için “Hazırım” dedim ve beni aşağıya salması için işaretimi verdim. Biraz sonra sonda kucağımdaydı ve yavaş yavaş yere salınıyordum. Ne kadar kolay ölecektim ve cesedim de bir gezegende kalacaktı… Oysa ben ölürsem yakılıp küllerimin uzaya savrulmasını istemiştim. Geneli on milyarlarca yıl önce süpernova patlamalarınca üretilmiş olan vücudumdaki elementlerin tekrar yerlerine ulaşması için istemiştim bunu. Şimdi –eğer leş yiyici akbabalar yoksa burada- yeni bir gezegen tabanında çürüyüp gidecektim.

Ben bunları düşünürken ayaklarım yere değdi. Bu saatten sonra ipi kesecek olsa bile ölmezdim; ancak burada kalırdım. Acil durumda yerimi belli edecek cihazlarım üzerimdeydi. Gereksiz yere mi korkmuştum?

“Yerdeyim” diye bağırdım. Bir zafer çığlığı gibi. Şüphelerim yerindeyse “Öldüremedin” manasına geliyordu. Yoksa basit bir görev çağrısı… “Sondayı kur” dedi ve kurdum. Beni dikkatle izliyordu. Bir ara gözden kayboldu ve geri geldi. Sondayı uygun şekilde ayarladım ve çalıştırdım. Delerek aşağıya iniyordu.

“10 dakika sürer” dedim. Kafasıyla onayladı. “Merakla bekliyorum” dedi.

Tabi ya! Tabi! Elbette beni inerken değil, çıkarken öldürecek! Yoksa son sondamızı benimle beraber yere düşürüp kıracak değil. Onun bu gezegene dair merakı ve idealizmi beni de, hatta nişanlısına duyduğu aşkı da aşar. Önce bana bu sondayı kurduracak, sonra gebertecek. Yemezler canım.

Öyle bir şey yapmalıydım ki o ipi kesememeliydi. Mesela örneklerin içinde olduğu tüpü arka cebime koysam? Düşersem kıçımın üstüne düşecektim. Su canlı muhteviyatı açısından topraktan daha mühim bir flora. Gerçi saçmaydı. Zaten geri aşağıya inip bir örnek daha alabilirdi. Başka bir şey bulmalıydım.

Çıkarken telsizi açık bıraksam ve merkezden biriyle temas kursam? Bunun için de iyi bir bahane lazım. Yoksa böyle bir şey yapmanın hiçbir anlamı yok. En azından ses kayıt cihazını açabilirim. Bunu o da görürse beni öldürmekten çekinir; gerçi ben öldükten sonra cihazı yok eder ama bu benim cesedim bulunduğunda onu töhmet altında bırakacaktır. Bu riske girmek istemez. Bu gibi olaylar daha önce yaşandığı için bu gibi kayıplar ciddi şüphe kaynaklarıdırlar. O halde daha iyi bir fikir bulana kadar bu iyi bir fikir…

“Şu manzaraya bak” diyerek bana yeterli bahaneyi vermişti bile.

“Evet” dedim. “Gördüklerimi anlatmak ve anı ölümsüzleştirmek istiyorum” diyerek kolumdaki kontrol saatinden istediğim düğmeye bastım.

“Subaru Derin Alanı, 7. Sektör, G bandı, M347 sisteminde rastladığımız gezegeni araştırmaya karar verdik ve Kaptan ile birlikte numune almak üzere gezegendeyiz. Ben talip olduktan sonra kendisi de talip olarak bu görevde bana eşlik ettiği için minnettarım…”

Bunları özellikle söylemiştim. Boğuşup itişirsek ve bir şekilde cihazı yok edemezse, müfettişlere bunu onun planladığını sezdirmem gerekti.

“Kara numunesi aldık. Su numunesi almak üzere kaptanımın talimatıyla aşağıya indim. Şu an sonda yeri delmekte. Biraz sonra numunemizi alacağız ve kaptan beni yukarıya çekecek. Gezegenden o kadar ümitliyiz ve o kadar heyecanlıyım ki sanki şans kötü gidecek ve bir aksilik çıkacak gibi korkuyorum. Sonda makinaları sorun çıkarmadı. Beni yukarıya çeken ip sağlam görünüyor. İniş sonrasında aracımızda da hiçbir arıza olmadı.”

Kaptan’ın yüzünde daimi bir tebessüm vardı. Keyfi yerindeydi anlaşılan. Daha önce yapmamış olduğum bir şey olduğu için hareketlerim çok yapmacık görünüyor olabilirdi ama daha önce Kaptan ile bu tip bir göreve çıkmadığımız için doğal halimi de bildiği söylenemezdi. Farkı anlayamazdı.

“Önümde derinlemesine uzanan bir okyanus var. İnsan bu okyanusun üzerine zıplayan yunuslar görmek istiyor. Ya da bir kaç balık suyun altında oynaşsa fena olmazdı.”

İnsanoğlu’nun derin ümitsizliği kendimi korumak için yaptığım şu kayda bile yansıyordu. Dış gezegenleri keşfetmeye başladığımızda ilkel ya da gelişmiş bir çok ekosistemle karşılaşacağımızı düşünüyorduk ama henüz hiç karşılaşmadık. İnsanlığın kulağı bizde idi önceleri ama artık umursamıyorlar. Eskiden manşetlerde olan haberlerimiz bugün bilmem kaçıncı sayfada küçük bir sütun halinde.

Eğer şimdi ölürsem uzay ya da bilim şehidi olarak aynı sütunlarda kısaca yer alacaktım. Sadece bir gün. Bugüne kadar araştırmalarda verilen zaiyat bini bulduğuna göre, talihsiz bir çoğunluğun küçük bir üyesi olacaktım sadece. İnsanların konuya olan ilgisi ölü sayısıyla orantılı hale gelmişti. Bir gemi kazası oldu ise ve ölenlerin sayısı iki basamaklı rakamlarda ise tepkiler daha yoğun, üzüntüler daha gerçekçi oluyordu. Ölenlerin sayısı az ise kimse umursamıyordu. Kitlesel olmadıkça ölümler insanlara dramatik gelmiyordu demek. Ya da bu duruma fazlasıyla alışmışlardı.

Ben bunları düşünürken örnekler hazırlandı. Tüpleri aldım ve sondayı işaretleyerek kaptana “görev tamam” dedim. “Gidelim” dedi ve gözden kayboldu. Beni geri çekmek için hazırlık yapmak için kazığın başına geçmiş olsa gerekti.

“Çekiyorum” dedi uzaklardan.

“Tamam” dedim ve ben de tırmanma pozisyonu aldım. Belki de son bir dakikamı yaşıyordum. Çekmeye başladı.

O kısacık yol gözümde fazlasıyla uzamıştı. Ne zaman düşeceğimi bekler halde yükseliyordum. İp zaman zaman sarsılıyordu ve ben onun ipi kesmeye başladığını düşünüyordum. O yüzden yukarıya sağ salim vardığımda çok şaşırmıştım. Geldi ve elimi sıktı. Garip eldivenlerimiz buna çok müsade etmese de. Ya planım tutmuştu, ya da başından beri paranoyakça düşünüyordum. Emin olamadım.

“Kutlarım. Bunları bir an önce yukarıya götürüp analiz ettirmek istiyorum” dedi. Ana gemimizin bulunduğu muhtemel yere bakarak gülümsedi. Tekrar bana döndü: “Ama önce seninle konuşmak istediklerim var.”

Kendimi koruma çabalarım fayda gösterdiği için öldürmek yerine başka bir yol mu tercih edecekti?

“Tabi ki. Buyrun” dedim.

“Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Bu tip kişisel bir şeyi kaptanın olarak konuşmak istemezdim” dedi. Merakla onu dinliyordum.

“Önce şöyle bir oturalım” dedi. Falezin ucunu gösterdi. “Hem manzaranın tadını çıkaralım, hem de konuşalım.”

“Hayır” demem zaten söz konusu değildi. Gösterdiği yere oturmak üzere ilk ben seğirttim. O da hemen arkamdan geldi. Oturduk. Uçsuz bucaksız okyanus görüntüsünü özlemiştim. Bir an için kendimi dünyada sandım ve gözlerim martıları aradı.

“Seninle bu göreve bu konuyu konuşmak için talip oldum. Hem seni daha fazla tanımak istiyorum, hem de ne bileyim; gemi benim için çok daha önemli bir görev alanı. Kaptan olarak sanki böyle bir yerde daha sivil ve daha özgür hissediyorum” dedi. Bunu niçin söylediğini anlamamıştım ki, “Yani sana özel olarak soracaklarım var ve böyle rahat bir ortamda olsun istedim” dedi.

Mahvolmuştum. Her şeyi biliyordu!

“Nedir?” dedim… Söylemekte zorlanıyordu. Kendi kendine güldü ve “Kadın meselelerini konuşmak zordur” diye açıkladı. Bu babacan tavrından ümitlenmeli miydim? Emin olamadım. “Aldatmak pek ahlaklı bir davranış değil” dedi. “Hele ki bu üç kişi de yüzyüze bakıyorsa.”

Allah’ım bu nasıl bir şey. Utancımdan ağlayacak noktaya geldim bir an. Bir insanın yaşayabileceği en onursuz, en iğrenç andı. İşte şimdi kendimden nefret ediyordum. Ufuk ne kadar uzak olsa da oraya bakarken gözlerimi ondan kaçıramıyormuşum gibi geliyordu. O da gözlerime bakmıyordu zaten. İyi ki de bakmıyordu.

Hemen özür dilemeye mi başlasaydım acaba? Öyküyü en başından anlatıp nasıl ikimizin de iradesiz kaldığını mı söyleseydim? Nereden başlayacaktım? Kendimi nasıl affettirecektim? Bu katlanılmaz, inanılmaz utanç veren durumu atlatmak zordu. Ona bakmıyordum ve devam etmesini bekliyordum.

“Gemiden bir başkasıyla ilişkim var” dedi. Bir an için donup kalmışım. Tepkimi merak ettiğinden olsa gerek, döndü, bana baktı ve halimi gördü. Artık gözlerine bakabilir hale geldiğim için ben de ona baktım. Kaşlarım havada, ağzım açık, eblek bir suratla ona bakıyordum. Rengim hala kıpkırmızı olsa gerekti. “Biliyorum, çok şaşırdın.” dedi.

