Bir çeşit sanal birikinti alanı

Zamanusta

Yiğit Özgür hep güldürmez.

Zekasına imrendiğim birisi var: Yiğit Özgür. Onu güldürürken buluruz, bazen de “düşündürüp” güldürürken. Ancak bir de sadece düşündürdüğü, belki biraz da hüzünlendirdiği nadir eserleri vardır.

İşte, bir biçimde sunmak istediğim, en paylaşılası bulduğum. Görmemi sağlayan Osman Ender Kalender’e teşekkürler.

dramozgur.jpg

“Yorumsuz” bırakacağım, ancak bir şiire ilham olduğunu da belirtmem gerek.

O şiir için tıklayın…

Balkanizasyon Devam Ediyor

2006 yılının Mayıs ayında Karadağ’ın bağımsız olmasından sonra kaleme aldığım ve MSI dergisinin de Haziran sayısında yayınlanan “Balkan Haritası Yine Değişti. Yine değişecek mi?” başlıklı yazımda şöyle diyordum: “…bu gelişmenin henüz Self Determinasyon hakkını elde edememiş Kosova’nın ve Bosna Hersek’in içerisinde yer alan Sırp Cumhuriyetinin de hareketlenmesine ve bu istikrarsız bölgenin yeni bağımsızlıklara sahne olmasına sebep olacağı da muhtemel”. Belki “kuvvetle muhtemel” demem daha doğruydu.

Tarihin istikrar ile kavuşturamadığı yeşil balkanlar, bir kez daha haritasını tazelemek zorunda kaldı. 2006 Mayıs’ında bir sabah Karadağ’ın “ben bağımsızım” demesi ve hemen hemen tüm dünyanın onu çok kısa bir sürede resmen tanıması ile aslında beklenen bir süreç başladı. Tahmin edilenler birer uzmanlık ürünü değildi, çünkü zaten Dayton anlaşması ile vaat edilen özerkliğe bile ulaşamamış olan Kosova’nın ilk fırsatta bağımsızlık talebinde bulunacağı ayan beyan ortadaydı. Bu yüzden Kosova’nın nasıl ve neden bağımsız olduğuyla değil, bu bağımsızlığın sonuçlrıyla ilgilenmek, bu yazının kapsamının daha faydalı olması açısından önem teşkil etmektedir.

Domino Taşları Dökülebilir

Fazla ayrıntıya girmeden “balkanizasyon” evresinde hala ateşlenmemiş bir kaç fitilden bahsetmekte fayda var.

Bunlardan ilki Kosova ile statüsü pek de farklı olmayan “Voyvodina”. Ancak Voyvodina’nın önemli bir farkı var: Kosova, büyük ölçüde Arnavutlar’dan oluşan bir özerk bölge olup, Sırplar ancak azınlık statüsünde idi. Üstelik Sırbistan’a bağlı bir özerk bölgeden daha ziyade fiilen BM’ye bağlı bir özerk bölge halinde idi. Ancak Voyvodina’da çoğunluk Sırp. Macarlar ise en büyük etnik grup olarak Voyvodina sahnesinde yer alıyor. Bu yüzden referandum ya da meclis deklarasyonuyla bir bağımsızlık beklenmemeli. Nitekim Kosova’nın elden kaçmasıyla Voyvodina’da bazı önlemlerin alınacağı da kuvvetle muhtemel çünkü Voyvodina etnik çatışmaların hala hüküm sürdüğü bir bölge olarak istikrarsızlığın önemli sebeplerinden birisi olarak devam ediyor. Etnik baskılara en çok maruz kalan unsurun Macarlar olması sebebiyle Voyvodina’ya kuzeyden komşu olan Macaristan bölgeyi sürekli izliyor. Doğalgazı Rusya’dan satın alan Sırbistan’a uzanan boru hattının Macaristan üzerinden gelmesi Macaristan’a bölge konusunda baskı yapmak için önemli bir koz verse de Sırpların çözüm için adım atmaması Macaristan tarafından AB’ye şikayet edildi ve edilmeye devam ediyor. Şu halde Sırpların bir yandan önlem alırken diğer yandan Macarlara iyi davranması da gerekiyor.

İkinci domino taşı Bosna Hersek’e bağlı olan “Sırp Cumhuriyeti”. Orta Sırbistan hayalleri bu Sırp Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına doğrudan bağlı, çünkü Karadağ’ın bağımsızlığını kazanmasıyla denize çıkışı kapanan Sırbistan’ın deniz-ekonomik devamlılığını Karadağ’dan bağımsız sürdürebilmesinin tek şartı da bu. Bosna Hersek’in Dayton anlaşması ile inşa edilen yapısı içerisinde Saray Bosna’ya bağlı. Ancak bağımsızlık taleplerinin Kosova’nın bağımsızlığıyla daha da artacağı şüphesiz.

Üçüncü domino taşı ise Makedonya. Yunanistan’ın Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkmasının önemli sebeplerinden birisi. Yunanistan’ın Makedonların çoğunlukla yaşadığı “Makedonya Bölgesi”, bağımsızlık ya da Makedonya ülkesi ile birleşme talep etmektedir. (Türkiye’nin Yunanistan ile anlaşamadığı önemli konulardan birisi bizim “The Former Republic of Macedonia” ülkesini “Makedonya” diye anmamızdır.)

Sınır Ötesi Domino Etkisi

Kosova’nın bağımsızlığı bir çok ülkeyi endişelendirmek için haklı bir nedendir. Kosova’nın bağımsızlığından evvela bizi de yakından ilgilendiren bir mesele etkilenecektir: KKTC. Putin’in Avrupa’yı açık ayrımcılıkla suçlarken KKTC’yi malzeme olarak kullanması aslında KKTC’ye uygulanan çifte standardın böyle büyük bir ağızdan ilk kez dile getirilmesi anlamını ve bu anlamın avantajını taşımıştır. KKTC’nin Papadopoulos’un devredışı kaldığı son seçimleri de avantaj olarak kullanarak bağımsızlık taleplerini sistematik hale getirip yinelemesi ve başarılı bir politika üretmesi için uygun zamandır. Elbette KKTC’nin bu davada Türkiye tarafından yalnız bırakılması bir zaman sonra bizlere “araya kaynamak” deyimini hatırlatabilir.

