Bir çeşit sanal birikinti alanı

Zamanusta

Aviation Türk 4. Sayısı

Aviation Türk 4. Sayısı Çıktı!

Aviation Türk Haziran sayısı çıktı! Havacılık sektöründeki petrol krizini ayrıntılı olarak işleyen dördüncü sayımızda yine birbirinden ilginç konularla karşınızdayız.

Ayrıntılı bilgi için tıklayın…

Aşkence

Bir gün zamanın “solcu gençlerinden” birisi anlatmıştı… Bir işkence öyküsüydü aslında… Farklı görüşlere sahip bir kaç kimsenin memleket paydasında buluşarak, bir kaç on sene öncesini bugünün gözüyle değerlendirdiği, ancak dertlenilip de “neler çektik” kısmına geldikleri kısımdı… Bir işkence öyküsüydü aslında.

Bahsi geçen kişiyi bir bahane ile götürmüşler yerin bir kaç kat altına… Tehlikenin nereden geleceği de belli değil, kimin ne yapacağı da… Bağlısınız. Gözleriniz bağlı… Muhtelif yerlerinize muhtelif darbeler iniyor… “ama…” diyordu… “ama kulaklarınıza bağıran başka insanların sesi geliyor, siz de bağırmaya başlıyorsunuz ve bağırmaktan utanmıyorsunuz artık…”. Belki en güzel yeri buydu o acılı hikayenin…

Ancak rahatsız edici bir benzerlik taşıyordu, bütün süreç, hepimizin bildiği ya da bildirildiği… Düşünüp durdum da hani, bu benzerlik, yakınlık neye idi, hangi duyguya. Zira açıktı aslında, duymazdan gelsem de tahminperest yürek ve beyin sentezimin bana bağırdığına…

***

İşkence her yönüyle aşka benziyordu… Bu cümleyi ilk başta yadırgarsınız ama… Ya da aşk acısının herkesin bildiği o “derbederdar” acısını aklınıza getiriverirsiniz… Oysa o değil söylemek istediğim… Sadece “acı” temelli olmayan, ciddi bir benzerlik var.

Mesela aynen anlatılan o öyküde olduğu gibi bağırmaktan utanmazsınız. Gururun üstüne çıkıveren ve bağırmaktan, ağlamaktan utanmadığınız, hani o ayrılma korkusunun kavuşmuş olmanıza rağmen o saate damgasını vurduğu an… Hatta bir de iki, üç, beş küçük sorun varsa ama bu sorun o kadar içinizde, hatta gözünüzün önünde olduğu için size dağ gibi, taş gibi, kocaman ve sarp bir kaya gibi gelirse… “gitme” demekten “affet” demekten utanmadığınız, korkmadığınız an… Gurur mu? Onun yanında ne dir ki gurur? Elinizin kiri… İşte bu yüzden bağırmaktan utanmazsınızdır da aslında.

***

Gözünüz de eliniz de bağlıdır. Karşılaştığınız şeyin büyüklüğüne, yüceliğine, güzelliğine gözleriniz dahil hiçbir beden parçanız inanamaz ve gizleseniz mi yoksa herkese haykırsanız mı daha az üzüleceğinizi, telaş edeceğinizi bilemezsiniz. Gözleriniz bağlıdır. Hani “kör aşık” derler ya. Ondan başka herkes onun hemcinsinden çok sizin hemcinsinizdir, o ise tek karşıtlığınızdır. Issız ya da ıslı bir ada ya da anakara da olsa, her koşulda ancak ona bağlısınızdır. Eliniz kolunuz da bağlıdır zira, tepki veremezsiniz maşuğu olduğunuzdan başkasına. Her şey ikinci sınıftır, ona hissettiğiniz ve kalbinizin birinci sınıf mevkiinden bir pınar gibi fışkıran duygularınızın yanında… “Kal” dese dayanamaz kalır ancak “git” dese durup durup “kal” denmesini bekler ve gidemezsiniz. Gitseniz bile gözünüzü arkada unutursunuz… İşte bu yüzden gözünüz de eliniz de kolunuz da ve hatta ayaklarınız da bağlıdır aslında.

***

Yerin bir kaç altı gibidir yaşamınızı sürdürdüğünüz her yer. Sesinizi kimsenin duyabileceğine, sizi anlayabileceğine inanmazsınız. Aşkınızı anlatırsınız eşe dosta ama kimsenin sizin hissettiklerinizi kavrayabileceğine ihtimal veremezsiniz. Ne övgüler, ne methiyeler de düzer de derlersiniz ama boştur, anlamazlar, anlatamazsınız ne kadar büyük olduğunu aşkınızın ve ne kadar mükemmel olduğunu onun. Sesinizi de kimse duymaz. Ola ki küçük bir kavga ardından büyük bir ayrılık korkusunu taşırsanz, bu defa sizi telkin etmek, sakinleştirmek için “telaş etmene gerek yok” diyen eşin dostun sesi duyulmaz. Hele gerçekten bir de ortada anlaşılmayan bir nokta varsa, yedi cihana bela gelse, size haberi gelmez, gelse de o haberle ilgilenilmez. Tek derdiniz, tek meseleniz de odur… Rutubetlidir yer altı kadar, sevginizin taştığı zaman ya da hüznünüzü tutamayıp ağladınız zaman gözlerinizde oluşan rutubet kadar. Islaktır hep yanaklarınız. İşte yerin bir kaç kat da altındasınızdır aslında.