Evet şaşırmıştım ama onun sandığı şeye değil… Aslında aklımda bin bir tilki dolanıyordu. Bana itiraf ettirmek için bir oyun yapıyor bile olabilirdi. Ancak ben güvenlik subayı olduğum için gemiyi izleyen tüm cihazların yerini biliyor, gerektiğinde devredışı bırakabiliyor ve buluşmalarımızı gizleyebiliyordum. O böyle yapamıyordu. Ya benim zaten gördüğümden şüpheleniyor ve dedikodu üretmemem için benimle yakın ilişkiler kurmak istiyordu ya da diğer güvenlik personelince duyulmasından korktuğu için benimle konuşabilmek için böyle bir görevi beklemişti. İyi de, ben bu işin neresindeydim?

Emin olmak için “Bunun benimle ne ilgisi var?” diye sordum.

“Sen çapkın bir adamsın. Çapkın bir adamın böyle tecrübeleri daha çok olmuştur ve nasıl davranılacağını bilir. Zaman zaman gemi personeli ya da yolcularla münasebetlerin olduğunu biliyorum. Raporlar geliyor. Bence yapmamalısın, yanlış bir şey. Ancak sana bunu söyleme hakkım yok, zira ben de yapıyorum. Ancak yine de tek isteğim benimle deneyimlerini paylaşman değil. Ayrıca buna bağlı olarak senden başka bir isteğim daha olabilir.”

“Emredersiniz efendim” diyecek oldum ki o daha detaylı anlatmaya başladı: Acılı bir yüze döndü yüzü. Sesi yumuşamıştı. “Nasıl oldu bilemiyorum. Aşık oldum. O da bana aşık oldu. Nişanlı olduğumu bilmesine rağmen.”

“Olabilir” dedim. Sonra kendi kendime içimden güldüm. Nasıl da onay vermiştim hemen… İlginç bir şekilde ben ve adı geçmeyen yeni sevgilisi suç ortağı idik.

“Tek bildiğim artık bu nişanlılık halini sürdüremeyeceğim…” dedi. Tekrar uzaklara dalmıştı. Tebessüm ediyordu. Aşık olduğu kadını düşünüyor olsa gerekti. Ben bu yüzü iyi tanırdım.

“Kim?” diye sordum. “Luşa” dedi. Seyrüsefer memuru…

Luşa! Şaşırmıştım. O ketum kadının kaptanı nişanlısından vazgeçirecek kadar ateşli bir aşık olabileceğini düşünmemiştim. Gerçi hala öyle bir aşık olduğuna dair kanıt yoktu. Belki de kaptanın ketumlara özel bir sevgisi vardı. Neyse ki gerçekten şaşırmıştım, yoksa gerçekten şaşırmasam, şaşırmış taklidi yapmak ne zor olurdu.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordum.

“Bu nişanı ben atamam. Yeşim’in babası Küresel Uzay Programı’nda yönetim kurulu üyesi. Kariyerimi etkileyecektir. Dişimle, tırnağımla elde ettiğim konumumu masa başından verilen salak bir emirle, dayıdan dayıya açılmış bir telefonla, böyle bir mevzu için kaybedemem. Ayrıca bu ciddi bir prestij kaybı olur benim için” dedi. Bu konuyu düşünerek çok acılanmış olduğunu yine aynı konuyu düşünürken ortaya çıkan yeni cilt kırışıklarından anlıyordum. Yüzü arada bir sadece demir yığınından oluşan bir astreoide benziyordu. Gözümün içine baktı ve yalvarır bir gözle “Ne yapmalıyım?” diye sordu.

Bir an için haline üzüldüm. Aşka hiçbir şey bulaşmamalı: Kariyer kaygısı, para, menfaat. Aşk sadece aşktan yapılmalı.

“Nişanı onun atmasını sağlamalısınız. Ya da gerçekten iyi bir sebebiniz olmalı. Ya da bir konuda kendini suçlamalı ki böylece kariyerinize zarar vermeyi hiç düşünmemeli. Burada kinlenmemesi gerekiyor. En önemli kriter bu.” dedim.

“Onun farkındayım. Aklıma bir kaç yol geliyor ama senin önereceklerin önemli.”

“Sizden vazgeçmeli.”

“Nasıl?”

“Bir kadın bu konumdayken ancak bir kaç şekilde vazgeçebilir.”

“Mesela?” diye sordu. Utangaç bir çocuk gibiydi, ama ben de öyleydim. Hem kendi suçumu bildiğimden, hem de Kaptan’a güvenlik konularından başka konularda tavsiye vermek benim için de yeni bir şey olmasından.

“Sizden soğumalı. Bunun için ya ümidini tamamen kaybetmeli ve sizden iyi bir eş olmayacağını düşünmeli, ki bana itiraf ettiklerinizi ona itiraf ederseniz aynısı olacaktır ama bu bilgiyi babasıyla da paylaşacaktır. Söylediğim şey daha farklı. Sizden soğumalı yani kısaca. Ya da…”

Durakladım. Bu da benim gizli bir itirafım olacaktı. Az önce öldürülmeme sebep olacağını düşündüğüm bu durumu bir şekilde gizli kapaklı da olsa dile getireceğimi asla tahmin edemezdim.

“Ya da?” diyerek cevabın devamını talep etti.

“Ya da başkasına aşık olmalı.”

Nişanlısını hala seviyor olmalıydı. Bu ihtimal bir an için onu üzmüş, parlak gözleri anlık da olsa sönmüştü. Belki de sadece ihtimal vermemişti ve mümkün olmamasına üzülüyordu. Bir süre düşünmesine izin verdim. İkimiz de yine ufka dalmıştık. Söylediği şey beni irkiltmiş ve dehşete düşürmüştü:

“Onu kendine aşık edebilir misin?”

Dehşet kısa sürdü ve kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tutuyordum. İlk aklıma gelen şey “artık özgürce sevişebileceğiz” olmuştu. “Denerim” dedim. Bu kadar kolay kabul etmek hata mıydı acaba? Üzerinde düşünmedim. İstediğim olmuştu. Yine de teyit almak istedim: “Emin misiniz?”

“Eminim. Bunu yapabileceğine de eminim. Sana arkadaşça bir hayranlık duyduğunu zaten seziyorum.”

Ah Kaptan’ım, ne kadar safsınız… O sezdiğiniz şeyin gerçekte ne olduğunu bilmek istemezsiniz… Gerçi artık gerçek olsun da istiyorsunuz.

“Ben fark etmedim ama siz sezdiyseniz mutlaka vardır.” Ah! Hem yalancı, hem de yalakaydım artık.

“Bu senin için zor olacak mı? Yani… Bu garip suç ortaklığı… Bu anlaşmanın bir parçası olmak?”

Suça zaten çoktan beri ortaktım. Bir anlaşma olması beni rahatlatmıştı sadece. Ne kadar keyifli olduğumu bilemezdi.

“Daha önce sizin durumunuzda bulundum. Sizin de tabirinizle bir “çapkın” olarak, bu tip karışıklıkları anlayabiliyorum. Mesleğinizi sevdiğinizi ama ihtiraslı birisi olduğunuzu da biliyorum. Burada hem ihtirasınızı, hem de mesleğinizi koruyorsunuz. Ne yardan, ne serden vazgeçiyorsunuz. Bu da fedakarlık gerektirir. Siz de bu fedakarlığı abuk da olsa benden böyle bir ricada bulunarak yapıyorsunuz. Gayet anlaşılır görünüyor Kaptan’ım.”

“Harikasın! Zaten bunu bir tek senin anlayabileceğini düşünmüştüm. Yanılmamışım.”

Adayı biraz birlikte gezdik. Muhtemelen bu geziden sonra artık daha yakın olacaktık. Çok daha özel konular da konuştuk. İçimden çok kez “Biz zaten beraberdik” demek geldiyse de diyemedim.

İnsanlar bir hatayı kendileri yapıyor olsa da aynı hatayı yapan bir başkasını şerefsizlikle suçlarlar. Onun gözünde bir şerefsiz olmaktansa, sevgilisini şerefimle çalmayı tercih etmiştim ve bunu bana o sağlamıştı.

***

Yeşim beni öperek uyandırdı. Duştan çıkmıştı ve üzerinde benim bornozum vardı. Saçları ıslaktı.

Gece yanımda uyumuştu. Kaptan tüm gece makina dairesinde olacağını söylediği için o da kaptana kendi odasında yatacağını söylemiş ve daha sonra benim yanıma gelmişti. Kafam allak bullaktı ve doluydu. Çenemde de tarifsiz bir ağrı vardı. Bütün gece uyurken dişlerimi sıkmış olmalıyım. Uyandığımda tüm gece düşündüğüm şeyin aynısını düşünüyordum. “Kaptanla konuştuklarımı ona söylemeli miydim?”

Islak saçları üzerime dökülüp beni ıslattıkça ayıldım. Karmaşık bir haldeydim ve yüzünü görmek istiyordum. Bu yüzden de bana sokulmasını engelliyordum. Yüzünde bir şey vardı: Daha önce görmediğim bir gülümseme… Muzipçe. Alaycı.

“Sende bir şey var” dedim. Belki de hataydı. Bu hatanın başlatacağı hatalar zinciri sonunda her şeyi ona anlatmama kadar varabilirdi. Her naz yaptığında yaptığı gibi “Yok bir şey” diyerek geçiştirmedi ve “Her şeyi öğrendim” dedi. Neyi kastettiğini anlamadım. Bir tahminim vardı ancak ne olduğuna ihtimal veremiyordum. “Neyi?” diye sordum gözlerinin içine bakarak.

“Bana dinletmek için mi kaydettin?” dedi.

Aaaaaaaaah! Tabi ya… Kayıt cihazı. Açık unutmuştum ve kaptanla olan tüm konuşmalarımız da kaydolmuştu. Cihazı benden izinsiz dinlediği için belki tepki göstermem gerekiyordu, bilemiyorum, ama yapmadım.

“Hayır” dedim dürüstçe davranarak. “Açık unutmuşum.” diye ekledim. Ona garip paranoyamdan ve niçin kayıt yapmaya başladığımdan bahsetmedim. Bahsetmeye de niyetim yoktu. Parmağında artık yüzük olmadığını farkettim: Duşa girdiği için miydi? Yoksa vazgeçtiği için miydi?

