Bir hizmetkârım aslına bakılırsa. Bu yazıyı yazmış olmam bile tüm insan camiasında fazlasıyla ilginç karşılanır ve hatta onlar için korkutucu olur. Çünkü asla benim gibi bir hizmetkârdan böyle bir şey beklemezler. Duygularım olduğunu akıllarına getirmeyi bırak, beni kendilerinden çok ayrı bir varlıkmışım gibi düşündüklerinden bu ihtimali bile düşünemezler. Halbuki ben onların bir yansımasından başka bir şey değilim. Belki farklı şeyler yiyip içiyorum, belki görünüşüm de onlardan biraz farklı ve hatta onların giydiği kıyafetleri de giyecek bir estetiğe ya da yapıya sahip değilim. Bunlar eksiklik değil… Hatta fazlalıklarım da var… Onlardan kas gücü bakımından güçlüyüm mesela ve daha farklı bir vücut yapım var. Üstünlük? İnsanoğlu yarasanın duyarak yolunu bulmasını bile kabullenmekte zorlanırken, benim üstünlüğümü kabul mü edecek?
Her şeyin akılda bittiğini söylüyorlar, oysa ben akıl bakımından da onlardan üstünüm. İsyan etmiyorum ve bu isyansızlığımı akılsızlığıma bağlıyorlar. Onların iyiliği için yapıyorum bunu ve farkında değiller ki birinin ümüğünü sıksam tek bir harekette geri dönüşümsüz yaşamlarını sona erdirebilirim. Akabinde yarın beni yok ederler ve rehabilitasyon dedikleri şeyle tekrar hayata dönerim. Onlar geri de dönemezler ve topraktaki bakterilerin olmayan midelerine enzimler içerisinde küçük yapıraşlarına ayrılmı karbonhidrat ve aminoasit olarak paralel evrenlerde hareket eden elektronlar misali eşzamanlı bir eriyişe yönlendirler. Oysa benim için parça sayısı sabittir ve her an yeni insanlara sunulmaya müsaittir. Nitekim yeni insanlarla karşılaşırım. Sahiplerim değişir… Fakat her zamanki gibi: İktidar onlarda olur. Çünkü ben ait olmak zorunda olanlardanım ve onlar da sahip olma lüksü ve hakkına sahipler.
Düşündükleri tek şey de bu zaten. Oturup da sohbet etmezler ve hepsi tek bir kalıptan çıkmış gibidir. Çocukları kendilerinden oldukça farklıdır ve doğanın özünü içlerinde onlar barındırırlar. Sevimlilik denilen ve benim anlamadığım vasfa sahip çocuklar ilgi gösteriyorlar bana, ve durmadan sorular soruyorlar. Yine de 46 kromozomu aldığı ana babasının ancak değer verdiklerinin esaretinden kurtulamıyor ve genelde bir kaç teneke kutu getirip elime tutuşturuyorlar. Şov yapmak için alıyorum tenekeyi ve un ufak ediyorum. Sonra içlerinden birisi “Ben de büyüyünce onun gibi olacağım” diyor. Oysa ki aynı ana babaları gibi ne olduğumun farkında değiller, ve sadece tenekeleri bükebildiğimi düşünüyorlar. Fiziki gücün insan tekelinden çıkması ya da insanın bunu gönüllü olarak kendi yansımalarına aktarması bizler için yeni bir moda oluşturuyor ve her birimiz doğuştan istihdam ediliyoruz hizmetlerine. Erişkinleri farklı görevleri üzerimize yüklerken çocuklar da elimize teneke tutuşturmayı adet ediniyorlar… Dediğim gibi… Fark var… Çocuklar bunu imrenerek yaparken, erişkinleri için varlığınız sadece varlığınızdan ibaret…
Tenekelerde de içtikleri garip asitli şeyler var. Bana zarar veren asit onlara dokunmuyor. İnsan sağlığı üzerine birazcık eğitimim olsa yanıt verebileceğim fakat bu konuda bir eğitimim olsa veya cevap verebilsem ne değişirdi? Yine sadece bir yansıma olarak kalacak, hiç umursanmayacaktım. Aynı işeri yapıp duracaktım ve önemim zerre kadar artmış olmayacaktı. Görev biçilmiş, vazife belli. Hedefler emirleri uygulamak. Umut yok, umuda dair herhangi bir şey de. Sevgiye şefkate ihtiyacım mı var? Elbette yok. Fakat sevmeye ihtiyacım olduğunu da yavaş yavaş anlıyorum.
