Yanılsamalı Korelasyon

Bilim / Felsefe, Günlük Yazıları Yorum yok »

Şüphesiz istatistik sıkça başvurduğumuz yöntemlerden birisi. Dünya’daki her olgu ya da her kişiyi tek tek değerlendirmek mümkün olmadığı gibi bir yargıya varmak için istisnasız kaideler elde etmeye çalışmak da mümkün değildir.

Bazı soruların kesin yanıtları yoktur. Bazı yanıtlar ise kesinlikle bir sorunun getirisi değildir.

Günlük düşünme alışkanlıklarımız içerisinde de istatistik yola başvururuz. İstatistik -ki aslında deneyimleme olarak da adlandırabilinir- bizlerin öğrenme mekanizmalarından en önemlisidir. Doğduğumuz günden bu yana deneyimleme sayesinde dünyayı kavrar ve yargılar oluştururuz. İlk bilgilerimiz teorik değil, pratiktir.

Aslında bir çok bebek, bilişsel bir sürece ihtiyaç duymadan yer çekimi ve bazı başka dinamik / kinematik etkilerin bilgisi ile doğar. Örneğin bir deneyde hareket eden bir nesne patikasının belli bir kısmını bir perdenin arkasında kaydetmektedir. Durumu izleyen bebek, sabit hızla seyir halindeyken perde arkasına giren cisim, aynı hızla yol alarak perdenin arkasından çıktığında şaşırmamaktadır. Ancak çıkmazsa, ya da daha yavaş çıkarsa, ya da daha hızlı çıkarsa şaşırma anlamına gelen hareketlerde bulunmaktadır.

Ancak bilgiyi üst bilince taşıyıp onu meta olmaktan kurtarmak için -ki buna öğrenim / eğitim adı veriliyor- gözlem ve teyit gerekiyor. Bu gözlemlerin bilgi oluşturmada kullanılması için herhangi bir etkinin belli bir durumu olumlayıp olumlamadığını ya da tetikleyip tetiklemediğini düşünmek ve bunu doğru bilgi olarak algılamak standart davranıştır.

Örnek olarak birlikte bir test yapalım. Lütfen aşağıdaki yargılara bir göz atınız ve sizin için doğru olup olmadığını belirtiniz:

Önerme 1:Bir sınıfta notu 4′ün üzerinde olan çocukların oturma planına bakılıyor ve ön sıralarda oturan 10 kişinin 8′inin notunun 4′ün üzerinde olduğu düşünülüyor. O halde ön sıralarda oturanların daha başarılı olduğu söylenebilir mi?

Önerme 2:Bir doktor hastanede bir hastalığın belirtileri konusunda araştırma yapıyor ve bakıyor ki X hastalığını taşıyan 50 kişiden 40′ı Y’den şikayetçi. O halde “Y, X hastalığının bir belirtisidir” denebilir mi?

Bir çoğunuz muhtemelen bu soruların yanıtlarına “evet” demiştir ya da bir hinlik olduğunu düşünerek ama nedenini bilmeden “hayır” demiştir. Kararsız kalanlarınız olduğu gibi, mantıksal düşünmeye daha yatkın olanlarınızdan gerçeğin “hayır” olduğunu nedenleriyle de bulmuş olan olabilir.

Cevabın niçin “hayır” olduğuna bakalım.

Önerme 1′deki sonuçlara göre ön sıralarda oturanların %80′i başarılı. Ancak önerme içerisinde arka sıralarda oturan öğrencilerle ilgili bir bilgi yok. Ya arka sıralarda oturan 8 kişiden 7’si başarılıysa?

Önerme 2′de de benzer şekilde, hastalık üzerinden değil de, şikayet üzerinden gidilseydi belki başka bir sonuç elde edilebilirdi. Mesela, yukarıdaki önermeye göre X hastalığına sahip kişilerin %80′i Y’den şikayetçi. Ancak Y şikayeti olanların kaçının X hastası olduğuna bakılırsa? Diyelim ki Y’şikayetine sahip 200 kişiden 40′ı X hastasıydı ve 160′ı da değil… Aynı oranda tam ters bir istatistik olmaz mıydı?

İşte bu her iki soruya “evet” diye yanıt verdiyseniz ya da aklınız evete kaydıysa “yanılsamalı korelasyon” hatası yapmışsınız demektir.

Bu hatadan kaçınmanın bir yolu, mantıksal tablolar oluşturmaktır. Tablonun mantıksal formu aşağıdaki gibidir:

P=1 ve Q=1

P=1 ve Q=0

P=0 ve Q=1

P=0 ve Q=0

Önerme 1 için revize edelim:

4′ün altında 4′ün üstünde Toplam
Ön Sırada 2 8 10
Arka Sırada 1 7 8

Önerme 1′deki hatayı yapan araştırmacı örnek gruplarını doğru almamıştır.

Önerme 2 için revize edelim:

X Hastası X Hastası Değil Toplam
Y Belirtisi var 40 160 100
Y Belirtisi yok 10 20 30

Önerme 2′deki hatayı yapan araştırmacı araştırmayı tek yönlü gerçekleştirmiştir.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, hepimiz algılarında bazı kalıp düşüncelere inanmakla yanlışlık konusunda ısrar ediyor olabiliriz.

Bazı kişilik ya da stres bozuklukları da yanlış öğrenme biçimimizin sonuçlarıdır.

Örneğin, bir araçta kaza geçiren kimselerin travmatik stres bozukluğu yaşayıp o araca tekrar binmekte sıkıntı yaşamalarının sebebi, kendi deneyimlerimizin istatistiğini tutmak, önerme 1′de olduğu gibi örnek gruplarını doğru almamaktır. Söz gelimi yaşadığı bir otomobil kazası sebebiyle otombil kullanamayan kişi, otomobil kullanırken kaza yapmayan milyonlarca kişiyi değil, otomobil kullanırken kaza yapan bir kişiyi hesaba katarak kaza yapmanın %100′lük bir ihtimal dahilinde olması gibi bir yanılsamaya sahiptirler.