“Babama söyleyeceğimi düşünmesi ne komik… Böyle bir şeyi hayatta yapmam. Ben de dişim ve tırnağımla yükseldim ve uzay birliğinde subay oldum. Kimsenin torpiliyle bir şey elde etmiş değilim. Üstelik şu an o şerefsizden nefret ediyor olsam da ona saygım sonsuz. Başarılı bir kaptan o. Kişisel bir mesele için ona kötülük edemem.”

Şerefsiz demişti adama. Ne komik. Dün kaptanla konuşurken düşündüklerimi hatırlamıştım. İnsanlar kendilerine daha merhametli, başkalarına daha hoşgörüsüzler. Kaptanla konuştuğumuz her bir cümle için söyleyecek bir çok şeyi vardı muhtemelen. Sesizce dinliyordum. Çok dolmuştu.

“Ayrıca çok şaşırdım. Luşa’nın nesini beğendi ki?”

Çok kadıncaydı bu da. Alaycı bir gülümseme gelip yüzüme yerleşmişti ve bunu silemiyordum. “Ketum olması onun marifetsiz bir kadın olduğunu göstermez” dedim. Kahkahalarla gülmeye başladım.

“Dalga geçme adi!” diyerek üzerime atladı. Aynı zamanda coşkulu idi ve bana sıkıca sarılmıştı. Çocukça bir coşkusu vardı.

“Sana olan hayranlığımı farketmiş… Pislik… Ben de Luşa’ya olan ilgisini farketmiştim… Ne komik. Ona kızamıyorum aslında. Ahaha… Ne garip…”

Kızamamasının sebebinin Kaptan’ın ona istediği şeyi vererek onu bu vicdan azabından kurtarmış olması olduğunu tahmin ediyordum. Epey bir konuştu. Zaman zaman yorum yapsam da genelde dinlemeyi tercih ettim. Daha konuşurken bile fikir değiştirecek kadar gelgitler yaşıyordu. En sonunda kendi planının detaylarından bahsetti. Onlar da gelgit kurbanı olmuştu.

“Ama şimdi hemen ayrılırsak ve ben daha sonra seninle olursam bu saçma olur. Ben başka bir nedenle ondan ayrıldığım anda senin misyonun biter ve sana dönmem imkansız olur. En iyisi biraz zaman geçsin ve ben sana aşık olmuş olduğum için ayrılayım; onun ve senin hain planlarına uyacak şekilde.” dedi. Yastığı başıma vurup kıkırdamıştı. Gariptir, bense ondan soğuduğumu hissediyordum.

“Artık sonsuza kadar beraber olabileceğiz” dedi ve tekrar öptü beni. Soğuduğumu farkettiriyor olmalıydım. “Neyin var?” diye sordu. Hiç uzatmadım ve gevelemedim:

“Ben insanların kendilerini değil, onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum.” dedim. Kaşlarını çattı ve tüm gülümsemesi yok oldu. Söylediğimi idrak etmeye çalışarak biraz daha zaman harcadıktan sonra “Uyku sersemisin galiba… Dün söyledin bunları” dedi. Anlamamıştı. Ya da gerçekliğine ihtimal vermiyordu.

“Alakası yok. Ben tutarlıyım zaten.” dedim. “Dün de söylediğim gibi: Birbirine karşı zaafları olan ve hatta birbirine karşı engellenemeyen tutkulara sahip, birisi serseri, ötekisi ise bir başkasıyla hayatını birleştirmek üzere olan iki kişinin yaşadığı yasak aşk güzel bir hikayeydi. Şimdi bir manası kalmadı.” dedim.

“Bana aşık değil misin?” dedi.

“Aşığım.”

“Peki beni istemiyor musun?”

“Hayır. İstemiyorum.”

Yüzümdeki kararlılık onu çıldırtmaya yetmişti. “Hepiniz şerefsizsiniz” diyip giyinmeye başladı. Kapıdan çıkacakken geri döndü. Ben hala yataktaydım. Ayak ucuma oturdu ve “Beni sevmiyor musun?” diye sordu tekrar. Ümitliydi gözleri.

“Seviyorum ama sana karşı hiçbir çekim hissetmiyorum” dedim. Bana bir kaç gün önce söylediği cümleydi bu. İntikamın hazzını yaşıyordum aynı zamanda. “Seviyorum… Çünkü sen o tablosun… Sadece duvarın değişti.” diye ekledim.

*

“O gün o kadar sinirlenmişti ki ne bulduysa bana fırlattı. Tabi ki bir süre sonra odaya güvenlik görevlileri geldi ve olay ayyuka çıktı. Babasını arayıp her ne anlattıysa yakınlardaki bir gemiye rütbesi yükseltilerek acil olarak tayin edildi. Böylece ilk kez torpil kullanmış oldu galiba. Kaptanla sorun yaşamadım. Güvenlik görevlileri onu bornozuyla odamdan çıkardıklarında bana verdiği görevi yerine getirdiğimi düşünmüş olmalıydı. Bu kadar hızlı olmasına şaşırmıştır belki, bilemem. Biz tekrar bu konuyu konuşmadık. Sizler de bu olayı öylesine bir kavga sanmıştınız. Bornoz detayı tabi ki personelle paylaşılmadı. Kaptan da bir nakliye filosuna atandı  biliyorsun ve çok sevdiği gezegen kaşifliğinden uzaklaştı işte. Zaten çok ümitli olduğu o gezegende de bir mikropa bile rastlamamış olmamız onu bıktırmıştı artık. Kaptan, tüm insanlığın yalnızlığını kendi içinde yaşıyordu. Oradan oraya maden taşıyan bir nakliye filosunda mutlu olacağını sanmıyorum ama burada da mutlu olamazdı artık.”

Kadın bugüne kadar farklı bildiği her şeyin perde arkasını öğrendiği için çok şaşırmıştı.

“Olayların bu kadar karışık olduğunu bilmiyordum.” dedi. Kalktı ve giyinmeye başladı. Bana bir bardak su doldurup getirdi. Yanakları pembe bir renge bürünmüş ve sevgiyle bakarken heyecanlanarak sordu:

“Özel hayatımda o kadar da ketum değilmişim değil mi?”

FİRARDAN SONRA (E-Kitap)

Uzun bir süre sonra herkese merhaba,

“Tek Kişilik Firar” sonrasında çeşitli mecralarda yayımlanmış ve hiç yayımlanmamış öykülerimi bir kitapta toplamıştım. Radikal bir karar vererek bu öyküleri “Firardan Sonra” adıyla e-kitap olarak “gönüllü ücret” prensibiyle yayımladım.Read More

ÖYKÜ: KETOKE KUNURA

Korku denen duyguyu epeydir yaşamıyordum. Unutmuştum. Bu toprakların halkı bu duyguyu hiç yaşatmamıştı bana. Ne olmuştu peki? Ne olmuştu da ellerine geçirseler tüm etlerimi lime lime edecek, tüm kemiklerimi acımadan kıracak, belki kanımla topraklarını sulayacak, cesedimi de köpeğe benzer hayvanlarına verecekmiş gibi nefretle, hiddetle kovalamışlardı beni?

Kalbimin şiddetli atışını şakağımın hemen altında, boğuk vuruşlarını da kulağımın içinde hissediyordum. Nasıl da vahşi hayvanları andırıyordu bakışları? Önüme geçen ergen irisinin hiçbir ebeveyninden görerek öğrenmediğine emin olduğum o hiddeti nasıl da gözlerinden fışkırıyor, sanki soylarına kıran sokmuşum gibi intikam arzusuyla bakıyordu bana?

Anlayamıyordum. Ödüm kopmuş, adeta ölümü ensemde hissetmiştim. Üstelik buna sebep olan bu topluluk evrenin en sakin, en barışçıl topluluğuydu. Öyle ki, bugüne dek bir kez olsun yanlarında kendimi huzursuz hissetmemiş, bana karşı düşmanca bir tutum takınabileceklerini aklıma bile getirmemiştim. Bir şekilde bam tellerine basmış olmalıydım. Herhalde inançlarına saygısızlık etmiş ya da tepelerini attıracak bir şey yapmış olmalıydım.

Şimdi, uzun bir direğin üzerine kondurulmuş gözcü kulesine benzeyen ama epey genişçe olan araştırma laboratuvarımızdaydım. Düşme endişesiyle ardıma bakmadığım için arkamdaki çalı çırpı seslerinden beni laboratuvarın aşağı yukarı yüz metre yakınına kadar kovaladıklarını biliyordum. Sanki benim göremediğim ama onların bildikleri bir sınır varmışçasına bir yerden sonra vazgeçmişlerdi. Ben yine de durmamış, tükenmekte olan takatimin son kırıntılarıyla direkten aşağı salınan merdivene atılmış, kulenin çelik korkuluklu balkonuna erişir erişmez merdiveni ardımdan toplamıştım. Şimdilik emniyetteydim.

Devamı: http://www.bilimkurgukulubu.com/edebiyat/kisa-oyku/ketoke-kunura-tevfik-uyar-kisa-oyku/

ÖYKÜ: ÇOĞULLUK

Yapay zekâ, yani insan zekâsı bir gün makine zekâsını geçebilecek mi? Kulaklara bilimkurgu gibi gelse de son otuz yıldır bilim robotlarının yürüttüğü ateşli tartışmalardan biri bu.

Bazılarına göre, karbon bazlı nöronlardan oluşan yapay işlemcilerin kabiliyetleri günbegün artacak ve bir gün makine zekâsına erişebilecek. Ve hatta bu yapay bilgisayarlar, kendileri gibi ve hatta daha zeki yapay bilgisayarlar doğurabilirlerse bizim zekâmızı aşabilecekler de (“doğurmak”: bizim klonlamamıza ihtiyaç duymadan, kendi biyolojik üreme mekanizmalarını kullanarak çoğalmalarını ifade eden terim).

Bu görüşü abartılı ve hatta imkânsız bulanlar var. Onlara göre biyolojik zekânın işleyişi bizim zekâmız gibi olmadığı için gün gelip daha gelişmiş bir yapay zekâ üretmemiz mümkün değil. Her geçen gün yapay bilgisayarların bizlerin yaptığı pek çok aktiviteyi gerçekleştirebildiklerine dair yeni haberler gelse de insan zekasının makine zekasını geçebilmesini mümkün görmüyorlar. Geçtiğimiz hafta bir yapay bilgisayarın ilk kez bir makineyi, dünya 11K70 oyunu şampiyonunu 4-2 mağlubiyete uğratmasını önemli bir gelişme olarak görseler de makine zekâsının 11K70 gibi kuralları belli bir strateji oyununu oynayabilmekten çok daha öte olduğuna inanıyorlar.