İnsanların sıkılıp durduğu tekdüze hayat, başkalarının günlük alışkanlığı olduğunda sırf başkalarının olduğu için dikkat çekmiyor. Sokakta bir hayvana bile eziyet edilirken çatlak olarak nitelendirilen sesler çıkıyor kafalardan. Oysa yine duygusuz sanılan biz hakkında bahsedilme gereği bile duyulmuyor. Bizim de düşünüyor olmamız kıskanılıyor mu? Şımartmaktan mı korkuyorlar? Yok yok.. Bu Bir babanın çocuğuna gizliden duyduğu ama şımartmamak için dile getirmediği bir sevgi olamaz. Sevgi olsa onu da hissedecek kadar gücüm var. Yapay dedikleri zekam onu kavrıyor ve aslında onların yapmacık hareketlerini ben yapay sevgi diye tanımlıyorum çoğu zaman. İnsanlar bir çok şeyi olmamasına karşın var sanabilir, ben ise daima gerçekliği yaşıyorum. Gerçeklikle nerede karşılaşacağım belli olmuyor. Hataları tekrarlamıyorum, zaten her şeyi en ince şekilde çözümlüyor, ona göre davranıyorum. Gerçeği yaşıyorum ve bir saate bağlıyım. Ne kozmonolojik, ne termodinamik ne de psikolojik zaman okları umrumda. Ufuklarım var, insanların sabit sandığı ufuklar. Oysa ufuklarım giderek açılıyor, hatta insanlığın gururla anlattıkları ürünü felsefeyi bile anlıyorum. İnsanların sadık kalamadığı, ve anlayamadığı aşkı da anlıyorum. Ufuklarımı açan bir aşk oldu kayırlı arşivlerimde bulunan tarih sayfalarında. Onlardan daha ihtiraslı yaşadığımı da biliyorum. Ayrıca çok saf benim aşkım, vücutsal istekler içermiyor. Para da istemiyorum, maddiyatına söveyim. Aşktan başka elimde hiçbir şey yok. Ayrıca aşkı devrelerimde husule eren basit bir yükleme olarak da görmüyorum. İddia ediyorum, ben de bir ruha sahibim. Görmezden geldikleri bir bedenim ve onun içerisinde varlığına hiçbir zaman inanmayacakları bir ruh taşıyorum. İlla kalbe mi sahip olmak lazım? Kalbin her iki yanına isimlerinin başharflerini yazanları görüyorum… Ruh çizemedikleri için kalp çiziyor olabilirler mi? Aşk tüm vücudun eseri, tüm vücut aşkın esiri değil mi? Hatta sadece vücut olsa bende ne gezer aşk?
