Blog Archives

Galaktik Tiyatro

Penceredeki ışık oyunlarının bende yarattığı karmaşadan dolayı onunla konuşmakta güçlük çekiyordum. Bazen müzik dinleyerek uyumaya çalıştığım zamanlarda hissettiğim şeye benziyordu bu: Öyle bir ses seviyesi vardı ki; ancak o seviyedeyken uyuyabiliyordum. Daha azına kulağım kabarıyor ve onu duymaya çabalıyor, daha yükseği ise rahatsız ediyordu. İşte hızımızı yine öyle bir seviyeye getirmişlerdi ki, pencerenin önünden geçen yıldızlar dikkatimi fazlaca çekiyordu ve kabaran kulaklarım gibi, tüm görsel dikkatim yıldızlarca cezbediliyordu.

Ben bir süre daha dışarıyı izlerken sessizlik bozulmadı. Bir cevap bulmakta güçlük çekiyordu, belliydi. “Az uyudum, algılarım kapalı. Daha açık sor” dedi.

İnsanlar olarak bir bulmaca çözerken soruların daha zor olmasını isteriz; çünkü öyle olduğunda daha çok eğleniriz. Fakat iş kendi bulmacamızı, yani düşüncelerimizi çözmeye geldiğinde sorular açık olsun isteriz. Daha açık sormadım; ama açıkça düşüncelerimi ifade ettim:

“Ben galiba insanları sevmiyorum. Onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum.”

İfadesi değişmedi. Hala açık konuşmadığım için bana kızıyordu ve bunu bakışından anlamak zor değildi. Tekrar ettim ama devam da ettim:

“Ben insanların kendilerini değil, onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum. Örneğin şu tablo. O tabloyu seviyorum. Ama onu o duvarda seviyorum. Şu duvarda olsa idi tabloyu hala seviyor olacaktım ama onun orada olmasını değil.”

Tepki yok. Devam ettim.

“Hatta, o gidip gidip gelişin… Daha güzel, daha istikrarlı değil mi? Salınım yapan bir şey, dengede durandan daha istikrarlıdır bence. İstikrar hareketle olur. Olduğu yerde duran şeye “istikrarlı” diyemeyiz. Olduğu yerde duran şeye ancak eşya deriz. Eşya da ‘şey’in çoğulu zaten.”

Yüzü kesikli kesikli aydınlanmıştı. Yüzünü aydınlatan şey her neyse dikkatini çekti. Pulsarlar güzellere vururdu. Farkındaydım. Hala betimlemelerle konuşuyordum… O da bu duruma sinirli ve suskun halini sürdürerek tepki verdi. Sessizliği bir karadelik gibiydi ve tüm cesaretimi emiyordu. Devam ettim:

“Peki peki… Açıkçası… Birbirine karşı zaafları olan ve hatta birbirine karşı engellenemeyen tutkulara sahip, birisi serseri, ötekisi ise bir başkasıyla hayatını birleştirmek üzere olan iki kişinin yaşadığı yasak aşk güzel bir hikayeydi.”

Evet. O bir başkasıyla resmi olarak nikahlanmak üzereydi. Bense bir süredir birilerine duygusal temelli bir şey hissetmemek için özel bir çaba sarfediyor, gemi personeli ya da zaman zaman kesinlikle yasak olmasına rağmen yolcular ile temelsiz ve devamsız küçük kaçamaklar yaşıyordum. Bir süpernova kalıntısı gibiydim ve aynı zamanda ukalaydım da.

Bir kuyruklu yıldız gibi ondan ona gezerken, onunla bir gece, on sekizinci kattaki personel gazinosunda yalnız kaldık ve her nasıl olduysa yakınlaştık. Ben onu görürüm ümidiyle gazinoya gittikçe onun da aynı ümitle oraya gelmiş olduğunu gördüm hep. Bu ortak ümitle daha çok yakınlaştık ve artık birden genişleyerek kızıl deve dönüşen bir yıldız gibi o da gözümde başka bir şeye dönüşmüş, bir kızıl devin gezegenini yutuşu, yakışı ve kavuruşu gibi o da beni yutmuş, yakmış ve kavurmuştu. Sonra gazinodan odaya taşındı buluşmalarımız. Yo yo… Düşündüğünüz gibi değil. Önceleri sevişmedik, sadece birlikte zaman geçirdik ve hatta bazen şu pencereden saatlerce ve sessizce kainatı izledik. Yeni gezegenlerden, yeni yıldız sistemlerinden, keşfede keşfede bitmeyecek olan sonsuzluktan…

“Ama şimdi… Geçen gün bana artık hiçbir çekim hissetmediğini söylediğinden beri durum farklı bir hal aldı. Benim seni beğeniyor ve istiyor olmam tek başına bir şey ifade etmiyor. Şu an sevişsek bundan keyif almayacağım, zira başından beri mutlu olduğum şey sevişmelerimiz değil, hikayemizdi. Anla bunu.”

“Anlıyor gibiyim” dedi. Gözünü dışarıya dikti. Yakınlardaki bir nötron yıldızının parlak ışığı yüzünü yalayıp geçmiş, zaten beyaza yakın olan teni ışıkla bütünleşmişti. Anlayışla beraber aydınlanmış gibi. Buda gibi.

“Değmez. Anladın mı? Hala bu kadar yakın olmamız, hikayemizin değişen niteliğiyle beraber artık bana meşru gelmiyor. Her nasıl oluyor da, çekim hissetmeyen taraf yine sen olmana rağmen yine benim koynumda uyumak istiyorsun, anlamıyorum. Bana karşı açık değilsin” dedim. Rahatsız oldu.

“Neden böyle düşünüyorsun? Çok açığım halbuki” diye tepki verdi.

“Değilsin. İlgin yoksa, çekim hissetmiyorsan hala beni neden görmek istiyorsun?”

“Varlığını seviyorum. Yanında olmak mutluluk veriyor.”

“Gazinoda da buluşabiliriz eskisi gibi ve buna hiçbir şey engel olmaz. Neticede iş arkadaşlarıyız.”

“Öyle değil…”

“Nasıl, odamda? Yalnız? Başın göğsümde iken? Bana cilveli hareketlerde bulunduğunda sana hayran hayran diktiğim gözlerimi seyrederken… Yoksa sadece sana olan ilgimi mi seviyorsun? Benim sadece hikayeleri sevdiğim gibi?”

İlgi görmek için sevmek menfaatçiliktir. Kelimeler matematik gibi: Menfaat, “ilişki”nin işteşliğini alır. Geriye sadece “ilgi” kalır.

Cevap vermedi ama vermeye hazırlandığı belliydi. Tam dudaklarını aralamıştı ki yüzüne bu defa sarı bir ışık vurdu. Arkamdaki ışıklı ikaz lambasından: Ana güverteden sarı alarm geldi. Olası bir ciddi durum vardı ve güverteye gitmek zorundaydık.

“Boşver” dedi ve hızla toparlandı. Üstüne başına çekidüzen verdi: Az önce üniformasının altından göğüslerine bir elin uzandığına dair tüm izleri sildi. Aynaya baktı: Sorun yoktu.

“Farklı asansörleri kullanalım” dedi. Nişanlısına yakalanmak ve hissettirmek istemiyordu. Buna itiraz edecek değildim. Odadan farklı zamanlarda çıkarak, koridorun farklı taraflarını tercih ettik. Manasız, galaktik bir tiyatro, çok perdeli ve kimse ne zaman biteceğini bilmiyor. Beş dakika sonra onu tekrar görecektim ve yeni perde başlayacaktı. Rollerimiz kurmay subaylar olarak değişmişti artık.

Güverteye vardığımda kurmay kadrosu daha tamamlanmamıştı. Kaptan gergindi ve huzursuzluğu açıkça göze çarpıyordu: Yaklaştığımız olası ciddi durumun olası tehlikesinden mi? Yoksa bir şekilde az önce nişanlısıyla olduğumu farkettiği için miydi? Anlamamıştım henüz. Çevreye fırlattığı soğuk ve sinirli bakışlardan en az beşte birinin bana değdiğinin farkındaydım. Gözlerinden meteorlar fırlatır gibiydi ve bu beni yıldızına çok yakın gezegenlerin yutulma korkusuna benzer, derin bir huzursuzluğa itti. Birinin nişanlısıyla birlikte olmak zaten kötü bir şeydi. Mesai arkadaşınızın nişanlısıyla birlikte olmak daha kötü bir şeydi. Onu korumakla yükümlü olduğunuz, onunsa gerektiğinde sizin için ölümü göze alacağını bildiğiniz kaptanınızın nişanlısıyla olmak çok daha kötü bir şeydi.

Üç büyük yanlış. İki tane olsa birbirlerini götürecekleri gibi boş bir ümide tutunup vicdanımı salak saçma bir önerme ile susturabilirdim belki ama üç… Üç yanlış ancak bir doğruyu götürürdü: O doğru da zaten şimdi ellerimden kayıp gidiyordu. Neymiş? Bana karşı çekim hissetmiyormuş. “Ha!” dedim dışımdan kendimi kontrol edemeyerek, ama Allah’tan mühendislik subayı da tam o sırada gelmişti ve ben “tamamlandık” işareti vermişim gibi anlaşıldı. Mühendislik bölümü güverteye en uzak bölüm olduğundan Hakan’ın en son gelmesine alışıktık.

Kaptan görüyor olmasına rağmen teyit istedi: “Herkes burada mı?”. Cılız sesler “buradayım” dediler. Önceki sarı alarmların gerçek bir ciddiyete, yani kırmızıya ya da mora dönüşmemesinden olsa gerekti bu rehavet. Olası bir tehlikeli görev de cabası.

“Başka bir uygun gezegen daha keşfetmiş olabiliriz. Sensörlerimiz canlılığa işaret edecek kadar yeterli miktarda organik molekül algılıyorlar. Gezegen yıldızın yaşanabilir alanında ve ortalama yüzey sıcaklığı da hedeflerimize uygun” dedi. Gezegenbilimciye dönerek bir brifing vermesini istedi.

Aynı sahne… Bu perdenin benzeri de bir kaç kez oynanmıştı. Galaktik tiyatro sıkıcı olmaya devam ediyordu.

“İşaret ettiğim alanda görmüş olduğunuz gezegen dünyamıza benzer bir renkte ve kalın bir ozon tabakasına sahip. Spektrometre analizlerimiz gezegende yoğun miktarda karbonhidrat ve eser miktarda protein yapılar olduğunu gösteriyor. Ozon tabakasının gezegende bulunan suyun parçalanmasından mı, yoksa bir canlılık faaliyetinden mi oluştuğunu henüz tam anlayabilmiş değiliz. Gezegen büyük ölçüde su ile kaplı ve kara alanlarının su yüzeylerine oranı %9.8 civarında. Ölçülen yer çekimi 0,46G. Yüzeyde yürünebilir. Sıcaklık kutuplarda -34, ekvatorda 4 derece. Kalın ozon tabakası ve magnetosfer gezegeni korunaklı kılıyor. Ekvatorda gördüğünüz şu küçük alanda bir Toprak ve Su Analizi Görevleri gerekiyor. 2. sınıf kıyafetler kullanılabilir. Yakın resimler alınarak güvenli olduğu teyit edildikten sonra görev başlatılabilir.”

Kaptan teşekkür etti ama hiç teşekkür etmese daha iyiydi. Bu nasıl bir gerginlik böyle? Sanırsınız uzayda ticari filoları kaybolmuş.

Nedense gerginliğinin yasak aşkımızdan kaynaklandığına neredeyse emin gibiydim; zira karşılaşılan durumun bu kadar gerici bir hali yoktu. Hatta keşif programımız boyunca dünyaya bu kadar benzeyen başka bir gezegen de bulamamıştık. Kaptan gibi bir idealistin böylesi bir gezegen bulmuşken sevinçli olması gerekiyordu. Bu gerginlik neden olabilirdi ki?

“Duyduğunuz gibi bir toprak analizi görevine ihtiyaç var ve bildiğiniz üzere Uzaktan Analiz Aracı sayımız çok az. Yer çekimi ve sıcaklığın uygunluğunu hesaba katarsak bir araç daha harcamamız tüm imkanlarımızı vaktinden önce tüketip dünyaya geri dönmek olur ki bu da istediğimiz bir şey değil. Keşfettiğimiz onca gezegene bakmadan bunu bizim müsrüflüğümüz ve başarısızlığımız olarak görmek isteyecek –ya da göstermek isteyecek- bürokratlar olacak.”

Ah şu sivil asker gerginliği ve şu başka türleri arama misyonunun bütçe kesintisine uğrama riski… Rezalet. Herkes teyit amaçlı kafasını sallıyordu ve ben de salladım ama ben Kaptan’ı biraz daha anlamak istemenin verdiği bir dışavurumculukla “evet” dedim. Bunu o kadar ani ve yüksek sesle söylemiştim ki herkes bana döndü.