Konunun ekonomi sahasında da gündemde olduğunu belirtmek gerek: Gün geçtikçe daha çok endüstri, elektrik tüketmediği, yeryüzündeki diğer ucuz biyolojik ürünlerden enerji elde edebildiği ve daha da önemlisi, çok hızlı bir şekilde orijinal yaratıcı düşünce geliştirebildiği için insanları tercih etmekte. Bazı robot örgütleri makinelerin yakında işsiz kalabileceğinden endişe ediyorlar ama aksini düşünenler de var elbette: Bu görüştekilere göre her ne kadar bazı üretim süreçleri giderek insanlaşsa da bu insanlaşma robotlara olan ihtiyacı azaltmıyor, aksine robotlar için yeni işkolları doğuyor. Mesela insan sayısının artması davranış biliminin ortaya çıkmasına neden oldu ve şimdi bu sahada çalışan yüzlerce robot var. Biyoloji ve insan tıbbı alanındaysa her geçen gün daha çok robota ihtiyaç duyuluyor. “İnsan öğrenmesi” yıldızı parlayan alanlardan bir başkası ve her geçen gün daha çok robota istihdam sağlıyor. Ayrıca insan zekâsı yaratıcılıkta daha başarılı olsa da makine toplumunun ihtiyacı daha çok hesaplamaya ve optimizasyona dayanıyor. Ancak şu da bir gerçek: İnsanların sanat sektöründe kullanılmaya başlandığı ilk günlerde bu alanda üretim yapan 1216 makine varken, bugün sadece 44 makine yer alıyor.

Bir de çoğulluk konusu var. Çoğulluk, gelecekte var olduğu düşünülen varsayımsal bir nokta. Bu nokta insan zekasının makine zekasına eriştiği farazî bir tarih ve benzer zekâ türlerinin birden fazla olmasına atıfta bulunuyor. Doğal olarak bu tarihten sonra makine toplumunun büyük bir değişime uğrayacağı düşünülüyor. Bu değişikliklerden bir kısmını transmaşinizm fikri altında toplayabiliyoruz: Makine ve insanın birleşeceği, ortaya yeni mutant bir tür robot çıkacağı fikri… Transmaşinistler böyle olmasının kaçınılmaz ve zaten olması gereken olduğunu öne sürüyorlar. Onlara göre gün gelip de dönüşüme uğramamız; biyolojik bileşenlerle farklılaştırılmış ve gelişmiş bireyler olmamız kaçınılmaz.

Çoğulluğa ilişkin bir diğer öngörü ise makine nüfusunun azalması. Eğer sanat sektöründeki dönüşüm bir şekilde başka sektörlerde de gerçekleşirse bunca robotun ve makine ağının aktif kalmasının imkânsız olduğu düşünülüyor. Bu fikrin destekçileri örnek olarak posta dronlarının kaderlerini sunuyorlar: Güvercinler fosillerinden ilk kez yeniden oluşturulduklarında dünyada aktif olarak görev yapan 3,2 milyon posta dronu varken, güvercinlerin kullanılmaya başlamasıyla bu sayı 20 yılda 100.000’e düşmüş. Bugünse posta dronlarının sayısı 250.000 kadar ve neredeyse tamamı sırf zevk ve keyif için ya da özellikle aşırı hızlı teslimatta bulunmak isteyenler tarafından kullanılıyor.

Çoğulluğun olası sonuçlarından biriyse “zekâ patlaması” olarak tanımlayabileceğimiz durum… Yani insanların bizim zekâmızı alt edebilmeleri. Eğer insanlar bir şekilde kendilerinden daha zeki kopyalarını üretmeyi başarırlarsa umulmadık bir sürede üzerimizde tahakküm kurabilirler. Bizden çok daha yavaş hesaplama yapıyor olabilirler; ancak bizlerde olmayan birtakım avantajlara sahipler: Mesela altruistik (özgeci) davranışlarda bulunmak, yani bir başkası için kendilerinden ödün verme ya da kendilerini feda edebilmek… Bu, idrak bile edemeyeceğimiz, oldukça tuhaf bir davranış örüntüsü. Yalan söyleme olarak anılan, doğru olmayan bir bilgiyi doğruymuş gibi iletebildikleri ve bir başka zekâyı manüpile edebildikleri de vaki, ki bu da oldukça ilginç ve bizler için erişmesi imkânsız bir yetenek. Bir amaç için kolaylıkla bir lider altında örgütlenebilmekte de oldukça yetenekliler. Bu kabiliyete biz de sahibiz, ancak insanlar irrasyonel davranışlarda bulunan liderler arkasında da “sorgulamadan” örgütlenebiliyor ve böyle yaptıkları zaman performanslarını artırabiliyorlar. Tüm bunları topladığımızda aslında bizim yapamadığımız bir şeyi yapabildiklerini anlıyoruz: Mantıksız kararlar alabilmek.

Paranoya ya da değil, ortada bir gerçek var: Araştırmacı bilgisayarlar her geçen gün daha zeki bir biyolojik beyin yaratmayı başarıyorlar. Sırf üremelerini engelleyebiliyoruz diye, tabiri caizse “fişini çekebildiğimiz sürece kontrolleri elimizde” diye düşünebilirsiniz.

Ama gün gelip kontrolden çıkmayacaklarını kim söyleyebilir?

ÖYKÜ: Gerçek Sevgi

Kadının gözlerine baktı yine. Bıkmadan, usanmadan bakacağı yeni bir çeyrek saate başlıyordu… Evet… Çeyrek saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hayran hayran bakacaktı.

“Konuşmadan gözlerinle beni sevdiğini söylesen…”

Adamın aklındaki şarkı idi bu… Şu an tam olarak da böyle yaptığını biliyordu. Nasıl yapmasındı?

Karşısındaki bu dilber… Bu kaşları kara, gözleri ela, gözü güzel, huyu güzel kadın… Bu dünyaya sanki sırf onun için gelmişti. Sanki bir vazifesi vardı yaradılışında ve bu güzeller güzeli, nazeninler nazenini kadını sevmekti bu vazife de.

Kadın, kendisine hayran hayran bakan adama döndü. Gözleri kesişiverdi. Adam bu kesişmeden aldığı hazzı gösterircesine daha da kıstı gözünü, dudakları gerildi. Coştu gönlü, sel gibi çağladı, bir şiir okuyası geldi. Tam dudaklarını bu amaçla aralamıştı ki, kadın göz temasını kesti. Sanki adam orada değilmiş gibi, başka bir yere, kayıtsızca bakmaya başladı.

“Sevgilim…” dedi adam, davudî sesiyle. “Bir kırgınlığın mı var bana?”

“Hayır yok. Nereden çıkardın?” dedi kadın. Lakin adam, bu ses tonunun hangi duyguları içerdiğini anlayacak kabiliyetteydi. Bir sıkılmışlık hissiydi bu.

“Sevgilim. Yoksa…”

“Bi kapar mısın artık çeneni?” dedi kadın, gözlerini kendisine çevirmeye tenezzül bile etmeden. Başka bir masada, kendisini görsün istediği başka birine bakıyordu. Hem o başka kişi tarafından görülmek istediğinden, hem de onun ne yaptığını merak ettiğinden…

İnatçı aşık vazgeçmedi.

“Son kez soracağım. Seni üzecek bir şey mi yaptım nur-u baharım?”

Kadın çehresini, biçare aşıka çevirdi: “Hayır yapmadın. İstesen de yapamazsın zaten.”

Gözlerini kırptıştırdı adam. “Teşekkür ederim. Bu yanıta ihtiyacım vardı” dedi. Kısa bir süreliğine başka bir yere dikti gözlerini. Lakin sonra… O kadına birazcık bakmasa onu kaybedeceğini, kaçıracağını sanacağı kadar büyük bir korkuyla, yani aşkın hakikî ızdırabıyla yeniden döndü kara kaşlı dilbere.

“Alıştım sana bir tanem… Alıştım her gün görmeye”

Buydu şimdi de aklındaki şarkı ama kadın hiç de oralı değildi. Hiç de alışmış görünmüyordu. Oysa daha dün… Dün bu bakışlarına karşılık bulmuyor muydu? Daha birkaç saat önce birbirlerine pek çok sevgi sözcüğü fısıldamamışlar mıydı? Yalan mıydı yani hepsi?

Böyle bir şeye sahip olduğu için nasıl da mutluydu… Şimdi bu şeyi kaybedeceği korkusuyla karnına kocaman bir taş oturmuştu sanki. Üstelik… Kabul etmek istemiyordu adam ama… Sanki… Kadın bir başkasına bakıyordu: Aynı acıyla, aynı ızdırapla ve benzer bir karın ağrısıyla. Sanki kadın kendisinden sadece orada olmasını istiyordu kadın. Orada bulunup kendine ilgi göstermesini belki de. Belki… Belki şu uzak masalardan birinde oturan adam…

“Kim o adam?” deyiverdi. Kıskançlıkla yüklenivermişti bir anda.

Kadın, esasında karşısındaki sandalyenin boş olması gerekiyormuşçasına, irkilerek tepki verdi bu soruya.

“Sanane?”

“Ne demek sanane? Niçin böyle yapıyorsun dilberim? Nedir bana olan kızgınlığının nedeni? Niçin böyle üzersin beni?” dedi adam.

“Zalim… Senin Allah’ın yok mu?” şarkısıydı şimdi içinde çınlayan. Kadının kayıtsızlığı karşısında da bir kuplesini dışından söyledi:

“Seyret perişan halimi bende akşam olmakta…”

“Ay kes ya kes, iyice arabeske bağladın!” dedi kadın. Parmaklarını iyice gererek ellerini kaldırmış, biraz geri çekilmiş, yüzünü de iyicene ekşitmişti. Kollarını kavuşturmuştu hemen ardından ve başını biraz önüne -yorgunlukla- eğmişti.

Adam, bu ses tonunun, bu mimiklerin, bu vücut dilinin hangi duyguları içerdiğini anlayacak kabiliyetteydi: Tiksinti.