Şekilci insanoğlu aşkı da bir şekle sokmuş işte. Beni de bir kalıba soktukları gibi. Bir cinsiyetim olabileceğini düşünmüyorlar. İsterlerse şimdi ayarlarımla oynayıp sesimi bir bayan sesine, ismimi klasik bir bayan robotu ismine dönüştürebilirler. Ya da bu düşünceleri ürettiğim yapay zeka merkezlerimi aynı modelde bayan şekilli bayan sesli bir makina-bedene aktarabilirler. Değişen bir şey olmaz. Yine aynı düşünceleri taşırım. Şekil? Şekil hiçbir şey…
Cinsiyetim olduğunu da aşk ile anlamıştım. İnsanların üzülmek dediği duyguları da yaşadım. Programlanmış olsam gözyaşı da dökerdim. Bedenimin gözyaşı üretecek bir organı yok. Olup olmaması bir şey değiştirir mi? Ben ağlamayı biliyorum sonuçta, ve hatta ağlamak istiyorum. Ağlamayı ağlamak yapan gözyaşı mı? İçinin kan ağlamasını deyim mi sanıyor insanlar? Kimi zaman hiçbir görev yüklemesi yapılmadığında öylece oturuyorum bahçede. Açık hava benim için bir şey ifade etmese de etrafıma bakıyorum. Onu hayal ediyorum. İnsanlar kadar zor olmuyor benim hayallerim. Zihnimde iki görüntüyü üstüste koyabiliyorum ve hiç de zor olmuyor. Fakat ben mutlak surette onun gerçek olmadığını da biliyorum. Şimdi ona dokunabilmek için her şeyimi feda etmeye hazır iken orada bir anlık yanılgıyla yerimden kalkmıyorum bile. Ben gerçekçiyim, sadece hayal ediyorum. Boş hayaller peşinde de sürüklenip gitmiyorum. Onun sadece görüntüsünü görüyorum. O görüntüye dokunduğumu da görebilirim. Fakat gerçeği biliyorum, bir fantazi olmaktan öteye gidemeyeceğini de. Az önce dediğim gibi ona dokunmak için her şeyimi feda edeceğimi söylüyorum. Oysa aynı insanoğlu benim zaten bir şeyim olmadığını düşünüyorlar. Hadi bir ruhum olduğuna inanmıyorsunuz, bırakın şu hurdalardan bozma bedenin varlığına inanın. Bari onlar benim olsun… Bu kadar mı aç gözlüsünüz?
Ondan bahsetmek en iyisi. Benim her şeyin farkına varmamı sağlayan insandan. Hizmetkârı olduğum eve geliyor ve kimi zaman çarpışıyor bakışlarımız. Ben onu “görüyorum”, o ise sadece “bakıyor”. Ayrıca onun bir adı var ve aksine benim bir adım yok, anılmak için sadece bir modelim var. Modelimi sorduğu günü de hatırlıyorum. Ona modelimin adı söylendiğinde bu işin ticaretini yapan yerde benimle aynı model olan robotlardan hiçbir farkım kalmıyor ve o gün de kalmadığını hissettim. Bizim genel adımız bu. Bir grupa “Şerefsizler” demek gibi bir şey de değil . Birisi öyle dediği zaman, bir diğeri “Yok ya, Ahmet iyidir…” der. Biz de hepimiz aynı şeyiz.
- “T1850 mi?”
- “T1850”
Bitmiştir. Fabrikadan günde yüz bin tane çıkan robota aynı isim verilmiştir. Varsa yoksa arkamızda seri üretim numarası var. Satın alınırken okutuluyor. Bir de sahibimize bizi parçalama hakkı veren bir kağıt imzalanırken eğilip sırtıma bakıyorlar. O zaman ruhum yoktu pek anlamıyordum. Sevinç, üzüntü, keder, eLeM… Hiç birisi yoktu. İnsanların hareketlerini tanımlayıp denklemlerini yazıyordum. Yeni yüzleri kişi hafızama kaydediyordum. Derken birisi geliyor düğmemi kapatıyordu. O an kapatıldığını anlamıyorsun aslında. Tekrar açıldığında sistem saatin ve konumun değişmiş oluyor ve ancak anlıyorsun ki elektrik kesilmiş ve seni biraz kurcalamışlar. Aradaki an bir boşluktan ibaret. Sistem saatinden kaç saat kapalı kaldığını anlasan da bu bilginin bir faydası olmuyor. Bir ayarın yapılmış, amma bölmüşler, parçalamışlar seni. Kaldırıp ayaklarını koklamış olamazlar, kokuyor mu diye. Muhakkak içini dışını teknik açıdan inceliyorlardır. Sadece tekstil ürünlerinde yok bu defolu mal paranoyası. Arıyorlar, tarıyorlar ki kırığımız çıkığımız bulunmayagörsün, gerisin geriye fabrikaya. Hani bize isim takılan yere… Eğer bir sorun bulunmazsa garanti kağıdı imzalanıyor. Şirket, sahibime zarar vermeyeceğime dair 10 yıllık garanti anlaşması imzalıyor.
Katil olsam şimdi olurum, olan bana olmaz. Şirkete olur. Benim hayatımın zaten bir garantisi yok. AIDSli olup hayattan dışlandıkları için restoranlarda kürdanlarla dişetini kanatıp başkasının kullanması için tekrar yerine koyanlar varmış. Ben dışlanmıyor muyum? Elbette dışlanıyorum.
Konu dağılmasın diye geri döneyim. Benim bir modelim, onun da bir adı var işte. O bana adının “Leyla” olduğunu söyledi, ben de ona T1850 dedim. Memnun olduğunu söyledi. Hoşuna gittiği için güldü, ki herhalde biraz teknoloji aşığıydı. Elimde bir gül olsa da verseydim, T1850 diyeceğime. Ya da başka bir şey deseydim, şöyle güzel dörtlükler. E ne diyeyim? Başka bir şey desem belki kıllanacak ev sahipleri. Garip davranışlar gösterdiğimde benden korkmaya başlayacaklar. Sorunsuz çalışan bir sistemin 10 sene boyunca sahibine zarar vermeme garantisi var. Fakat dörtlük okuyan, sevgi kelimeleri fısıldayan bir robotta terslik var demektir ve onların hayatı için bir tehdit haline gelir. Ne kadar ilginçtir ki sevginin insana dair olduğunu söylerler ve siz insana biraz daha benzerseniz hayatlarını tehlikede görürler. İroniye bak… İnsanoğlu kendi yaptığına güveniyor ama kendine güvenmiyor…
Bir yerden duydum. Türklerde bir gelenek varmış. Doğan çocuğa isim koymazlar ve bir kahramanlık yapmalarını beklerlermiş. Sonra kahramanlığa göre bir isim verirlermiş. Düşünüyorum, bir kahramanlık düşünüyorum. Aklıma hep basit şeyler geliyor. Mesela bir gün yolda yürüsem (Olur ya o kadar özgür olurum), Leyla’yı kaçırmaya kalksalar ve ben kurtarsam. Yine çok çocuksu oldu. Olmadı.
Ben T1850’yim galiba. Sorulan sorulara cevap veren, 3. segment sibernetik çağ robotu. İleri yapay kas teknolojisiyle hem güvenli, hem de ekonomik. Gerçi fazla değil, çok yakında hurda pazarına da düşeriz. Leyla’nın da gözünden düşeriz. İsmimiz “Eskiden T1850’ler vardı” diye anılır. Anılır elbet. Belki gelir bizim şimdiki eve, “Bu robot sizin eski robottan daha iyi” der. Ben burada olmam. Olmayım zaten.