Benzer şekilde duygusal ilişkilerinde yara alan kimseler de önerme 2′deki hatayı yaparlar ve “telefona akşamları cevap vermemek” gibi bir belirtiyi, aldatma olgusunun kanıtı sayarlar. Oysa herhangi bir nedenle telefona cevap veremeyen ama aldatmayan kişilerin istatistiği daha yüksektir.

Yanılsamalı korelasyon hatasının bir diğer türü de parametre eksikliğidir. Muhtemelen elde kalan aşıları pazarlamak isteyen resmi ya da özel kurum ve kuruluşların yaptırdığı maksatlı haberlerden birinde ya da belki de sadece haberi hazırlayan muhabirin istatistiğin temelleri konusundaki zayıf bilgisi yüzünden büyük bir yanlış yapıldı. Gazetedeki haber; ülkeleri “domuz gribi nedeniyle hayatını kaybedenler sayısı”na göre sıralamıştı.

Listede X,Y,Z,T,W ülkeleri, a,b,c,d,e ölü sayılarıyla sıralanarak listelenmişti.

70 milyonluk Türkiye’de X kadar insanın hayatını kaybetmesiyle, sadece 1000 kişilik nüfusu olan Vatikan ülkesinde aynı sayıda insanın hayatını kaybetmesi arasında oldukça büyük bir fark var. “En çok ölüm Çin’de gerçekleşti” demek muhtemelen Çin’in süreci iyi yönetememesi anlamına da gelmemektedir. Lüksemburg’un %10′luk nüfusunu kırabilecek bir salgının yarattığı bilanço, Çin’deki her sene kızamık kaynaklı çocuk ölümlerinden daha az bile olabilir. Bu yüzden herhangi benzer bir olayda ülkelerdeki ölü sayıları, ülkelerin nüfuslarıyla oranlı olarak verilmelidir.

Bir başka örnek de demiryollarının karayollarına göre daha güvenli olduğu iddiası… Böyle bir istatistik, sadece yılda gerçekleşen kaza sayısı ya da ölüm sayısı ile ifade edilirse, yanılsama yaratır. Demiryolu ve karayolu güvenlik açısından karşılaştırılacaksa kaza / kilometre, kaza / sefer sayısı, ölüm / kilometre gibi oranlar kullanılmalıdır.

O halde:

Kendimiz bir yargıya varmadan önce onun için geçerli bir deney / deneyim dizisinden faydalanıp faydalanmadığımızı sorgulamamız (Önerme 1) veya yargımızı geçersiz kılabilecek ters bir durum söz konusu olup olmadığını gözden geçirmemiz (Önerme 2) gerekiyor. Rakamsal karşılaştırmalarda ise sadece rakamın bir şey ifade etmeyebileceğini de aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Haddimizde olmadan felsefe: Bilimin çözemediği 10 soru

Bilim / Felsefe, Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Geçtiğimiz günlerde hemen hemen yeni tanışmış olduğum birisi ile bir konu üzerinde tartıştık. Ortalık birden geriliverdi. Konu, Murat Belge’nin İstanbul ile ilgili bir yazısından çıkıverdi. “Çanakkale de boğaz, İstanbul da boğaz. Peki neden İstanbul tercih edilmiş?” sorusuna Murat Belge’nin yanıtı “Haliç’in liman özelliği” imiş…

Velhasıl sevgili arkadaşa İstanbul’a ilk yerleşimlerin ne zaman olduğunu sordum. Bilmediğini söyledi. Basit bir mantık yürüterek “Haliç liman olarak önemli idiyse eğer, denizciliğin ortaya çıkmış olduğu zamanlar olabileceğini” söyledim… Eksik bilgi ile konuştuğumu söyledi. Ben ise sadece mantıksal bir yorum yaptığımı söyledim. O karşı çıkmaya devam edince beğenmediğim üslubu dolayısı ile ortalık çabucak gerildi…

Her neyse…

Bilgiyi ispatın yolu illa ki o konuda bir ihtisasa sahip olmakmış demek ki… Oysa bir çok insan zoraki üniversite yıllarında ilgili bölüm hakkında okuduğundan çok daha fazlasını başka bir zamanda, başka bir konuyla ilgili şeyleri okuyarak geçirebilir.

İnsanlığın sosyal evrimi ile ilgili özel bir merak beslemek de pekala mümkün olabilir. Kalanını okumak için tıklayın »

GDO Tehlikesinin Farkında mısınız?

Bilim / Felsefe, Siyasi / Toplumsal 1 Yorum »

Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Türkiye’ye ithalatına ve bunların ne şekilde piyasaya sürüleceğine dair bir yasa geçtiğimiz günlerde yürürlüğe girdi. Beğenmediğimiz Sarkozy’nin ülke sınırlarından içeri sokmadığı GDO’lar AB’nin 6 ülkesince tamamen yasaklanmış durumda…

Sorumlu bir vatandaş olarak gayet net ve açık bir şekilde ifade edilmiş yasanın maddelerini inceledim. Her ne kadar hukuk konusunda ya da genetik veyahut tarım/hayvancılık vb. konularında bir uzman olmasam da aklın süzgecinden geçirirken ayağı taşa takılan bazı maddelere rastladım.

Şimdi evvela, konuya vakıf olmayan okurlar için, genetiğin değiştirilmesinden bahsedelim. Aşağıdaki bir kaç başlığı, biyoloji bilgisi olanlar için hafif gelebilir; ve hatta örneklerim tam olarak örtüşmüyor bile görünebilir; fakat tekrar ediyorum: Bu başlıklar konuya vakıf olmayan okurlar içindir, çünkü bir insanın karşı durduğu bir meseleye, davasına, bilgisiyle inanmış olması gerekir… Hükümetimizin yasayı çıkarmadan önce bize tanımamış olduğu hakkı, biz okurumuza tanıyalım:

Canlıların yazılımı…

Bütün hücrelerimizin çekirdeğinde, genlerden oluşan, DNA (Deoksiribonükleik asit) dediğimiz bir karmaşık molekül bulunur, ve atalardan oğullara bu çekirdek vasıtasıyla bilgi aktarılır. Bir bebeğin anne karnındaki gelişimi bu çekirdekteki programa göre gerçekleşirken, tüm vücut faaliyetlerimiz de yine bu molekülün emir ve yasaklarıyla yürür. Kısacası, bir bilgisayarın işleyebilmesi için ne gerekiyorsa, bir hücrenin işlemesi için de bu mecburidir. Kısacası hücrenin beyni bu çekirdekte yer alan DNA’dır.