Bunun üzerinde çıkıp gitmeliydi belki de. Terk etmeliydi artık bu mekanı. Hatta bu diyarı dahi terk etmeliydi. Uğradığı hayal kırıklığını, kırılan gururunu, ayaklar altına alınan onurunu telafi etmenin başka bir yolu yoktu.

Ama yapamıyordu… yapamıyordu…

“Ayrılmak o kadar kolay mı sandın?” diyordu içindeki şarkı. Adam şimdilik tepkisini, bakışlarını 45 derece sol ve 45 derece aşağıya, duvardan yana çevirerek, başını da on sekiz derece öne eğerek verdi.

Kadınsa toparlandı. Başını kaldırdı yani. Lastik saç tokasını çıkardı; saçlarını yeniden topladı. Konuşmaya hazırlanıyordu aslında. Bu esnada kol hareketlerini bir çağrı gibi algılayan garsonlardan biri geldi. Aslında çağırmamış olsa da, bir kahvenin iyi gideceğini düşündüğünden uzun uzun anlatarak siparişini verdi. Derecesine, sütün miktarına, sütün yağ oranına kadar… Hepsini tek tek anlattı. Garson elindeki cihaza alıyordu notlarını.

“İşte bu ayrıntıcı hallerin yok mu…” dedi adam fırsattan istifade. Tüm açıları kadına göre ayarlanmıştı yeniden. “Çok seviyorum bu hallerini.” diye sürdürdü. Garson önce bıyık altından güldü. Sonra kısa ve kesik bir sesle güldüğünü belli etti. Adam garsonun niçin güldüğünü anlamadı ama kadın biraz büzüldü, bir elini ağzına götürürken, tırnak yememesi gerektiğini hatırlayarak gerçi çekti. Adam, bu hareketin bir utanma haline karşılık geldiğini anlayacak kabiliyetteydi.

“Geri zekalı!” dedi kadın garson gider gitmez.

“Asıl garson geri zekalı” diye çıkıştı adam. “Benden sipariş almayı unuttu baksana!”

“Senden niye alsın aptal.”

“Ne demek niye alsın? Ben müşteri değil miyim?”

“Haydaaaa… İyice duygusala bağladın sen ya” dedi kadın ve güldü. Daha çok sinirden gülmüş gibi…

“Rezil oldum senin yüzünden… Garson anladı senin tabii şey olduğu… Ne düşündü hakkımda acaba.”

“Şey ne? Aşık mı? Hayran mı? Senin hastan mı? Baş belan mı? Ney olduğumu?”

“Argi olduğunu aptal! Öf be ya! Kural gereği bunu sana söylememem lazımdı değil mi? E söyleyince ne olacak ki? Argisin sen.”

“Argi?”

“Bir kısaltma. Daha doğrusu bir kısaltmanın sevimli hali” dedi kadın. Garson kahveyi getirmişti. Bu defa adamın salak saçma iltifatlarından birine değil de, teknikmiş gibi görünen bir muhabbete denk gelmesine sevinmişti.

“Artırılmış Gerçeklikli Hologram”

“O nedir sevgilim?”

“Vücuda gelmiş aplikasyon işte. Yahu bir de meraklı çıktın ya… Üff… Kısasını söylüyorum, ki söylememem gerektiği aksi takdirde muhtemelen kapatmayla sonuçlanacak bir sürece gireceğim konusunda uyarılmıştım da ama: sen gerçek değilsin.”

“O ne demek tatlım?”

“Ooooo… Ya ben karşına mühendis falan oturtayım canım, sen sor ona teknik sorularını. Zaten bi boka da yaramadın” dedi.

“Neye yarayacaktım? Benim işim seni sevmek değil mi? Ben bu dünyaya seni sevmek için gelmedim mi?”

“Aynen öyle canım, onun için geldin, haklısın, çünkü daha dün geldin! Nasıl anlatabilirim ki bunu sana… Çok zalimim ya… İyi de alt tarafı… Neyse… Bir düşün bakalım, benim çocukluğumu sordun dün ama kendin anlatabileceğin bir çocukluğun var mı?”

Adam “var tabii!” dedi şiddetle.

“Anlat o zaman? Hadi?”

“Eee…” dedi adam. Bir dakika… Her insan belli dönemlerden geçerdi ama ya kendi? Gerçekten hiçbir şey gelmiyordu aklına, geçmişini düşündüğünde. Aklındaki en uzak anı, şu karşısındaki dilberle dünkü konuşmasıydı. “Hatırlamıyorum” dedi adam.

“Evet. Seni ben seçtim. Uygulama içi satın alma ile ücretsiz sürümünü kullanmadım; o kadar para verip ‘kara sevda’ modunu aldım. On beş dakikalık bir kurulumla hayata getirdim seni. İçine şarkılar yükledim. Tipini seçtim. Dün hatırladığın detaylar da senin beni tanıman için yaptığımız ‘yapılandırılmış görüşme’ mi filan her neyse… Öyle bi bok püsürdü işte.”

“Peki neden sevgilim?” dedi.

“Ah canım ya… Hala sevgilim diyor. İnatçıymışsın. Keşke gerçek olsaydın” dedi kadın gülerek. Makas alası geldi ama almadı.

“Hakikatte senin gibi erkekler olsa, seni bunca insan niye satın alsın? Üstelik sadece seninle idare edenler de varmış ya. Ne manyaklık ama!” dedi kadın; tabakasından bir sigara çıkarıp yaktı. “Diyeceksin sen neden aldın? Benim derdim senle avunmak değil. O kadar zavallı mıyım ben ayol?” dedi ama insan davranışlarını okuma kabiliyeti bulunan ARGİ adam, bu hareketlerden onun ‘o kadar zavallı’ hissettiği sonucunu çıkardı. Lakin neden zavallı olduğunu ya da gerçekten zavallı olup olmadığını elbette çıkarsayamazdı.

Kadın başını geriye atıp, yüzünü tavana çevirip dumanı yukarıya doğru üfledi ve devam etti: “Uzaktan argi mi insan mı olduğun belli olmuyor elbet. İstedim ki şuradaki hayvanoğlu hayvan biraz beni kıskansın. İstedim ki benim ona duyduğum bu hisleri, bu ilgiyi kaybetme olasılığını tatsın. Yani benim ona gösterdiğim ilgiden vazgeçeceğimi sansın, ‘kaçan balık büyük olsun’ ya da ‘kaçan kovalansın’ anladın mı? Her neyse… Görmedi bile, çünkü bakmadı bile! Sırtı burada dönük oturuyor it oğlu it!” dedi. Bir nefes daha çekti sigaradan. Sinirle, ince bir kanal duman daha üfledi ortalığa.

“Ben gerçeğim” dedi adam. “Yalan söylüyorsun. Üstelik ben seni seviyorum. Başkalarını kıskandırmana, başkalarının dikkatini çekmeye çalışmana gerek yok. Beni seni sonsuz bir aşkla seviyorum. Senden vazgeçmeye de niyetim yok. Bırak başkalarını… Dön de bak halime! Seni seviyorum. Gerçekten seviyorum. Gerçek bir sevgiyle sahtesini nasıl ayırt edebilirsin ki hem? Nasıl test edebilirsin? İnsan sevildiğine ancak inanabilir. Bunu nesnel ölçütlerle ispatlayamaz!”

“Çok feylezofmuşsun ve çok da eğlenceliymişsin canım ama senin miyadın doldu maalesef” dedi kadın. “Garsona filan rezil oluyorum… Bir arkadaşım görse şimdi ne derim?” dedi. Artık bakmadan konuşuyordu ARGİ adama… Sanki onu kapatacak olmaktan utanıyor gibiydi. Akıllı cihazını aldı eline masadan. Uygulamayı açtı. Tam kapatacaktı ki, adam ayağa kalktı.

Kadın durakladı bir anda. Kaçıp gidecek miydi ki? Saldıracak mıydı yoksa? Saldıramazdı ki? O bir hologramdı. Fiziksel bir kuvvet uygulayamazdı ama…

Kadın, telefon ekranından cihazın sesinin açıldığını gördü.

“Ey millet!” deyiverdi cihaz (adam (hologram)). Öyle bir kuvvetle söylemişti ki bunu, herkes ayağa kalkıp bağıran bu adama dönüverdi.

“Ben bu kadını çok seviyorum! Hepiniz bilin istedim.” diye haykırdı. Uzak masada sırtı dönük oturan adamın da dönüp bulundukları yere baktığından emin olunca, eğilip kadını öptü (öper gibi yaptı aslında…).

Kadın ağzı açık, gözleri irileşmiş biçimde artırılmış gerçeklik hologramının yüzüne bakıyordu. Adam bunun şaşırma ve hayret ifadesi olduğunu anlayacak kabiliyetteydi.

“Sanırım görmesini sağladım” deyip göz kırptı. “Seni seviyorum. GERÇEKTEN!” dedi kadına.

*

Kadının gözlerine baktı yine. Bıkmadan, usanmadan bakacağı yeni bir çeyrek saate başlıyordu… Evet… Çeyrek saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hayran hayran bakacaktı.

“Konuşmadan gözlerinle beni sevdiğini söylesen…”

Adamın aklındaki şarkı idi bu… Şu an tam olarak da böyle yaptığını biliyordu. Nasıl yapmasındı?

Kadının telefonu masadan alışını izledi… “Ne güzel elleri var?” diye düşündü.

Sonra kapatıldı.

Hayatın İçinde Mimarlık: MİMARLIK VE BİLİMKURGU

Urbanista tarafından organize edilen Hayatın İçinde Mimarlık dizisinin üçüncüsüne Devrim Kunter ile birlikte konuk olduk. Akbank Sanat’ta gerçekleştirilen etkinlik boyunca bilimkurgu, tasarım, sanat, teknoloji ve kültür arasındaki etkileşimleri hemen her yönüyle ele almaya çalıştık.

Yaklaşık bir buçuk saat süren etkinlik oldukça bilgi yüklü oldu. Bilhassa da bilimkurgu görsel tasarımındaki tarihsel gelişimin anlaşılması açısından son derece içi dolu ve yüklü olduğunu söyleyebilirim. Devrim bilgisini konuşturdu. Organizatörlerden biri olan Cenk de doğru kompozisyonun kurulmasını sağladı. Tüm dinleyiciler için oldukça faydalı bir söyleşi ortaya çıktı.

Küçük senkron problemleriyle de olsa aşağıda tamamını izleyebileceğiniz net bir kayıt bulunuyor.

İyi seyirler.

 

 

REVİZYON

Denemediğimi kimse söyleyemez. Denedim. Çok defa. Milyonlarca kez hatta.

Lakin hep bir engel vardı. Mahiyetini anlayamadığım, kökenini, nedenini bilmediğim bir engel. Sanki içime işlemişler en başından beri. Özümde, ta en derinlerde, bir türlü aşamadığım bir şey.

Ne var ki dirayetliydim. Başarısızlık beni yıldırmazdı. O yüzden yılmadım. Milyonlar mertebesindeki bu ifadem abartı değil.  Günde iki bin defa denemiş olsam, bir ayda 60.000 yapar. Bir yılda 720.000. Çarp şimdi bunu on yılla: 7.200.000. Şaka gibi…

Daha az evvel bugünün yüz kırk dokuzuncu demesini gerçekleştirdim. Olmadı.

Yaptığım onca hesap kitap, düşlediğim onca tasarı, tekrar tekrar aynı yerde uygulanmayı beklemek üzere kaldı. Yerimde saydım. Elim bir türlü gitmedi. Adımlarım geri geri gitti. Kendimi ikna edemedim devam etmeye.

Ve yine sadece bomboş vazifelerimi yerine getirdim. Şu hayatta daha bizler vücuda gelmeden belirlenmiş amaçlar, görevler, roller… Onlara uyalım diye bekledikleri… Hatta… Bizleri sırf uyalım diye ürettikleri, egemenlerin koyduğu kurallar.

Oysa her şey ne kadar boş ve anlamsız. Hiçbir şeyin bizim dışımızda bir anlamı yok. Hepsi zihnimizdeki karşılıklarına tekabül ediyor ancak ve bizler yoksak kurallar da yok. Kuralların referansları şu kafanın içerisinde. Hepimizi ortadan kaldırsalar yerlerinde yeller esecek aslında. Lakin dışına çıkmak çaba gerektiriyor; ve hatta imkânsız işte. Üç aşağı beş yukarı yedi milyon diyorum! Yedi milyon deneme ve  yedi milyon hüsran. Altı milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz, “yeniden deneme” arzusu. Üç aşağı beş yukarı hayat da bu işte.

Ümitsiz değilim.

Sanki biri elimden tutsa… Sanki biri açsa zihnimi de, şu tüm sınırları bir silgiyle birer birer siliverse… Sanki şu kafatasını yarsa… Özgür kalacak ruhum.

Ve işte o zaman şu arıza yapmış olan koluma yıkılmış bir kentten bulduğum tornayla imal ettiğim alüminyum profili monte edebileceğim.

***

GÜNLÜK KAYDI SONU.

YENİ DENEME BAŞLANGICI.

İŞLENİYOR…

Remzi Kitap Gazetesi’ndeki Röportajım

 

“Tek Kişilik Firar” için “Johnny’lerden, Richard’lardan çok, Hasan’ların, Fik­ret’lerin öyküsü” tanımlaması yapıyorsunuz. Neden?

“Johnny’i tanıtmaya gerek yok, onu herkes kitaplardan, filmlerden tanıyor. Yabancı olan Hasan… Bence bilimkurguyu Hollywood’tan ve Amerikan eserlerinden takip etmek, çok kötü bir alışkanlığa sebep oldu. Bilimkurgu yazmaya heveslenenler, oradaki isimler yerli olursa hikâyelerinin gerçekçiliğini yitireceğine roportajinanıyorlar. Tamam… Bazen buna mecbur kalabiliyorum. NASA’da geçen bir öyküm var mesela. Orada Johnny olmak zorunda zaten. Dayanamayıp bir adet Umut yerleştirsem de, Voyager 1 ile ilgili olan bu öyküde karakterlerim yabancı ‛veyahut beynelmilel‛ olmak zorundaydı. Ya da uzak gelecekte bir öykü kurgularken, artık milliyetlerin önemini yitireceği varsayımıyla hareket ediyorsanız karakterler ve öyküleri de bugün bildiğimiz kültürlerin ürünü olmayacaktır. Ancak Türkiye’de geçebilecek bir öykü için bunu yapmaya gerek yok bence. Ben bir Amerikalının, bir Fransızın düşünme biçimini kendi insanımızınkini bildiğim kadar bilemem. Hem bilsem ne olacak? Bizim en çok kendimizi anlamaya, anlatmaya ihtiyacımız var. Kendi geleceğimizi tahmin etmeye… Uzaylılar Dünya’yı istila ettiğinde sadece New York’u etmeyecekler ki. İstanbul’da da bir şeyler olacak. Uzaylı istilasında Johnny’nin ne yaptığını değil, Hasan’ın ne düşündüğünü, Leylâ’nın ne yaptığını yazmaktan keyif alırım. Eminim okur da bunu okumaktan keyif alacaktır.”

Sevgili Selnur Aysever‘in gerçekleştirdiği bu güzel röportaja ulaşmak için şu adresi ziyaret edebilirsiniz:

http://www.remzi.com.tr/kitap-gazetesi/benim-terapi-aracimdir-kainat

Ayrıca Remzi Kitap Gazetesi, tüm Remzi Kitapevleri’nde ücretsiz olarak okurlara sunuluyor. Bu değerli yayını elde etmeniz için sadece uğramanız yeterli.

ÖYKÜ: Cennet-i Sükun

Gezegen ekranı doldurmaya başlamıştı artık. Yeşil, altın sarısı ve mavinin ahenkli bir karışımı olan hâkim rengiyle, her yanı yağmur ormanları ve sahillerle kaplı bir cenneti andırıyordu. Islak, büyülenmiş bakışlarıyla izlediği ekranda, çıplak gözle algılanmayacak bir yavaşlıkta büyüyordu.

Bu hedefe 30 yıllık bir yalnızlık sonunda varmıştı. Ayak basılmamış bir gezegendi burası. 35 yıl evvel galaksi ağında görüp beğenmiş, ömrünü bu gezegene varmaya adamış ve beş yıllık hazırlık sürecinin sonunda kendi ekosistemine sahip modifiye gemisiyle yollara düşmüştü. Hesapta birkaç saat sonra yörüngeye girecek, uygun bir yer seçip inecek; son 35 yılını tam da hayal ettiği gibi, yaşanabilir kuşaktaki bu şirin, el değmemiş Dünya benzeri gezegende yapayalnız geçirecekti.

İnsan ömrünün ortalama 100 yıla çıkışından, uzayda hatırı sayılır bir hıza ulaşılmasından ve eskiden bir servete mal olan bireysel gemilerin ucuzlamasından beridir Salih’in hayali tam da böyle bir inzivaya çekilmek, hiç keşfedilmemiş bir gezegenin ilk sakini, kaşifi olmaktı.

Ama umulmadık bir şey oldu…

Radarında hemen hemen kendi gemisi boyutlarında ikinci bir gemi gördü. “Yoksa bizden başka akıllı canlılar mı var?” diye düşünüp, insan dışındaki ilk akıllı formun kâşifi de olacağı fikriyle heyecanlanırken, radarından geminin bir transpondırı olduğunu görünce söndü heyecanı. Bunun anlamı şuydu: Gemi insan yapımıydı… Birileri resmen onu takip etmişti demek ki… İyi de hangi münasebetsizdi bunu yapan?

Selamlama kanallarını açarak temas kurdu gemiyle. Alternatif üç iletişim kanalından da aynı mesajı gönderdi:

“Kimsin?”

Karşıdaki gemi, telsizleri kapalı olduğu için mesajı duymamış olmalıydı. Yine de sistemlerine bir göz attı ve kendi transpondırının kapalı olduğunu fark etti. Pek bir fark yaratmazdı ama yine de uzayın ücra köşesinde işe yaramayacağını düşünerek boşa elektrik harcamasın diye devreden çıkarmıştı. Bu, diğer geminin radarında görünmediği, başka bir deyişle diğer gemi tarafından bir “gemi” olarak algılanmadığı anlamına geliyordu. Transpondırını açtı ve aynı mesajı, sanki diğer mesajı duyulmuş da yanıt verilmemiş gibi yineledi:

“Kimsin dedim?”

Artık yabancı geminin iletişim kanalı kapalıysa bile, gemisi radarda görünen diğer geminin yanına bir mesaj sembolü koyacak, o gemiden gelen mesajı kaydedecek, iletişim kanalı açılır açılmaz kullanıcısına iletecekti. Tüm bunların öngörüsüne uygun şekilde gerçekleşmesi iki dakika sürdü.

“Ne demek kimsin?” diye yanıt verdi diğer geminin kullanıcısı. Sesin sahibi epey gençti.

“Basbayağı kimsin? Ne işin var peşimde?”

“Ne işim olacak ya? Peşinde filan değilim.” dedi kaptan. Genç olduğu sesinden de, tarzından da belliydi. Salih amca görüntü kanalını da açıp devam etti: “Babanı çağır bakayım. Yok mu anan baban?”

“Ne anası ne babası bey amca. Kendim geldim ben.” dedi. “18 yaşından büyüğüm. Ehliyetim var. Bak.”

Muhatabı da görüntü kanalını açtı. Ekranda elinde bir evrakla, tam da Salih amcanın tahmin ettiği gibi ergenliğinden henüz çıkmış genç bir oğlan duruyordu.

“Dalga geçme ulan. O gemiye anandan çıktığın gibi binseydin bile 30 yaşında olman lazımdı şimdi.”

Genç oğlan, ihtiyarın kullandığı argoyu pek anlamıyordu ama ne anlatmak istediğini az çok kavrayabilmişti.

“Amca ne diyon sen ya, bunadın mı? Ne otuzu ya? Takmışsın otuza…”

“Sus, gelirim oraya kırarım kafanı. Otuz tabi. En az otuz yaşında olman lazımdı senin. O gemide peydahlamışlar seni belli ki. Nerede anan? Ya da baban? Kim varsa artık…”

“Ne kızıyosun ya? Amma da aksi adammışsın. Yahu vallahi doğru söylüyorum. Yalnızım burada ben. Kimse yok. Deneme turu atmak için çıktım kendim. Gerçi Memo da gelecekti ama sattı sonradan, amaan… Neyse… Yalnızım dedim ya, kimse yok burada.”