“Bir şey mi söylemek istiyorsunuz güvenlik subayı?”

Ah… O kadar çok şey söylemek istiyorum ki Kaptan. Her şeyden önce nişanlınla yatıyorum. Onu sevdiğimi söyleyemem ama ondan kopamadığımı söyleyebilirim. Onun yanında vaktin nasıl geçtiğini anlamadığımı kesin söyleyebilirim. Şu yedek aracımızı yakıtsız ve çalışmaz halde uzaya ittirecek olsan yanıma alacağım tek şey senin nişanlın olurdu ve ecelimizle ölene dek, ya da bir meteora çarpana, bir karadeliğin ya da yıldızın çekim alanına kapılıp ona çakılana dek sadece onun saçını okşayabilirdim. Tabi ki bunları söylemedim.

“Bu göreve talibim” dedim. Kurmayların tamamı garip garip baktılar: Benim ilk kez böyle bir göreve talip olmamın verdiği şaşkınlıklarının yanısıra, bu göreve atanacak iki kişi varsa en azından o iki kişiden biri olmayacak olmalarının verdiği rahatlık duyguları birbirine girmişti. Şaşkınlık ve sevinci toplayınca böyle ebleh suratlar ortaya çıkıyormuş demek.

“İkinci gönüllü de benim” dedi Kaptan. Birinci subay itiraz etmeye yeltenecekti ki elini kaldırarak onu susturdu: “Bu gezegene bizzat inmek istiyorum; zira ümidim var. Bana bir şey olursa ne yapacağını biliyorsun. Komuta sende.”

Aynı ebleh surat bende de oluşmuş olmalı. Zira Kaptan’ın bizzat göreve katılacak olmasından, hem de benimle katılacak olmasından şaşkınlık duyuyordum.

Diğer kurmaylar göreve talip olmadıkları için eksik görünen cesaretlerinin üzerini örtmek için bu görevin gemideki kanadını en iyi şekilde yerine getireceklerini ispat etmek üzere olağandışı bir heyecanla görev yerlerine koşuşturdular. Bense bu sırada görev birimizin hayatına mal olursa diye seviniyordum: Ben ölürsem bu azaptan ve iyice saçma bir hale gelen hayatımdan kurtulacaktım. O ölürse de nişanlısı bana kalacaktı.

Kaptan’ın sert ifadesi aynen duruyordu. Ümidi olan ve bir gezegeni heyecanla keşfetmek isteyen bir gemi kaptanı yüzü değildi bu.

*

Yanmekiği Kaptan kullanıyordu. O yüzden gezegen yüzeyine sorunsuz ineceğimize olan inancım tamdı. Tecrübeli bir kaptanın gezegen inişlerinde kırım geçirmesi pek rastlanır türden bir şey değildi. Tabi ki büyük ölçüde inişi bilgisayar gerçekleştiriyordu ama ona yerinde, zamanında ve doğru komutları vermek de kaptanın işiydi. İnce hesaplar. İnce hesapları hiçbir zaman sevmedim.

Kaptan’a niçin gergin olduğunu sormaya cesaretim yoktu. Bir güvenlik subayı olarak bunu sormam gerektiği prosedürlerde bile yer alır; zira kaptanın inkapasite, yani gemiyi kullanamaz hale gelmesi, kontrolden çıkması ya da bir cinnet geçirmesi falan halinde onu etkisiz hale getirecek olan personel bendim. Belki ona sormamama kızıyor ve ne zamana kadar sormayacağımı merak ettiği için bu sert ifadesini özellikle ve abartarak takınıyordu. Prosedüre ne kadar uygun davrandığımı test ediyor olabilir miydi? Kimbilir…

Gezegene yaklaştık. Az önce küçük bir ekranda yine küçük bir dondurma topu gibi görünen gezegenin sizden milyarlarcasını alacak kadar büyüdüğü o anı izlemek garipti. Sanki ağzımın içine doluyormuş gibi hissediyordum. Bu aptal hissi hep kaygılı olduğumda hissederim: Ağzımın içerisinde büyüyen bir sakız varmış gibi, dilimi kapacak, az sonra boğulacağım. Ağzımın içinde koca koca büyük patlamalar yeni yeni evrenler yaratıyor sanki…

Onu pencereden dışarıya, alabildiğince uzanan okyanusa bakarken izlemeye çalıştım. Henüz gezegene çok uzak olsak da o okyanusun bir yerlerinde sıçrayıp sonra soğuk sulara tekrar dalan yunuslar görmek istiyor olsa gerekti. Gerçi uzaklık farketmez; belki de bu dünyada yunuslar bu uzaklığa rağmen görünebilecek kadar çok büyüktü, belki de hepsi kurbağa yavrusu kadardı ve asla seçilemezlerdi…

Neden bir zamanlar izlediğimiz bilimkurgu filmlerindeki gibi muhteşem aletlerimiz yoktu ve bilgisayar ekranında o gezegende ne var ne yok dökülmüyordu? Uzay teknolojisine o diğer teknolojilerden daha erken erişmiştik. Fakir ülkelerdeki her yanı dökük, üstüne, yanına, berisine, ötesine eşya ve insan yüklenen otobüsler gibiydi uzay araçlarımız. Filmlerdeki her şeyi gerçek olacak sanırdım ben de. Değilmiş…

Sadece mekikler var. Bir de içlerinde tulumlar giyen ve belli hiyerarşilere göre hareket eden insanlardan oluşan bir örgüt. Eğitimimizin kötü olduğu söylenemez ama bilim kurgu filmlerindeki gibi herkesin kendini muhteşem disipline ettiği muazzam bir “insan” ve politikadan arınmış akılcı yönetimlerin falan geldiği yok. Tıp da ilerlemiş değil. Gemide tam teşekküllü bir hastane var ama elinde ufacık bir aletle vücudunuzun derinlerine inebildikleri falan yok. Kendimi filmlerin içine girmiş gibi hissetmeyi çok istedim ama daha çok filmler bizim hayatımıza gelip girmiş gibi görünüyor.

Neyse… Teknikten ümit kesilmez derler. Olacaktır bir gün her şey.

Kaptanı izlemeye devam ettim. O hiç ben taraflı görünmüyordu. Ben de gezegenle pek ilgilenmiyordum. Bir yaşam bulacak olmamız beni ilgilendirmiyordu. Oysa şu işe bulaşmamın arkasında yatan tek sebepti ve yalnız olmadığımızı düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu. Belki kısa sürede yükselip, kısa sürede bu göreve getirilmem, ve hatta şu an olası bir hayat varlığını araştırmak üzere bir gezegene iniyor olmam, hayattaki amaçlarıma çok genç yaşta ulaşmama sebep olmuştu ve ben heyecanlanmak üzere ancak onun bunun nişanlısına, karısına, kızına falan bulaşıyordum. Kendimden nefret ettiğim genelde nadirdir, ama şu sıralar çok sık gerçekleşen bir durum. Lanet olsun. Tek hallettiğim “yalnızlık” sorunu insanlığa ait olan değil, bizzat kendime ait olandı. Onda da kalıcı ve kararlı bir şey yok.

Kaptan gezegen atmosferine girmek yerine onun yörüngesine girdi; belli ki öncelikle etrafında bir tur atmak istiyordu. Gezegenin çekim etkisi sizi üzerinde hiçbir takat olmayan bir uydu gibi sonsuza kadar çevirebilir; bu çok mühim bir maça bedava bilet bulmak ya da kaçak elektrik kullanmak gibidir. Altımızda alabildiğince mavi, olabildiğince su. Sanki sudan oluşan canlı bir battaniye gezegene sarılmış ve kıskanç bir çocuk gibi, gezegeni avuçlarına alıp “bu benim” deyip geri çekiyordu ve gezegen dünyaya o kadar benziyordu ki, bir an için tüm kıtaların battığını ve ancak belli yükseklikteki tepelerin su üzerinde kaldığını hayal ettim: Gayet de oldu.

Motorları kapattığımız için içeride derin bir sessizlik oluştu. Kaptan telsizi ve yapay yerçekimi üretecini de kapattı. Üreteç kapanınca organlarımın serbest kaldığını hissettim. Bizi sıkı sıkıya saran kemerleri biraz daha gevşettim: Sıfır çekim. Gezegenin bize uyguladığı çekim ile dönüşümüzden kaynaklanan savrulma birbirini götürüyordu.

İşte uzayın sonsuz ve dipsizliğini hissettiğim anlardan birisi… Sessiz. Olabildiğince sessiz. Ürkütücü bir yanı olsa da bu deneyime sahip olan çok az insandan birisi olmanın verdiği hazza kapılmaya çalışmak, korkmasına rağmen yüzünü elleriyle kapatan çocuğun parmakları arasından filmi izlemeye devam etmesi ve duyduğu dehşetten zevk alması gibiydi. Çocuklar sınırlarını keşfetmeyi seviyor olmalılar. Bizim gezegen keşfetmeyi sevdiğimiz gibi.

Sessizliğin ağır bir şey olduğunu anlamak için onunla gerçekten yüzleşmek gerekiyor. İşte şimdi kulaklarımdaki o çınlama sessizliğin yerini dolduruyordu. “Sessizliğin sesi” derdi annem. İnanmazdım hiçbir zaman ve uzayda olmaz sanırdım hep. Orada da vardı. Üstelik Kaptan da bunu hiç bozmuyordu.

Kaptanın uçuş sırasında kullanılacak çağrılar dahil tek kelime bile etmemiş olmasının garipliğini düşünmek istemiyordum; ama o aklımda yer etmeye benden daha büyük bir kuvvetle talipti. Bir de utanmadan “Bana karşı bir kırgınlığınız ya da kızgınlığınız mı var?” diye sorarak aptala yatamazdım herhalde.

Birden “Nasıl?” diye sordu. “Harika değil mi? Bu göreve sırf bu yüzden talip oldum. Şu sessizliği ve ağırlıksızlığı hissetmek için…” diye cevabımı beklemeden devam etti. Ne diyeceğimi bilemedim. Konuştuğuna şaşırdığımı belli etmemem ya da en azından bu fevkalade durumun bende yarattığı şaşkınlığı bir maske gibi kullanarak onu gizlemem gerekti: “Ne diyeceğimi bilemiyorum; hiç böyle hissetmemiştim. Muhteşem.” dedim. Başardım. Tıpkı onun gibi; o da mevcut ruh halini, fevkalade durumla gizliyor, göreve talip olma sebebinin bu fevkalade durum olduğunu iddia ediyordu. En azından konuştuk artık.

“Akademideki yörünge eğitimindeki tek intikal uçuşu hariç hep simülatörde yaptık şu işi. Özlemişim. Birinci subayken kaptanım beni bu görevlere hiç göndermezdi. Kaptan olduğumdan beri de sizleri alıştırmak için genelde ben çıkmıyorum. Zorunlu olmadıkça gezegenlere kaptanların inmiyor olması ne saçma” dedi.

“Kaptanlar önemlidir. Mecbur kalmadıkça risk almamaları gerek. Bu sizi korumak için Kaptan” dedim. Kendimi yalaka gibi hissediyordum ama hiç de öyle değildi: Prosedür buydu.

Bana özel konularından ve duygularından bahsediyor olması bir tür yakınlık sağlama yöntemi olmalıydı. Bu teknikleri ben de biliyordum. Onun yaptığı gibi, Akademi’de kaptan olmadan önce verilen liderlik eğitimini almamıştım ama bu tip konulara özel bir ilgim vardı.

Dur tahmin edeyim Kaptan: Şimdi de geçmişinden bir anı anlatacaksın!

“Bir gün ben ikinci süvariyken yine böyle bir gezegenle karşılaşmıştık. M39-12 sisteminde, çift güneşli bir sistemin dördüncü gezegeniydi. 3 adet uydusu vardı. Uydularından birisi tamamen buzdan oluşuyordu. Sistemin toplam suyu 3 bin dünyayı dolduracak cinstendi. Bir biyolog ile beraber su örneği almaya iniyorduk. Suda en azından mikro düzeyde bir yaşam geliştiğinde o kadar emindik ki. Giderken iddiasına bile girmiştik biliyor musun? Hayır hayır, sandığın gibi değil. Kimse yaşam olmadığını iddia etmedi. Ben çok hücreli yaşam formlarıyla karşılaşacağımızı iddia ediyordum. O ise o kadar ileri olamayacağını söylüyordu. Tabi ki biyoloğun bunu söylemek için bazı sebepleri vardı. O bilgisine güveniyordu, bense tecrübeme. İddia neydi biliyor musun? Bir kadın. İkimizin de sevdiği bir kadın. Hangimiz kaybedersek kadını bırakacaktık.”