Bağımızlıktan çekinen bir diğer ülke de İspanya’dır. Ancak İspanya’nın Karadağ bağımsızlığına da aynı tekiyle yaklaştığını ancak “durumu kurtartdığını” da unutmamak gerek. Aynı oyunu sahneye koyduğu düşünülebilir, tabi bu defa daha fazla seyirci ve hasılatla.

Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlığını rahatsızlıkla karşılamasının sebebi, bir çok kimsenin çarpıtmasına karşın güneydoğu meselemizin Kosova ile uzaktan yakından ilgisi bulunmamasıdır. Kosova ile Güneydoğu meselemizi birbirine benzetmek ancak cahillikten ileri gelen bir hastalık ya da gizli maksatlı bir düşüncedir.

Sonuç

Türk ordusunun oldukça etkili bir şekilde içerisinde varolduğu bu küçük devlet, bizzat gözlemlediğim üzere Türkiye’ye gönülden bağlıdır. Türkiye’nin Kosova ile yürüteceği dış siyaset ayrı bir değerlendirme konusudur.

Sebepleri ya da muhtemel etkileri her ne olursa olsun artık Avrupa’da Prizren adında resmi bir başkent ve Kosova adında küçük bir müslüman ülke var. Bundan başk bir sonuçtan da şimdilik bahsedemiyoruz çünkü bu bağımsızlık sürecinden sonra balkanların istikrara kavuşacağını düşünmek iyimser bir tahmin olur.

Tevfik Uyar
18 Şubat 2008

Aşk Yeniden Setinden 2 (Son)

 giris.jpg

Bugün geçtiğimiz hafta yarım bıraktığımız işi tamamlamak üzere ben, Murat Pınar ve Bahar Arıs, “Aşk Yeniden” dizisinin setindeydik… Üçümüzün de herhalde son ve en belirgin biçimde aklımızda kalan şey, Türkan Şoray’ın ne kadar iyi niyetli, ne kadar hanımefendi ve sevecen bir insan olduğuydu… Setin o karmaşa dolu ve gürültülü havasını solumanın tek çekilir yanı herhalde Türkan Şoray gibi bir hanımefendi ve Cihan Ünal gibi bir beyefendiyle birlikte çalışmak olsa gerek…

Aşağıdaki bir kaç fotoğraf, seti ve oradaki samimiyeti anlatmaya yetecektir. Sevgili abim, dostum Bayram Karaman’a yardımlarından ötürü tekrar tekrar teşekkürler.

Gallery Notice : Images have either not been selected or couldn't be found

Sevgililer Gününü Bekleyenler için “Taksonomik Yaklaşım”

Hep ciddi, sosyal ya da siyasal içerikli bir şeyler karalamaktan biraz daha uzakta “mizahi” bir şeyler yaptığımı da bazen kendim de unutuyorum. Ziyanı yok. İşte bir fırsat: Yaklaşan sevgililer günü…

Üstelik bir çok siyasi, toplumsal ya da bilimsel karalamalarıma yaptığım gibi bir giriş de yapayım istedim:

Bu yazımızda sevgililer gününe üç gün kalmasının sağlayacağı anlam gücüyle, kimin ne beklentisi olduğuna taksonomik bir yaklaşım getirelim istedik. 14 Şubat’ın varlığından memnuniyet dereceleri ve bu varlıktan etkilenme biçimlerine göre elde edilen sınıflandırma aşağıda listelenmiştir:

Sevgilisi olmayanların bir kısmı “sevgililer günü olmasın” derler…

Bu grup yapacak çok işi olanların, ancak o iş aralarında çok fazla iş yapmaya alıştıkları için kendilerini fazla boşlukta hisseden bir gruptur. Sevgililer gününden nefret eden kitlenin ana gurbudur ve muhtemelen 15 Şubat sabahı bu kitlenin bir kısmı üstlerinden buldozer geçmiş gibi hissedecektir. Yaşları 15 ila 22 arasında değişen ve insan hayatının yaş/kişilik simetrisine göre doğal olarak yaşları 48 ila 55 arasında değişen bu grup üyeleri, kendileri gibi yalnız olan partnerleriyle şu sıralar tanışmayı ümit ederler. 13 Şubat akşamı bir kafede bu ümit tavan yapacaktır, hatta 14 şubat sabahı da devam edecektir. Barlara gidebilecek yaştaki olan kısmı ise yine de 14 Şubat gecesini kerametli sayacaktır ancak sadece %0,1 (binde bir) hayal kırıklığına uğramayacaktır.

İnci, boncuk, çinçi, çanak satanlar da “keşke sevgililer günü senede iki gün olsaydı” derler…

Çünkü bu arkadaşlarımız ticaretin sırrını çözmüşlerdir. Bir çok belirli gün ve haftanın aslında belirli alışveriş günleri ve belirli alışveriş haftaları olduğunu da çoktan idrak etmişlerdir. Bir kısmı sevgililer gününün senede iki gün olsa daha iyi olacağını düşünür. Bir kısmı daha olası olan “sevgililer haftası”nı hayal etmeyi tercih ederler. Akıllı olanları sevgililer günü fiyatları küçük oranlarda arttırır, vitrinleri gül ve kalplerle süslerler. Genelde erkekler kadınlara hediye alacağından kadınlara yönelik hediyelik malzemeler vitrinde en ön sırayı kapacaktır.

Bir çoğu dükkanı geç kapamayı tercih edeceklerdir çünkü daima o gün hediye almayı unutan unutkanlar da olacaktır.

Sevgilisi ile aşkı gerçekten yakaladığına inanan bir kimseler, “bize her gün sevgililer günü” derler… ve bu güne pek ehemmiyet vermezler. Ya da en azından öyle söylerler.

Hatta kimileri o gün inadına buluşmayacaklardır. Buluşsalar da özel bir şey yapmayacaklardır. Bir kısmı sürü psikolojisine uyarak birbirlerine hediye alacaklardır ama muhakkak hediyeyi verirken, “aslında biliyorsun, sevgililer günü pek de mühim bir şey değil” gibi ya da gibisinden bir cümle zikredecektir.

Zaten her gün aynı evde yaşayanlar “dışarıda yemek yemek için iyi bir fırsat” olarak değerlendireceklerdir…

Açıklama gerekmeyecek kadar açık bir başlık olduğu için bir şey yazmama da gerek olmayacaktır.

Ortaokul ve Liseliler, henüz “özelini” oluşturamadıkları sevgilileriyle beraber sevgililer gününü özel sayarlar.

En büyük kaygı düzeyine ulaşan grup 17 yaş ve altıdır ve bunların da büyük çoğunluğu sırf sevgililer gününü yalnız geçirmemek için büyük ihtimalle şu sıralar birileriyle çıkmaya başlamışlardır.

Dişi olanları “Ay sevgililer günü yaklaşıyo ve ben daha can’a ne alacağıma karar vermedim” demeye başlamışlardır. Harika hediye fikirleri olanlar kapalı çevrelerinde bunun yayılmaması için ısrarla söylemeyeceklerdir ama sevgililer gününe yaklaşık bir gün kala heyecanlarına yenik düşerek, “bak sadece sana söylüyorum ama kimseye söyleme tamam mı” ön cümlesiyle herkese de söyleyeceklerdir. Ve bu “herkes” kendi arasında henüz alınmamış hediyenin dedikodusunu aynı gün yaparlarken, diğerinin bildiğine şaşıran birisi “benden kaçar mı kızım” cümlesini de kesin duyacaktır.

Erkek olanların bir kısmı sevgilisi olmamasına ya da ancak bir adet olmasına rağmen, hala da baba parası yiyor olmasına karşın “sevgililer günü ekonomik krize girmek” gibi cümleler kuracaktır. Playboy özentisi olmaktan kaynaklanan bu cümlenin altının boş olduğu sevgililer günü sonrasında sevgilisine aldığı “değersiz” bulunan hediyenin “değersiz” bulunduğunun her yerde anlatılmasıyla ortaya çıkacaktır. Ancak kimse bunun üzerinde pek durmayacaktır ve tüm fırtına 20 Şubat akşamı dinecektir.

GSM operatörleri sevgililer gününün ayrı şehirlerde geçirilmesini savunurlar.

Çünkü o gün inanılmaz bir mesaj trafiği yaşanacaktır. Telefon trafiği ise ayrı dert… Daha fazla açıklamaya gerek yok sanırım.

Bazıları o günü sebepsiz yere uyuyarak geçirirler.

Sevgilisi olmayan ve 14 Şubat’ın curcunasını uzaktan izlemeyi seven ve seve seve de tercih eden, bugünün anlam ve öneminin ancak yukarıda sayılmış gruplar için yukarıda sayılmış sebep ve sonuçlar kadar olduğunu düşünen benim gibileri muhtemelen 14 Şubat’ı uyuyarak geçireceklerdir… Gerçi haftaiçine denk geliyor ve bu da işe gitmem gerektiği anlamına geliyor ancak, ben uyanıkken de derin bir uykuda olduğumu düşünüyorum…

Tabi her ne kadar böyle söylese de insan,
Dünküyle bugünkü insan bir değildir.

Sevgililerin sevgililer gününü şimdiden kutlarım… Dünya öpüşme yarışmalarını izlemeyi unutmayın… Rekorları evinizde deneyebilirisiniz.

[poll=6]

Sitede biraz değişiklik…

Sitede bir takım değişiklikler yapmak zorunda kaldım. Bu değişiklik kalemlerinden başlıcasını fikir yazılarını sınıflandırmak oluşturdu.

Sağdaki menüden de görebileceğiniz gibi Fikir Yazıları’nı üç ayrı kategoriye ayırdım:

– Bilimsel / Felsefi
– Siyasi / Politik
– Mesleki Yazılar

Artık site içi seyrüsefer daha kolay olacaktır diye düşünüyorum…

“Aşk Yeniden” setinden…

Bana göre film (ya da dizi) setlerinin inanılmaz bir havası var… Aviation Türk dergisi’nin kültür sanat köşesine konuk etmek amacıyla Türkan Şoray ve Cihan Ünal’ın başrollerinde bulunduğu “Aşk Yeniden” dizisinin setindeydim dün. Yaklaşık 7 saat! Dublaj yerine film sesçiliğinin kullanıldığı dizinin sessiz ötesi olması gereken setinde. (Zira film sesçiliğini Bayram Karaman yapmaktadır. Görüşmeyi ayarladığı için tekrar tekrar teşekkürler…)

Yeni yönetmenin bastırıcı sesi altında değişen sahnelerin, kostümlerin, ışıkların hangi aceleci ahenk içerisinde değiştiğini izlemek enfes bir duygu. Belki o sırada yanımda bulunan Hasan Çetiner’in bir kaç saat sonunda sabrı taşmışken benim hala sıkılmadan izleyişimde eskiden beridir içimde var olan bir hevesimin etkisi vardır: Klip Yönetmenliği

Bu yüzden set havası benim hayallerimin rahmi oluyor birazcık, oradan besleniyor, besleniyor ve beslendikçe büyüyor…

Zira orada bulunma amacımıza kısmen ulaşabildik. Türkan Hanım maalesef erken çıkmak zorunda kaldı ve onunla olan randevumuzu biraz erteledik, ancak Cihan Bey ile görüştük. Önümüzdeki hafta yine sete o havayı koklamaya gideceğim. Bir kaç fotoğrafı aşağıya ekliyorum, esenlikler…

Gallery Notice : Images have either not been selected or couldn't be found

Bu arada küçük bir anketim var:

[poll=5]

Felaket felix… Burlalar da doğar, yaşar ve kaybolur.