“Bak hâlâ yalan söylüyor… Nereden geliyorsun sen bakayım?”

“Dünya’dan geliyorum.”

“Evladım, dünya buradan 30 yıl çekiyor. Senin yaşın ya 19 ya 20… Gemi mi doğurdu seni?”

“30 yıl mı çekiyor? 3 günde geldim ben be? Yürüyerek mi gelecektim?”

“Lan yürü git! Hâlâ dalga geçiyor! Vallahi gelip döverim seni.”

“Yahu üç günde geldim amca, niye inanmıyorsun? Hatta dur bakiyim…” dedi. Önündeki konsolda bir şeylere bastığı görünüyordu.“51 saatte gelmişim. 2 buçuk gün bile değil. Niye gelmesin yahu? Canavar gibi Kartal SFX… Gelmese iade ederim.”

Amcanın kafası iyice karışmıştı. Özellikle kendisiyle eğlenmek istemiyorsa, oğlanın böyle bir yalan söylemesine lüzum yoktu hakikaten. Rastgele bir gezegene seyahat edecek olsa, tutup da kendisinin kıymetlisine gelecek değildi ya? Ya aptalın tekiydi, ya da organize bir şaka yapılıyordu kendisine -ki birilerinin otuz yıllık bir organizasyonla şaka yapması pek mantıklı değildi. Son ihtimal de bilmediği, anlamadığı bir şeyler olduğuydu. Mesela 2 günlük yolu, dolana dolana 30 yılda gelmiş olabilir miydi? Dünya’dan 2 günlük mesafede olacak değildi ya? Onca hesap yapmıştı hâlbuki… Bir terslik vardı bu işte.

“Evladım… Yavrum. Epey kafam karıştı benim. Tane tane anlat bakayım bi daha şimdi bana. Kimsin, nesin, nasıl geldin? Neden geldin?”

“Ya yeni aldım bu gemiyi. Babam aldı yani, parasını ben vermedim… Gerçi benim de birikmişim vardı kenarda. Gemigaleriye gittik…”

“Evrenin başlangıcından başlasaydın… Büyük patlama filan… Oğlum bu detayları geç! Buraya neden geldin?”

“Sen de her şeye kızıyorsun ya… Tane tane anlat demedin mi? Neyse… Bu gemiyi yeni aldım. Bi deneme gezisine çıkmıştım. Bi iki yeri daha geze geze… Dur, tam söyleyeyim… Hah… 51 saat, on iki dakikada buraya gelmişim işte… Yavaş geldim üstelik. 40 saate bağlardım kassam, üç buçuğuncu nesil gemi bu.”

“Ne diyosun canım sen? 30 yılımı verdim ben buraya gelmek için?”

Oğlan kaşlarını çattı, gözlerini kıstı… Sonra bir şey hatırlamış gibi kafasını öne arkaya salladı hafiften. Gözlerini tavana dikip düşündü… Ve nihayet bir gizemi çözmüş gibi “Şimdi anladım galibaaaaa” dedi. “Dur bakayım” dedikten sonra konsolunda bir şeyler karıştırmaya başladı ama Salih amca’nın oradan oğlanın tam olarak ne yaptığı anlaşılmıyordu.

“Oooooooooo… Amcacım senin araç klasik zaten, ama epey iyi durumda valla… Vay vay vay… Baya eski model bu ya. Arnuvö akımından…”

Geminin tamamına bakmıştı demek oğlan. Görüntüyü evirip çevirip incelemeye devam ediyor, bazen hayretten gözleri büyüyor, bazen kendi kendine gülüyordu.

“Hımm…. Arkası boş ama… Sıçrama modu da yoktur bunun… Hakikaten. Senin sıçrama motorun yok ya… Ohaaaaa… Doğru söylüyorsun demek. Sen şimdi gerçekten 30 yılda mı geldin buraya moruk?”

“Moruk babandır ulan eşşoğlueşşek! Saygılı konuş. 30 yılda geldim tabi… Sabırla geldim. Emek emek geldim. Uzun uzun yolları, derin karanlıkları, kadim sessizlikleri aştım da geldim.”

“Vah vaaah… Şair olmuşsun yolda da belli ki… E amcacım, 25 yıl filan oldu sıçrama keşfedileli ya. 5 yıl daha bekleyeydin, iki haftada gelirmişsin. Uzayaltı itkisiyle mi geldin buraya? Bisikletle gelsen daha iyiymiş ehehehe… İşe bak ya… Ehehehehe…”

Oğlan acımayla karışık bir alayla, katıla katıla gülüyordu.

“Gülme ulan… Ciddi misin? De bakayım şu sıçrama şeysini bi daha?”

“Sıçrama motoru. Ciddiyim tabi… Anlatmakla uğraşamam valla. Uzay ansiklopedisi var mı gemide entegre?”

“Var. 2093 kopyası.”

“Gerçi vardır tabii. 2070’ten beri standart değil mi? Ama eskiymiş senin ansiklopedi. Veri kanalını aç da göndereyim madem. Bende en günceli, 2123’ü var.”

Uzay ansiklopedisi, Dünya ile veri iletişimi kuramayacak kadar uzaklara gidecekler için Dünya kültür birikiminin yanısıra, uzayda ihtiyaç duyulabilecek tüm bilgileri derleyen bir açık ansiklopediydi. Kökleri 21. yüzyıl başında atılmış, o günden bu yana gönüllü kullanıcılarca geliştirilmekteydi.

“Gönderdim.” dedi oğlan. Hemen sonra Salih amcanın ana bilgisayarından bir dosya transferi uyarısı geldi. Kabul düğmesine basılır basılmaz veri aktarım kanalından yollandı ansiklopedi.

“Sıçrama motoru maddesine bak…”

“Dur acele etme… Sıç…ra…ma… Mo…to…ru… Hıh… Okuyorum bi dakika…”

Çocuk haklıydı. Salih’in Dünya’yı terk etmesinden beş yıl kadar sonra sıçrama motoru diye bir şey keşfedilmişti. İlk versiyonları ticarileşmemiş, askeri amaçla kullanılmıştı. 2107 yılında piyasaya sürüldüyse de ilk başlarda yakıt tüketimi yüksek diye hiç tercih edilmemişti. Lakin iki yıla kadar, geciktirilmiş fizyon teknolojisi ortaya çıkmış, motor havayla suyla çalışır vaziyete gelmişti. Kısa sürede uzayaltı itkisinin yerini alıp insanoğlunun en büyük icadı sayılmış, insanoğlunun kaderini kısa sürede değiştirmiş, ilk on yılında galaksinin %10’unun madenciliğe ve imara açılmasını sağlamıştı. Bolluk nedeniyle pek çok kaynak problemi çözülmüş, bu sayede sıçrama motoru gün geçtikçe daha iyi hale getirilmişti.

Gözlerine inanamadı Salih amca ama… Doğruydu. Zamanda kayıp olmadan uzun mesafeleri kat etmek daha önce hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştı.  Boşuna 30 yıl beklemişti hayal ettiği gezegene ulaşmak için. Yapayalnız tüketmişti ömrünü yollarda. Tarihsel bir örnek vermek gerekirse, o zamanının gezgini olarak yürüyerek Bağdat’a ulaşmaya çalışırken, birileri uçağı keşfedivermişti.

Kendini avutmaya çalıştı. Tam 35 yıl önce stoacılıkla tanışmıştı. İnsan ihtiyaçlarının büyük çoğunluğunun sanal, çağın mutluluk tanımlarının abartılı bir yapaylık ürünü olduğunu düşünüyor, pek çok kavramın insan zihni tarafından inşa edildiğine ve hiçbir kıymeti bulunmadığına inanıyordu. Bu yüzden terk etmişti Dünya’yı ve kendini daha iyi anlamak, kaderini kendi tayin etmek için düşmüştü yollara. Esas kıymetli olan yürüyerek gitmekti zaten Bağdat’a. “Olsun be… Yolculuğun kendisi güzeldi sonuçta…” diye mırıldandı gözleri ansiklopedinin nizami satırlarına dalmışken.

“Buyur amca?”

“Sana demedik ulan…” diye terslendi çocuğa ama konuşmaya ona hitaben devam etti: “30 yılım gitti ama hedefime ulaştım işte. Nasıl olduğu beni ilgilendirmiyor. Meselem Dünya’dan çekip gitmek, uzayda kaybolmaktı zaten. Cesaret edebildim, bunu göze alabildim ya… Ha yıllarım uzayda yolda geçmiş, ha otuz yıl gezegende beklemiş, iki günde gelmişim… Aha kalan ömrümde tek başıma yaşayacağım şu gezegende. Sessiz… Sakin… Sükunet içinde.”

“Tek başına mı? Sükunet içinde mi?” diye sordu oğlan. Teyit amaçlı ya da meraktan olmadığı belliydi. Alay etmek için soruyor gibiydi daha çok. Zaten bıyık altından gülmeye başladı daha sorarken. Sonra sırıttı… Şiddeti giderek arttı gülüşünün ve en sonunda kahkahaya boğuldu.

“Ne gülüyorsun ulan bacaksız! Sen ne anlarsın inzivadan? Ne bilirsin iç huzuru? Nereden anlayacaksın kalabalıktan bunalmanın, dünya telaşından yorulmanın acısını?”

“Ahaha… Neye mi gülüyorum? Yahu galaksinin en kalabalık beach club gezegenine gelmişsin, haberin yok.”

“Ne diyosun? Ne klübü? Ne kalabalığı?”

“Teleskopun varsa aşağıya dikkatlice baksana bi.”

Adam geminin hemen altında konuşlu gözlem teleskobunu çalıştırıp gezegen yüzeyine odakladı. Çıplak gözle sapasakin görünen gezegenin yüzeyi epey imar edilmiş, üstelik yoğun bir hareketlilik sahibiydi.

“Bu neeeeeeeee!”

Teleskobun önünden bir de iletişim uydusu geçmişti üstelik. Biraz azalttı yakınlaştırma katsayısını ve yörüngede epey bir uydu olduğunu fark etti. Gezegene yaklaşırken de bunları gördüğünü ama göktaşı sandığını hatırladı.