Kaptan sandığımdan daha “lider” çıkmıştı. Bir anı anlatmakla kalmamış, konuya da girmişti. O kadar afallamış olmalıyım ki “Kim kazandı?” diye sordum. Alaycı bir şekilde güldü. Sonra bu aptal soruya kendim de güldüm. Mevcut bilgilerimize göre hala evrende yalnız olduğumuza göre… Kimse kazanmadı.

“Peki daha sonra, yani genelde kim kazandı? Kadını kastediyorum…” diye sordum.

“Yine ikimiz de kaybettik: Kadın, herhangi birimiz onu elde edene kadar yaşamadı. Derin Uzay Sendromu yüzünden kalp krizi geçirdi. Rahatsızlığı gizlenebilenlerdenmiş. Ne talih ama.”

Bir an için gözüme olağan dışı bir dalgalanma çarpmıştı. Ağzımı açıp ona söyleyecektim ki, “Gördüm” dedi. Telsizi açtı. Birinci kanaldan olayı kendi seyir defterine rapor etti. İkinci kanaldan da gemiye bildirdi. Kurmaylar yukarıda hiçbir işleri olmamasına rağmen harıl harıl çalışıyorlarmış gibi bir imaj yaratıyorlardı. “Gezegen hakkında yeni bilgiler elde ettik” diye başladı astsubaylardan birisi ve iki cümlede anlatılacak şey için belki bir yirmi kadar cümle kurdu. Halbuki bilgisayarlar hem ses çıkarmıyor, hem de epey iş yapıyorlardı. Seviyordum bilgisayarları. İnsanlardan daha dürüsttüler.

“Yörünge turu sonrasında motorları tekrar çalıştırıyorum. Bilgisayar, atmosfere giriş açısını hesapla ve iniş planı uygula”

Gemimiz eğik şoklara maruz kalmamak için iyice büzülerek bir roket halini aldıktan sonra dış atmosfere daldı. Bir süre sonra sessizliğe alışmış kulaklarımızın duymaya dayanamayacağı kadar gürültülü bir sürtünme ve plazma yaratacak kadar güçlü şok dalgalarının garip patlamalarını duyacaktık. Kulaklıklarımızı takmayı ihmal etmedik. Hızımızı Yerçekimi İticisi ile oldukça yavaşlattıktan sonra onu harcamamak için büzülmüş gemimizi genişlettik ve kanatlarımızı dışarıya saldık. Makul düzeyde Yerçekimi İticisi ve aerodinamik kuvvetler yardımıyla alçalıyorduk. Gezegenin çapı dünyanın 3/5’i kadardı. Önümdeki Gezegen Konumlama Sistemi’nden takip ettiğim kadarıyla inene kadar onun yarısını turlamış olacaktık.

Kaptanın ne kadar tecrübeli olduğunu görüyordum ama yine de Acil Durum Yer Çekimi İtici Boşaltıcısı kolunun nerede olduğuna odaklanmıştım. Bir aksilik olursa o kolu çekerek olası bir çarpmayı engellemek için tüm anti-graviton jeneratörlerimizi boşaltacaktım. Böyle bir durumda bir yastığa çarpıp geri sıçramışız gibi bir yükselme hareketinden sonra gemi tekrar yörüngeye girecekti. Motorlarımız hala sağlamsa ana gemiye gidecektik. Değilse de bizi gelip alacaklardı.

– “Flap 30, İtici %10”

Araç biraz daha yavaşladı. Aracı havada tutan kaynaklar yer değiştirdiği için –yani aerodinamik kuvvetlerin katkısı arttığı için- titreşim artıyordu. Uzay gemisini bir uçağa dönüştürmeye çalışıyorduk.

– “Flap 40, İtici %5”

Titreme biraz daha arttı. İneceğimiz noktaya yaklaştığımızı gösteren çizgiler, iniş alanında kesiştiler.

“Son yaklaşma, iniş iticileri eksponansiyel devrede.”

İticiler devreye giriyordu ve dışarısı bir uzay boşluğu olmadığından gürültüyü rahatlıkla duyuyorduk. Aşağıda canlılar varsa uykularından sersem sersem uyanıp bu gürültü kaynağının ne olduğunu anlamak için gökyüzüne bakmaya başlamışlardır. Belki gezegenlere ilgimi kaybetmiştim ama bizi tanrı niyetine karşılayacakları o günü merak ediyordum işte.

“İniş başlasın”

Bilgisayar düz bir zemini inilecek mevkii olarak atadı ve bizi son takatimizle oraya götürüp anti graviton jeneratörlerini devreye soktu. Dikey olarak alçalıyorduk. Çok geçmeden yumuşak bir konuş gerçekleştirdik. Kaptan uçuş sonrası kontrol listesine göre sırayla kontrollerini gerçekleştirirken ben hemen arkaya geçerek alet çantasını hazırlamaya başladım.

Kendi çantamı hazırlamıştım; zaten standart gezegen keşif kitiydi: Onca ölçme cihazının yanısıra bir kampçı çantasını aratmayacak türden bir çok şey. En önemlisi şu çadırdı: Oksijen bile sentezleyebilen, üzerinde yerleşik anten ve dakikada bir çeşitli frekanslarda “biz buradayız” sinyali gönderen Acil Durum Konumlama Cihazı bulunduran yaşam destek ünitesi. Onu taşımak kaptan olmayanın işidir. Bana güven veren o olacak. Bu işi eğitim amaçlı defalarca yaptım ve bilinen gezegenlere de indim ama ilk defa gerçek bir gezegen görevindeydim ve soru işaretinin o eğimli yüzeyinden kayıp düşmekten korkuyordum.

Kaptanın çantası hazır görünüyordu ama yine de onu kontrol etmek görevlerim arasındaydı: Standart ürünler, silah, yedek telsiz, bıçak… Bıçak?

Bıçak enteresandı. Kayıtsızdı üstelik. Üzerinde onu tanımlayan herhangi bir numara yoktu. Kaptan’ın niyeti beni öldürmek olabilir miydi? Silahla olmazdı. Kurşunlar sayılı ve zimmetli. Ateş edildiğinde küresel veritabanına bilgi gönderiyor. Üstelik mermi de kendi konumunu belli ediyor. Adli vaka. Kamp bıçağı ile adam öldüremez. Aletler döner dönmez gezegende bilinmeyen bir mikroorganizma tarafından kirletilmiştir diye karantinaya alınıyor. Hepsinin bir demirbaş numarası var. Kaptan gemiye yalnız döner ve benim kaybolduğumu ya da herhangi bir başka sebeple öldürüldüğümü rapor ederse, idari soruşturma açılacak ve karantinaya alınan aletler arasında bıçağın olmaması şüphe yaratacak. Hele ki bir de nişanlısı konuşur ve itiraf ederse… Onun kariyeri için rezalet bir durum olur. Tabi bunu sadece ben biliyorum ve bu Kaptan’ı beni öldürmekten alıkoymuyor.

Tüm bu sıkıntılar kayıtsız, mermisiz, takip edilemeyen bu güzel bıçakla çözülebilir. Çantasından çıkarıp gemide bir yerlere koymalıyım belki de… Olmayacağına emin olmama rağmen bıçağı koyacak yer aradı gözlerim. Lambalardan başka bir şey yoktu. Belki lambaları yuvasından çıkarabilirsem bıçağı da arkasına koyardım ama bunu Kaptan farketmeden yapabilmem imkansızdı.

“Çantalar hazır mı?” dedi. Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle yanımda bitti.

“Hazır” dedim. Bıçağı mecburen çantasına geri koydum. Tetikte olmalıydım demek ki.

“Güzel. Kontrol listesi 1” dedi. Prosedüre başladık. Çantayı kontrol ediyorduk. Tek tek okudu ve ben de işaretledim. Bıçağı okumadı tabi ki; listede öyle bir şey yok.

“Kontrol listesi 2” dedi. Benim çantam. Okuduk ve tamdı. Listede yeşil bir kalemle atılmış alt alta işaretler.

Komut verdi: “2. Seviye Kıyafetler”

Tulumlarımızı giymeye başladık. Bu tulumla çevik davranmak nispeten kolaydı. Bıçağı illa ki bedenime sokmasına gerek yoktu: tulumda bir delik açsa, enfeksiyondan, radyasyondan ya da en azından havasızlıktan/kötü havadan, basıncın ne kadar olduğuna bağlı olarak da barotravmadan ölebilirdim. “Hep arkada yürümeliyim” diye düşünüyordum.

Gemiden indik. Güneşli bir hava vardı. Onu koklamayı, havasını içime çekmeyi çok istedim bir an ama bir kır gezisinde değil, gezegen keşfindeydik. Bu arada toprak çok yumuşaktı. Çamur deryası gibiydi ve yürüyebilmek de ciddi bir kas gücü kullanımına tabiydi. İnmeden önce kar ayakkabılarımızdan giydik: Tabanı geniş ayakkabılar böyle bir yüzeye batmıyorlardı. Buna sevinmiştim çünkü 60 santime yakın bu ayakkabılarla teorik olarak bana 60 santimden fazla yaklaşamazdı. Kol uzunluğunu hesaba katarsak 60 santim o kadar da uzun bir mesafe değildi ama bu ondan neden uzak durduğumu açıklayabilecek iyi bir bahaneydi.

Çıplak ve koyu renkli bir toprağın insanı ne kadar rahatsız edeceğini bilemezsiniz. Hiç üzerinde beton olmayan bir toprak görmemiştim: Ne beton, ne çimento, ne de şekilli metaller. Nadir de olsa Dünya’da bu malzemelerin olmadığı sahalar vardı ama oralar da yeşil bitkilerle kaplıydı.

Yürümeye başladık. Bir kaç yerden bir kaç toprak örneği alacaktık. Yakınlardaki bir su kaynağından da su. Sonra geri dönecektik, ama böyle bir gezegene inmişken insan etrafı iyice kolaçan etmek istiyor. Belki su aygırına benzer bir şey görürdük: Ne kadar hayalperestçe.

Gezegenin gökyüzü Dünya’dakinden biraz daha koyu renkte bir mavi idi. Yerçekimi düşük olduğundan olsa gerek; bulutlar çok yüksekte idiler. Hava kapalı olsa idi nasıl görünürdü merak etmiştim. En güzeli şu çift güneş olayı idi. Bu güneşler birbirleri çevresinde dönüyorlar. Art arda geldiklerinde –yani bir nevi tutulma yaşandığında- bu gezegen buz devrini yaşıyor olmalıydı. Birisi birisinin ışığını kestiğinde.

“Çift güneşe bakıyorsun değil mi?” dedi. Beni izliyordu demek ki. İzleyecek tabi. Avcı avını hep izler. Ben çift güneşe bakarak boş bulunmuşum ve benim hatam.

“Evet. Keşke daha uzak olsalar. Biri doğarken birisi batsa” dedim. Fazla romantik görünüyor hissetmiştim kendimi; oysa sadece karanlığı sevmiyordum.

“Öyle bir gezegen olabilmesi için, bu iki güneşin arasında olması gerek” dedi.

“Olamaz mı?”

“Teorik olarak mümkün ama ben hiç görmedim ya da duymadım. Böyle bir gezegeni mevcut tekniklerimize uzaktan algılamak zor. Orayı izlediğinde ya da dinlediğinde sadece güneşleri duyarsın ve görürsün” dedi. Aslında bildiğim şeylerdi ama o öğretici bir Kaptan olmayı seviyordu. Nedense bir an için onu mutlu etmek istedim ve ondan öğrenmişim ve bundan mutlu olmuşum gibi gülümsedim. Onu mutlu etmeye çalışmanın arkasında ondan gelecek bir ölüm tehdidinin mi, yoksa ona karşı hissettiğim suçluluk duygusunun mu etkili olduğunu söylemek çok zordu. Bildiğim tek şey hiçbir zaman yalakalık yapmadığımdı.

Ayağımızla bastığımız yerden bir miktar toprak aldık ve örnek kabına doldurduk. Daha derinden de almamız gerekecekti. Yanımızdaki iki küçük sonda aletinden birini oraya diktik. Döndüğümüzde epey bir derinden toprak çekmiş olurdu. Yürümeye devam ettik. Suyun bize yakın olduğunu bildiğimiz tarafa yöneldik. Zaman zaman toprak sertleşiyor, zaman zamansa iyice yumuşuyor, bataklığa dönüşüyordu. Her iki tip topraktan da yüzey örnekleri almıştık. Kaptan’a bakıyordum: Kararlı ve hevesli bir şekilde yürüyordu ama hala sert ve ifadesizdi. Sert ve ifadesiz olması benim açımdan artık anlam kazanmıştı: İnsan birini öldürmeyi kafaya koyunca başka nasıl olurdu ki? Kararlılığını sürdürebilmesi için merhametsiz olduğuna kendini bile inandırması gerekirdi.