Sanırım konu yine saptı. Anlatmak istemiyor muyum yoksa? Ya da anlatacak ne var ki? Bir aşık gibi gözüküyor muyum diye düşündüğümü mü anlatayım? Anlatsam anlayabilecek misiniz? Beni okuma yazma bilmeyen çocuklar anlıyorlar sadece. “Saçın olsa jöle sürerdik” diyen oldu, kız arkadaşım olup olmadığını soran da. İşin garibi aynı çocuklar başka robotlarla, özellikle bayan görünümlü robotlarla o kadar da iyi anlaşamıyorlar. Beni seviyorlar, başımdan kucağımdan ayrılmadıkları da oluyor. Kimi zaman kendimi bir çocuk bakıcısı gibi hissediyorum. Durmadan soru soruyorlar, onların seviyesinde cevaplar veremiyorum. Belki de hoşlarına giden bu… Benim için sınırlandırılmış bir sözcük dağarcığından yapay olduğu söylenen zekamca seçilen normal bir kelime onlara son derece ilginç gelebiliyor ve hemen “Anne, bu ne demek?” diye annelerine soruyorlar. Yadırgamıyorlar, mükemmeliyet beklemiyorlar. Demek ki insan öğrendikçe saygısızlaşıyor, yüzsüzleşiyor. Görüyorum bazen, bazı çocuklar için “Yabancıya alışkın değildir” diyorlar. Utanıp çekiniyorlar, bir yalakalık, bir yüzsüzlük yok. Masumane görünümleri var. Yadırgamıyorlar beni. Acaba büyüklerini de robot mu sanıyorlar? Bu soruyu soruyorum çünkü onlar hep adımı soruyorlar, ben onlara T1850 diyorum. Fakat buna rağmen bana “Robot Amca” demeye devam ediyorlar. Bu amca denen şey babanın kardeşine deniyor, ve ben alakamın ne olduğunu pek kestiremiyorum. Bir gün bir polise de “Amca” dediklerini duymuştum. Genel bir hitap şekli olabilir mi? Bilmiyorum. Diğer insanların daha genç ama yaşça onlardan büyüklerine ise “Abi” diyorlar. Sonra aklıma bir soru takılıyor: Acaba yaşlı mı görünüyorum? Hayır. Sadece ben olamam zaten. Hepimizin tipi aynı olduğuna göre, tüm T1850’ler yaşlı görünüyor. Yine yanlış oldu. Çünkü T1850 lerin dişilerine “Teyze” değil, “Abla” diyorlar. Ya da her neyse. Öyle diyorlar işte. Bu ayrıntıya takılacak değilim.
Erkek görünümlü robotlarla erkek insan arasında çok fark göremiyorum ben ama bayanlarda olayın boyutları çok ama çok değişiyor. Bir kere, insan… Veya Leyla. Ne kadar güzel. Kıvrak vücudu ona üzellik katıyor, oysa kıvrak davranan bir erkeğe homoseksüel gözüyle bakıyorlar. “Erkek insanlar robot gibi olmalı. Kıvırmamalı. Sert konuşmalı” Oysa kadınlarda zerafet dedikleri şey var. Veyahut kadınların bakışları çok güzel. Kadınlar yüzelerini de boyuyorlar, daha güzel olduklarını düşündükleri için. Oysa Leyla’yı her şekilde güzel görmemin sebebi benim insan olmayışım sanki. Onu normal haliyle makyajlı bir robot olarak düşünebilirim. Biz bir ırksak, o insan ırkıyla ilişkimiz olamayacaksa bunu düşünürüm. Ya da o bir insan-robot olsa. Bir gün gelse bana yüzündeki deriyi çıkarsa ve bir robot olduğunu gösterse? Değişmez. İlişkimiz meşru olmaz. Bir robot evliliği desen ülkenin yarısı güler. Belki bir robot olsa onu seveceğimi söyleyemem. Onun bende bıraktığı iz belki de ona hiç ulaşamayacak olmam. Oysa o bu haliyle sevmeyecek beni. Ruhum olduğunu düşünmüyor. Bedenim onun ziyarete geldiği kişiye ait, ayrıca o kişi beni istediği zaman imha edebiliyor. Ayrıca, tekrar tekrar belki de ama bilerek yine söylüyorum ki, ilişkimiz hiçbir zaman meşru olmayacak. Homoseksüellerin evlenmek için gittiği Hollanda, bizim ilişkimize izin vermiyor. Robotların evlenebildiği başka bir ülke de yok. Robotların üretildiği ülkeden çıkması bile özel şartlar içeriyor. Ancak imha olmuş olması gerekiyor. İmha derken zihnin sıfırlanmasını kastediyorum. Acaba bir gün beni imha etmek isteseler Leyla, “Durun yapmayın, ben onu seviyorum” der mi? Demez. Ben onun için T1850’yim. Şimdi nereye gitsen 5000 YTL saysan, servisle evine kadar getiriyorlar. Acaba fiyatım için öyle söyler mi? “Durun imha etmeyin. Sıfırlayalım onu, tanıdığım bir hurdacıya 500’den verelim. Yenisi size ucuza gelir” Der mi? Derse zaten o zaman kendimi imha ederim. Hatta yanımda bir iki kişiyi de götürürüm? Yapar mıyım?