Felis Domesticus… Ev kedisi. Aylar önce kedimi kendi elimle beni terketmeye zorladım. Kendim de inanamıyorum ama kedimi özlüyorum. Bugün kemer takarken onun ben kemeri takmaya başladığımda aşağıya sarkan tokalı kısma vakit kaybetmeden asıldığını, “Burlaaaaaaaa” diye bağırana kadar kemeri takmakta zorlandığımı hatırladım. Hatırlayınca yine anladım -aynı zamanda o esnada yanımda bulunan Hasan Çetiner de “Şu bak yahu, her şeyini her zaman hatırlıyorsun” dedi- ki ben Burlayı özledim. Hani Franziska’nın yaramazlık yaptığında r’sini söyleyemeyerek -ya da almanlara özgü l’den önce söylenemeyen r ile ğ arası o ses ile- “Buğğğlaaaa” dediği kedimi…

Velhasıl, Burla’nın ben bir çok şeyden vazgeçmişken ya da bir çok şeyden vazgeçmemeye son vermişken tüylü bir arkadaş olarak bir müddet sevgimi, şefkatimi sunduğum, belki içgüdüsel ya da peşinde nankörlüğe sıkı sıkıya bağlı olan sevgisini ve şefkatini gördüğüm, bir nev-i babalık provası yapmamı sağlayan varlık olduğunu kabul etmek gerek. Biz çok kez birlikte uyuduk. Öyle ki ben onu, ağlamasını da duymayım diye kimi akşam mutfağa kapattığımda açık olan mutfak camından çıkıp, tehlikeli pencere yollarından yürüyüp, balkon camından içeri girip, tam uyumak üzereyken üzerimdeki yarım kiloluk ağırlığıyla mırlaya mırlaya gelerek beni yalnız bırakmadı. Tabi ki tüm bunların arkasında o bir anne sıcaklığı ararken onu hayatıma sokmam da var.

İlk geldiğinde 20 santimden ötesini göremeyen, eblek suratlı, sürekli ağlayan ve henüz tabakta duran herhangi bir şeyi midesine indiremeyen bebenin tekiydi. Eczanenin kedimi şirin bulup bedavaya verdiği ve benim acemilikten ilkini niyeyse tek kullanımdan sonra çöpe attığım (Kenara bulaşmış sütü tıbbi atık mı sandım ne?) fakat ikincisini bir ay kullandığım iki şırınga ile, biraz yağsız süt, biraz su ve bir çay kaşığı bal karışımı ile besledim. Önceleri su karıştırmıyordum, hatta sütün yağsız olması gerektiğini bilmiyordum. İnekler kedilerden daha yağlı varlıklar olduğundan yavru kediler buzağı gibi değiller. Fazla yağlı süt midelerini rahatsız ediyor. İşte bu yüzden benim gibi iri yarı bir adamın belki en garip görünebileceği bir hali alarak minicik kedimi omzuma yatırıp sırtını tıpıladım: Gaz çıkarsın diye…

Velhasıl; bir gün beş kat aşağıya düştü… Akşam karanlığında arka balkondan aşağıdaki karanlık boşluğa baktım. Göremiyordum. Hafif bir şok geçirirken onun kumu gözüme çarptı. Artık olmayacaktı… Yemek kabına baktım, artık boşalmayacaktı… Ancak aşağıya “Burla” diye bağırdım. Bir ses ağlamaya başladı…

En alt kata inince boşluk ile en alt kat balkonu arasında 4 metre olduğunu gördüm. Eğer inseydim burla ile birlikte mahsur kalacaktım. Burlanın artık kullanılmayacak olan kumu ve yemek kabını oradan kaldıran da olmayacaktı… İzci liderimiz Fahrettin Ünver’e selam olsun. İzciyken ondan öğrendiğim bir ip numarası ile yaralı bir kediyi sağ salim aşağıdan çektim. Eve geldiğimde kedinin her yeri ağrıyordu. Resmen ayakta uyudu, ben onun o duruşundan kahroldum. Ertesi gün işe gittim içim acıya acıya ve Baş Yer Eğitmeni Yüksel Ay döndüğümde onu ölmüş olarak bulabileceğimi söyledi. Derin bir kedere boğuldum.

Ancak eve geldiğimde her zamanki gibi anahtar sesini duyunca kapıya koşmuştu ve elimdeki torbaları inceliyordu… “9 canlısın lan hakkaten!”. Hatta gün geçtikçe tekrar uğramayacağını düşündüğüm o düştüğü pencereye daha fazla uğradığını gördüm. Enteresan varlıktı vesselam.

Ev arkadaşım Tolga’nın onu çeşitli deneylerde kullandığını söylemeden geçemeyeceğim. Bir tane örnek: Dikey duran bir kanepeye yatay bir şekilde atılan kedi tırnaklarıyla tutunduğu kanepeden hangi koşullarda aşağı iniyor, hangi koşullarda yukarı tırmanıyor? (Tabi bu esnada dikey kanepenin ne olduğu sorgulanabilir: yeni eşya alan Tolga’nın odasından çıkan ve atıl durumda bulunan üçlü kanepe -ki şu an benim odamda- bir müddet minimum yer kaplasın diye hole dik olarak konmuştu. (Bkz: Evin tüm üyelerinin mühendis olmasının sonuçları.)

Kediyi nasıl ve neden bıraktığımı anlatmayacağım. Kendimi üzmeme gerek yok. Bu yazıyı da elbette “ola ki okur ve geri döner” diye de yazmadım. Okumayı henüz öğrenmemiştir. Öğrense bile internet kullanmasına vakit var. Patileriyle zor olsa gerek.

Felaket Felix…

Bu şimdi benim halim. Özlediklerimize benzemeye çalışırız biraz… Ben de öyleyim. Burla gibi tepki veriyorum ani seslere ve şu zamanlar o kadar sinirliyim ki bir kedi kadar saldırgan ancak onun kadar zararsızım. (Parçalayıp adam yutmuyorum)

Ayrıca, ona ihtiyaç duyduğum zamanlardaki gibi bir ruh halim var şu sıralar. Kırılgan, arayıcı, tarayıcı ama bulamayıcı.

Yine de Burla bu yazıyı okuyorsa bilsin ki kapım hala açık… Ancak dökülen tüylerine bir çözüm bulmuşsa daha iyi olur. ve hala kuma pisliyorsa :)

Sevgiler…

Gallery Notice : Images have either not been selected or couldn't be found

Yolcu Taşımacılığında İHA Kullanımı Mümkün mü?

Henüz çağımızın hangi çağ olduğuna karar verilebilmiş değil. Bu gelecek nesilin işi… Fakat çağa verilebilecek bir dizi isimden en uygunu “bilgisayar çağı” gibi görünüyor, çünkü bugün bilgisayarlar, insanlardan daha hızlı işlem yapabilme kabiliyetleri ile birlikte insan zekası ya da enerjisine ihtiyaç duyulan bir çok yerde onun yerini almaya başlıyor.

Üretimin hatasız ve hızlı gerçekleştirilmesi gereken sahaların otonom sistemlere olan ihtiyacı giderek büyürken, yine hatanın affedilmediği hava araçları ve araç sistemleri de otonom eylem sistemlerine en çok ihtiyaç duyan teknolojiler arasında bulunuyor.

Zira hava araçlarında otomasyondan bahsettiğimiz zaman akıllara gelen ilk kelime “otopilot”. Otopilotlar ve benzer otonom sistemler havacılık alanında da hayati önem taşıyor. Fakat bugün, özellikle askeri havacılıkta olmak üzere otopilotlar yüzyıllık arkadaşları olan pilotlardan ayrılmaya, yalnız kalmaya başlıyor. Artık devir, İnsansız Hava Aracı (İHA) devri…

Askeri Havacılık

Askeri teknolojilerde ve kullanımlarında önemli bir maliyet kalemini ilgili personelin eğitimi ve maaşları oluşturuyor. Özellikle muharebe uçaklarını uçurabilecek bir personelin yetişmesi kolay olmuyor ve ciddi bir maliyet teşkil ediyor. Bune ek olarak mürettebatın insan olmasından kaynaklanan fizyolojik sınırlar, aracın görev kabiliyetlerini de buna bağlı olarak sınırlıyor. Örneğin insanın belli bir G kuvvetine dayanıyor olması uçakların manevra kabiliyetlerini sınırlayan önemli bir etken. İnsanlı bir uçağı sınırlayan bir diğer önemli etken de insanın ebatı. Örneğin keşif ve gözlemde kullanılacak bir uçağın faydalı yükü sadece kamera olup bu uçak çok daha küçük boyutlarda imal edilebilirken, bunun bir pilot tarafından kullanılacak olması halinde uçağın ebatları kokpit ihtiva edecek şekilde önemli ölçüde değişmektedir. Bu da maliyeti arttırırken aynı zamanda uçağın farkedilebilirlik ve vurulabilirlik derecesini de yükseltmektedir.

Stratejik ve kabiliyete dayalı üstünlük, tasarruf, hız ve olası bir operasyonda yetişmiş personelin zaiyata uğramaması gibi konular, askeri havacılığın temel gereksinimleri ve önceliklerini oluşturuyor. Bu yüzden insansız sistemler bugün ordular tarafından ciddi derecede talep görüyor. Hatta ve hatta Türk Hava Kuvvetleri’nin de envanterine girecek olan F-35’lerin son askeri insanlı muharebe uçağı olarak nitelendirilmesi de göz önünde bulundurulursa, insanlı askeri uçak devri çoktan kapanmış görünüyor.

Sivil Havacılık

Askeri havacılık bu teknolojiyi özümsemeye yatkın ve hevesli olsa da sivil havacılıkta durum biraz daha farklı. Sivil Havacılık’ın insansız sistemlerine duyduğu ihtiyaç ya da bu sistemleri kullanma ihtimali uçakların görev profillerine sıkı sıkıya bağlılık gösteriyor. Örneğin havadan çekim ve takip gibi tek motorlu uçaklar ya da helikopterlerle gerçekleştirilebilen sivil faaliyetlerde İHA’lar eski insanlı muadillerinin yerlerini kolaylıkla almaya başladı. Özellikle sinema sektöründe kullanılmaya başlayan insansız mini helikopterler ya da insansız mini hava araçları, üzerlerinde taşıdıkları görüntüleme sistemleri sayesinde çekimi zor olan açılardan kıvrak manevra ve dönüşlerle oldukça renkli ya da sıradışı görüntüler alabiliyor. Yine tarımsal ilaçlama ya da havadan takip gibi alanlarda -özellikle ABD’de olmak üzere- bugün İHA’lar etkin bir şekilde kullanılıyor. Lakin sivil sektörün en önemli ve en büyük ekonomik payına sahip olan hava taşımacılığı alanı ise bu teknolojinin uygulanabilirliğinin tartışıldığı bir alan olarak hala önümüzde duruyor.

Hava taşımacılığında insansız döneme geçiş için, erken dönemlerde önce kargo taşımacılığı olmak üzere, uzun ve belki bir çok açıdan çetin bir geçiş döneminden sonra da yolcu taşımacılığında insansız sistemlere dönülebileceğinden bahsediliyor. Elbette bu geçiş döneminin uzunluğu, değerlendirilmek istenen fırsatların yanısıra bu fırsatlara karşılık gelen risklerden kaynaklanıyor.

Riskler ve Fırsatlar

Her şeyden önce bugün ticari hava taşımacılığında maliyetlerin önemli bir kısmını aynı askeri havacılıkta olduğu gibi uçucu personel maliyetleri oluşturuyor. Hava taşımacılığı yapan firmaların personel maliyetlerinden tasarruf etmesini sağlayacak olan olası bir İHA’lara geçiş sürecinde pilotların bu devrime tepki göstereceği su götürmez bir gerçektir. Görüşebildiğimiz tüm pilotlar insansız hava araçlarına geçiş sürecini değerlendirirken tek bir cümle sarfediyorlar: “Her zaman bir pilota ihtiyaç vardır.” Onlara göre otopilot programlanırken tanımlanmamış olan bir arıza esnasında otonom sistemin yapabileceği bir şey yok. İleri seviyede yapay zekaya sahip olsa da, bir insanın karar verme yetisi ve sahip olduğu zeka ya da yüreklilik / cesaret gibi kavramlar acil durumlarda hayat kurtaran etmenler.

Tabi ki teknoloji ilerledikçe yaşanan acil durumların oranı da gittikçe düşüyor. Zira yine de pilotları uçuş kabininde bulundurmak istememenin, askeri havacılık başlığı altında saydığımız kadar geçerli sebepleri yok.
Her şeyden önce askeri havacılıkta araç mürettebatı çoğunluka bir ya da iki personelden oluşuyor, ve olası bir kaza anında zaiyat ancak bu sayılarla sınırlı kalıyor, ancak kayıp oranı %100 olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle yolcu uçaklarında pilotların bulunmamasının kaybı azaltıcı bir etkisi yok. Yaklaşık 200 kişilik bir uçakta mürettebatın oranı ancak %1-2 civarında.

Ek olarak yolcu uçaklarının it dalaşı, pike gibi keskin manevra ve ileri hareket kabiliyetlerine ihtiyacı da yok. Olsa bile, pilotu kaldırmış olmakla beraber insani sınırlar kalkmış olmuyor, çünkü zaten uçakta yolcular da bulunmakta. Büyük bir yolcu uçağında pilot kabininden sağlanan ebat tasarrufu önemli bir pay da teşkil etmiyor. Sistem maliyeti göz önünde bulundurulduğunda kokpitten tasarruf edilecek üretim maliyeti tam otonom sistemin edinim ve bakım maliyetlerine ayrılacağı için bu kalemde de herhangi bir kar sağlamıyor. Zira İHA’ların burada yolcu uçağı işletmecilerine personel maaşlarından tasarruf etmenin yanısıra getirmiş olduğu bir avantaj da uluslararası kurallarla düzenlenmiş olan ve uçucu mürettebatın çalışma gün ve saatlerini düzenleyen kurallardan artık tamamı ile muaf olunması. Lakin otonom sistemin kullanılma sıklığı, programlanma, ya da aşağıdan gerçekleşecek pilotajın yine uzman kişilerce sağlanacağı düşünülürse beraberinde yine büyük bir maliyet getirecektir.

Güvenlik Zaafiyeti

En önemli sorulardan birisi de pilotsuz bir uçağın sabotaja daha açık olup olmadığıdır. İnsansız uçakların devreye girmesi Uluslararası Havayolu Pilotları Federasyonu’nun (IFALPA – International Federation of Airline Pilots) 18-20 Ekim 2007 tarihleri arasında Pekin’de gerçekleştirmiş olduğu yıllık güvenlik komitesi toplantısında da gündeme getirilmiş, fikir uzaktan kumanda edilen sistemlerin büyük bütçeler gerektirmesi, yazılımların korsanlar ya da teröristler tarafından karıştırılması ile büyük felaketle doğabileceği, uçak ile yer kontrol sistemleri arasındaki bilgi aktarım güvenliğinin tam olarak sağlanabilmesi zoruluğu gibi gerekçelerle uygulanamaz bulunmuştur.

Tabi ki, programlanabilen bir otopilotun yer kontrol sistemleri ile haberleşmesi söz konusu değildir. Fakat emercensi durumlarında uçağın gerçekten de yerden kontrol edilmesi gerektiğinde IFALPA’nın endişeleri yerinde olmaktadır. Unutmamak gerek ki insansız sistemlerde elektronik kontrol, pilotun elindeki lövye ile sağlayabileceği mekanik kontrolden daha yoğundur. Elektronik kontrol, yeteri kadar güvenlik önlemi alınmadığı takdirde sabotaja daha fazla açıktır. Bu sistemler yeni olduğundan acı deneyimlerle güvenlik açıkları zamanla kapatılabilir ama o acı deneyimleri kimsenin yaşamak istemeyeceği de açıktır.

Sonuç

Bugün askeri teknolojilerde insanlı araçlara daha fazla yer olmadığı açık, nitekim yukarıda bahsedilen gerekçelerden ötürü sivil havacılıkta bu teknolojiden kısmen faydalanılacak gibi görünüyor. Ticari uçaklarda insansız sistem uygulamalarının önce kargo uçaklarına uygulanabileceği akla daha yatkındır. Düşünülmesi gereken önemli konulardan birisi de yolcuların yaşamlarını bir makineye emanet etmeden önce kaç kere düşünecekleridir.

(Bu yazı Aviation Türk Dergisi 1. Sayısında Yayınlanmıştır. Dergi hakkında bilgi almak için www.aviationturk.com adresini ziyaret ediniz.)

SankiDergi Özlemiyle: Yeni Projeler

Bundan tam iki sene önce bir hevesle “SankiDergi” projesini yaratmıştım… İlkbiz Yayınevi’nde çalışırken şu an ismini hatırlayamadığım ama bizim “tükkan”a gelip giden bir adam vardı. CD’lerin sadece yuvarlak olmayabildiğini, istenilen şeklin verilebildiğini anlatırken bana yabancı bir internet dergisini gösterdi…

İlk Aşk ve Çocuk: SankiDergi

Yıldırım aşkı! Sayfaların çevrilerek okunabildiği bir internet dergisi! İnanılmaz! Üstelik şık ve harika!

İşte SankiDergi’nin doğması için gereken sevişme buydu.

Fikri masaya yatırdım, disiplin başlıkları, içerik, neler yapılacağı… Kimlerle röportaj yapılabilir? İlkbiz’in yani bizim kendi yazarlarımızdan başlardık, gerisi gelirdi…

Çizgimiz olacaktı. Okur dostu bir dergi olacaktı bu. Okuru bilgilendirmek hatta iyiye, doğruya sürüklemek. Kesinlikle magazin olmayacaktı. “Kültür” anahtar kelimeydi.

İsim. Evet evet… En önemlisi isim… Bir kaç arkadaştan isim için fikir almak gerekiyordu. Nitekim dergiyi enine boyuna anlattığım arkadaşım, meslektaşım (uçak mühendisliği olan mesleğim var ya; hani epeydir kendisiyle ilgilenmediğim…) Mustafa Serdar Tekçe bombayı patlattı. SankiDergi!

Bizim aerodinamikte Sanki Bir Boyutlu akımlarımız gibi aslında bir boyutlu olmayan ama bir boyutlu akım özelliklerine yakın özellikler gösterdiği için sanki bir boyutlu gibi olan, ya da aslında dengede olmayan ama dengeli saydığımızda sorun çıkarmayan haller gibi sankidengeli olan hal! O zaman dergi gibi elimize alamadığımız ama aynen dergide olduğu gibi sayfaları bilgisayardaki ellerimiz olan faremizle sayfalarını çevirebildiğimiz… Evet evet! SankiDergi!

Bir de logo yapmak gerekiyordu şimdi buna… 17 adet farklı logo yaptım, 30-40 adet arkadaşa gönderip en iyi üç tanesini seçmesini rica ettim… Tesadüflerin de hayatta yeri vardır, logomuz 17 oyla seçildi, 17 logo arasından…

logo.jpg

Ailemiz oluşurken

Velhasıl önce Asena Kumsal Şen ve Bahar Arıs katıldı SankiDergi ekibine. Kısa süre sonra görsel tasarımına karar verirken büyük ölçüde yardımcı olan Asena Kumsal Şen ayrılmak zorunda kaldı, ancak ilk sayıda yer aldı. İçerikler hakkında istişare ettiğimiz Bahar Arıs ile birlikte ilk sayıyı çıkardık. Bugün de Aviation Türk’te birlikte çalıştığımız Bahar, “Bir İnsan Masalı” adında, sonu hazin biten kadınların hayatlarını konu aldığı (Lady Di, Prenses Süreyya vb.) yazı dizisiyle en çok okunanlar arasında yer aldı. Dostum Osman Ender Kalender de kısa süre sonra dergi ekibinde yer aldı, o esnada ara tatilde olduğu için destek veremeyen Murat Pınar, ikinci dönem okuluna döner dönmez derginin bel kemiklerinden birini oluşturmak için hazırdı. İlk üç sayıdan inanılmaz dönüş almıştık. Üstelik okurlarla ilişkilerimiz hat safhada iyiydi. Onlar bize, biz onlara birbirimizi yıllarıdır görmeyen dostlar gibi davranıyorduk, herkes dergiye iyi kötü katkıda bulunmak için çeşitli içerik / fikir desteklerinde bulunuyordu. Özellikle okurlarımız arasında olup daha sonra değerli bir dostum haline geliveren Türkiye’nin en şirin ve en hanımefendi Gastronotu, hatta “ablam” Bahar Yaka ekibimize dahil oldu. Daha sonra yönetmeni olduğum her dergide kendisinin o şirin yazılarına yer vermeyi ihmal etmedim. (Bugün Aviation Türk’te de gurme diye bir bölüm var ve yine Bahar Yaka imzası kapı gibi karşımızda duruyor). Akşam gazetesi, Elle dergisi gibi ulusal yayınlarda astroloji duayenliği yapmış Su Karakuş da ailemiz içinde yer alınca SankiDergi artık aslında bir HarbiDergi olmuştu. Hele bir de değerli fotoğrafçılarımız Ozan Oğuz Haktanır ve Özgün Sarı ile! Özellikle Anime serisinin mimarı Alper Çetintaş ve müzik köşemizin editörü Atilla Yılmaz’ı hesaba katmak zorundayız ki bu dergi tüm eklemleriyle hareket edebilsin…

Bu listeye sonraki sayılarda çeşitli katkılarda bulunan Melih Yasin Yüksel, Jale Ceylan, Seçkin Beğen, Duygu Nebioğlu’yu da mutlaka katmak gerek. Herkese ama herkese teşekkür etmek de beraberinde gelmeli…

Zira en başta İlkbiz’deki yazarımız Kaan Erkamla başladığımız röportajlara Rock Müziğinin geçmiş ve gelecekteki en iyi yorumcularından Hayko Cepkin, değerli sanatkarımız ve benim de üniversitedeki saygıdeğer hocam Şeyhmus Okur, Türkiye’nin ilk film sesçilerinden Bayram Karaman, dansta dünyaya adımızı duyuran Aytunç Bentürk, Barış Manço’nun Kurtalan Ekspresteki bıraktığı koltuğu da başarıyla doldurabilen, aynı zamanda sempatik ve değerli dostum olan Asrın Tuncer ile devam ettik.

Başarının Sırrı: İstikrar

İstikrar rakamlarla değil, fikirlerdeki tutarlılıkla olur. Hem ben, hem ekibim, kısaca tüm sankidergi olarak çizgimiz dışına çıkmayı daima reddettik. Daima toplumsal olaylarla yakından ilgilendik ve duyarlı olduk. (Bir seferinde bayan okurlarımızın Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamayı unutmuştuk ama duyarlı okurlarımız gereken uyarıyı hemen yaptılar :) )

Bize yazan okurlarımıza otomatik yanıt sistemiyle “mesajınız alınmıştır teşekkür ederiz” demedik… Her birimiz -kimin konusu ya da ilgi alanı ile ilgiliyse- okurumuzla doğrudan ilgilendik. Derginin her köşesinde grafik sanatlarıyla ilgilenen değerli sanat dostlarının küçük de olsa eserlerine mutlaka yer verdik, aslında çok yetenekli olmasına rağmen sağda solda dayısı olmadığı için eserlerine gereken ilgi gösterilmeyen tüm sanatçılarımıza yetenek bölümümüzde yer verdik, ticari kaygı güdenlerle pek münasebette bulunmadık…

9 sayı çıkan dergimize tek reklam bulamadık, o ayrı mesele… çünkü biz magazin yapmadık ve yeni dünya düzeni bizi böyle cezalandırdı.

Zira benim sağlık sorunlarım yüzünden dergiye son verdik, ancak sağlık sorunlarımı aşmamda okurlarımızın etkisi oldu desem herhalde kimse inanmaz. Bize derginin neden çıkmadığını üzülür ve meraklı vaziyette soran okurlarımıza arkadaşlarımız benim sağlık sorunlarımı neden gösterdiler… Herhalde o kadar çok geçmiş olsun mektubunu okuyan bir insanın artık ruh hali cennetten düşmedir!

Ben en çok okurlarımızı özledim, dergi ekibindeki diğer arkadaşlarım da öyle.

Şimdi Yeni Proje!

Sankidergi.net adını kaybettik, yenileyemeyecek kadar ümitsizlik içerisindeydik. Beni sürekli galeyana getirmeye çalışan Osman Ender Kalender ile bugün yeni bir isim ile, yeni bir dergi çıkarmak gibi bir düşüncemiz var.

Gerçi Osman Ender Kalender mezuniyetinin keyfini sürerken artık bu düşünceden uzaklaşmış olabilir; ancak ben şu an Flash ile olmada da en azından PDF biçeminde ya da yardımcı programlar aracılığıyla yaratılmış yeni bir derginin araştırması içindeyim…

Kısa süre sonra ayrıntıları buradan vermeye devam edeceğim.