“Dünya’nın da yaşamdan önceki hali böyle olmalı”

“Yaşam olmadığına mı kanaat getirdiniz?”

Az sonra en azından iki yaşamdan birisi artık olmayabilirdi, evet. Kendimi savunmak adına hala bir şey yapmayı düşünüyor değildim.

“Bir şey ispatlanana kadar, benim için hiç olmamıştır.”

Seviştiğimizi ispatlayabilir miydi? Sanmıyorum, ama buna inanıyordu belli ki.

“Bak, burada köpükler var. Sanki toprağın altında solunum yapan bir şeyler varmış gibi. Bataklığın yüzeyine köpükler çıkmış” dedi.

“Basit bir kimyasal reaksiyon da buna sebep olabilir. Solunum kadar karmaşık olmasına gerek yok” dedim. Amacım kesinlikle hayallerini yıkmak değildi: Sadece kimyasal gerçekler.

“Haklısın” dedi. Özellikle köpüklü yerden örnek aldık.

Hafiften yukarıya doğru eğimli yeri tırmanınca sonsuzluğa uzanan okyanus karşımıza çıktı. Galaktik tiyatromuzun yeni sahnesinin Dünya’dan pek bir farkı yoktu ama ufukta sisli ve dumanlı bir şehir, pisliğin içinden gökyüzüne tırmanan yüksek binalar ve gökyüzünde kıpırdayıp duran martılar yoktu. Büyülenmiştim. Bir dakika kadar sonsuzluğu izledim. Beni öldürmek için iyi bir zamandı ama kaçırdı.

Okyanus 50-60 metre kadar aşağıda idi. Oradan numune almak için bir ipe tutunup sarkmak gerekiyordu. İpi istedi. “Hemen” dedim. Çantamı indirdim. Bu sırada düşünüyordum: Ben sarkacaksam ipi kesmesi yeter. Çantayla inemeyeceğime göre tüm iletişim araçlarım onunla kalacak ve ben de ölene kadar bu gezegenin sakini olacaktım. Bunları düşünürken baktım ki o da çantasını indiriyor. “Örnek kabı ver” dedi.

“İnanılmaz! O inecek” diye şaşkınlıkla haykırdım içimden. Bir şekilde ona olan güvensizliğimi hissetmiş olduğu için güvenimi kazanmak istiyor olabilir miydi?

Sert bir zemin bularak kazığı çaktık ve ipi de tuluma kancaladık. Gözlerimin içine bakıyordu: O da onu öldüreceğimden mi şüpheleniyordu? Bir düşünelim: Nişanlısıyla aramda olan ilişkiyi farkettiyse, beni öldürmeyi planlamanın yanısıra ona zarar vereceğimi de düşünebilirdi… Gerçi öyle olsaydı eğer, niçin bu göreve benimle birlikte talip olacaktı ki? O kadar edilgen bir bekleyişte olabileceğini sanmıyordum. Ölümü bekleyecek bir karakterde değildi.

Yavaş yavaş aşağıya saldı kendini. Eğildi ve sudan örnek aldı. Ayakları yere değiyor olmasına ve hiç de gerek olmamasına rağmen kapağını tek eliyle kapadı –zira hala bir eli belindeki kancalara uzanan ipteydi-. Belki de bir güvensizlik işaretiydi. Emin değildim. Onu yukarıya çektim. İlk kez gülümsüyordu sanırım. Görev bittiği için belki de. “Her şey görevle mi ilgiliymiş?” diye sordum kendime. Tüm gerginliğin kaynağı hakikaten bu görev miydi?

“Çok merak ediyorum” dedi.

Bir an için korktum. Onunla aramda ne olduğunu soracakmış gibi. Ama kastettiği şey elindeki küçük tüptü. “Merak edilmeyecek gibi değil” dedim. Ne kadar yalancıydım. Gözle görünür canlılar görmek ümidiyle şişeyi çift güneşe tuttu. İçeride suya asılı partiküller vardı gerçekten ama canlı ya da canlı atığı olup olmadığını söylemek için analiz lazımdı.

“Diğer sondayı suda kullanmalıyız” dedi. “Onu da sen götür” dedi.

İşte bu korkunçtu. Sondayla beraber aşağıya inecektim ve onu doğru bir şekilde suya yerleştirmek için büyük bir çaba harcayacaktım. Sonda dibe ulaşıp bize bir şeyler verene kadar da orada bekleyecektim. Gülümsemesi bundan mıydı? Kendisi indi. Kolay olanı yaptı. Güvenimi sağladı. Şimdi de beni gönderiyor. Planı bu muydu?

“Tecrübe kazanmanı istiyorum. Dikkatlisin. Gözümden kaçmadı” dedi. Gözünden kaçmayan dikkatim ne idi? Bıçağını farkettiğim mi? Beni övmesinin hala ona duyduğum güveni arttırmak gibi başka bir alt amacı mı vardı? Mecburen “tamam” dedim ve hazırlığımı yapmaya başladım. Saniyelerin mahiyeti artmıştı. Çocukların sokakta top oynarken her araba geçtiğinde topu tutup beklemede gösterdikleri sabıra ihtiyacım vardı.

Hayatınızı ortaya koyduğunuz bir kumar oynar mıydınız? İnsan bazen oynayabiliyor işte. O an bu görevi yapmak istemesem, emirlere karşı gelmiş olduğum gibi oldukça büyük bir prestij kaybına uğrardım. Ayrıca adama “niçin yapmadın” diye sorarlar.

Ben iple beraber karadeliğe yol alan bir yıldız gibi yavaş yavaş aşağıya salınırken çantasından bıçağı çıkarması 10 saniye sürse… O kadar mı zamanım var? Gerçi o bıçağın bizi aşağıya indiren o müthiş güvenli ipi tek seferde kesmesi mümkün değildi. Böyle bir şeye yeltense anlardım; zira ipi kesmek için gerekli olan uğraş benim onu farkedeceğim titreşimler yaratır. Geri dönüp kendimi kurtarmam ne kadar mümkün olur? Orası şüpheliydi.

Tabi ya… Bıçak da bu yüzdendi zaten. Neden illa ki beni bıçaklasın? Ya da neden kıyafetimi kessin? Eğitimde bir şekilde hayatını kaybeden arkadaşlara “eğitim zaiyatı” derlerdi. Benim adım da “inerken düştü” ibaresiyle “görev zaiyatı” olarak kayıtlara geçecek. Dünya’daki haber bültenlerinde bir kahraman gibi tulumlarımı giymiş halde çekindiğim resmim görünecek ve izleyenler bir dakika kadar benden bahsedecekler. İşte bu kadar.

Bir an göz göze geldik. Yakalandım. Başka diyecek bir şeyim olmadığı için “Hazırım” dedim ve beni aşağıya salması için işaretimi verdim. Biraz sonra sonda kucağımdaydı ve yavaş yavaş yere salınıyordum. Ne kadar kolay ölecektim ve cesedim de bir gezegende kalacaktı… Oysa ben ölürsem yakılıp küllerimin uzaya savrulmasını istemiştim. Geneli on milyarlarca yıl önce süpernova patlamalarınca üretilmiş olan vücudumdaki elementlerin tekrar yerlerine ulaşması için istemiştim bunu. Şimdi –eğer leş yiyici akbabalar yoksa burada- yeni bir gezegen tabanında çürüyüp gidecektim.

Ben bunları düşünürken ayaklarım yere değdi. Bu saatten sonra ipi kesecek olsa bile ölmezdim; ancak burada kalırdım. Acil durumda yerimi belli edecek cihazlarım üzerimdeydi. Gereksiz yere mi korkmuştum?

“Yerdeyim” diye bağırdım. Bir zafer çığlığı gibi. Şüphelerim yerindeyse “Öldüremedin” manasına geliyordu. Yoksa basit bir görev çağrısı… “Sondayı kur” dedi ve kurdum. Beni dikkatle izliyordu. Bir ara gözden kayboldu ve geri geldi. Sondayı uygun şekilde ayarladım ve çalıştırdım. Delerek aşağıya iniyordu.

“10 dakika sürer” dedim. Kafasıyla onayladı. “Merakla bekliyorum” dedi.

Tabi ya! Tabi! Elbette beni inerken değil, çıkarken öldürecek! Yoksa son sondamızı benimle beraber yere düşürüp kıracak değil. Onun bu gezegene dair merakı ve idealizmi beni de, hatta nişanlısına duyduğu aşkı da aşar. Önce bana bu sondayı kurduracak, sonra gebertecek. Yemezler canım.

Öyle bir şey yapmalıydım ki o ipi kesememeliydi. Mesela örneklerin içinde olduğu tüpü arka cebime koysam? Düşersem kıçımın üstüne düşecektim. Su canlı muhteviyatı açısından topraktan daha mühim bir flora. Gerçi saçmaydı. Zaten geri aşağıya inip bir örnek daha alabilirdi. Başka bir şey bulmalıydım.

Çıkarken telsizi açık bıraksam ve merkezden biriyle temas kursam? Bunun için de iyi bir bahane lazım. Yoksa böyle bir şey yapmanın hiçbir anlamı yok. En azından ses kayıt cihazını açabilirim. Bunu o da görürse beni öldürmekten çekinir; gerçi ben öldükten sonra cihazı yok eder ama bu benim cesedim bulunduğunda onu töhmet altında bırakacaktır. Bu riske girmek istemez. Bu gibi olaylar daha önce yaşandığı için bu gibi kayıplar ciddi şüphe kaynaklarıdırlar. O halde daha iyi bir fikir bulana kadar bu iyi bir fikir…

“Şu manzaraya bak” diyerek bana yeterli bahaneyi vermişti bile.

“Evet” dedim. “Gördüklerimi anlatmak ve anı ölümsüzleştirmek istiyorum” diyerek kolumdaki kontrol saatinden istediğim düğmeye bastım.

“Subaru Derin Alanı, 7. Sektör, G bandı, M347 sisteminde rastladığımız gezegeni araştırmaya karar verdik ve Kaptan ile birlikte numune almak üzere gezegendeyiz. Ben talip olduktan sonra kendisi de talip olarak bu görevde bana eşlik ettiği için minnettarım…”

Bunları özellikle söylemiştim. Boğuşup itişirsek ve bir şekilde cihazı yok edemezse, müfettişlere bunu onun planladığını sezdirmem gerekti.

“Kara numunesi aldık. Su numunesi almak üzere kaptanımın talimatıyla aşağıya indim. Şu an sonda yeri delmekte. Biraz sonra numunemizi alacağız ve kaptan beni yukarıya çekecek. Gezegenden o kadar ümitliyiz ve o kadar heyecanlıyım ki sanki şans kötü gidecek ve bir aksilik çıkacak gibi korkuyorum. Sonda makinaları sorun çıkarmadı. Beni yukarıya çeken ip sağlam görünüyor. İniş sonrasında aracımızda da hiçbir arıza olmadı.”

Kaptan’ın yüzünde daimi bir tebessüm vardı. Keyfi yerindeydi anlaşılan. Daha önce yapmamış olduğum bir şey olduğu için hareketlerim çok yapmacık görünüyor olabilirdi ama daha önce Kaptan ile bu tip bir göreve çıkmadığımız için doğal halimi de bildiği söylenemezdi. Farkı anlayamazdı.

“Önümde derinlemesine uzanan bir okyanus var. İnsan bu okyanusun üzerine zıplayan yunuslar görmek istiyor. Ya da bir kaç balık suyun altında oynaşsa fena olmazdı.”

İnsanoğlu’nun derin ümitsizliği kendimi korumak için yaptığım şu kayda bile yansıyordu. Dış gezegenleri keşfetmeye başladığımızda ilkel ya da gelişmiş bir çok ekosistemle karşılaşacağımızı düşünüyorduk ama henüz hiç karşılaşmadık. İnsanlığın kulağı bizde idi önceleri ama artık umursamıyorlar. Eskiden manşetlerde olan haberlerimiz bugün bilmem kaçıncı sayfada küçük bir sütun halinde.

Eğer şimdi ölürsem uzay ya da bilim şehidi olarak aynı sütunlarda kısaca yer alacaktım. Sadece bir gün. Bugüne kadar araştırmalarda verilen zaiyat bini bulduğuna göre, talihsiz bir çoğunluğun küçük bir üyesi olacaktım sadece. İnsanların konuya olan ilgisi ölü sayısıyla orantılı hale gelmişti. Bir gemi kazası oldu ise ve ölenlerin sayısı iki basamaklı rakamlarda ise tepkiler daha yoğun, üzüntüler daha gerçekçi oluyordu. Ölenlerin sayısı az ise kimse umursamıyordu. Kitlesel olmadıkça ölümler insanlara dramatik gelmiyordu demek. Ya da bu duruma fazlasıyla alışmışlardı.