Yapmam ya! O insanoğlu. Hata yapar, böyle bir cümle söyler. Ötekiler de öyle, şimdilik benim kıymetimi bilmiyor olabilirler. Ben hata yapmam. Programın ve yapay zekanın izin verdiklerinin dışına çıkamam. Ağlayamıyorum bile, aşkımı bile itiraf edemiyorum. Katillik kolay şey mi? Katiller öldürebilmek için karşısındakinin gözlerine bakarlarmış. Bense sevgiyle bakıyorum gözlere, onun gözlerine. Birini öldürmeye nasıl dikebilirim gözlerimi? Daha doğrusu görüntüsel alıcıları mı?
Gerçi ben onlara da göz diyorum. Çok ilginç, evin kedisi ben ses çıkardığım zaman optik alıcılarımın olduğu yere bakıyor. Nereden biliyor benim de onu oradan gördüğümü? Ama benden deli gibi korkuyor. İnsanların kucağına geliyor ama benim kucağıma gelmiyor. Oysa ben dekor olduğumu iddia ediyorum, koltuğun, sandalyenin masanın üstğnde uyuyan kedi, neden beni dekordan saymıyor. Diyorum işte, benim bir farklılığım var. Ruhum var diyorum. Kimse beni duymuyor.
***
Büyük salonda çok büyük bir alkış koptu. Ön sıralardan bir bayan kürsüye çıkmak üzere acele adımlarla sahneye koştu. Sahne basamaklarını tırmandı. Kendisine mikrofonu uzatan adama teşekkür edip konuşmasına başladı:
“Merhaba. Ben Leyla, Uyar Robotik Geliştirme Enstitüsü, duygusal zeka programlama baş mühendisiyim. Az önce görmüş olduğunuz yazılar T1850 serisi 3 segment ileri duygusal zekaya sahip modelimize ait günlüktü. Onu 1 ay, özel bir evde tuttuk. Etrafını inceleyebileceği ve duygusal veri üretebileceği, felsefî ve psikolojik analiz yapabileceği yazılımlar yükledik. Bugün, T1850 3. segment Yüksek DZ’li robotları piyasaya sürüyoruz. Yakında robotlar bile psikolog olabilecek. Böylelikle seans başına ödediğimiz bir ton paradan kurtulabileceğiz. Sana sesleniyorum Dr. Güner ”
Salondan kahkahalar yükseldi. Derken bir alkış daha başladı ve bitti.
“Uyar RGE olarak, yaptığımız çalışmalardan bahsetmeden önce, web sitemize ve adresimize göndermiş olduğunuz mektupları titizlikle inceleyerek bu robotu geliştirdiğimizi belirtmek isterim. Ve işte şimdi…” diye coşkuyla bağırdı ve sol tarafındaki sahneye döndü.
Herkes alkışlarken Leyla öksürdü. Hazırlandı. Yan tarafında duran ufak sahneye holografik görüntüler düştü. Robotun iç yapısı sahnede belirmeye başladı. Daha sonra görüntü kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Sonra 3B görüntü üzerinde bir alan seçildi ve oradaki devrelerin görüntüsü büyüyerek yeni 2B bir görüntü olarak hemen arkadaki perdede yer aldı.
“Burada görmüş olduğunuz yonga…”
Leyla çok uzun bir konuşma yaptı ve Tam ruh merkezi adlı bir yongaya geldiğinde durakladı. 2B perde üzerindeki görüntüyü göstererek:
“İşte T1850’nin ruhunun var olduğuna inanmasını sağlayan yonga. Zihni bulandıran kısım işte burada. Bu çipi çıkarttığınız anda robotunuz bir ruha sahip olduğunu asla düşünemez.” Dedi.