Böyle bir projeye ilgi duyarsanız muhakkak bana bildirin çünkü bir derginin yazı kurulu ona can verir ve hiçbir dergi tüm ekibin sinerjisi ve işbirliği olmadan çıkmaz…

Sonunda! Çıktı şu dergi!

 logo2233.jpg

Günlerdir sürdüğüm hasret havası dağıldı. Sonunda büyük emek sarfederek hazırladığımız, günlerdir beklediğimiz çocuk dünyaya geldi. Kutlu olsun…

Dergiciliğin en güzel kısmı, derginin matbaadan kokusuyla geldiği gün onu koklayabilmektir. Gerçi herkes iyi kötü koklar ama ona en çok emek harcayan, onu en çok bekleyen, o kokuyla birlikte enfes duygular içine girer… Bir annenin yavrusunu koklaması kadar olmasa da ona benzetilebilir; zaten emek-bekleyiş-doğuş üçgeninde hakikaten biraz da öyledir.

Dergimizin web sitesi de hazır: Aviation Türk

Derginin kendisi de hazır ve ulaşmak için web sitesinde gerekli bilgiyi bulabilirsiniz.

Elveda Duman, Elveda Zaman

Bir kadındı…Ne istediğini bilir mi bilmez. Kendi başına oynadığı çok kişilik oyunlarıyla yaşayan. Kendi zekasına zekasının kendisine olduğu kadar hayran. Hani boş da değil çok sergide soyut sanat diye yutturulan resimler kadar, soyut bir sanattan fizan kadar uzak.

Bir kadındı, yalnız gecesini korkusuz geçirmek için televizyon açmak yerine bir adamı çağıran. Boş dairenin korkusunu bazen yararken kapı çarpmaları, az önce kendini vurduğu yerden kaldıran, kokusuz, korkulu, yakısız bir grip gecesi kadar zorlu… Sanki tartışmaya zorunlu.

Bir adamdı, sabretmeyi öğreneli çok uzun süre olmayan, düşünceleriyle çoktan yorgun, dağılmış ve parçalanmış. Kötü niyetlerle iyi niyetlerin savaşından azalan. Onun da çok kişi oynadığı tek kişilik oyunları vardı ve korkusuz geçirmek için geceyi biraz yalnızlığa ihtiyaç duyan.

Bir adamdı, samimiyet alışkanlıklarıyla kıvranıp, uzanan bir namlu gibi tehdit saçan takrikkarlıklara ne bir kalkanı, ne de yukarıdan bakıp burun kıvıracağı bir balkonu olan. Bir adamdı az önce bahsedilen kadının yanında yatan.

Kendini çok akıllı sanıyordu ya kadın, öyleydi ama her plan gibiydi planı ancak onu planlayan kadar mükemmel olan. Bir adamdı ya iyi ve kötüyü birbirine karıştıran da karışan ve kimi zaman ustalıkla iyi ve kötüyü birbirine karıştıran, bilerek, bir duygusal anda kendini karşılayan.

Alkollüydü adam, ego sarhoşuyken planın fitil fitil işlediğini sanan kadın, anlamışken neyin ne olduğunu alkollü adam. Adam duvarda bir “ateşle barutun yan yana durabileceğini” iddia eden yazarın kendisinin ya da yazısının beğenildiği için mi yoksa göstermelik mi duvarda durduğunu anlamaya çalışırken, hangi duyguya muhtaç olduğunu bilmeyen kadın da ispatlarcasına mı bilinmez, koynuna alıyordu adamı koynundan uzak tutarak.

Nitekim soğuk ve biçimsiz uykunun sabahında ancak tutan şey her şeyi dengesinde biraz sabırdı ve biraz da duman, ateş olmayan yerden çıkan… Kötü bir dilim olarak katılıyordu geçmiş pastasına tüm gece anlamsız geçen zaman.

Bir daha yaşamamak dileğiyle,

Elveda duman, elveda zaman.

Yiten Değerler, Kaynağı Belirsiz Alışkanlıklar

“Biz büyüdük, kirlendi Dünya”.

80’lerin sonlarında doğru ve belki biraz da doksanların başlarında televizyonda gördüğümü hatırladığım nadir kliplerden birisi, aynı zamanda çocuk olduğum ve aşka bulaşmadığım için içinde hayvan geçen şarkıların daha cazip geldiği zamanlarda… “Telli Turna”. Böyle diyordu yeni Türkü, “biz büyüdük kirlendi dünya”.

Dünyanın kirlenmesini fiziksel bir hayale oturtup fabrika bacalarını gözümün önünde canlandırırken büyüme ile dünyanın kirlenmesi arasındaki ilişkiyi de sadece zamana bağlıyordum. Oysa öyle değil. Dünya kirlilikte uzun atlama rekorunu artık çocuk olmadığımızı anladığımızda kırıyor, bir de sabit kirlenme katsayısıyla insanlık ve onun yarattığı teknoloji geliştikçe ya da geliştiğini sandıkça.

Yiten çok değer var, bir çok da yitirilen. Hani istemeye istemeye, elimizi mecbur tutarak. Bir kaset alıp eve gelip sırf tek işimiz oymuş gibi onu dinlediğimiz zamandan bir tık ile bir kaç kişinin bilgisayarından parçalayarak çektiğimiz, çoğumuzun yarı ingilizce-yarı türkçe okuduğu “empi3” zamanına geldik. Şimdi tut çok beğendiğin şarkıyı indirme internetten. Var mı imkanı?

Dün kuzenim geldi Hollanda’dan. Havalimanından aldım, otobüse bindirmek üzere Beşiktaş’taki yazıhanelerin oraya götürdüm. Direk Esenler’e gitmeye kalksak belki bir saat bile göremeyecektim. En azından bir yemek yedik, biraz sohbet muhabbet. Yalnız her gün MSN’den konuştuğumuz için midir nedir, -ki hatta kimi zaman görüntülü- böyle bir sarılamadım, bir hasret giderme ihtiyacı duymadım. “Ne var ne yok anlat” diyemedim çünkü ne var ne yok biliyorum. Bana bilgisi yazı karakterleri olarak gün gün ulaşmış. Ancak boyunu farkedemiyordum MSN’den de artık 28 yaşında… Ne uzar, ne kısalır. Ona da diyecek bir şey bulamadım.

Acaba… Eskiye mi dönsek biraz… Mektup gibi, ne bileyim… Ne dersiniz?

[poll=2]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google