Ben bunları düşünürken örnekler hazırlandı. Tüpleri aldım ve sondayı işaretleyerek kaptana “görev tamam” dedim. “Gidelim” dedi ve gözden kayboldu. Beni geri çekmek için hazırlık yapmak için kazığın başına geçmiş olsa gerekti.

“Çekiyorum” dedi uzaklardan.

“Tamam” dedim ve ben de tırmanma pozisyonu aldım. Belki de son bir dakikamı yaşıyordum. Çekmeye başladı.

O kısacık yol gözümde fazlasıyla uzamıştı. Ne zaman düşeceğimi bekler halde yükseliyordum. İp zaman zaman sarsılıyordu ve ben onun ipi kesmeye başladığını düşünüyordum. O yüzden yukarıya sağ salim vardığımda çok şaşırmıştım. Geldi ve elimi sıktı. Garip eldivenlerimiz buna çok müsade etmese de. Ya planım tutmuştu, ya da başından beri paranoyakça düşünüyordum. Emin olamadım.

“Kutlarım. Bunları bir an önce yukarıya götürüp analiz ettirmek istiyorum” dedi. Ana gemimizin bulunduğu muhtemel yere bakarak gülümsedi. Tekrar bana döndü: “Ama önce seninle konuşmak istediklerim var.”

Kendimi koruma çabalarım fayda gösterdiği için öldürmek yerine başka bir yol mu tercih edecekti?

“Tabi ki. Buyrun” dedim.

“Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Bu tip kişisel bir şeyi kaptanın olarak konuşmak istemezdim” dedi. Merakla onu dinliyordum.

“Önce şöyle bir oturalım” dedi. Falezin ucunu gösterdi. “Hem manzaranın tadını çıkaralım, hem de konuşalım.”

“Hayır” demem zaten söz konusu değildi. Gösterdiği yere oturmak üzere ilk ben seğirttim. O da hemen arkamdan geldi. Oturduk. Uçsuz bucaksız okyanus görüntüsünü özlemiştim. Bir an için kendimi dünyada sandım ve gözlerim martıları aradı.

“Seninle bu göreve bu konuyu konuşmak için talip oldum. Hem seni daha fazla tanımak istiyorum, hem de ne bileyim; gemi benim için çok daha önemli bir görev alanı. Kaptan olarak sanki böyle bir yerde daha sivil ve daha özgür hissediyorum” dedi. Bunu niçin söylediğini anlamamıştım ki, “Yani sana özel olarak soracaklarım var ve böyle rahat bir ortamda olsun istedim” dedi.

Mahvolmuştum. Her şeyi biliyordu!

“Nedir?” dedim… Söylemekte zorlanıyordu. Kendi kendine güldü ve “Kadın meselelerini konuşmak zordur” diye açıkladı. Bu babacan tavrından ümitlenmeli miydim? Emin olamadım. “Aldatmak pek ahlaklı bir davranış değil” dedi. “Hele ki bu üç kişi de yüzyüze bakıyorsa.”

Allah’ım bu nasıl bir şey. Utancımdan ağlayacak noktaya geldim bir an. Bir insanın yaşayabileceği en onursuz, en iğrenç andı. İşte şimdi kendimden nefret ediyordum. Ufuk ne kadar uzak olsa da oraya bakarken gözlerimi ondan kaçıramıyormuşum gibi geliyordu. O da gözlerime bakmıyordu zaten. İyi ki de bakmıyordu.

Hemen özür dilemeye mi başlasaydım acaba? Öyküyü en başından anlatıp nasıl ikimizin de iradesiz kaldığını mı söyleseydim? Nereden başlayacaktım? Kendimi nasıl affettirecektim? Bu katlanılmaz, inanılmaz utanç veren durumu atlatmak zordu. Ona bakmıyordum ve devam etmesini bekliyordum.

“Gemiden bir başkasıyla ilişkim var” dedi. Bir an için donup kalmışım. Tepkimi merak ettiğinden olsa gerek, döndü, bana baktı ve halimi gördü. Artık gözlerine bakabilir hale geldiğim için ben de ona baktım. Kaşlarım havada, ağzım açık, eblek bir suratla ona bakıyordum. Rengim hala kıpkırmızı olsa gerekti. “Biliyorum, çok şaşırdın.” dedi.

Evet şaşırmıştım ama onun sandığı şeye değil… Aslında aklımda bin bir tilki dolanıyordu. Bana itiraf ettirmek için bir oyun yapıyor bile olabilirdi. Ancak ben güvenlik subayı olduğum için gemiyi izleyen tüm cihazların yerini biliyor, gerektiğinde devredışı bırakabiliyor ve buluşmalarımızı gizleyebiliyordum. O böyle yapamıyordu. Ya benim zaten gördüğümden şüpheleniyor ve dedikodu üretmemem için benimle yakın ilişkiler kurmak istiyordu ya da diğer güvenlik personelince duyulmasından korktuğu için benimle konuşabilmek için böyle bir görevi beklemişti. İyi de, ben bu işin neresindeydim?

Emin olmak için “Bunun benimle ne ilgisi var?” diye sordum.

“Sen çapkın bir adamsın. Çapkın bir adamın böyle tecrübeleri daha çok olmuştur ve nasıl davranılacağını bilir. Zaman zaman gemi personeli ya da yolcularla münasebetlerin olduğunu biliyorum. Raporlar geliyor. Bence yapmamalısın, yanlış bir şey. Ancak sana bunu söyleme hakkım yok, zira ben de yapıyorum. Ancak yine de tek isteğim benimle deneyimlerini paylaşman değil. Ayrıca buna bağlı olarak senden başka bir isteğim daha olabilir.”

“Emredersiniz efendim” diyecek oldum ki o daha detaylı anlatmaya başladı: Acılı bir yüze döndü yüzü. Sesi yumuşamıştı. “Nasıl oldu bilemiyorum. Aşık oldum. O da bana aşık oldu. Nişanlı olduğumu bilmesine rağmen.”

“Olabilir” dedim. Sonra kendi kendime içimden güldüm. Nasıl da onay vermiştim hemen… İlginç bir şekilde ben ve adı geçmeyen yeni sevgilisi suç ortağı idik.

“Tek bildiğim artık bu nişanlılık halini sürdüremeyeceğim…” dedi. Tekrar uzaklara dalmıştı. Tebessüm ediyordu. Aşık olduğu kadını düşünüyor olsa gerekti. Ben bu yüzü iyi tanırdım.

“Kim?” diye sordum. “Luşa” dedi. Seyrüsefer memuru…

Luşa! Şaşırmıştım. O ketum kadının kaptanı nişanlısından vazgeçirecek kadar ateşli bir aşık olabileceğini düşünmemiştim. Gerçi hala öyle bir aşık olduğuna dair kanıt yoktu. Belki de kaptanın ketumlara özel bir sevgisi vardı. Neyse ki gerçekten şaşırmıştım, yoksa gerçekten şaşırmasam, şaşırmış taklidi yapmak ne zor olurdu.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordum.

“Bu nişanı ben atamam. Yeşim’in babası Küresel Uzay Programı’nda yönetim kurulu üyesi. Kariyerimi etkileyecektir. Dişimle, tırnağımla elde ettiğim konumumu masa başından verilen salak bir emirle, dayıdan dayıya açılmış bir telefonla, böyle bir mevzu için kaybedemem. Ayrıca bu ciddi bir prestij kaybı olur benim için” dedi. Bu konuyu düşünerek çok acılanmış olduğunu yine aynı konuyu düşünürken ortaya çıkan yeni cilt kırışıklarından anlıyordum. Yüzü arada bir sadece demir yığınından oluşan bir astreoide benziyordu. Gözümün içine baktı ve yalvarır bir gözle “Ne yapmalıyım?” diye sordu.

Bir an için haline üzüldüm. Aşka hiçbir şey bulaşmamalı: Kariyer kaygısı, para, menfaat. Aşk sadece aşktan yapılmalı.

“Nişanı onun atmasını sağlamalısınız. Ya da gerçekten iyi bir sebebiniz olmalı. Ya da bir konuda kendini suçlamalı ki böylece kariyerinize zarar vermeyi hiç düşünmemeli. Burada kinlenmemesi gerekiyor. En önemli kriter bu.” dedim.

“Onun farkındayım. Aklıma bir kaç yol geliyor ama senin önereceklerin önemli.”

“Sizden vazgeçmeli.”

“Nasıl?”

“Bir kadın bu konumdayken ancak bir kaç şekilde vazgeçebilir.”

“Mesela?” diye sordu. Utangaç bir çocuk gibiydi, ama ben de öyleydim. Hem kendi suçumu bildiğimden, hem de Kaptan’a güvenlik konularından başka konularda tavsiye vermek benim için de yeni bir şey olmasından.

“Sizden soğumalı. Bunun için ya ümidini tamamen kaybetmeli ve sizden iyi bir eş olmayacağını düşünmeli, ki bana itiraf ettiklerinizi ona itiraf ederseniz aynısı olacaktır ama bu bilgiyi babasıyla da paylaşacaktır. Söylediğim şey daha farklı. Sizden soğumalı yani kısaca. Ya da…”

Durakladım. Bu da benim gizli bir itirafım olacaktı. Az önce öldürülmeme sebep olacağını düşündüğüm bu durumu bir şekilde gizli kapaklı da olsa dile getireceğimi asla tahmin edemezdim.

“Ya da?” diyerek cevabın devamını talep etti.

“Ya da başkasına aşık olmalı.”

Nişanlısını hala seviyor olmalıydı. Bu ihtimal bir an için onu üzmüş, parlak gözleri anlık da olsa sönmüştü. Belki de sadece ihtimal vermemişti ve mümkün olmamasına üzülüyordu. Bir süre düşünmesine izin verdim. İkimiz de yine ufka dalmıştık. Söylediği şey beni irkiltmiş ve dehşete düşürmüştü:

“Onu kendine aşık edebilir misin?”

Dehşet kısa sürdü ve kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tutuyordum. İlk aklıma gelen şey “artık özgürce sevişebileceğiz” olmuştu. “Denerim” dedim. Bu kadar kolay kabul etmek hata mıydı acaba? Üzerinde düşünmedim. İstediğim olmuştu. Yine de teyit almak istedim: “Emin misiniz?”

“Eminim. Bunu yapabileceğine de eminim. Sana arkadaşça bir hayranlık duyduğunu zaten seziyorum.”

Ah Kaptan’ım, ne kadar safsınız… O sezdiğiniz şeyin gerçekte ne olduğunu bilmek istemezsiniz… Gerçi artık gerçek olsun da istiyorsunuz.

“Ben fark etmedim ama siz sezdiyseniz mutlaka vardır.” Ah! Hem yalancı, hem de yalakaydım artık.

“Bu senin için zor olacak mı? Yani… Bu garip suç ortaklığı… Bu anlaşmanın bir parçası olmak?”

Suça zaten çoktan beri ortaktım. Bir anlaşma olması beni rahatlatmıştı sadece. Ne kadar keyifli olduğumu bilemezdi.

“Daha önce sizin durumunuzda bulundum. Sizin de tabirinizle bir “çapkın” olarak, bu tip karışıklıkları anlayabiliyorum. Mesleğinizi sevdiğinizi ama ihtiraslı birisi olduğunuzu da biliyorum. Burada hem ihtirasınızı, hem de mesleğinizi koruyorsunuz. Ne yardan, ne serden vazgeçiyorsunuz. Bu da fedakarlık gerektirir. Siz de bu fedakarlığı abuk da olsa benden böyle bir ricada bulunarak yapıyorsunuz. Gayet anlaşılır görünüyor Kaptan’ım.”

“Harikasın! Zaten bunu bir tek senin anlayabileceğini düşünmüştüm. Yanılmamışım.”

Adayı biraz birlikte gezdik. Muhtemelen bu geziden sonra artık daha yakın olacaktık. Çok daha özel konular da konuştuk. İçimden çok kez “Biz zaten beraberdik” demek geldiyse de diyemedim.

İnsanlar bir hatayı kendileri yapıyor olsa da aynı hatayı yapan bir başkasını şerefsizlikle suçlarlar. Onun gözünde bir şerefsiz olmaktansa, sevgilisini şerefimle çalmayı tercih etmiştim ve bunu bana o sağlamıştı.

***

Yeşim beni öperek uyandırdı. Duştan çıkmıştı ve üzerinde benim bornozum vardı. Saçları ıslaktı.

Gece yanımda uyumuştu. Kaptan tüm gece makina dairesinde olacağını söylediği için o da kaptana kendi odasında yatacağını söylemiş ve daha sonra benim yanıma gelmişti. Kafam allak bullaktı ve doluydu. Çenemde de tarifsiz bir ağrı vardı. Bütün gece uyurken dişlerimi sıkmış olmalıyım. Uyandığımda tüm gece düşündüğüm şeyin aynısını düşünüyordum. “Kaptanla konuştuklarımı ona söylemeli miydim?”

Islak saçları üzerime dökülüp beni ıslattıkça ayıldım. Karmaşık bir haldeydim ve yüzünü görmek istiyordum. Bu yüzden de bana sokulmasını engelliyordum. Yüzünde bir şey vardı: Daha önce görmediğim bir gülümseme… Muzipçe. Alaycı.

“Sende bir şey var” dedim. Belki de hataydı. Bu hatanın başlatacağı hatalar zinciri sonunda her şeyi ona anlatmama kadar varabilirdi. Her naz yaptığında yaptığı gibi “Yok bir şey” diyerek geçiştirmedi ve “Her şeyi öğrendim” dedi. Neyi kastettiğini anlamadım. Bir tahminim vardı ancak ne olduğuna ihtimal veremiyordum. “Neyi?” diye sordum gözlerinin içine bakarak.

“Bana dinletmek için mi kaydettin?” dedi.

Aaaaaaaaah! Tabi ya… Kayıt cihazı. Açık unutmuştum ve kaptanla olan tüm konuşmalarımız da kaydolmuştu. Cihazı benden izinsiz dinlediği için belki tepki göstermem gerekiyordu, bilemiyorum, ama yapmadım.

“Hayır” dedim dürüstçe davranarak. “Açık unutmuşum.” diye ekledim. Ona garip paranoyamdan ve niçin kayıt yapmaya başladığımdan bahsetmedim. Bahsetmeye de niyetim yoktu. Parmağında artık yüzük olmadığını farkettim: Duşa girdiği için miydi? Yoksa vazgeçtiği için miydi?

“Babama söyleyeceğimi düşünmesi ne komik… Böyle bir şeyi hayatta yapmam. Ben de dişim ve tırnağımla yükseldim ve uzay birliğinde subay oldum. Kimsenin torpiliyle bir şey elde etmiş değilim. Üstelik şu an o şerefsizden nefret ediyor olsam da ona saygım sonsuz. Başarılı bir kaptan o. Kişisel bir mesele için ona kötülük edemem.”

Şerefsiz demişti adama. Ne komik. Dün kaptanla konuşurken düşündüklerimi hatırlamıştım. İnsanlar kendilerine daha merhametli, başkalarına daha hoşgörüsüzler. Kaptanla konuştuğumuz her bir cümle için söyleyecek bir çok şeyi vardı muhtemelen. Sesizce dinliyordum. Çok dolmuştu.

“Ayrıca çok şaşırdım. Luşa’nın nesini beğendi ki?”

Çok kadıncaydı bu da. Alaycı bir gülümseme gelip yüzüme yerleşmişti ve bunu silemiyordum. “Ketum olması onun marifetsiz bir kadın olduğunu göstermez” dedim. Kahkahalarla gülmeye başladım.

“Dalga geçme adi!” diyerek üzerime atladı. Aynı zamanda coşkulu idi ve bana sıkıca sarılmıştı. Çocukça bir coşkusu vardı.

“Sana olan hayranlığımı farketmiş… Pislik… Ben de Luşa’ya olan ilgisini farketmiştim… Ne komik. Ona kızamıyorum aslında. Ahaha… Ne garip…”

Kızamamasının sebebinin Kaptan’ın ona istediği şeyi vererek onu bu vicdan azabından kurtarmış olması olduğunu tahmin ediyordum. Epey bir konuştu. Zaman zaman yorum yapsam da genelde dinlemeyi tercih ettim. Daha konuşurken bile fikir değiştirecek kadar gelgitler yaşıyordu. En sonunda kendi planının detaylarından bahsetti. Onlar da gelgit kurbanı olmuştu.

“Ama şimdi hemen ayrılırsak ve ben daha sonra seninle olursam bu saçma olur. Ben başka bir nedenle ondan ayrıldığım anda senin misyonun biter ve sana dönmem imkansız olur. En iyisi biraz zaman geçsin ve ben sana aşık olmuş olduğum için ayrılayım; onun ve senin hain planlarına uyacak şekilde.” dedi. Yastığı başıma vurup kıkırdamıştı. Gariptir, bense ondan soğuduğumu hissediyordum.

“Artık sonsuza kadar beraber olabileceğiz” dedi ve tekrar öptü beni. Soğuduğumu farkettiriyor olmalıydım. “Neyin var?” diye sordu. Hiç uzatmadım ve gevelemedim:

“Ben insanların kendilerini değil, onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum.” dedim. Kaşlarını çattı ve tüm gülümsemesi yok oldu. Söylediğimi idrak etmeye çalışarak biraz daha zaman harcadıktan sonra “Uyku sersemisin galiba… Dün söyledin bunları” dedi. Anlamamıştı. Ya da gerçekliğine ihtimal vermiyordu.

“Alakası yok. Ben tutarlıyım zaten.” dedim. “Dün de söylediğim gibi: Birbirine karşı zaafları olan ve hatta birbirine karşı engellenemeyen tutkulara sahip, birisi serseri, ötekisi ise bir başkasıyla hayatını birleştirmek üzere olan iki kişinin yaşadığı yasak aşk güzel bir hikayeydi. Şimdi bir manası kalmadı.” dedim.

“Bana aşık değil misin?” dedi.

“Aşığım.”

“Peki beni istemiyor musun?”

“Hayır. İstemiyorum.”

Yüzümdeki kararlılık onu çıldırtmaya yetmişti. “Hepiniz şerefsizsiniz” diyip giyinmeye başladı. Kapıdan çıkacakken geri döndü. Ben hala yataktaydım. Ayak ucuma oturdu ve “Beni sevmiyor musun?” diye sordu tekrar. Ümitliydi gözleri.

“Seviyorum ama sana karşı hiçbir çekim hissetmiyorum” dedim. Bana bir kaç gün önce söylediği cümleydi bu. İntikamın hazzını yaşıyordum aynı zamanda. “Seviyorum… Çünkü sen o tablosun… Sadece duvarın değişti.” diye ekledim.

*

“O gün o kadar sinirlenmişti ki ne bulduysa bana fırlattı. Tabi ki bir süre sonra odaya güvenlik görevlileri geldi ve olay ayyuka çıktı. Babasını arayıp her ne anlattıysa yakınlardaki bir gemiye rütbesi yükseltilerek acil olarak tayin edildi. Böylece ilk kez torpil kullanmış oldu galiba. Kaptanla sorun yaşamadım. Güvenlik görevlileri onu bornozuyla odamdan çıkardıklarında bana verdiği görevi yerine getirdiğimi düşünmüş olmalıydı. Bu kadar hızlı olmasına şaşırmıştır belki, bilemem. Biz tekrar bu konuyu konuşmadık. Sizler de bu olayı öylesine bir kavga sanmıştınız. Bornoz detayı tabi ki personelle paylaşılmadı. Kaptan da bir nakliye filosuna atandı  biliyorsun ve çok sevdiği gezegen kaşifliğinden uzaklaştı işte. Zaten çok ümitli olduğu o gezegende de bir mikropa bile rastlamamış olmamız onu bıktırmıştı artık. Kaptan, tüm insanlığın yalnızlığını kendi içinde yaşıyordu. Oradan oraya maden taşıyan bir nakliye filosunda mutlu olacağını sanmıyorum ama burada da mutlu olamazdı artık.”

Kadın bugüne kadar farklı bildiği her şeyin perde arkasını öğrendiği için çok şaşırmıştı.

“Olayların bu kadar karışık olduğunu bilmiyordum.” dedi. Kalktı ve giyinmeye başladı. Bana bir bardak su doldurup getirdi. Yanakları pembe bir renge bürünmüş ve sevgiyle bakarken heyecanlanarak sordu:

“Özel hayatımda o kadar da ketum değilmişim değil mi?”

Corona Yazıları – 1

Olağanüstü bir süreçteyiz. Bu kesin… Geleceğin çok belirsiz olduğu ve önümüzü görmekte çok zorlandığımız da muhakkak. Sıklıkla apokaliptik öyküler yazan ve varoluşsal riskler üzerinde düşünen birisi olarak bu yeni kriz hakkında da uzun uzadıya düşünüyorum. Düşüncelerimi de hem kayda almak, hem de sizlerle paylaşmak için ara ara kaleme almaya karar verdim.

Başlığa da özellikle “1” iliştirdim ki, arada doldukça içimi dökmek için kelimelerden faydalanayım.

Umarım bu yazıyı sağlıklı ve afiyette okuyorsunuzdur.

İstilacı Tür

Ben CoVid-19 meselesini şöyle düşünüyorum: Farz edelim insanlık olarak istilacı bir uzaylı türle savaş halindeyiz. Savaş ateşli silahlarla olmadığı için ordularımız bu kez askerlerden oluşmuyor. Strateji geliştirmeye çalışan kurmaylarımız bilim insanlarından oluşuyor. Ateş hattında hayatlarını riske atarak mücadele veren birliklerimizse sağlık çalışanlarından oluşuyor. Arkada da medeniyeti sürdürerek savaşın sürekliliğini sağlayan, kasiyerinden banka memuruna, kamu görevlilerinden temizlik görevlilerine, internet servis sağlayıcılarından, teknik personele, ikmal birlikleri var. Doğal olarak bütün bu birliklerin kayıpsız, eksiksiz ve yüksek motivasyonla çalışmaları gerekiyor. Ancak bu bakış açısının “sağlık çalışanları bu savaşın cephe hattında, ölebilirler, bu işin fıtratında bu var” gibi bir fikre evrilmesinin de önüne geçmek gerek. Kamu kuruluşları sağlık çalışanlarının ihtiyaçlarını temin etmek, eksik olmadığından kesinlikle emin olmak zorunda. Kaynakların dağıtımındaki en büyük önceliği sağlık çalışanlarının emniyeti oluşturuyor. Onların ihtiyaçlarını temin etmek bir insanlık borcu…

Bu savaşta virüse karşı çeşitli avantajlarımız var: Bizler bilgi paylaşabiliyor, iletişim kurabiliyor ve strateji oluşturabiliyoruz. Ne şans ki virüs bunu yapamıyor. İki virüsün birbirine taktik verme şansı yok ama İtalyan doktorların hazırladığı bir rehber aynı gece 20 dile çevrilip çevrimiçi yayınlanabiliyor. Virüslerin “UV alanlarına girmeyelim” gibi bir bilinç geliştirme şansı yok ama bizler “kalabalıklara çıkmayıp evde kalalım” kararı alıp uygulayabiliyoruz. Doğal seçilim süreçleriyle değil, öğrenim süreçleriyle kendimizi geliştirebiliyoruz. Sırf bu sebeplerle bu savaşı kazanacağımızdan kendi adıma eminim.

Ne var ki buraya “herkes şeffaf, iş birliğine açık ve gönüllü olursa” şerhini düşmek zorundayım. Ülkeler birbirinden bilgi saklamaya, insanlar uymaları gereken kuralları ihmal etmeye, kitleler saçma sapan komplo teorilerine inanıp bilime güven duymaktan vazgeçmeye başlarlarsa savaşı kazanma, en azından az bir kayıpla atlatma ihtimalimiz kalmaz. Bu sebeple kişisel motivasyonlarla ve bilhassa da para veya şöhret kazanmak amacıyla saçma sapan bilgileri yayanlar ve alternatif tedaviler pazarlamaya çalışanlar bu savaşta düşmandan yana pozisyon tutmuş oluyorlar. Her konuda olduğu gibi bu savaşta da “en hakiki mürşit, ilimdir, fendir”.

Beklentilerimizi Değiştirmek

Peki bu savaş ne kadar sürecek ve neler değiştirecek? Sosyal medyada yazılanları okuyor, ailemle, yakınlarımla konuşuyorum. Dikkatimi çeken ilk şeylerden biri, insanların kendilerini çok kısa sürecek geçici bir hal içerisinde hissettikleri ve bir süre sonra her şeyin tam olarak da aynı şekilde eski haline döneceği yönündeki beklentileri…

Açıkçası ben kimseye böyle bir beklenti içerisinde olmasını tavsiye etmem (tamamen şahsi bir tavsiye). İçerisine düştüğümüz durum, sözgelimi “iki gün şiddetli kar fırtınası var, kimse evinden çıkmasın”  gibi geçici bir meteorolojik durum değil. Salgın, kar yağışı gibi önce yağıp her yeri beyaza bürüyüp sonra kendiliğinden eriyecek bir şey değil. İki gün sürmeyecek. İki haftada sürmeyecek. Bittiğinde de karlar eriyip mazgallardan akıp gidecek ve biz de aynı şekilde normal hayatımıza dönecek değiliz. Bu sebeple kendimi içerisinde bulunduğumuz bu dönemin aylar süreceği, alışık olduğumuz yaşam dinamiklerinin dönüşüme uğrayacağı ve her şey bittiğinde dünyanın kalıcı olarak değişeceği fikrine alıştırdım. Herkese de bunu yapmasını tavsiye ederim. Olayı bir kar fırtınası gibi görenlerin tahammül seviyeleri daha az olacak ve bu süreç uzadıkça daha sabırsız, öfkeli ya da üzgün hale gelecekler.