Tüm hücrelerde aynı DNA bulunur, ancak farklı kısımları aktif olarak çalıştığı için hücrelerimiz farklıdır. Kemik hücresi ile deri hücremiz aynı çekirdeğe sahip olmuş olmasına rağmen, birinde kemik için gerekli genler, diğerinde ise deri için gerekli genler aktiftir. Bir benzetme yapmak gerekirse, bir şirkette herkes insandır; ancak hepsi farklı uzuvlarını çalıştırır. Bilgisayarla işi olan parmaklarını, getir götür işiyle ilgili olan bacaklarını kullanır…

Velhasıl, birbirine sarılmış iki koldan oluşan DNA’nın içerdiği yazılı kodlar da kendi içinde dörde ayrılır. Bu dört kodun dizilmesi için mecburi bir kural vardır. A’lar (Adenin) T’lerin karşısına (Timin), G’ler (Guazin), S’lerin karşısına (Sitozin) gelmek zorundadır. Yani A-T, A-T, G-S, T-A, S-G, G-S gibi çiftler halinde bulunurlar. Bunların bu halde bulunmaması, ilgili genin fonksiyonunu yerine getirememesi demektir. Buna bir benzetme yapmak gerekirse de monte edilmiş herhangi bir elektronik aleti örnek verebiliriz: Bu aletin vidaları ile vida delikleri karşı karşıya gelmek zorundadır. Ola ki sökerseniz geri takarken hem vidalar ve delikler karşı karşıya gelmelidir; hem de uygun büyüklükteki vidalar uygun büyüklükteki deliklerle karşı karşıya gelmelidir.

Herkeste aktif olmasa da genetik bir bozukluk olabilir. Bu bozukluğun oğul gene aktarılması, aynı genlere sahip bir akraba ile evlilikte çok daha muhtemeldir; çünkü iki tarafta da aynı gen bozuktur. Akraba evliliğinden anomaliye sahip çocukların doğması bu yüzdendir. Örneğimiz üzerinden açıklamak istersek eğer; iki tarafta da çivi olursa kapak kapanmaz; hatta zorlarsanız zarar verirsiniz. Ya da iki tarafı da boşsa, orası gevşek olur.

Bu yazılım değişirse…

Çeşitli nedenlerden dolayı bu yazılım değişime uğrayabilir. Önceki başlıkta da belirttiğimiz gibi: Bu yazılım vücuttaki tüm fonksiyonların kontrolünü sağlar; kontrol için gerekli bilgi buradadır. Nasıl ki şirketlerin politikası, amacı bir kitapta yazılıdır ve o kitaba göre hareket edilir, işte vücutta da aynı durum söz konusudur. Genetik hastalıkların atadan oğula geçmesinin nedeni de bu kodun aynen aktarılmasından kaynaklanmaktadır.

İşte bu kodun değişmesine mutasyon denir. Mutasyon bir kaç yolla oluşabilir. Bunlardan en bilineni radyasyondur. Radyasyon, her ne kadar sadece ışıma demek olsa da genelde kimyada yüksek enerjili parçacıkların yayılması anlamında kullanılır. Radyoaktif maddeler, alfa, beta, gama vb. parçacıklar yayarlar. Bunlardan en tehlikelisi olan gama, o kadar küçüktür ve enerji yüklüdür ki, engel tanımaz ve bir maddenin molekülleri arasından rahatlıkla geçebilirler. Örneklendirmek gerekirse, bir tuğla, arabanın cam kenarlarındaki boşluklardan geçemez. Bir su damlası da kolay kolay geçemez. Ancak o su yüksek enerjili, yani tazyikli olursa, boşluktan geçebilir.

Benzer şekilde gama ışınları da bizi deler geçer; ancak bazıları DNA’ya çarpabilir ve yukarıda saydığımız moleküllerin dizilişini, yerini değiştirebilir, onu parçalayabilir. Genelde böyle bir durumda hücre yaşamını sürdüremez, çoğalamaz ve ölür. Ancak bu mutasyon bizzat çoğalma geninde meydana gelmişse, bu sefer hücreye “1 saatte bir bölün” ya da “yaralanırsan öldür kendini” emrini veren kod “sürekli bölün ve çoğal” haline dönüşürse, işte buna da kanser denir. Habis kistler, yani kanserli hücreler (ur, tümör vs.), kontrolsüz şekilde büyüyen, bu sebeple de açığa çıkardığı maddelerle vücudu zehirleyen, hayatta kalabilmiş mutant (mutasyona uğramış) hücredir.

Vücudumuzda mutasyon sürekli olur, ancak hücreyi hayatta bırakabilen mutasyon gerçekleşme olasılığı çok çok düşüktür. Bu yüzden herkes kanser olmaz… (Bugün cep telefonu teknolojisinin de yayılmasıyla birlikte içerimizden sürekli olarak geçen dalgalar, gama parçacığı kadar olmasa da vücudumuzda kısmi bir etkide bulunurlar… Bu sebeple -maalesef- gelecek nesilleri daha yüksek oranlarda kanser bekliyor…)