***

Ve muhtelif yerlerinize darbe üstüne darbe de iniverir. İki dakika ses vermez ise iki saat hayata küsebilirsiniz, çünkü kalbinize bir ağrı girmiştir. Sanki üç beş kişi durmadan tekmelemektedir. Ya da onun size söylediği bir sevgi sözü vuruverir bedeninize. Tansiyonunuz yükselir… Ateş basar. Haykırmak istersiniz… Ya da bir şeylerden emin olmadığını söyleyiverir. Artık çarmıha gerilmişsinizdir, yeniden sizden emin olana kadar. İşte bu yüzden muhtelif yerlerinize darbe üstüne darbe de indiriverir.

***

Ve ömür boyu unutmazsınız… yaralarınızı… hissettiklerinizi… bir çok sahne gözünüzün önünden gelip geçer…

Ve bir gece rakı sofrasına oturup da dertlenirseniz, muhtemelen her ikisini de anlatabilirsiniz. Sizi dinleyen gençler merakla dinler, pay çıkarır… İyi anlatmayı becerirseniz belki bu gençlerden birisi de aşkı iliklerine kadar hissettiği zaman gider bir yazı kaleme alıverir.

Ben “Aşkence” koydum ismini ama belki o daha başka isimlendirir…

“Bir tek farkı var galiba bu işkence ile aşkın birbirinden”. Biri hemen bitsin istersiniz, biri sonsuza kadar sürsün. Tüm acılarına rağmen… Bir de aşk… bir çok yönüyle tatlıdır…

Tevfik Uyar
12.06.08

Film Müzikleri

Kimi zaman sırf müzikleri için filmleri defalarca izlediğiniz olmuş mudur? Eminim bir kısmınızın olmuştur. Bir sahnenin eksik öğesi, sanırım arkaplanı. Müzik dediğimiz de zaten illa ki nizami notalar dizgesi de değil. Bu bir rüzgar, yağmur ya da deniz sesi de olabilir. Eğer yoksa böyle bir artses, müziğe başvurulabilir; ya da her ikisine. Yağmur sesiyle beraber tiz bir piyano sesinden etkilenecek çok insan vardır.

Bazı film müzikleri, hatta film müziği albümleri beni oldukça etkilemişlerdir. Şimdi biraz bu film müziklerinden bahsedelim; ve hatta okuyanlara da tavsiyem olsun.

1. İngiliz Hasta (The English Patient)

1996 yapımı, ödüllü filminin müziklerinin altında Gabriel Yared’in imzası var. Şimdilerde bu albümü bir şekilde paylaşım programlarından elde etmek kolay; ancak 2003 yılında hiçbir yerden bulamamıştım. Hatta orjinali bile yoktu… Evet evet… Kaseti vardı ama CD’si yoktu. Neyse ki hasretimi bir gün dindirdim.

Filmin kahramanı Kont Almasy macar olduğundan macarca sözler ve ezgilerin de zaman zaman duyulduğu albümdeki favorilerim: “A retreat” ve “Am I K in your book?”. “Swoon, I will catch you” da filmdeki çarpıcı sahnelerden birisi. Müzik ve sahne orada birbirlerini çok iyi besliyorlar.

Genelde minör akorların hakim olduğu parçalar arasında “umutlu ve mutlu” nadir sahnelerin “majör” sesleri de yer alıyor. “Main Theme” dedikleri ana müzik de oldukça dinlenesi.

2. Venedik Taciri (The Merchant of Venice)

Filmi izlemedim; ancak bir gün bana misafir olan Lise arkadaşım Nazif Küçükkoç’un önerisiyle ana müziğini dinledim. Sonra albümü indirdim ve ve ve…

Tok sesli kadının ön planda olduğu müziklere “bayılmamak” elde değil. Albümün bir kısmında tanıdık enstürmanlara rastlıyorsunuz. Tanıdık derken, elbette her enstürmanı biliyorsunuzdur; ama “kanun” çalarken bir TSM dinliyor hissine de kapılabilirsiniz.

3. İnci Küpeli Kız (Girl With a Pearl Earring)

 

Daha önce de bu sayfada hakkında ayrıntılı yazdığım bu “mükemmel” film ve tarih olayının “ana müziği” de inanılmaz. Filmi izlemeden önce Ayşe Akın’ın bana göndermiş olduğu müzik, daha çok tolkien’in orta dünyasından ya da Heroes Might and Magic oynayanların kulağına aşina gelebilecek bir RPG oyunundan geliyormuş gibi hissedilebilir. Hatta müzik nedense tahayyülümde orta dünyanın ya da fin mitolojisinden çıkma figürlerin tasvir ettiği koca koca mantarları canlanırıyordu. Filmi izleyince önce kendi hayalimin yitmesine üzülmeye başlamıştım, ancak filmin sonuna vardığımda bambaşka bir hal aldı.

Filmi de, filmin ana müziğini de şiddetle tavsiye ederim.

Kült film müziklerinden burada bahsetmeyeceğim; ancak şiddetle önereceğim albüm ve müzikler de bunlar… Bunu yazarken Venedik Taciri’nin albümü bana eşlik ediyor. Size de okurken etmesi için bir kaç bağlantı koymak isterdim; ancak” telif yasaları”na aykırı davranmayalım…

İyi seyirler ve dinlemeler.