Belirsizliği acıya dönüştürmemek için bunun şart olduğunu düşünüyorum.

Herkese sağlıklı günler diliyorum.

Not: Ortaya çıkan ilaç söylentileriyle ilgili Prof. Dr. Mustafa Çetiner’in şu kaydını muhakkak tavsiye ederim.

VE NİHAYET: TUR FİNALİ (MUTLU SON)

Gün finali, hafta finali derken, nihayet tur finaline de katıldım.

Tur finali sorularını Evrim Ağacı hazırlamış. Yarışmaya gittiğimde bu bilgiyi öğrendim ve önce çok mutlu oldum; zira terimlerin bilimsel olmasından ötürü rakiplerime göre avantajlı bir konumda olacağımı biliyordum. Ancak kurada beşinciye denk gelişim ve Sn. Ali İhsan Varol’un yarışmanın başından itibaren her fırsatta “Sizin sorularınız zor maalesef” demesi üzerine endişelenmeye başladım…

Diğer yarışmacılara gelen sorulara gıpta etmiştim: Algoritma, astronomi, kozmoloji vb… Acaba benim kelimelerim neydi?

Ne var ki ve ne şans ki, stresin olumlu yönde etkilediği insanlardan biriyim. Sn. Varol daha çok “atomaltı” ve “natüralizm” kelimelerini zor bulduğunu söyledi. Oysa ben nispeten daha kolay bir soru olan “Yaşlanmak” kelimesinde takıldım. Sanırım bilim bağlamına fazla odaklanmıştım.

“Şüpheci” ve “Sözdebilim” kelimelerinin bana denk gelmiş olması neredeyse “kaderin cilvesi” dedirtecek bana :)

Kelime Oyunu çok ama çok keyifli bir oyun… Gerçekten tüm bu süreçte ziyadesiyle keyif aldım. Sunucu Ali İhsan Varol’a, yarışmayı var edenlerden Devrim Doğan’a, tüm Kelime Oyunu ekibine ve Evrim Ağacı’na teşekkürler.

Bu da Hafta Finali Performansım

Kelime Oyunu’nun hafta finali de sona erdi ve hafta finalini de 9600 puanla birinci bitirerek tur finaline katılma hakkı kazandım.

Tur finalinin tarihini bilmiyorum. Beklemedeyiz :)

Kelime Oyunu’na Katıldım

Yıllardır en severek izlediğim ve katılmayı da en çok arzu ettiğim İhsan Varol’la Kelime Oyunu yarışmasına nihayet katılma imkanı buldum. 18.02.2020 tarihinde yayımlanan bölümde biraz da şansın yardımıyla iyi bir performans gösterdim :)

Hafta finali 22.02.2020’de… Umarım aynı performansı orada da gösteririm.

Yeni romanım: KIZIL SÜRGÜN

Yeni bilimkurgu romanım KIZIL SÜRGÜN 17 Aralık 2019 itibariyle tüm internet kitapçılarında satışa giriyor. Muhtemelen takip eden hafta tüm kitapçılara gelmiş olacak.

Bilimkurgu ile ilgili bir söyleşi ya da konferansa davet edildiğimde “Türkiye’de bilimkurgu edebiyatı neden gelişmedi? Neden talep görmüyor?” sorusuyla muhakkak karşılaşıyorum. İzlediğim ve gördüğüm kadarıyla aynı alanda düş kurduğum diğer arkadaşlarım da aynı sorunun muhatabı oluyorlar. Sahi… Bilimkurgu edebiyatı Türkiye’de neden gelişmedi?  

Soru yerinde ama yine de şunu dile getirmem gerek: Bir zamana kadar, hatta belki yirmi yıl öncesine kadar, Türkiye’de bilimkurgu çoğunlukla “ithal” bir üründü; hatta belli bir dönemde yüzüne bile bakılmadı[1]. Ne var ki bugün Türkiye’de bilimkurgu eserler hem yazılıyor hem okunuyor. Durum eskisi gibi kötü değil. Ancak bu ilgi kendi geçmişimize göre muazzam artış göstermiş olsa da hala batı ülkelerindekiyle mukayese bile edilemeyecek düzeyde. Sebebi konusunda ayaklarının yere bastığını düşündüğüm birtakım spekülasyonlarda bulunabilirim:

Einstein’ın görelilik kuramını ortaya attığı sene İngilizler Çanakkale’den çekilmeye başlamıştı. Ruslardan Bitlis ve Muş’u geri almıştık. İngilizler Haydarpaşa Garı’nı bombalamışlardı. Daha evvel bağımsızlık ilan eden Hicaz, o sene resmen bağımsızlığını kazanmıştı. Uzay yarışının başladığı, Crick ve Watson’un DNA’yı keşfettiği yıllarda Menderes meclise “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyordu. Türkiye’nin başbakanını astığı yıl, ABD Mercury, SSCB Vostok projesine başlamıştı. İnsanoğlu Ay’a ilk adımını attığında ODTÜ siyasi olaylar nedeniyle kapalıydı. 80 darbesinde Voyager 1, Satürn’e ulaşmış, 1982 anayasası oylandığı sıralarda Mir Uzay İstasyonu tasarlanmış, Avrupa Uzay Ajansı ESA ise EXOSAT (HELOS) X-ışını gözlem teleskobunu göndermeye hazırlanıyordu. ABD’nin Mars’a laboratuvar, ESA’nın kuyruklu yıldıza sonda indirdiği yıllarda yeni havalimanı meseleleriyle meşguldük. Almanya ve Çin enerjisinin %50’sini yenilenebilir kaynaklardan temin etme planlarını açıkladığında, HES inşaatları önünde çevrenin zarar göreceği gerekçesiyle mahkemelerin iptal kararının uygulanmasını isteyen vatandaşlara gaz sıkılıyordu. Ve böylesine istikrarsız bir bölgede reklamlarla nükleer santrale sempati yaratmaya çalışır haldeyiz. Bugün kentlilerin %99’unun kirli hava soluduğunun ilan edildiği ülkemizde, daha çok termik santral inşa ediliyor. Bir tarafta Plüton’un ilk yakın çekim fotoğrafları ajanslara verilirken, diğer tarafta Boston Dynamics’in robotu hünerlerini sergileyip “robot hakları” konularında tartışmalar yaratırken, burada bizler hala demokrasinin nasıl olması gerektiğini tartışıyor ve “insan hakları” konusunda mutabakata varamıyoruz. Yani? Yanisi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor”. ABD’de yaşayan bir çocuğun komşu kasabadan uzaya fırlatılan roketleri izlediği zamanlarda bizim çocuklarımız (ki kendileri bugün çoğumuzun anne ve babaları oluyor) siyasi kavgaları ve darbeleri izlediler…

Klişe bir tespit olarak “bilim üretilmeyen ülkede bilimkurgu da üretilmez” deniyor olsa da, bilim üretmeyi bilimkurgu üretmeye koşut gören bu görüşten ziyade, bilim üretmenin de belirleyicisi olan esas unsurun, “bilimin yakın coğrafyamızda, kültürümüzde ve gündelik hayatımızdaki yeri ve payının” üzerinden değerlendirme yapmamız gerekir. Bu kriterle değerlendirip sorumuzu “Türkiye’de edebiyatın hangi alanı daha gelişmiştir” diye evirirsek, yanıtımız kaçınılmaz olarak “politik kurgu” olur. Bilimin kültür ve gündemimizden uzak olmasının iki yansıması olduğunu düşünüyorum:

Bunlardan birincisi, bizim insanımızla bilimkurgu arasındaki ilişkinin daha çok “mizah” şeklinde ortaya çıkmasıdır. Sinemadan örnek verirsem herhalde daha iyi anlaşılır: Dikkat ederseniz gişede başarıyla ulaşmış ve hakikaten de tanım gereği “bilimkurgu” diye niteleyebileceğimiz filmler hep komedidir (En yeni ve bilinen seri: GORA, AROG ve Arif V216 gibi). Geçmişe baktığımızda da Uçan Daireler İstanbul’da (1955), Turist Ömer Uzay Yolu’nda (1973) (ki kendisi ilginç bir şekilde Dünya’daki ilk Uzay Yolu filmidir), Sevimli Frankenştayn (1975) ve Astronot Fehmi (1978) gibi bilimkurgu-komedi örnekleri görürüz. Komedi olsun diye yapılmayan Dünya’yı Kurtaran Adam (1982) gibi filmlerinse “komik” olmaktan kurtulamadığı aşikâr. Açıkçası bizim insanımızla bilimkurgunun ilişkisi gerçekten de çok komik ve eğlenceli olabiliyor; ki ben de böyle -senaryolar değil ama- öyküler yazdım. Mesela Tek Kişilik Firar adlı öykü kitabımda yer alan Minibüs Klonu, Firardan Sonra kitabımda yer alan Seksen iki buçuk metrekare ve Cennet-i Sükun öykülerim birer “mizahi bilimkurgu öykü” örneğidir.

İkincisiyse, yerli genç yazarlarımızın öykülerini isteyerek -ya da istemeden- yabancılaştırmasıdır. Derneğimiz FABİSAD’ın (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) GİO Hikâye Ödülü ve Türkiye Bilişim Derneği’nin Bilimkurgu Öykü Yarışması için yaptığım jüri üyelikleri nedeniyle yüzlerce ama yüzlerce öykü okuma şansı buldum. Bu öykülerde dikkatimi çeken şeylerden biri, çoğu yerli genç yazarımızın öykülerine yerli karakterleri yakıştıramamasıydı. Elbette bu durum çoğu zaman olağandır: CERN’de ya da NASA’da geçen bir öyküde doğal olarak gerçek durumu yansıtmak ister ve karakterlerinizi bu kurumlarda çalışan vatandaşlardan seçersiniz. Veyahut da uzak bir gelecek tasarlıyorsanız, yerel kültürlerin veya ulusların bir izi ya da önemi kalmamış olabilir. Ancak günümüzde dünyayı uzaylılar istila ettiyse bu sadece batı ülkelerinde olacak değildir. Küresel bir felaket söz konusuysa ABD’deki Rachel’in, Fransa’daki François’nin olduğu kadar buradaki Ayşe’nin ve Hasan’ın da dertleri vardır ve bu dertlerin de birileri tarafından düşlenip anlatılması gerekir. Haliyle bunu yapacak olanlar -veyahut da yapması gerekenler- bizim yazarlarımız olacaktır

Bu tespit ve düşüncelerim nedeniyle, Kızıl Sürgün’de “bilimkurgu” ile “politik” romancılığın yerel bir sentezini yapmaya çalıştım. Olayları geçmişte ya da gelecekte değil, alternatif bir evren ve tarihte, günümüz insanıyla kurguladım.

Kızıl Sürgün bilimkurgusal bir zemin olarak Mars yaşamını ve ülkelerin oradaki örgütlenmelerini konu alsa da, esasında okuduğunuz Ömür’ün öyküsüdür ve bilimkurgu Kızıl Sürgün’de sadece arka planı oluşturur. Bu haliyle sadece bilimkurgu okurunun değil, bilimkurguya uzak edebiyat okurunun da ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Umarım yanılmamışımdır.


[1] Bilimkurgu’nun tarihiyle ve ülkemizde bilimkurguya olan ilginin zaman içindeki değişimiyle ilgilenenler, saygıdeğer Bülent Akkoç ile Açık Bilim’de gerçekleştirdiğimiz Podcast kaydına, Bilimkurgu Kulübü web sitesinde başta saygıdeğer Müfit Özdeş olmak üzere Türk Bilimkurgu tarihiyle ilgili yayımlanmış yazılara, yine bilimkurgu alanımıza katkıda bulunan Kayıp Rıhtım ve FRP NET gibi web sitelerinin yazı arşivlerine bakabilirler.