Mutasyonun gerçekleşme sebeplerinden bir diğeri de kimyasal olabilir. Hücrenin belli başlı kimyasal maddelere sürekli ya da kısa süreli de olsa maruz kalması onu mutasyona uğratır. Benzer şekilde, mutasyonun hücreye kanser özelliği katabilmesi hali de kansere sebep olur. Sigara içenlerin ciğerlerine yapışan kimyasal maddeler ve hücrelerin oksijen yerine karbonmonoksit soluması, sigara dumanının yol alırken temas ettiği her organın (dudak, damak, ağız, gırtlak, yemek borusu, soluk borusu vb.) kanser yaratma riski artar. Yine benzer şekilde antibiyotik kullanımı, vücudumuzdaki organizmalarda, bilhassa bakterilerde ve virüslerde mutasyona sebep olabilir. Bu yüzden gereksiz antibiyotik kullanımından da kaçınmak gerekir. Bir ek bilgi vermekte de fayda var: Bakteriler ve virüsler gibi tek hücreli canlılar daha kolay mutasyona uğrarlar; çünkü tek bir DNA’ları vardır. Bizim gibi çok hücreli canlılarda ancak bir kaç hücre mutasyona uğrar ve ölürse, biz yaşamımızı devam ettirebiliriz ve değişmiş olmayız; ancak bakteri ve virüslerde, mutasyona rağmen canlı hayatta kaldıysa, artık değişmiş demektir ve bu bilgiyi oğluna miras bırakacak anlamına gelir. Her sene hortlayan yeni tip hastalıklar, mutasyona uğramış bakteri ya da virüslerden kaynaklanır. 100 sene önce olmayan ama artık olan AIDS, ya da domuz gribinin birden ortaya çıkması bu yüzden: Domuzlardan insana geçemeyen, insan vücudunda yaşayamayan virüs, mutasyon ile insana da atlayabilir hale gelmiştir.

Ateşle oynanıyor…

Bundan bir buçuk asır önce dünya sanayileşmeye başladığında, fosil yakıtların tüketilmesi ve kirlilik sebebiyle bir gün küresel ısınmayla yüzyüze kalınacağı tahmin edilmemişti. Yani bir teknolijinin niğmetlerinden faydalanırken, gelecekte ne olabileceğini pek düşünmüyoruz. Bugün her mahallede yer alan baz istasyonları da gelecekte neler yaratacak, henüz bilmiyoruz. Genetiği değiştirilmiş organizmalar için de öyle…

Velhasıl, genetiği değiştirilmiş organizma, genetik biliminin ve biyoteknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkmış bir kavram. Organizma, yani canlı, yani hayvan ve bitkilerin kodlarıyla oynanarak onlara bazı vasıflar kazandırılabiliyor; ya da bazı olumsuz özellikleri ortadan kaldırılabiliyor.

Çekirdeksiz karpuz, ya da küp şeklinde karpuz herkesin bildiği örnekler… Ya da bir keçiye örümcek geni nakledilerek sütünden elde edilen ameliyat ipi de yine bazılarımızın duymuş olabileceği haberlerden. Ancak bilhassa yem teknolojisinde ne olup bittiğini bilmiyoruz. Üstelik yemi direkt olarak biz yemiyoruz; önce hayvanlar yiyor, biz GDY’yi yiyen hayvanı yiyoruz, ya da onun sütünden, yumurtasından vb. faydalanıyoruz… Zira hayvancılık tarımdan daha önce endüstriyelleştiği için bu iş ilk önce yemlerde uygulanmaya başlandı. Yem olarak kullanılan tahılların daha verimli -ucuz, maliyetsiz- hale gelmesi için bu teknoloji seferber oldu. Tarımın da endüstriyelleşmesini tamamladığı şu günlerde, GDO’lar her yerde kullanılmaya başlandı.

Ancak yan etkileri henüz bilinmiyor! Bu yüzden tam olarak etkileri ispatlanmamışken ya da anlaşılmamışken, bu gibi eylemler ateşle oynamaya eşdeğer. Bir genin herhangi bir özelliği denetlediğinin anlaşılabilmesi doğru, fakat çoğu zaman bir gen başka bir çok faaliyeti de düzenliyor ya da en azından zincirleme olarak da olsa etkiliyor.

Faydası var mı?

Şu halde; endüstriyel tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar dışında GDO’yu kim isteyebilir ki?

GDO’yu savunanlar; bunun yararlı şeyler için de kullanılabileceğini söylüyor. Tayfun Özkaya adlı bir vatandaşımızın GDO ile mücadele amacıyla açtığı blogtan aynen aktarıyorum:

Geçenlerde bir ilimizin Ziraat Fakültesindeki konferansımda GDO’lu ürünler konusundaki eleştirilerimi açıkladığımda bir öğretim üyesi ”altın pirinç denilen GDO’lu bir ürünün Asya’da A vitamini eksikliği çeken çocuklar için kurtarıcı olabileceğini” söyledi. Çocuklar kör olmaktan kurtulabilecekti. Normal olarak pirinç A vitamini içermez iken araştırmacılar bunu A Vitamini daha doğrusu onu üreten madde olan beta-karoten içerecek hale getirmişlerdi. Buluş hayranlık uyandıracak gibi görünüyordu. “Neden biz olayı tek yanlı görüyorduk?”

Yoksa bu altın pirinç olayı GDO’lu ürünlerin kamuoyunda kötü olan şöhretini düzeltmek için bir halkla ilişkiler projesi olarak mı tezgâhlanmış idi? Öğretim üyesinin büyük tohum ve aynı zamanda tarım ilacı üreten şirketlerin borazanı olmadığına inanıyorum. GDO’lara gerçekten inanıyordu. Ancak sanırım bilgisi çok eksik idi.

… Bir Japon pirinç çeşidinin içine İngilizcede genel olarak daffodil denilen bir nergis türünden iki gen ve bir bakteriden (yani bir mikrop) bir gen koyarak altın pirinci elde ediyorlar…

…Klasik bitki ıslahında başka bir türden (nergisten) hatta başka bir âlemden (burada bakteri) genleri bir başka türe (yani pirince) aktaramazsınız. Yeni bir canlı yaratmaya benzeyen bu olayın çok yönlü tehlikeler doğurması nedeniyle ülkemizde de GDO’ya Hayır Platformu gibi benim de katıldığım kuruluşlar mücadele etmekteler…