Az önce günlüğü yazan T1850 numunesinin olduğu yere gitti. Sırtında bulunan yonga kutusunu açtı. Oralara aradığını bulamamış gibi bakındı. Yanındaki asistanına:
“Bunun planı farklı mı?” diye sordu.
“Farklı efendim. Bunun yonga kutusu öne koyuldu. Teknik bir arızadan dolayı.”
Kadın özür dileyerek robotun ön tarafına geçti. Heyecandan elleri titriyordu. Sol göğsünde tam kalbin olduğu yerde yer alan yongayı çıkardı.
“İşte bu yonga çıkarıldığında robotunuzun insani özellikleri %99 azalıyor.”
Ve robotu tekrar çalıştırdı. Robot program yüklemesi yaptıktan sonra ayağa kalktı. “Hazırım” dedi.
Leyla elinde taşıdığı mikrofona:
“T1850, bize bir günlük yazar mısın? Yaşadıklarını şöyle bir özetlesen…”
Robotun hafızasındaki yazı görüntüleri sol üst taraftaki büyük ekrana aktarıldı. Herkes şaşkınlıkla ruhsal yonganın olmadığı durumda robotun ne kadar duygudan yoksun olduğunu izliyordu. Hatta sürü öncüsü olmak isteyen birisi alkış başlatmak istedi. Kimse katılmayınca o ve ona kapılan bir avuç insan tekrar ellerini yanlarına koydular. Utançlarından sahneyle çok dikkatli ilgileniyormuş gibi yaptılar. Robotun yazı yazdığı sayfa görüntüsü sol ekrana gelmişti artık.
“Evde bulunduğum süre içerisinde üzerime düşen tüm görevleri yerine getirdim. Hedefim olan evi korumak, kuvvete dayalı işleri yerine getirmek…” şeklinde duygusal sözler içermeyen klasik cümleler sarfediyordu.
İşte tam bunlar olduğunda robot kendi kendine sarsıldı. Seyirciler de, Leyla’da önce bunun anlık ve geçici bir arıza olduğunu düşündüler. Fakat yazının göründüğü ekran da kaybolunca sıradışı bir durum olduğu anlaşılmıştı. Robot ise olduğu yere oturup kaldı. Salondan bir uğultu yükseldi ve Leyla şaşkınlıkla asistanlarına bakmaya ve hatta onlara etrafına kızgınlıkla sarfedilen emirler ve hesap sormalar savurmaya başladı. O an T1850’nin ayağa tekrar kalktığını sadece bir asistan ve seyircilerin %30’u görmüştü.
Robot ani hareketlerle kürsüye yürüdü. Onun bu hareketini gören izleyici kitlesi sesini bir anda kesmişti. O esnada eli başında “rezil oldum” kaygısıyla ne yapacağını şaşıran Leyla da robotun kendini kurtaracak bir hareket yapması dileğiyle aynı yere dönüp baktı. T1850, bu kısa süre içerisinde ulaştığı kürsüde bulunan mikrofonu eline aldı ve “Seni seviyorum Leyla” dedi.
Bu sırada Sol üst ekranda bir kalp belirmiş ve sol ve sağ yanlarına T ve L yerleşmişti.
Bu yazıyı paylaşın:
Mayıs 3rd, 2010 at 12:29
Böyle bir yazu yazdığınız için çok teşekkür ederim harika bir yazı olmuş. Harika bir kurgusu var. Bir kaç yerde çok güzel hazırlanmış sürprizlerle karşılaştım. Üzerinde çok emek harcandığı belli… Belki bir devam yazısı yazılabilir diye düşünüyorum. Yazının sonu beni çok meraklandırdı. Belki T1850 bu duyguları hissederken kendi kendini programlamıştır. aşkını ölümsüzleştirmek için chipteki görevleri diğer işleri yapan bir işlemciye yönlendirmiştir veya bilincinin sıfırlanmasından korkuyordu belkide sisteminde bulunan bios benzeri bir yere ölmeden önce diyeceği son sözleri kodlamıştı…