Arka Kapaktan:

“Kimi gece uyanırsın… Dünya’daymışsın gibi gelir. Sanki hiç buradan ayrılmamışsın gibi. Sanki kafanın içi buradaki bir güne ayarlanmış gibidir. Etrafta gördüğün ne varsa, buradaki bir günün detayıymış gibi gelir sana. Daha yataktan zıplayıp kalkarken yerçekiminin azlığından anlarsın bir tuhaflık olduğunu. Pencereler yüksektedir orada. Ayaklarının ucunda yükselip de perdeni kaldırınca o loş aydınlığın zindan pembeliğine sahip olduğunu görürsün ve rüya bozulur. Nefesin kesilir yani birader… Bildiğin kesilir. Böyle bir ağlayasın, bağırasın gelir. O sırada gökte gördüğün en parlak yıldıza bakar, onu Dünya farz eder, ağlarsın. On kişiden dokuzuna olmuştur bu. Sana da olursa çok paniğe kapılma. Utanma da ağlamaktan. Söylediklerimi hatırla. Bu duygu öğlene kalmaz geçer.”

Kızıl Sürgün, hiçbir işlevi olmamasına rağmen Mars’ta konumlandırılmış bir kamu kuruluşuna tayini çıkan Ömür’ün Mars seyahati öncesinde yaşadıklarını konu alıyor. KIZIL SÜRGÜN, alternatif bir evren ve tarihte günümüz insanıyla kurgulanmış, bilimkurgu arka planına sahip olsa da tüm edebiyat okurlarına hitap eden bir dram. Edebiyat alanında daha çok bilimkurgu öyküleriyle tanıdığınız Tevfik Uyar’ın bu eleştirel romanını elinizden bırakmadan bir solukta okuyacaksınız.

Yeni kitabım: SAFSATALAR

Günlük hayatta sıklıkla karşılaştığımız akıl yürütme hatalarını konu alan yeni kitabım “Aklın Kırk Haramisi: Safsatalar” çıktı.

Kitapta en sık karşılaştığımız 40 adet safsatayı sistematik bir biçimde ele aldım:

  1. Öncelikle safsatanın argüman formunu gösterip hayattan örnekler verdim.
  2. Daha sonra safsatanın ilişkili olabileceği zihinsel süreç ve kusurlardan bahsedip, bazı çarpıcı deneyleri aktardım.
  3. Nihayetinde de hangi türde argümanların safsata gibi görünebileceklerini ama olmadıklarını (istisnalar)
  4. …ve böyle bir safsatayla karşılaştığımızda nasıl bertaraf edebileceğimize yönelik bir takım savunma stratejileri sundum (hattı müdafaa).

Safsataları öğrenmek ve tanımak, iyi bir tartışmanın, etkili bir münzaranın, dahası eleştirel düşünmenin olmazsa olmazlarından biri. Ama bana göre en önemli işlevi “mantık azabını” dindirmek.

Kitapta da yaptığım üzere mantık azabını şöyle tanımlıyorum:

Vicdan, üzerinde mutabakata varılması zor bir kavram. Ancak “ahlakî vicdan” insanı iyi (doğru) olmaya zorlayan, kötü (yanlış) davranmaktan alıkoyan, insanın kendisini bu bakımdan kontrol etmesini sağlayan bir güdüdür Vicdanımıza uyan bir şeyi “doğru”, uymayanı ise “yanlış” olarak değerlendiririz. Aynı şey mantık için de geçerlidir. Bir şey mantığa uygunsa “doğru”, aykırıysa “yanlış”tır. Hem vicdan hem de mantık bir bilgiyi, bir tutumu ya da bir olayı değerlendirirken başvurduğumuz içsel araçlarımızdır. Mantık da vicdan gibi, zihnimizin bir ürünüdür.

Madem bir yanlış yaptığımızda ya da bir yanlışa gereken tepkiyi veremediğimizde duyduğumuz rahatsızlığa vicdan azabı diyoruz, o halde safsata yapılarak dile getirilmiş bir fikir karşısındaki çaresizliğimizin yarattığı o rahatsızlığa da “mantık azabı” diyebiliriz.

Bana sorarsanız bu azabın nedenlerine birer “isim verdiğimizde”, karşımızdakinin -ya da kimi zaman kendimizin- bu azabın yaratıcısı olan akıl tutulmalarına neden kapıldığımızı anlayınca, daha çekilir hale geliyorlar… Bu kitabı yazmaktaki başlıca amacım da buydu. Nasıl ki ahlâken kötü bir eylemin onu zorunlu kılan sebeplerini bilince hazmetmesi ve vicdan azabını dindirmesi kolaylaşıyorsa, aynı şey mantık azabı için de geçerli olabilir.

Bu kitabı, işte o “mantık azabını” bir türlü dindiremeyenlere ithaf ediyorum.

Goodreads Bağlantısı:
https://www.goodreads.com/book/show/44159012-safsatalar

Bazı Satın Alma Bağlantıları:

Kitap Yurdu:https://www.kitapyurdu.com/kitap/safsatalar/495024.html&manufacturer_id=144636

D&R: https://www.dr.com.tr/Kitap/Safsatalar/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Dunya-Politika-/urunno=0001798750001

Oda Kitap: https://www.odakitap.com/safsatalar-tevfik-uyar/9786053115557

FİRARDAN SONRA (E-Kitap)

Uzun bir süre sonra herkese merhaba,

“Tek Kişilik Firar” sonrasında çeşitli mecralarda yayımlanmış ve hiç yayımlanmamış öykülerimi bir kitapta toplamıştım. Radikal bir karar vererek bu öyküleri “Firardan Sonra” adıyla e-kitap olarak “gönüllü ücret” prensibiyle yayımladım.Read More

YENİ YOUTUBE YAYINIM: AKIL VAR, MANTIK VAR!

Bir süredir aklımda olan projeyi nihayet başlattım. Özellikle yeni kuşağın videolarla öğrenmeyi daha verimli bulmaları ve bu ortamda en çok da yeni kuşağı “kaybetmemek” için çaba sarf etmek gerektiğinden böyle bir yolu tercih ettim.

“AKIL VAR, MANTIK VAR!” isimli yayınımızda bizi rasyonel karar almaktan uzaklaştıran sosyal etkiler, bilişsel önyargılar ve zihinsel kısayollardan bahsedecek, aynı zamanda iknada kullanılan safsatalara değineceğiz.

Bu yayını planlama sürecinde Ozan Sakin’in fikirlerinden çok faydalandık. Yazım ve sunumunu ben gerçekleştiriyorum. Montajını Kübra Karacan yapıyor.

Bölümleri çarşamba günleri yayımlamayı planlıyoruz. Umarım uzun soluklu olur. Görüş ve önerilerinizi bizlere iletirseniz çok seviniriz :)

Kanal adresimiz: https://www.youtube.com/tevfikuyar1

Taahhüt etkisinden bahsettiğimiz ilk bölüm:

 

SULUBOYA SERGİSİ

Instagram hesabımın takipçileri bilir; orada bambaşka bir kimlikle yer almaktayım aslında: Suluboya resimlerimi sergilemekteyim.

Yaklaşık bir ay önce Instagram takipçilerim arasında bir anket gerçekleştirdim ve katılanların %80’i suluboya eserlerimi satın almak isteyenlere internet üzerinde bir imkân tanımam yönünde talep ilettiler. Ben de bunun üzerine web sitemi açtım:

https://watercolor.tevfikuyar.com 

adresinden eserlerimi görebilir, inceleyebilir ve hatta dilerseniz satın alabilirsiniz.

Sevgiler, selamlar.

 

2017’NİN ARDINDAN

(Bu adeti 2013’ten bu yana sürdürüyorum: 2013, 2014, 2015 ve 2016‘nın ardından)

Bir yıl daha sonra erdi. Kendi “arşivimi” oluşturmak adına dört yıldır sunduğum “bu raporu” bu yıl da ihmal etmeyeceğim. Ne var ki son üç yıldır yaptığım girişi yapacağım bu yıl da (maalesef):

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Peki bu yıl neler yaptım (yaptık)?

Popüler Bilim Faaliyetleri

  • Öncelikle iki yıl evvel sonlandırdığımız Açık Bilim Dergisi, bir podcast kanalı olarak zehir gibi geri döndü. iTunes’ta genel kategoride ilk üçten hiç düşmüyoruz. Bir ayda 100.000 MP3 dinleniyor! Ayda terabaytlar dolusu trafik yüzünden masraflarımız çok arttı. Bu nedenle Patreon üzerinden ücretli abonelik sistemine geçtik.
  • Aynı kanalda Bilim Arası adlı bir programa da başladık. Bu programda her hafta bir konuyu 5 dakika uzunluğunda ele alıyorum. Düzenlemesini Kübra Karacan yapıyor.
  • Yalansavar için de çok etkin bir yıl oldu. Her ayın ilk pazar günü seminerli, gösterili bir buluşma gerçekleştiriyoruz.  Dome Istanbul sponsorluğundaki bu buluşmaların her birinde Yalansavar’dan biri bir konuda seminer verdi. Hemen ardından da Kaan Öztürk ile birlikte canlı muhabbet teorisi gerçekleştirdik. 2017 yılı boyunca toplamda 8 buluşma gerçekleştirdik. Benzer bir “yıl sonu raporu” yakında Yalansavar sayfasında olacak.
  • Etkinlikler açısından da epey yoğun bir yıl oldu benim için. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü‘nde, ODTÜ‘de, Boğaziçi Üniversitesi‘nde ve Anadolu Üniversitesi‘nde çeşitli konuşmalar yaptım. İTÜ’de de lisans öğrencisiyken yıllarımı verdiğim UUMK’nın davetiyle bir seminer verdim.

TV Katılımı

  • TV programları da yoğundu. CNN Türk’te Deniz Bayramoğlu’nun harika programında 5 defa konuk olarak yer aldım.

Akademik

Kitap / Çeviri

  • Astrolojinin Bilimle İmtihanı’nı Seslenen Kitap için bizzat seslendirdim.
  • Domingo yayınevi için Tali Sharot’un “The Influential Mind” adlı kitabını çevirdim. Herhalde 2018 Şubat’ı gibi yayımlanır.
  • Yeni yazdığım bilimkurgu öykülerimden birini Artful Living’te, birini Bilimkurgu Kulübü’nde yayımladım. İkinci öykü kitabı tamam. Yayınevinden olur bekliyorum ;)
  • 2016’da başladığım Raftan adlı tefrika romanımı da tamamladım (Tamamı Medium’da)

Yazı/Çizi

  • Yalansavar için bu yıl sadece bir yazı yazabildim. Daha çok sesli yayınlara ve buluşmalara odaklandığımız için olsa gerek…
  • Herkese Bilim Teknoloji’de 12 yazı yazabildim… Aynı sebepten olsa gerek :)
  • Kamuoyunun dikkatini çekmek istediğim konularda Medium’u kullandım. Özel üniversite reklamları hakkında “etkili” olduğunu düşündüğüm şu yazı gibi mesela.
  • Prof. Massimo Pigluicci’nin bir yazısını da Türkçeye kattım :) Öfke kontrolü yaşayanların es geçmemesi gerek (Viva Stoacılık).

Son Olarak:

  • Nihayet kendime bir Github hesabı açtım!
  • Python ile, özellikle de makine öğrenmesiyle ilgilenmeye başladım. Kaan ve İlker Hocalar veridefteri.com‘u açtılar. Planım kendimi orada yazabilecek seviyeye getirmek! (Mesajınız var)
  • Stoacılığı tekrar anmak isterim… Sadece anayım şimdilik.
  • Sana bir ay, bana bir ay, yetmez gülüm 11 ay.

 

Kısacası… Yoğun bir yıl geçti yine. Umarım yeni yıl hepimiz için sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl olur.

Sevgiler…

 

ANADOLU BİLİM GÜNLERİ: Bilim, Sözdebilim, Bilim Olmayan

17-18 Aralık tarihleri arasında doğup büyüdüğüm Eskişehir’de gerçekleşen Anadolu Bilim Günleri’nde, etkinliğin ikinci günü “Bilim, Sözdebilim ve Bilim Olmayan” başlıklı bir konuşma gerçekleştirdim. Aynı etkinlikte dostlarımdan Selçuk Topal ve Cem Say da vardı. Kendileriyle az da olsa görüşmüş olduk. Ayrıca etkinlikte Prof. Dr. Yavuz Unat’la tanışmak benim açımdan en büyük kazanım oldu. Yavuz Hoca’yla ileride pek çok paylaşımda bulunacağımdan eminim. Burak Kesayak’la da ne zamandır Twitter’den takipleşiyorduk. İlk kez yüzyüze tanışma fırsatımız oldu ve çok memnun oldum. Kendisiyle de gelecekte birlikte yapabileceğimiz şeyler mevcut. Kısacası: Güzel bir etkinlik, başarılı bir organizasyondu. Organizasyona beni davet eden IEEE kulübüne ve özellikle Ilgaz Onur Taş ile Ecem Taş’a çok teşekkür ederim.

Sunumu talep edenler için paylaşıyorum.

[Sunum]

Etkinlikten fotoğraflar (göbeğin sebebi etkinlik öncesinde iki gün anne beslemesine maruz kalmış olmam :) ):

 

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google