…Aslında kötü beslenmenin temel nedenleri yoksulluk, eşitsizlik ve eğitimsizliktir. Yeşil devrim denilen tek ürüne, tarım ilaçlarına, kimyasal gübrelere bağımlı üretim sistemi Asya’da sebze üretimini büyük ölçüde azalttı. Beslenme uzmanları günde 200 gram sebze tüketen bir kişinin A vitamini eksikliği çekmeyeceğini ortaya koyuyorlar. 300 gram altın pirincin ise yetişkin bir kişinin günlük A vitamini ihtiyacının sadece %20’sini karşılayacağını ortaya koyuyorlar. Bu miktar pirinç ise bir çocuk için çok fazladır. Filipinlerde bir okul öncesi çocuk ancak 150 gram pirinç tüketir. Bu ise A vitamini ihtiyacının %10′u eder. Tüm A vitamini ihtiyacını alabilmesi için ise bu çocuk 1,5 kilo pirinç tüketmelidir. Bu imkânsızdır. Diğer yandan altın pirinçte olduğu söylenen ve A vitaminine dönüşecek olan beta-karoten maddesinin biyolojik olarak yararlı olup olmadığı da ayrı bir problemdir. Bunun vücut tarafından alınabilmesi için hayvansal yağ tüketimi de gerekiyor. (Kaynak: MASIPAG, Grains of Delusion, Golden Rice seen From The Ground,http: //stopogm. net/files/ GrainsDelusion. pdf)”

Şu halde; Sn. Özkaya’nın da belirtiği üzere; GDO’nun yararlı olabileceği söylemlerini mutlaka şu bağlamda değerlendirmek gerekiyor: Dünyayı daha yaşanılır hale getirmek ya da fakir ülkelerin sorununu çözmek için GDO’ya değil, o ülkelerde organik tarımı ve ekonomiyi desteklemeye ihtiyaç var.

Görünen o ki sermaye sahipleri, bu konuda faaliyet yürüten işletme sahipler, dünyaya verdiği zararı ancak bu zararı yarattıkları yoldan ufacık da olsa yarar çıkararak telafi etmeye çalışıyorlar - ki mümkün değildir.-

Önce çiftçi, sonra bizler ölürüz…

Meseleyi başka bir yönüyle ele alırsak: Endüstriyel olarak üretilen GDO’lar organik ürünlerden daha ucuza mal olacaktır. O zaman çiftçinin bu tip ürünlerle rekabet etme şansı sıfırdır. Şimdilik tepkili olsak da; kapitalizmin şiddetini arttırdığı, gelir dağılımları arasında uçurumların derinleştiği günümüzde biz de zamanla daha ucuz olduğu için, yaygın bir davranış biçimi olan “bir kereden bir şey olmaz”; daha sonra gelişecek olan “zaten az tüketiyorum” ve alışkanlık olduktan sonra “sonuçta daha ucuz; pahalıyı alıp fakir yaşayacağıma, ucuzu alır, kalan parayı başka zevklerime harcarım” diye düşünmeye başlayacağız.

Önce çiftçi ölecek, kısa bir süre sonra da hastalıklarla savaşan bizler.

Konunun ekonomik boyutlarını ortaya koymak için bir örnek daha vermek gerekirse; Meral Tamer 17 Mart 2005′teki yazısında çok önemli bir şeye dikkat çekiyor:

“ABD, Irak’taki seçimlerden hemen sonra dayatığı yasa ile Irak’ta GDO’suz tarımı yasakladı”

Evet evet. İnanılmaz geliyor, ancak Irak’ta genetiği değşitirilmemiş ürün yetiştirmeniz yasak! Üstelik bu konu, Irak’ın komşumuz olması dolayısıyla bizi de ilgileniriyor: Bitki tohumları çok kalın tabakalarla kaplıdır; bu yüzden yutulması halinde bozulmadan tekrar dışkı ile atılırlar. Benzer şekilde tohumlar rüzgarla ya da akarsularla da taşınırlar. Dolayısıyla Irak’taki tarım sanmayın ki bizim ovalarımıza, yaylalarımıza, topraklarımıza gelmiyor…

Bu arada -eski bir bilgi ama- yeri gelmişken şöyle de bir verelim:

Dünyada GDO’lu gıda ürünleri pazarının toplam hacmi 1998′de 30 milyar dolarken 2003′te 70 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. 2008′deki halini siz düşünün…

Perşembenin gelişi çarşambadan…

Bu yasa birden bire nereden çıktı demeyin. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler ya… Bakın neler oldu şu son 7 yılda:

Habertürk gazetesi, ABD tarım bakanlığının 2002 yılından bu yana bizim Tarım Bakanlığı çalışanlarımıza çeşitli eğitimler ve seminerler verdiği, 2005 yılında ABD Tarım Bakanlığı’nın milletvekillerimizi ağırlamasının sürpriz olmadığını 17 Haziran 2009 tarihinde yazmıştı.

Dönemin ABD Tarım Ataşesi Robert Hanson tarafından kaleme alınan raporda, Türkiye’de genetiği değiştirilmiş (transgenik) ürünlere karşı bir kamuoyu oluştuğunu, bunun da muhtemelen ABD’den GDO’lu ürün ithal etmek isteyen üreticileri ürküttüğü belirtiliyor. Türkiye’nin GDO’lar karşısında Avrupa gibi ‘karşı’ tavır aldığına dikkat çekilerek, söz konusu yasa tasarısının hükümetin aksini söylemesine rağmen GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye ithalinde engel teşkil edebileceği belirtiliyor.

ABD Tarım Bakanlığı’nın (FAS) raporunda, 2005 yılına kadar yapılmış çalışmalar da yer alıyor. Üniversite, hükümet ve özel sektörden belirli kişilerin seçilerek ABD ve çeşitli ülkelerde seminer ve teknik gezilere götürüldüğü detaylarıyla belirtilmiş. Raporda ayrıca 1998-2000 yılları arasında yasak olmasına rağmen Türkiye’de sınırlı sayıda da olsa GDO’lu patates, mısır ve pamuk ekildiği belirtiliyor.

Habertürk’ün haberine göre, perşembe şöyle geliyor:

  • 2000 yılından bu yana Cochran Programıyla biyoteknoloji adaylarının ABD’ye gönderilmesi.
  • Biyoteknoloji konusundaki bilgilerin tercüme edilip hükümet ve paydaşlara iletilmesi.
  • Seçilmiş, gıda güvenliği konusunda çalışan 2 hükümet yetkilisini 2002′de Tunus’taki biyoteknoloji seminerine gönderilmesi.
  • Yüksek düzey iki Tarım Bakanlığı uzmanının 2003 yazındaki Amerikan Hububat Konseyi toplantısına katılması için aday gösterilmesi.
  • 2003 sonbaharında Ankara’da hükümet yetkililerine (250 kişinin üzerinde katılım olmuş) büyük bir konferans düzenlenmesi.
  • 2003 yılı sonbaharında bir üniversitenin biyoteknoloji uzmanının Amerika’daki biyoteknoloji konferansına gönderilmesi.
  • 2004, 2005 ve 2006 yıllarında, bakanlığın 5 gıda güvenlik elemanının, devlet fonlarıyla Biyoteknoloji Uluslararası Ziyaret Programı’na katılmasının sağlanması.
  • 2004 yılı yazında bakanlık yetkililerinin ve gazetecilerin USGC Biyoteknoloji programlarına katılmasının sağlanması.
  • 2005 yılı Nisan ayında bir grup milletvekili ve Tarım Bkanlığı’nın kilit elemanlarının ABD’ye davet edilmesi ve ABD’nin tarımsal biyoteknolojiyi nasıl kullandığının gösterilmesi.
  • 2005 yılı Eylül ayında ABD Tarım Bakanlığı’nın yardımıyla bir biyoteknoloji uzmanının Türkiye’deki üç üniversitede, Bakanlık yetkilileri ve paydaşlara konferans vermesinin sağlanması.

Planlanan çalışmalardan bazıları:

  • Karar yetkisine sahip yüksek düzeydeki Tarım Bakanlığı yetkililerinin, seyahat ve eğitim programlarına dahil olmasının garanti edilmesi.
  • Basında ve siyasi alanlardaki eleştirileri yanıtlamak için Türkiye’deki yerli endüstri ve ithalatçılar ile eşgüdüm içerisinde olunması.
  • Biyoteknolojinin yararlarını göstermek için Türkiye’deki yerel üniversitelerle eşgüdüm içinde olunması.Ankara ve İstanbul’da bakanlıkların dönem dönem değişebilen elemanlarına gıda güvenliği seminerleri verilmesi için konuşmacılar ayarlamak.
  • Bu seminerlere FDA’nın (Yiyecek ve İlaç Departmanı) katılımının ve ABD’deki biyotek ürünlerin yararlarını anlatan Amerikalı üreticilerin bu toplantılarda olmasının sağlanması.
  • Cooperator, Cochran ve Uluslararası Ziyaretçiler Programı aktivitelerinin devam ettirilmesi. Bu aktiviteler arttırılmalı ve ziyaretler için İngilizce bilmeyen daha yüksek düzeydeki resmi görevlilerin hedeflenmesi.
  • Türkiye’nin, biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkacağının üreticinin karının artacağının, resmi görevliler ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılması.
  • Yasanın bu haliyle çıkmaması için bu konuda karar vericileri, akademisyen ve üreticileri hedef alan bir dizi lobi çalışması yapılmasını öneriyor.

5 Nisan 2009 tarihinde Vatan Gazetesi’nde ise Levent İçgen beş milletvekilimizin dünyanın önde gelen GDO ve yan ürünleri üreticisi Montanto tarafından da ağırlandığından bahsediyor.

Sağlığa zarar…

Genetiği değiştirilmiş organizmalar başta cinsiyet hormonlarıyla ilgili anormalliklere neden oluyor. Caen Üniversitesi ve Dijon Üniversitesi’nde yapılan çalışmalar gösteriyor ki GDO’lar cinsel hormonların hareketini daha anne karnındayken etkiliyorlar.

Zira ABD’de daha önce 14 bin çift üzerinde yapılan çalışma, bitki tüketen çiftlerin, et tüketen çiftlere göre daha fazla anomaliye sahip çocuk dünyaya getirdiğini göstermiş. Anomaliler genelde penis yapısı ve hermafrodizm, yani çift cinsiyetlilik (hem penis hem de vajinaya sahip olmak) üzerinde yoğunlaşıyor. GDO’ların cinsel hormonların faaliyetlerine vurduğu sekte çağımızda eşcinselliğin artmasındaki fizyolojik sebepler arasında da yer alıyor.

Diğer bir risk de GDO’ların alerjenik özellikleri. 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.

Diğer zararlar arasında da önceki başlıklarda açıkladığımız kanserojenlik ve mikro-organizmaların mutasyonuyla yeni hastalıkların ortaya çıkması var.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet ATALIK’ın makalesinde bakın başka ne örnekler var:

“Rusya Bilim Akademisi’nden Dr. İrina Ermakova’nın fareler üzerinde yaptığı denemede GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Normal soyayla beslediği yavruların %9′u ve GDO’suz gıdalarla beslediği yavruların ise sadece %6,8′i öldü. Ayrıca, GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %36′nın normal doğum ağırlığının altında doğduğunu saptadı. Bu şaşırtıcı sonuçlar karşısında denemeyi üç kez tekrarladı ve aynı sonuçlara ulaşınca Ekim 2005′te yapılan bilimsel bir panelde sonuçları kamuoyu ile paylaştı.

Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GD gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.

Biz bu akademisyenlerimize Kaliforniya Salk Enstitüsü Hücre Nörobiyolojisi Laboratuvarı Başkanı Prof. David R. Schubert’in bir tıp dergisinde yer alan şu sözleri ile yanıt verelim: “GD gıdaların insanları hasta yaptığına dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksız ve doğru değildir. Bu gıdaların güvenli olduğu görüşünü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde hiçbir çalışma yapılmamıştır.” (The Problem with Nutritionally Enhanced Plants, Journal of Medicinal Food, Vol.11, No:4, August 2008)”

Doğa dengesinin bozulması ve tohumsal bağımlılık

İlk kuşak ürünlerde farkedilmeyen bir diğer risk de genlerin uyumsuzluğunun yaratacağı toksisite; yani daha yalın bir anlatımla: Zehir. Daha önce yapılan bir bilimsel çalışmada GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Eser miktarlardaki maddelerin zamanla birikim yaratması da teşhisi zorlaştıran sebepler arasındadır. Sigara nasıl uzun yıllar sonunda öldürüyorsa; GDO’lar da öyle yapabilirler.

Zira GDO’lar doğada bile uzun yıllar etki bırakabiliyorlar. Bildiğiniz üzere doğada çeşitli çevrimler vardır. azı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Bu da bu endotoksinlerin su çevrimi ya da besin çevrimi ile, GDO’ları yiyen yemeyen herkesin nasiplenmesi anlamına geliyor… Üstelik birikimli bir halde, zarar yayılım gösteriyor…

Doğanın dengesinin bozulması da, söz konusu GDO’ları yiyen insanların doğrudan değil, ama dolaylı olarak çok daha büyük etkilere maruz kalması tehlikesi yaratmaktadır. Samsun İl Özel İdaresi AR-GE Başkanlığı’nda çalışan AR-GE uzmanı Yılmaz Kurt’un kaleme almış olduğu bir yazıdan aktarıyorum:

“GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonları nın oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır…

… GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır…”

Akraba türlerin yok olması, GDO’nun baskın çıkıp, doğal yollardan elde edilen organizmaların ortadan kalkması anlamına da geliyor. Eğer ki gen, diğerlerini öldürecek ya da baskılayacak şekilde ayarlanmışsa, mevcut ürününüzü korumanız mümkün değil. Kaldı ki GDO’ların tohumları tekrar kullanılamıyor. Yani siz bahçenize kendi ürünününü ekerseniz, ancak komşunuz GDO ekerse, rüzgar, su vb. sebeplerle bu iki aynı bitki birlikte tozlaşır, çiftleşirse, kendi ürününüzü unutun! Seneye komşunuzdan tohum almaya başlarsınız.

Zira Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin şöyle söylüyor: “Normal olarak tahıl ithal etmememiz ve kesinlikle GDO’lara izin vermememiz gerekir, zira tarım alanında zengin bir ülkeyiz. Halkı besleyebilmek için yeterince ürünümüz var. Ancak bunun için altyapıya, planlamaya ve bütçeye ihtiyacımız var. Bu tohumlar bizi yabancı şirketlere bağımlı kılacak. yüksek ücretle tohum ithal etmek zorunda kalacağız”.

Yasadan örnekler

Şimdi dilerseniz yasa maddelerine birlikte göz atalım… (Sadece ilgili olan kısımlarını aldım):

Madde- 5 (2) İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.

Koruyucu gibi görünen bu yasa, başta afet yönetiminde olduğu gibi; afetten sonra yaraları sarma üzerine kuruludur. Önleyiciliği yoktur. GDO’ların zararlarının bir kaç kuşak sonra anlaşılabileceğini yukarıda bir çok örnekle açıkladım. “İş işten geçti” deyimi bu yasa ile örtüşüyor.

Madde 5 - (6) Gıda veya yem, GDO lardan biri ya da birkaçını toplamda en az % 0,9 oranında içeriyor ise, GDO lu olarak kabul edilir.

Benzer şekilde, GDO’nun birikmeli yayılımı, yani az da olsa doğada ya da vücutta varlığını sürdürerek beklemeye geçmesi miktarı önemsiz kılıyor. %0,9 oranındaki GDO’lu 1 adet ürün, %0,45 oranındaki GDO’lu 2 adet ürüne denktir. Bu yüzden bu oranın sabit olması anlamsızdır. Böyle bir yasa çıkarılacaksa bile, bir ürünün tüketim miktarına oranla belirlenecek bir formül geliştirilmelidir. Ekmeği her gün tüketen bizleri düşününüz… Ekmekte %0,1 olsa ne olur?

Madde 5 - (8) GDO suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.

Bu yasayı anlamak mümkün değildir! Hadi itiraf edeyim, anlamak mümkün de; tarif etmek terbiyeye uygun değildir.

Madde 14 - c) GDO lu dökme gıdaların beraberinde, etiket bilgilerini içeren belge bulundurulmak zorundadır.

Dökme gıdaların tamamen yasaklanması gerekmektedir; çünkü dökme gıdalar satış raflarında yerini aldıklarında üzerinde etiken bilgisi olmayan çuvallara aktarılabilirler. Yine; illa ki böyle bir yasa çıkacaksa, ambalajsız ürünlerde müsade olmaması gerektiğidi düşünüyorum.

Kısa bir sonuç ve öneri

Görüldüğü üzere GDO’lar kesinlikle sağlık açısından zararlıdır. Üstelik doğayı da ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bunun yanısıra olağanüstü ekonomik etkileri de olacaktır: Tohum üreticilerine muhtaciyet, çiftçinin yok olması vb. gibi sonuçların doğması yakındır.

Şu halde halkın sağlığını düşünerek sigarayı yasaklayan, kuş gribine karşı önlem olarak tavukları toplayan Sağlık Bakanlığı’nın, GDO konusunda herhangi bir eylemde bulunmamış olmasını samimiyetle açıklayamıyorum.

Sigara paketlerinin üzerine “Sigara Öldürür” yazıldığına göre GDO’lu ürünlerin üzerine de “GDO öldürür”, “GDO kanser yapar”, “GDO çocuğunuzun çift cinsiyetli ya da penissiz doğmasına sebep olabilir” gibi şeyler yazılmalıdır.

Kısacası; kendinizi düşünmüyorsanız, bari çocuklarınızı düşünün…

4. Ulusal Tasarım Kongresi

Bilim / Felsefe, Günlük Yazıları, Mesleki Yazılar, Proje ve Yazılımlar 3 Yorum »

4. Ulusal Tasarım Kongresi için başvurduğum “Havacılık Sektöründe Krizle Mücadele Yöntemi Olarak Tasarım” adlı bildirim kabul edilmiş ve sözlü sunuma hak kazanmıştır.

8-9 Ekim’de İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Fakültesi’nce düzenlenecek olan Türkiye’nin ilk ve tek hakemli kongresi 4. Ulusal Tasarım kongresinde sunacağım bildiride, 2002 yılında başlayan yakıt fiyatı artışları ve geçtiğimiz yıl gerçekleşen resesyon krizinin havayolu firmalarını ne gibi tasarruf yöntemlerine ittiği ve hangi tip tasarım ve teknolojilerin iyileştirildiğinden bahsettim.

Bildirimi kongrede sunulduktan sonra buraya koyacağım.

Esenkikler.

İzel-Çelik-Ercan ve Çevrenin algıyı şekillendirmesi

Bilim / Felsefe, Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Bu yazıyı yazmama sebep bugün İzel-Çelik-Ercan’ın 1992 yılındaki bir klibini görmemdir. Şarkıyı anımsamıyorum bile çünkü tek odaklanabildiğim şey, nispeten normal ve estetik olan İzel’in her iki yanındaki “ilginç” tiplemelerdi.

Bu tiplemeler (hakaret gibi algılanmasın, eminim kendileri de o görüntüleri görmek istemiyorlardır) Çelik ve Ercan. Her ne sebeple olduğunu bilmiyorum ama kamera hiç Ercan’a yakın çekim girmiyor ama Çelik İzel ile birlikte yakın çekimleri eşit paylaşmışlardı herhalde. Neyse… O başka mesele.

Çelik’in saçları, dansları -ya da dans etmek amacıyla gerçekleştirdiği harmonik kol hareketleri- insanı hayrete düşürüyor. Evvela ben de hayrete düştüm ancak daha sonra düşüncelerim beni bir noktaya getirdi: Yıllar önce bu klibi izlediğimizde niçin hiçbirimize anormal görünmüyordu? Kalanını okumak için tıklayın »

Otonom Mükemmeliyet: Doğa, İnsan ve Yapay Seçilim (Yaban elenim)

Bilim / Felsefe, Günlük Yazıları 1 Yorum »

Bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesiyle değişen Dünya tarihi yapay seçilim ve doğanın otonom mükemmeliyeti ile bugünkü coğrafyaları etkilemiştir.

Bugünlerde okurken büyük keyif aldığım nadir kitaplardan birisi diyebileceğim bir bilgi deposunu okuyorum. Tübitak yayınlarından çıkan Jared Diamon’a ait “Tüfek, Mikrop ve Çelik”. Tarımı daha önce keşfeden insan topluluklarının nasıl doğaya egemen olduğu kitabın ana fikri. Ancak kitabı okurken çok daha fazla şey hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Kalanını okumak için tıklayın »

Sıtmayı Kökünden Kazımak

Bilim / Felsefe 1 Yorum »

Genetik modifikasyonun çok daha mümkün hale gelmesiyle bilim adamları hayal güçlerinin uygulanabilir kısımlarının sınırlarını genişletti. Ancak hayaller birer birer gerçek olup kurgu dünyasını terk ederken, akla hayale sığmayacak olumsuzlukların hiç kurgulamadığımız bir şekilde dünyamızda dâhil olması riski var!

Avrupa’nın ilk beş üniversitesi arasında yer alan Londra İmparatorluk Bilim Koleji (Imperial College of Science London) bünyesindeki bilim adamları günümüzde bile başta Afrika kıtasında olmak üzere milyonların kişinin ölümüne sebep olan sıtma ile mücadelede yeni bir yönteme başvurdular: Sıtmayı kökünden kazımak.

Hayal gücünün sınırlarını zorlayan bu çalışma insanları genetik olarak sıtmaya karşı daha dirençli hale getirmenin risk ve zorluklarından kaçınarak, sivrisinekleri sıtmaya karşı dirençli hale getirmeyi temel alıyor. Genetik olarak modifikasyona uğramış yeni sivrisinek türleri sıtmayı kendi vücudunda yok ediyor ve böylece ısırmış oldukları insanlara da sıtma bulaştırmamış oluyorlar. Kalanını okumak için tıklayın »

Plütokrat Distopya ve Siberpunk

Bilim / Felsefe 3 Yorum »

 

Plütokrasi, yönetim erkinin zengin kesim (burjuva sınıfı) ya da “yüksek vergi ödeyen” kimseler tarafından paylaşılması gerektiğini ifade eden bir ideoloji. Distopya ise şu bildiğimiz ütopya’nın olumsuz olanı.

Velhasıl, bugün kapitalizmin ülkeyi götürdüğü nokta ve demokrasinin erki “eşitlik” maskesi ardında sessiz sedasız çıkarılan yasaların yerel ya da küresel zenginlere pazarlaması bu işin bir distopya boyutunu çoktan aştığını gösteriyor. Kalanını okumak için tıklayın »

Conway’in Hayat Oyunu

Bilim / Felsefe, Günlük Yazıları Yorum yok »

cellular.jpgOzan Oğuz Haktanır ile uzun süreli bir ayrılıktan sonra yeniden görüştük. Görüştüğümüz gün rahat durmadık ve hücresel otomat yaptık. İndirmek için tıklayın:

cgl.rar (RAR Biçeminde - 33 KB)
cgl.zip (ZIP Biçeminde - 43 KB)

Hücresel otomat ve bilinen en iyi örneklerinden Conway’in Hayat Oyunu hakkında aşağıda kısa bir bilgi var: Kalanını okumak için tıklayın »

GAT (Yazılım)

Bilim / Felsefe, Proje ve Yazılımlar 1 Yorum »

Genetik Algoritmalar ile tam sayı çözümlü polinomların köklerini bulmaya yarayan ilk tam başarılı genetik optimizasyon yazılımım. Kaynak kodlarıyla beraber veriyorum.

gat.jpg

Program Adı :
GATevfik
Yazıldığı Dil :
Visual Basic
Hazırlayanlar :
Tevfik Uyar
Dil :

Türkçe

Programı indirmek için tıklayın

mIRC Powered by Wptr ve WordPress
Bu site Tatil ve Gece Gündüz Teması ile guclendirilmistir