[poll=7]

Aydınlığa Somurtu

aydinliga-somurtu-ortaboy.jpg

Aydınlığa Somurtu

Yaklaşık 3,5 saatimi alan bir Photoshop çalışması. Bir kaç hazır fırça kullandım ama en zor kısmı ambiyansın objelerle uyumluluğunu sağlamak oldu. Gradyanın çapraz olması ilk aşamada yerleştirdiğim objeleri göze batırdı ama ufak tefek düzenlemelerle nesneleri oturttum.

Yorumlarınızı esirgemeyin…

Bir de;
Tıklayınca büyür… :)

Elveda Beşiktaş

İstanbul’a ilk geldiğimde bir kurs için İTÜ’nün Gümüşsuyu kampüsündeki yurtlara yerleşmiş, ilk çay içme turunu da Elif Koç ve Melis Küçükoğlu ile Beşiktaş’ta, Kadköy iskelesinin yanındaki o çay bahçesine düzenlemiştim. Benim için Beşiktaş macerasının başlangıcı budur. O tarihten sonra “bir ev tutarsam Beşiktaş’ta tutacağım”cı oldum.

Bir hırs ürünü mü?

Çocukluğumda, babam ile İstanbul’a geldiğim zamanlardan birinde “Yıldız”a gelmiştik. Yokuşlu sokaklar. Dik ve yalçın. Kargacık burgacık sokaklar. Aşağıda bu sokakların bağlandığı genişçe bir bulvar. Saat gecenin 3’ünde varmış olmamıza rağmen hala yoğun bir araba akışı var. Mahallenin adı Yıldız’dı zaten. Yani annemin adıydı. Bir de Hayat Sigorta görmüştük. O da babamın adının nişanıydı. Ecem temizlik ürünleri de kardeşimi kattı işin içine. Ama yokoğlu yoktu Tevfik adı. Niye olsundu. Kaç dükkana isim verilir? (Gerçi Metroport alışveriş merkezinde Tevfik Bey diye bir pideci var. İlk kez karşılaşıyorum…) O zamanki hırsın bunda bir etkisi olabilir mi bilmiyorum. İsmim olmadı Beşiktaş’ta ama 12 yaşındayken gerçekleştirdiğim o ziyaretten yıllar sonra cismimle Beşiktaş’ta yer aldım.

merd.jpgKöhne sokak, virane merdivenler

Aslında yaşamak için yer seçiminde kıstaslarımın da ne olduğunu bilmiyorum. Zira iki sene yurtlarda kaldıktan sonra eve çıkma zamanı gemişti. Koray Koşar ile birlikte MSI dergisinde çalışıyorduk. Ofis Bebek’teydi. Okul ise Maslak’ta. İkisine de eşit ama en uzak köşeydi, ama eşit köşeydi… Her ikisine de ortalama trafik şartlarında 20-25 dakika sürmeyen bir otobüs yolculuğuyla erişilebiliyordu. O yüzden Beşiktaş’ta ev aramak üzerinde mutabakata vardık.

Ağır Ağır Çıkacaksın Merdivenleri

Gördüğümüz bir kaç ev sonunda enteresan şiveli emlakçı Aziz ile birlikte, bir ucu merdiven bir ucu yokuş olan, merkezde, hatta Beşiktaş Plaza’nın dibinde olmasına rağmen gözlerden uzak bir sokakta bir ev bulduk. İçeride hala Filipinli misyonerler yaşıyordu (Taşındıktan sonra tam bir gün boyunca evin içerisinde “kulak” aradım. Olur ya…) Önden iki kat olmasına aldandım hemen… Havadar ve ferah bir evdi, tutulabilirdi. Nitekim tutuldu. Tuttuktan sonra bakmak geldi arka pencereden aşağıya. Ev beş katlı idi. Ciddi bir kot farkı :) Ki benim 3 kattan yüksek binalara alerjim var… Neyse ki ona da alıştık.
tev0513.jpg

Oda diyip geçmemek lazım… Her bir eşya farklı konuşur… Atmadan önce de helalleşmek gerekir. Hakkı vardır her şeyin.

Konuşan her şey…

“Duvarların dili olsa” demeyeceğim. Benim duvarlarımın dili var. Eşyalarımın da dili var. Her köşede asılmış olan onlarca şeyin de. Hepsi bana hediye edenlerini ya da sahiplerini ya da asıldığı zamanları ifade ediyor. Onların o ifadesini yitirmemesi için orada bırakacağım zaten. Evin yeni sahipleri ise onları duyamadıklarından, onları atacaklar. Olsun… Ben atamayacağım. Taşımamın da bir anlamı yok kimisini… Çünkü ancak orada, kendi yerlerinde kıymetliler. Onlar çok şey anlatırlar. 3 senemi geçirdiğim o evde yaşadığım tüm savruntuları, “durungu”ları ve yıkıntıları… Ancak küllerden doğuntuları, sevintileri, sevileri, sevişmeleri…

tev0523.jpg

Benim sokaklarımın da dili var. Demirinden kayarak indiğim merdivenlerin, geceleri çay içmeye gittiğimiz nöbetçi çay bahçesinin -ben ona “müzenin karşısı” diyorum. Karşısındaki deniz müzesine istinaden…-, ve sahilin o küçücük kumsal kısmının. Osman Ender Kalender’in taksiye bindiği migros köşesinin, hep evimin dibinde olmasıyla övündüğüm ama sadece iki kez gittiğim sağlık ocağının, mükemmel akustik tasarımıyla içeriye girer girmez tüm şehir uğultusunun kesildiği ve huzura boğulduğum Sinan Paşa camii’nin… daha neler neler… neler sayabilirim?

dsc01407.jpg

Nöbetçi çay bahçesi: Müzenin karşısı… Başka bir adı var mı bilmiyorum. Ben üç sene onu böyle çağırdım.

Annemin “evi sevme” kriterleri

O eve annem ilk geldiğinde köhne bir sokakta olmasından ve arka penceremin otopark manzarasından dolayı çok üzülmüş. Benim viran bir evde viran bir hayat süreceğimi düşünerek… Ona Beşiktaş’ın güzelliklerini anlatabilmem için ikinci ve üçüncü kez gelmesi gerekiyordu. Her ne kadar ben ona çok şey anlattıysam da onun aklında en çok kalan “Beşiktaş Pazarı” oldu. Ah kadınlar…

Merkez üssü: Beşiktaş

ve Beşiktaş her yere yakındı da… Hele ki İTÜ’lüyseniz ve Gümüşsuyu’ndan ya da Taşkışla’dan ya da İşletme’den ders aldıysanız… Ya da seyahat için Haydarpaşa garını, veyahut Harem otogarını kullanacaksanız… Üsküdar’a geçip mutluluk hapı olan sosislilerden yiyecekseniz… (İçerisinde monosodyum glutamat olduğundan ciddi ciddi şüpheleniyorum). Zira o evde oturduğum zamanlar boyunca çok işe girdim ve çalıştım. Beşiktaş hep yakındı. MSI’daydım, Bebek’teydik. Beşiktaş yakındı. İlkbiz Tophane’deydi ve Beşiktaş yakındı. Vira Kadıköy’deydi ve gitmek sadece bir vapurun kalkmasına ve sizin de ona yetişmenize bakıyordu (Evden çıkma saatini bir türlü ayarlayamazdım). Zaten evimi değiştirmeyi ilk Baykar’a girdiğimde düşünmüştüm (İkitelli). Ancak oradan ev değiştiremeyecek kadar kısa bir süre sonra ayrıldım. Ağustos’ta Tarkim’e girdim… 9 aydır buradayım. Çok uzun süre de burada çalışacakmışım gibi geliyor. Kaldı ki, artık Sivil Havacılık Sektörüne dalış yapmış bulunmaktayım. Havalimanı, İDTM, Yeşilköy, Florya… Hep buralara yakın ama maalesef Beşiktaş’tan çok uzak.

tuy0017.jpg

Martı manzaralı evim… Çok zor oldu çığlıklarına alışmam. Şimdi nasıl koparım?

Yeni macera…

İşte şimdi Bahçelievler macerası başlıyor. Yüksek girişli bir bahçe katı. Ancak pencerelerin hiçbiri yarım değil. Düşünce başımı bile yarabileceğim cinsten. Nazar değmesin, ümidimi kesmek üzereyken her şey bir anda oluverdi. Şeker gibi bir ev sahibi ve şeker gibi komşularla beraber. Daha taşınmadım. Gün sayıyorum. Fransa dönüşü taşınacağım. Beşiktaş’ın yerini asla tutmayacak biliyorum; ama her şey de bir alışma meselesi. İyi ya da kötü, eğer her ikisi de varsa, bir yerlerde anı biriktirmek, o yeri sizin yeriniz yapıyor ve bir bakıyorsunuz ki bağlanmışsınız. Çünkü geçtiğimiz her yerde iz bırakıyoruz, onların da bizde bıraktığı gibi.

Güzel bir veda etmek gerekiyor Beşiktaş’a ve tüm anılarıma.
Elveda Beşiktaş,
Elveda Afacan Sokak…

Hoşbulduk Bahçelievler.

Yoğun Günler

İnanılmaz yoğun bir haftayı ancak atlatabildim. Bu dönemde ihmal ettiğim kişi ve nesneler beni affetin. Ancak hem derginin yeni sayısının çıkış sancısı, hem yeni aldığımız simülatörün test ve kurulumu, hem bunu kurmaya gelen Kanadalı arkadaşa göz kulak olma işlemi, hem apron kartı işlemleri, hem yeni ev arama ve daha da önemlisi “bulma” ve “kontrat imzalama” işlemleri -ki bu da haftaya taşınmak gibi bir derde sahip olacağım anlamına geliyor-, hem yurtdışı seyahatine gidiyor olmam -ve onun da üç günde üç şehri kapsayacak kadar yoğun olması- gibi meseleler üst üste geldi. Daha da unuttuğum varsa, bu yoğunlukta unutulması hoş görülmeli diye düşünüyorum.

Son zamanlarda yaşanan gelişmelerden bir kısmını buraya aktarıyorum:

Aviation Türk Nisan Sayısı

Haberini buraya bile ancak girdiğim dergimiz “bomba” gibi patladı diyelim. Özellikle kapağa hazırladığım “Havayolculuk oyunu hüsranla bitiyor” alt başlıklı verdiğimiz “Havacılık Sadece Ticaret midir?” konusu büyük ilgi gördü. Bugünde dek, Türkiye’de özel havayolu firmalarının başından geçen serüvenleri ve bu hızlı serüvenlerin sonlanmaması için yer verdiğimiz öneriler, ilgili konuyu “ilginç” kılmaya da yetti. İnternetten de satışımız başladı bu arada. Dergimizi SELSUS KİTAPAMBARI.COM ILKNOKTA.COM mağazalarından satın alabilirsiniz.

TALPA dergisi

Türkiye Havayolu Pilotları Derneği yeni bir dergi çıkarıyor. İsmi de “Kokpitten Bakış”. TALPA Başkanı Ali Ziya Yılmaz’ın yeniliklere gebe döneminin ilk meyvelerinden. Konuyla ilgilenen Savaş Kaptan da enerjik ve yenilikçi bir yönetim kurulu üyesi. Danışma kurulunda da yer aldığım dergiye çocuklara yönelik bir köşe hazırlıyorum.

Taşınma derdi

Evimin olduğu Beşiktaş ile işyerimin bulunduğu Bahçelievler arasında gerçekleştirdiğim günlük seyahat bir Eskişehir seyahatinin yarısına bedeldi. Yani toplamda 2,5 saatimi alıyordu. Buna bir nihayet vermek ve işlerimi daha yakından takip edebilmek amacıyla işyerimin çok yakınında bir ev buldum. Allah izin verirse önümüzdeki hafta taşınıyorum. Elveda Beşiktaş…

FNPT II AL100 MCC

Şirketimize aldığımız yeni simülatörün kurulumunu tamamladık. Söz konusu simülatörün operatörü olarak atandım.Simülatörün eğitimini almak için de yarın Fransa’ya geçiyorum. 3 günlük bir seyahat sonunda sertifikamı elime alıp döneceğim.

Temel Alınan Konsept Yakıt Tasarrufu

Havacılık Teknolojileri Dünyası’nın hedefi netleşti: Yakıt Tasarrufu

Uçuş emniyeti çok uzun yıllar boyunca havacılık teknolojilerinin temel kaygısı oldu. Bugün teknolojinin el verdiği ölçüde, emniyetli bir uçuş gerçekleştirilmesi için gereken aviyonik hava platform sistemleri ve yer cihazları, kendilerini kullanan uçucu personel ve yer personeli birlikteliğiyle belli bir eşiği aşmış görünüyor. Ancak bugünlerde bugüne dek “uçuş emniyeti”nin ön planda olduğu gelişim trendinin ana hedefi “tasarufa” yöneliyor.

Bu yönelimin ardında iki temel etken var.

Küresel ısınma ile savaş…

Birincisi tabi ki de küresel ısınma. Küresel ısınmanın ciddi boyutlara ulaşması ve dünyayı tehdit eder hale gelmesiyle sadece havacılık teknolojileri değil, temel bir çok alan ve sektörde bugün daha çevreci ürünler geliştirilmeye çalışılıyor. Küresel ısınmanın temelinde sera gazları var. Sera gazları doğaya büyük ölçüde fosil yakıtların tüketimiyle salınıyor. Bu sebeple özellikle fosik yakıtlarda gerçekleşen tasarruf küresel ısınmanın ilerleyişini yavaşlatıyor.

Petrol fiyatları el yakıyor

İkinci etken ise –aslında birinci ile yerini değiştirip değiştirmemek arasında kaldım- doğal yakıt kaynaklarının hızla tükenmesi ve tabi ki bu tükenişle beraber başta petrol olmak üzere varil fiyatlarında meydana gelen rekor seviyede artış. Son bir kaç sene içerisinde petrolun varil fiyatı neredeyse iki katına çıkmış durumda. Buna rağmen özellikle sivil ticari havacılıkta taşıma ücretlerinin rekabete dayalı olarak düşmesi sektörü zora sokuyor. Her ne kadar barışta istikrar sağlanmış gibi görünse de orduların bölgesel tehditlere karşı sürekli filolarını genişletmesi ve eğitim frekanslarını arttırması sebebiyle askeri harcamalar da haddini aşmış durumda.

Birinci çözüm: Yakıt Değişimi

Manzaraya genel olarak bakıldığında daha ucuz ve daha çevreci bir yakıta ihtiyaç olduğu görülüyor. Nitekim araştırmalar bu yönde. Biyoyakıtın uçaklardaki verimi test edildi. Yakıt tanklarından birine (%25) biyoyakıt karıştırılan yolcu uçağı başarıyla uçtu. Sentetik yakıtlar ise epeydir deneniyordu. En son B-2 bombardıman uçağının %50 sentetik yakıt katkılı yakıtla ses bariyerini aşması, muharebe uçakları için sentetik yakıt kullanabilme yolunu açtı. Bu kimyasal devrim ekonomik ve ekolojik sorunların önüne geçebilecek gibi görünüyor.

İkinci çözüm: Aviyonikler ve Yeni Prosedürler

Uçuş performansını en eknomik hale getirmeye çalışan aviyonikler uçuş prosedürlerini değiştirecek gibi görünüyor. Nitekim daha geçen hafta Airbus A340 ve Airbus SAS 330’da denenen ve yeni bir sistem olan Hava İletişim ve Takip Sistemi Trafik Bilgisayarı (ACSS – Aviation Communication & Surveillence Systems Traffic Computer) uçağın seyir sırasındaki çevresinin trafik haritasını çıkarıyor ve Cristal ITB denen yeni bir prosedürle birlikte uçak kendi irtifasını çevresinin müsait olduğu ölçüde, performansını maksimize edecek ve böylece yakıt tasarrufu sağlayacak şekilde değiştiriyor.

Daha bir çok farklı alanda bugün yeni çalışmalarda bulunuluyor. Havacılık petrol fiyatlarıyla ve küresel ısınmaya karşı savaşmakta kararlı. Şimdilik bize beklemek düşüyor. Ancak Türk yatırımcıların da artık bazı taşların altına elini sokması lazım.

Susmak artık faydasız

Türk milleti olarak “efendi”lik denen bir kavramın varlığına ve yüceliğine, onun bir erdem olduğuna inanırız. Kızımızı isteyen birisi hakkında birileri “çok efendi bir gençtir” derse, o gencin şansı artar. “Biraz efendi ol!” diye uyarırız. Efendiliğin tabirini de saygılı, suskun, aklı selim olarak yaparız. Atasözlerimiz de bize susmayı, sükûnet içinde olmayı önerir. “Konuşmaktan önce susmayı öğren” der. Söze gümüş derken, sükutu altın ilan eder.

Ancak bir de deyim vardır ki, “Vur deyince öldürmek” denir. “Kaş yaparken göz çıkarmayı” anlatmaya çalışır…

Bu köşe edebiyat köşesi değil. Bir edebiyat yayını için de yazılmadı bu yazı. Maksadı de ne atasözü öğretmek, ne de değerlerimizi hatırlatmak. Bu yazının asıl ereği, ABD’de hala süren tartışmalardan “örnek alabilirliğimizi” irdelemek.

Üzerinden neredeyse 1,5 ay geçti. Ancak ABD’de hala bir Boeing davası sürüyor. “Milli” bir dava haline geldi dersek kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Bir yanda satışa sürekli itiraz eden, ABD’nin kendi sermayesiyle yönetilen bir şirketin seçilmemesinin vahametini anlatmaya çalışan, üstelik kendi uçakları alınsaydı ABD ordusunun yakıt sarfiyatı ve bakım masrafları sebebiyle ne kadar tasarruf etmeye çalıştığını rapor üstüne raporla, demeç üstüne demeçle hem devletteki kademelere, hem de halka duyurmaya çalışan bir Boeing var.

Diğer yandan da Avrupalı EADS, ABD’li ortağı Northrop Grumman ile birlikte ABD’ye ne kadar iş gücü geleceğini, ne kadar personel istihdam edileceğini, yapılacak yatırımın büyüklüğünü anlatmaya, kendilerinin seçilmesinin ABD vatandaşlarına ne gibi katkılarda bulunacağını ifade etmeye çalışıyor.

Manzara ABD vatandaşları için gerçekten avantajlı mıdır, değil midir bilinmez. Ancak her iki şirketin de kamuoyu nezdinde kamuya faydalı olduğunu bağıra bağır anlatmaya çalışması, aslında sandığımızdan öte, ABD’de halkın devletin savunma politikalarıyla ne kadar ilgili olduğunu göstermeye yetiyor. Her iki tarafın argümanı da, milli sermayeye ne kadar katkıda bulunulacağı üzerine. Üstelik tartışma bitmek bilmiyor. Bir taraftan Boeing ve arkasında milli sermaye yanlıları var. Diğer taraftan EADS ile birlikte ülkeye gelecek yatırımın hesabını yapan liberaller… Manzara bu alışveriş nezdinde avantajlı mıdır, dezavantajlı mıdır bilinmez. Ancak her ne kadar 35 milyar dolar olsa da ABD’nin savunma harcamalarının çok da büyük payını içermeyen bu anlaşmanın salt ABD’li bir firmaya mı, yoksa yarı avupalı bir firmaya mı ihale edilmiş olması ülkede geniş yer tutabiliyor. İşte bu bir avantajdır. Gerçek bir milli devlet olmayan ABD’nin “yarattığı” milliyet, milletin gerçek bir milletmişçesine olayların kendi fayda ve menfaatine olup olmadığıyla ilgilenmesi önemli bir meseledir.

Kaldı ki EADS-Nortrhrop birlikteliğine ana yüklenici firmalardan birisi Amerikan. Üstelik taşıyıcı platform hariç üretimin büyük çoğunluğu ABD’de gerçekleşecek. Hatta taşıyıcı platorm A330’un bazı imalat hatları da ABD’ye taşınacak. Ancak buna rağmen “milli menfaat” yanlıları tatmin olmayabiliyor…

Şimdi dönüp kendi ülkemize bakalım…
Şşşşş…. Sessiz bakalım.
Aman uyanmasınlar.

EADS zaferi ve muhtemel sonuçları

ABD günlerdir 35 milyar dolarlık dev ihalede Boeing’in safdışı kalmasını tartışıyor. Peki sonuç?

35 milyar $’lık 200 adet havadan ikmal uçağının alımını içeren ve ek bazı hizmetlerle beraber 1o yıl içerisinde toplam ödenmiş ederi 40 milyar $’ı bulacak olan sözleşmenin ABD menşeli Boeing yerine Northrop-EADS ikilisine ihale edilmesi bir kaç gündür ABD’nin gündem maddesini oluşturuyor. Airbus ve Boeing’in sivil platformda birbirlerini yedikleri şu günlerde savunma kanadında meydana gelen bu olayın, kendisinin peşi sıra daha bir çok sonuca neden olacağı da su götürmez bir gerçek. Olay ABD’de ve tüm dünyada şimdiden çok çeşitli yansımalara sebep oldu. Bu etkilerin sonucu detaylı bir analiz yapılması gerekliliği doğdu. Dilerseniz hep birlikte muhtemel sebep ve sonuçları irdeleyelim:

Boeing yaralarını saracak mı?

ABD’de bugünlerde sorulan esas soru Boeing gibi dev bir uçak üreticisi ve savunma devinin ihaleyi nasıl olup da Northrop Grumman gibi nispeten daha küçük ve tecrübesiz bir şirkete kaptırmış olduğu. Bunda tabi ki en temel etken 2004′te ABD kongresinin patlayan skandalla birlikte 100 adet modifiye edilmiş Boeing 767 tipi tanker uçak için 23,5 Milyar $’ı çöpe atması ve bu skandalın iki Boeing yetkilisini demir parmaklıklar ardına sokmasıydı. Buna rağmen ihalenin favorisi yine Boeing’ti. Boeing’in geçtiğimiz yılki tüm satışlarının değerinin $32 Milyar olduğu düşünülürse $35 Milyar çok büyük bir rakam ve 75 yıldır ABD hava kuvvetlerinin tanker uçak tedarikçisi olan Boeing için kesin gözüyle bakılan bu ihale artık büyük bir kayıp.

Bu kaybın 787 Dreamliner programında yaşanacak gecikmenin açıklanmasıyla hisseleri %20 değer kaybeden ve bu ihale ile birlikte kıas bir sürede %3′lük hisse değeri kaybına uğrayan Boeing’in finansal dengelerini yerinden oynatacağı çok açık. 75 yıldır ABD hava kuvvetlerinin tanker uçak tedarikçisi olan Boeing, neyse ki hala bir çok alanda hala ABD ordusunun ihtiyaçlarını karşılıyor ve kısa sürede toparlanabilir. Ancak karşıt fikirler de var: ABD’li uzmanlardan bazıları söz konusu kaybın Boeing’in savunma alanında başlayan aşamlı çöküşünün yeni bir aşaması olduğunu düşünüyorlar. Pentagon ile sıkı ilişkileri bulunan Lexington Enstitüsü’nden Loren Thompson ihaleden sonra basına verdiği bir demeçte, Boeing’in hava kuvvetlerinin dilinden anlamadığını ve müşterisinin isteklerini yanlış değerlendirdiği mesajını vermişti.

767 miyadını doldurmuş olabilir

Tanker ihalesinin kaybıyla birlikte artık Boeing 767′lerin miyadı dolmuş olabilir. Tasarımca yaşlı olan bu uçağın üretilmesi için bir sebep yok. Zira daha yeni ve modern olan A330 karşısındaki mağlubiyet belki de Lexington’lu Thomposon’u doğrular nitelikte: Artık başta ABD olmak üzere Dünya daha modern ve yeni araçlar istiyor. Henüz dün Seasprite programından vazgeçen Avustralya bile buna iyi bir örnek.

Eğer Boeing 767′leri kal’e ayırmazsa, ABD ordusunun hala ihtiyaç listesinde olan 300′den fazla tanker uçaklar için düzenlenecek ihalelerde yine başarısızlıkla karşılaşabilir. ABD’li uzmanlar yeni tanker uçak adayının 787 olabileceği üzerinde duruyorlar.

Airbus için bulunmaz fırsat

2 seneden fazladır masraflarını kısmaya çalışan Airbus Power8 programını geliştirmiştir. Programın geliştirilme sebeplerinden birisi Avro’nun dolar karşısında kazandığı değer ve bunun Airbus’a çıkardığı fatura. Bu yüzden özellikle personel maaşlarını Avro ile ödeyen Airbus üretimi doların geçerli olduğu ülkelere kaydırmaya çalışıyordu. Bu yüzden EADS ve partneri Airbus’ın ABD’de yapacağı yatırımlar Airbus için bulunmaz bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.

Geçtiğimiz günlerde EADS, ABD’de kuracağı tesisler için ilk aşamada 500 milyon $’ı gözden çıkardığını zaten duyurmuştu. Northrop Grumman yetkilileri de kısa bir süre önce EADS’ye ait yaklaşık 2000 kalem işin ABD’ye kaydırılacağını duyurmuştu. Tablo gösteriyor ki bu ihaleyle birlikte ABD, EADS ve Airbus’un “ucuz iş gücü” kapısı olacak.

Boeing rekabette de sekteye uğrayabilir

787 Dreamliner, A380 ve A350 programları arasındaki Airbus-Boeing rekabeti de özellikle Boeing’in bu krizi atlatmaya çalıştığı dönemde Airbus lehine gelişebilir. 2007′yi Boeing’in hakim olduğu Çin pazarından rekor sayıda siparişle kapatan Airbus, 787 Dreamliner’daki gecikmelerin açıklanmasıyla 2008 başlarında da öne çıkmıştı. Şu andan itibaren Boeing’e duyulan küresel bir güvensizlik rekabetin Boeing aleyhine olan boyutunun vahametini arttırabilir.

Sonuç

Neticede özellike savunma pazarı kapitalist bir rekabet ortamıdır. EADS-Northrop Grumman ikilisi öyle ya da böyle sözkonusu ihaleyi kazanmıştır. Bu ihalenin EADS ve Northrop’a çok çeşitli alanlarda faydası dokunacağı gerçek. Yukarıda faydaları, riskleri ve fırsatları dilimizin döndüğünce açıklamaya çalıştık. Faydası olması dileğiyle.

Sevgi, saygı ve selamlar.

Conway’in Hayat Oyunu

cellular.jpgOzan Oğuz Haktanır ile uzun süreli bir ayrılıktan sonra yeniden görüştük. Görüştüğümüz gün rahat durmadık ve hücresel otomat yaptık. İndirmek için tıklayın:

cgl.rar (RAR Biçeminde – 33 KB)
cgl.zip (ZIP Biçeminde – 43 KB)

Hücresel otomat ve bilinen en iyi örneklerinden Conway’in Hayat Oyunu hakkında aşağıda kısa bir bilgi var:

Hayat oyunu 1970’de İngiliz matematikçi Horton Conway tarafından geliştirilmiş bir hücresel otomattır. Hücresel otomatın en iyi bilinen örneğidir. Sadece başlangıç durumu girilir ve daha sonra evren kendine bırakılır. Kurallara göre evren işlemeye devam eder. Kurallar şöyledir:

  • Herhangi canlı hücre, iki canlı komşusunun ölüsünden daha az olmalı, sanki yalnızlık yoluyla
  • Herhangi canlı hücre, üç canlı komşusunun ölüsünden daha fazla olmalı, sanki kalabalıklaşma yoluyla
  • Herhangi canlı hücre, iki veya üç canlı komşusu ile gelecek nesile, değişmeden yaşamalı
  • Herhangi ölü hücre tam olarak üç canlı hücre ile canlanır.

Daha fazlası: Vikipedi

Yazmaya “ancak” zaman bulmak…

Koca bir yalan… “Zaman Bulmak”. Küçük şeyler için zaman daima vardır, büyük şeyler içinse zaman daima yaratılabilir. İmkansız şeyler içinse beklemeye ihtiyaç vardır, ama hep olur. Bir şey kafaya kondu mu yapılır; kafaya koymak içinse gerçekten istemek gerekir. Zira, elinde olmayan bekletmeler can sıkar… Gerçekten sıkar. Mesela…

Savunmasanayi.net neden kapalı?

Büyük bir yenilikten sonra e-yayın olarak devreye soktuğumuz savunmasanayi.net şu sıralar kapalı. Sebebi ise, global bir bürokrasi… Alan adını yahoo’dan almıştım, web alanını iste godaddy’den. Bu ikisinin birbirine uyma sorunu ortaya çıktığı için, yıllık ödemesini henüz bir hafta önce yapmama rağmen yahoo’daki alanadını godaddy’e transfer ettim.

Bir alanadının bir firmadan başkasına transferi 7-8 gün sürüyormuş. İnanılmaz! Türkiye’de bürokrasiden sıkılmışken bu da nesi? Neyse ki alışkınız. Bekliyoruz işte. Yakın zamanda açılması dileğiyle.

Şimdi biraz son gelişmelerden haber verelim:

Kısa Haberler:

  • Aviation Türk’te de gecikme var.

Aviation Türk’ün Mart sayısında da gecikme yaşandı, ancak yeni sayı o kadar güzel oldu ki, sanırım bize de okuruna da kendini affettirecektir. Derginin yeni sayısının içeriğini, kısa süre sonra derginin sitesi olan http://www.aviationturk.com da göreceksiniz.

  • Sayısal sanayi yenileniyor…

Daha önce durağan flash sitesiyle durağan sıkıntılar yaratan Sayısal Sanayi’de de alemin kralı wordpress’e döndük. Yapılanma sürecinde olan siteyi kısa süre sonra yayına sokacağım.

  • Musicola.net!

Çocukluğumdan İstanbul’a yadigar dostlarımdan Murat Çolak’a bugün engin bilgi sahibi olduğu müzik alanındaki çalışmalarını yayınlaması için bir alan adı aldık. Yakında bu adreste de oldukça faydalı şeyler bulacaksınız.

  • Sürpriz!

Yakın zamanda tirajı yüksek gazetelerden birinde bana rastlayabilirsiniz. Temennimin gerçek olduğunda ben de burada gururla duyuracağım. Az kaldı!

  • İş Kültür Yayınları’ndan “Tımarhane Sipahisi”

İş Kültür Yayınları’na gönderdiğim öykü dosyam Tımarhane Sipahisi’nin basılıp basılmayacağına dair yanıt gelmesi için gün sayıyorum.

  • Google’ın “23 Nisan Logosu” yarışmasına katıldım

Google’ın 23 Nisan’da Google-Türkiye sayfasında yayınlayacağı google logosu için bir logo tasarlayarak yarışmaya katıldım. Pek ümidim yok :) Ancak yine de yarışma tamamlanmadan yayınlanmasının yasak olacağı düşüncesiyle burada sergilemiyorum.

İnci küpeli kız…

orj.jpg

“Neden daha önce izlemedim” sorusunu sorduran ve başucu filmlerim listesi arasına giren film. Aslında film olarak nitelendirmekten ziyade, “olay” demek daha uygun.

Bence tarih, kendisinden böyle bir öykü çıkardığı için gurur duymalı ve tabi bu öyküyü beyaz perdeye uyarlayanlar da başarılarından.

Film asla sıkmıyor… Gerçekleşecek sandığınız bir çok patırtı, güpürtü kopmuyor. İzleyici şaşırtmıyor! İzleyiciyi aşık ediyor. Oyuncu her kimse eğer -öğrenmeyeceğim, öğrenmek istemeyeceğim, bu tarihte yaşadığını bilmeyeceğim, çünkü film yeni çağ Avrupa’sını oldukça iyi yansıtmış ve ben de tarih sahnelerine tanık oldum sanıyorum!- inanılmaz… inanılmaz… inanılmaz… Yukarıda orjinalini gördüğünüz portrenin öyküsünün gerçekten gözünüzün önünde cereyan ettiğini düşündürecek kadar… Tekrar, tekrar izleyeceğim! Mükemmel! Mükemmel bir film!

film.jpg

İşte bu da filmden…

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google