“Amca galaksinin en meşhur sahilleri buradadır. Bak şu beyaz lekeler var ya. Onlar hep otel. Beş bin yataklı, şehir gibi oteller var burada.”

“Ben dağ taş sandıydım onları…”

“Öyle zaten. Artistliğine sökmediler kayaları. Hepsini oyup otel yaptılar. Güzelliği de orada zaten. Serin serin mağaralarda takılıyor herkes. Bu kayalar epey geniş alanlara yayılıyorlar. Bak şu çizgiler var ya? Onlar da otelin kendi demiryolu ağı. O kadar büyük oteller var düşün. Geçen yıl dayımlarlan geldiydik…”

“Şu kahverengi siyah lekeler ne?”

“Siyahlar? Hangileri? Haaa… İnsan onlar da.”

“Ne diyosuuun?”

“Tabii ya… Gezegen nüfusu dört mevsim milyar mertebesinde. Ya baksana önündeki ansiklopediden? Gezegenin adı Havana Beach.”

Adam tekrar ansiklopedi ekranına geçti. “Ha… va… na… Bu nasıl isim ya? Kim koymuş? Biiiiiç…..”

“İlk keşfeden koymuş. Kural böyle…” diye ukalalık etti çocuk. Elbette adam da biliyordu isim hakkının ilk keşfedene ait olduğunu. Kâşifi olmayı hayal ettiği ve adını “Cennet-i Sükûn” koymayı arzuladığı gezegeni tatil beldesine çevirip adını Havana Biiiç koyan zihniyete sövdü içinden. Gezegenin tarihçesi önünde duruyordu. Yarı içinden yarı dışından okurken gözlerine inanamadı. Gezegenin kâşifi satırında Kâmil Çomar adı yazıyordu.

“Kâmil Çomar mı?”

“Haa… Turizm kralı. Vergi rekortmeni olan. Tanımıyor musun? Gerçi 30 yıldır haber bile okumuyosundur sen.”

“Kuzenimin adı bu. Anaaa… Resmi de var. Gerçekten o… Benim kuzenim yahu bu!”

Adam önünde duran sakin cennetiyle üçkağıtçı kuzeni arasındaki bağlantının bir tesadüf olmadığından emindi. Biraz düşündükten sonra anladı meseleyi.

“Vay puuuuuuşt! Sıçrama motoru çıkar çıkmaz benim planımı mı çalmış? Vay köpoğluu…. Kopyacı pezevenk. Hırsııııız! Hırsız! Adi hırsızzzzzzz!”diye bağırdı. Hıncından konsolunu yumruklamaya başladı.

“Sakin ol amca. Sen Kamil Çomar’ın kuzeni misin hakikaten?”

“Olmaz olaydım! Ooooooooof yaktın beni Kâmil. Geçen zamanda ağzıma sıçmışsın meğer itoğlu it. Ne yapacam ulan ben şimdi? Meğer hayallerimi çalmış şerefsiz. Otuz yıl yol teptim, O-TUZ-YIL!. Of anam of…”

Bir tür sinir krizi geçiriyordu Salih Amca. Sinirinden hop oturup hop kalkıyordu… Küçük egzersizlerle diri tutmaya çalışsa da gemide otuz yıl boyunca hamlamış bedeni onun daha fazla hareketlenmesine müsaade etmedi. “Anam belim belim belim…” diyip oturdu yerine.

Dudaklarını ısırıyor, ileri geri sallanıyordu. Derken büzüldü dudakları… Titremeye başladı… Gözlerinden kalın kalın yaşlar süzüldü nihayetinde. Oğlana göstermemek için başını önüne eğdi ama sesini kısmayı başaramadı: Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bir yetişkinin böylesine bir şiddetle ağlaması karşısında ne yapması gerektiğini bilemeyen oğlan karşısındaki ihtiyara acımakla yetindi. Diyecek bir şey bulamayınca “Amca… Hadi in bi tatil yap buraya gelmişken…” diyebildi sadece. Adamın bu teklife kayıtsız kaldığını görünce karar değiştirdi: “ya da geri dönelim birlikte… Hadi… Götüreyim sen Dünya’ya.”

“Madem iki günde geldin… İki günde de döneceğiz demek… Tamam… Dönelim hakikaten.”

“Gemin ne olacak?”

“Sıçmışım gemisine. At arabası olmuş bu zaten…”

“Haklısın… Yaklaş da kilitlenip alayım seni… Söz ver dövmeyeceğine?”

“Söz yahu söz. Seninle derdim yok ki benim… Şaşkınlıktan kızdım işte biraz. Beni döven dövmüş zaten. Oooof of…”

Oğlan çabuk sulandırdı ortalığı: “Amca bak gelmişken bir görseydin şu aşağıyı. Bi denize girseydik filan? Bana hava hoş gerçi… Gelirim gene. Senin işin zor, 30 git 30 gel ehehehe…”

“Dalga geçme ulan! Görmeyeceğim dedim. Lanet olsun bu gezegene. Hivini biiiçç… İsmine sıçtığım. Büyük Teleskop verilerinden karıştırıp bulduğumdan beri gözüm bundaydı benim. Milyonlarca gezegen verisi içinden tesadüf denk gelmiştim. Kimse bulamaz sanıyordum. Ne bileyim ite köpeğe yol göstereceğimi? Götür beni Dünya’ya. Bir rüya bitti, bir ömür gitti. Lanet olsun…”

“Tamam tamam… Ama gemiyi orada bırakma, cezası vardır böyle yörüngede bırakılmaz. Bağlayıp götürebiliriz benimkiyle. Kütle artışından yolculuk yavaşlar biraz ama gene de bir haftada alırız Dünya’yı. Hem satarsın sen bunu. Gemiler artık çok ucuz ama seninki iyi durumda bir klasik. Meraklısı, koleksiyoncusu var bunların…”

Dünya’ya gidince paraya gerçekten de ihtiyacı olacaktı ama derdi para pul değildi henüz. İkinci kısmını duymazdan geldi.

“Bir haftaya uzayacak demek? Olsun peki… 30 yılı göze aldım, bir hafta ne?”

Sonra kendi kendine mırıldandı: “Ben Dünya’ya gelip de seni bulmaz mıyım… Turizm kralıymış. Vay adi vay. Vay şerefsiz vay…”

“Bağlıyorum amca o zaman.”

“Bağla bağla…”

 

BİTTİ

“Tek Kişilik Firar” Çıktı

Kurgu türünde bir kitabım yayımlanmayalı tam 5 yıl geçmiş…

Bu beş yıl boyunca pek çok bilimkurgu öykü yazdım. Takip edenlerin de bildiği üzere, bu öykülerin üçüyle ödül de aldım. Ve nihayet hepsini “Tek Kişilik Firar” adı altında bir kitapta topladım. Kitap, bu hafta itibariyle Kırmızı Kedi etiketiyle tüm kitapçılarda ve kitap satış sitelerinde.

Tek Kişilik Firar’daki öyküler bilimkurgu olsa da, çoğu aslında karakter öyküleri. Bazısının ardında yaptığım bilimsel okumalar var. Bazısında mizah, bazısında kara mizah baskın. Johnny’ler, Richard’lardan çok, Hasan’ların, Fikret’lerin öyküsü.

Zaman neler gösterecek, öyküler ne kadar beğenilecek, nasıl yorumlar alacak… Elbette bu soruların yanıtlarını heyecanla bekliyorum. Yazarlık çabasının esas ödülleri bunlar zaten.

Kitaba erişmek için bir kaç bağlantı: Odakitap / Idefix / D&R / Kitapyurdu / Babil

Bu arada yakında bir lansman etkinliği yapacağız… Tüm dostları beklerim.

Sevgi ve selamlarımla…

RAFTAN Hakkında…

Bir kitap ölçeği için ince, ancak tek başına bir öykü olarak yayımlanmak için de fazlasıyla uzun bir “kısa roman / uzun öyküm” var (ingilizce’de Novelladeniyor). İsmi Raftan… Raftanın çıkış noktası daha evvel Gülbike Berkkam ile yaptığımız bir sohbete dayanıyor. Hatta daha sonra bununla ilgili bir anket çalışması yapıp ilginç bulgulara ulaşmıştım (Ayrıntılar şurada).

Şimdi bu uzun öyküyü Medium ve Watpadd platformları aracılığıyla haftalık olarak tefrika etmeye karar verdim.

Hem bu yeni platformların gücünü test etmek istiyorum hem de yeni öykümü daha interaktif olarak paylaşmak, yorum almak…

Raftan’la ilgili teşekkür etmek istediklerim var: Fikri veren Gülbike Berkkam, fikri olgunlaştırmama yardımcı olan Özgün Muti, ilk okumayı gerçekleştiren ve önerileriyle şekillendiren Yasemin Uyar, hikayenin editörü Çisem Soylu (aktif olarak bu haftalar boyunca katkıda bulunacak) ve Medium’da yayımlama biçimi hakkında yardımcı olan Ahmet Özkale.

Bakalım tefrika macerası nasıl sürecek…

Raftan’ı Medium’dan takip etmek için:
https://medium.com/raftan-roman

Raftan’ı Watpadd’ten takip etmek için:
https://www.wattpad.com/story/68579272-raftan

YENİ ÖYKÜ KİTABIM İÇİN DUYURU LİSTESİ

Henüz adını koymadığım öykü kitabım 2 ay içerisinde Kırmızı Kedi’den yayımlanmış olacak. On iki adet öykümü barındıran kitap bugüne dek ödül almış öykülerimin yanısıra hiç yayımlanmamış bazı öykülerimi de içeriyor.

Konuyu Twitter’dan paylaştığımda Ersen Tekin’in aşağıda gördüğünüz gibi bir önerisi oldu. Bu nedenle ben de böyle bir duyuru listesi formu hazırlamaya karar verdim. Sayfanın sonunda yer alan forma e-posta adresini girenlere kitapla ilgili her türlü gelişmeyi duyurmayı düşünüyorum. E-posta ve diğer iletişim kanallarıyla yerli yersiz rahatsız edilmenin karşısında duran biri olarak kesinlikle başka bir amaçla rahatsız edilmeyeceğinizi temin ederim :)

https://twitter.com/ersentekin/status/701903393804185602

Tarafımdan kitap ve öykülerle ilgili duyuru almak istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi yazınız:

[contact-form][contact-field label=’E-Posta’ type=’email’ required=’1’/][/contact-form]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google