Olağanüstü bir süreçteyiz. Bu kesin… Geleceğin çok belirsiz olduğu ve önümüzü görmekte çok zorlandığımız da muhakkak. Sıklıkla apokaliptik öyküler yazan ve varoluşsal riskler üzerinde düşünen birisi olarak bu yeni kriz hakkında da uzun uzadıya düşünüyorum. Düşüncelerimi de hem kayda almak, hem de sizlerle paylaşmak için ara ara kaleme almaya karar verdim.

Başlığa da özellikle “1” iliştirdim ki, arada doldukça içimi dökmek için kelimelerden faydalanayım.

Umarım bu yazıyı sağlıklı ve afiyette okuyorsunuzdur.

İstilacı Tür

Ben CoVid-19 meselesini şöyle düşünüyorum: Farz edelim insanlık olarak istilacı bir uzaylı türle savaş halindeyiz. Savaş ateşli silahlarla olmadığı için ordularımız bu kez askerlerden oluşmuyor. Strateji geliştirmeye çalışan kurmaylarımız bilim insanlarından oluşuyor. Ateş hattında hayatlarını riske atarak mücadele veren birliklerimizse sağlık çalışanlarından oluşuyor. Arkada da medeniyeti sürdürerek savaşın sürekliliğini sağlayan, kasiyerinden banka memuruna, kamu görevlilerinden temizlik görevlilerine, internet servis sağlayıcılarından, teknik personele, ikmal birlikleri var. Doğal olarak bütün bu birliklerin kayıpsız, eksiksiz ve yüksek motivasyonla çalışmaları gerekiyor. Ancak bu bakış açısının “sağlık çalışanları bu savaşın cephe hattında, ölebilirler, bu işin fıtratında bu var” gibi bir fikre evrilmesinin de önüne geçmek gerek. Kamu kuruluşları sağlık çalışanlarının ihtiyaçlarını temin etmek, eksik olmadığından kesinlikle emin olmak zorunda. Kaynakların dağıtımındaki en büyük önceliği sağlık çalışanlarının emniyeti oluşturuyor. Onların ihtiyaçlarını temin etmek bir insanlık borcu…

Bu savaşta virüse karşı çeşitli avantajlarımız var: Bizler bilgi paylaşabiliyor, iletişim kurabiliyor ve strateji oluşturabiliyoruz. Ne şans ki virüs bunu yapamıyor. İki virüsün birbirine taktik verme şansı yok ama İtalyan doktorların hazırladığı bir rehber aynı gece 20 dile çevrilip çevrimiçi yayınlanabiliyor. Virüslerin “UV alanlarına girmeyelim” gibi bir bilinç geliştirme şansı yok ama bizler “kalabalıklara çıkmayıp evde kalalım” kararı alıp uygulayabiliyoruz. Doğal seçilim süreçleriyle değil, öğrenim süreçleriyle kendimizi geliştirebiliyoruz. Sırf bu sebeplerle bu savaşı kazanacağımızdan kendi adıma eminim.

Ne var ki buraya “herkes şeffaf, iş birliğine açık ve gönüllü olursa” şerhini düşmek zorundayım. Ülkeler birbirinden bilgi saklamaya, insanlar uymaları gereken kuralları ihmal etmeye, kitleler saçma sapan komplo teorilerine inanıp bilime güven duymaktan vazgeçmeye başlarlarsa savaşı kazanma, en azından az bir kayıpla atlatma ihtimalimiz kalmaz. Bu sebeple kişisel motivasyonlarla ve bilhassa da para veya şöhret kazanmak amacıyla saçma sapan bilgileri yayanlar ve alternatif tedaviler pazarlamaya çalışanlar bu savaşta düşmandan yana pozisyon tutmuş oluyorlar. Her konuda olduğu gibi bu savaşta da “en hakiki mürşit, ilimdir, fendir”.

Beklentilerimizi Değiştirmek

Peki bu savaş ne kadar sürecek ve neler değiştirecek? Sosyal medyada yazılanları okuyor, ailemle, yakınlarımla konuşuyorum. Dikkatimi çeken ilk şeylerden biri, insanların kendilerini çok kısa sürecek geçici bir hal içerisinde hissettikleri ve bir süre sonra her şeyin tam olarak da aynı şekilde eski haline döneceği yönündeki beklentileri…

Açıkçası ben kimseye böyle bir beklenti içerisinde olmasını tavsiye etmem (tamamen şahsi bir tavsiye). İçerisine düştüğümüz durum, sözgelimi “iki gün şiddetli kar fırtınası var, kimse evinden çıkmasın”  gibi geçici bir meteorolojik durum değil. Salgın, kar yağışı gibi önce yağıp her yeri beyaza bürüyüp sonra kendiliğinden eriyecek bir şey değil. İki gün sürmeyecek. İki haftada sürmeyecek. Bittiğinde de karlar eriyip mazgallardan akıp gidecek ve biz de aynı şekilde normal hayatımıza dönecek değiliz. Bu sebeple kendimi içerisinde bulunduğumuz bu dönemin aylar süreceği, alışık olduğumuz yaşam dinamiklerinin dönüşüme uğrayacağı ve her şey bittiğinde dünyanın kalıcı olarak değişeceği fikrine alıştırdım. Herkese de bunu yapmasını tavsiye ederim. Olayı bir kar fırtınası gibi görenlerin tahammül seviyeleri daha az olacak ve bu süreç uzadıkça daha sabırsız, öfkeli ya da üzgün hale gelecekler.

Belirsizliği acıya dönüştürmemek için bunun şart olduğunu düşünüyorum.

Herkese sağlıklı günler diliyorum.

Not: Ortaya çıkan ilaç söylentileriyle ilgili Prof. Dr. Mustafa Çetiner’in şu kaydını muhakkak tavsiye ederim.

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir