Organizasyon ya da Türkçesiyle “Örgütlenme”, en az iki kişinin varlığında, birinin diğerlerine iş yaptırma (otorite) ya da onlar adına karar alma erkine (iktidar) sahip olmasıyla ortaya çıkar. Aile, sınıf, dükkân, şirket, devlet dairesi, devlet… Bu örgütlerden her birinde belli konularda söz sahibi belli kimseler mevcuttur. Bu söz sahipliği biçimsel (formel, yani adı belli) olabildiği gibi biçimsel olmayan (informel, örneğin yetkisi olmamasına rağmen sözü dinlenen kişilerin varlığı) şekilde de olabilir. Daimi olabildiği gibi, geçici ya da konusuna göre olabilir. İyi veya kötü, verimli ya da verimsiz, gönüllü ya da gönülsüz de olabilir. Ama bir şekilde olur.

Max Weber’in otorite tipolojisine göre otorite üç türdür:

  1. Geleneksel otorite,
  2. Karizmatik otorite,
  3. Rasyonel (yasal) otorite.

Bunların her birisi için uzun uzun tanım yapmaya gerek yok. Her birisi yöneticiliğin vasfını nasıl kazandığını sahip olduğu ilk kelimeyle anlatıyor. Tahmin de edileceği üzere geleneksel otorite, güç sahibinin gücünü gelenekten almasını ifade eder: Taht sahiplerinin belli bir aileden olması… Ezelden beridir ülkeyi belli bir hanedanlık yönetiyorsa ve sıradaki yöneticinin yine o hanedandan olmasının nedeni “ezelden beridir öyle olması” ise geleneksellik söz konusudur.

Karizmatik otorite, liderin gücünü karizmasından kazanmasından, onu takip edenlerin, “neden o?” sorusuna “çünkü o şöyle ağadır, böyle paşadır” yanıtını vermesinden kaynaklanır. Gücü de karizmasıyla paralel ölçüdedir. Kendini oraya getiren “rasyonel” yasalardan daha kuvvetlidir; gerektiğinde karizmasıyla (pratikte emir verme gücüyle) dilediğini yapabilir. Doğal olarak sistemin işleyişi tamamen kişiye bağlıdır; kişinin görevi bir şekilde bırakmasıyla artık yeri doldurulamaz. Sürdürdüğü sistem çöker.

Rasyonel (ussal) ya da akılcı otorite ise, otoriteye kimin sahip olacağının akılcı yollarla belirlendiği, yönetici veya liderin vasıflarını ancak yasayla kazandığı otorite türüdür. Sağlıklı bir demokraside geçerli olan otorite türü rasyonel otoritedir. Politik güce sahip olan herkes geleneklerinden, karizmasından değil, o iş için uygun olmasından ötürü o güce sahiptirler.

Biat ve İkna

İktidar, yani “iş yaptırabilme” erki, bu üç otoritede farklı şekilde ortaya çıktığından, karar alma süreçleri birbirinden farklıdır.

Geleneksel ya da karizmatik otorite biçiminde iktidar, itaat / biat ekseninde gerçekleşir. Otorite sahibi düşünür, karar verir, “olsun” der ve olur. Hâtta ve hatta kötü bir karar tartışıldıkça iyileşmez; aksine kötüleşir. Otokratik liderlik altındaki bir grupta grup üyelerinin itaat ve biatte birbiriyle yarıştığı, otorite sahibinin gözüne girmek için onun uç fikirlerinden daha uç fikirler öne sürdükleri ve bu fikirlerin kabul olduğu sabittir. Grup varlığını mevcut fikirlere muhalefet ederek onu daha doğru kılmak için uğraş vermeye değil, karizmatik ya da geleneksel lideri onamaya borçludur. Onamayanın kellesi gider (geleneksel) ya da makamı düşer (karizmatik).

Rasyonel otoritede ise iktidar ikna ekseninde gerçekleşir. Otorite sahibinin hem yakın çevresini, hem de toplumu (vergiverenleri, halkı, meclisi vb.) ikna etmesi gerekir. İkna meşruiyet için geçerlidir. Bu nedenle kimi zaman toplumun her kesiminden onay alınması gerekir.

Maalesef biat dediğimiz süreç, ikna dediğimiz süreçten daha hızlıdır. Genelde dürtüseldir (akılla değil duyguyla hareket edilir) ve bu nedenle de uygulamaya daha hızlı geçirilir. Yaratacağı tepkiler de otoriter yollarla kolaylıkla sönümlenebileceğinden herhangi bir endişe olmadan hareket edilebilir. Otorite kayıpsız uygulanır.

Oysa rasyonel örgütlenmede neyin iyi olduğuna karar vermek vakit ister. Üstelik, eleştiri, ifade özgürlüğü, mutabakat gibi kavramlar önemli olduğundan, hiziplerle mücadele edilir. Karar alıcılar budala durumuna düşmekten, rezil olmaktan, meşruiyet sınırlarını aşmaktan korkarlar (oysa diğer tarafta amaca uygun olduğu sürece her türlü budalalık kutsanır; insanlar lider tarafından eleştirilmedikçe asla rezil olmazlar). Ne var ki bu korku ve endişeler en doğru kararı almak için kılı kırk yarmayı sağlar. Nihayetinde toplum için en iyi olan karara ulaşma olasılığı artar.

Saydığım bu nedenlerden ötürü akılcı örgütler, duygulara veya insanların kutsallarına hitap eden karizmatik ya da geleneksel örgütlenmeler karşısında yenilmeye mahkûmdur.

Pek tabi “neden tüm dünyada böyle olmuyor o halde?” diye sorabiliriz. Olmuyor; çünkü gelişmişlikle otoritenin uygulanma biçimi birbirine paraleldir. Otoritenin uygulanma biçimi de ne kadar gelişeceğiniz belirleyen faktörlerden biridir. Yani burada bir kısır döngü mevcuttur. Bu kısır döngüye neden girildiği de “tarihsellik” adı verdiğimiz sihirli bir kelimenin içinde yatar.

Demokrasi nedir?

Evvela bir toplumun kendi “tarihinde” demokrasiyi ne kadar içselleştirdiği ve demokrasiyi kavrayış ve uygulayış biçimi kilit bir parametredir. Aziz Nesin’in “Zübük” eserinde İbrahim Zübükzade’nin dediği gibi: “Demokrasi öyle bir şeydir ki, dadından yinmez” modunda bir demokrasi anlayışının, bu kelimenin bizzat demokrasi katillerince telafuz edilmesi sonucunu doğurur.

Türkiye örneği için demokrasi algısının epey çarpık olduğunu söyleyebiliriz: Demokrasinin sadece “oy verme” unsurunu yüceltip, kalan diğer unsurlarını dışlayan çarpıklık. “Çoğunluğun bir bildiği vardır” safsatası iktidar partisinin %50 civarlarında oy aldığı dönemde çok sık kullanıldı. 7 Haziran’dan beri rastlamasak da, “tepkinin yeri sandıktır” ifadesi yine de aynı siyasal katılım türünü tek ve kutsal hale getiriyor.

Demokrasinin diğer unsurlarından bahsetmeden, sadece bu fikri irdeleyelim: Çoğunluğun bildiği doğru mudur gerçekten?

Belli şartlar ihmal edilirse ya da belli şartların varlığı altında “evet”. Örneğin üzerinde fikir birliğine varılmış “kötüler” (cinayet, tecavüz, çocuk istismarı vb.) ve “iyiler” (yardım severlik, misafirperverlik vb.) kavramsal olarak değerlendirmeye tabi tutulduğunda kalabalıklar iyiye iyi, kötüye kötü diyecektir. Bu ortak değerlere dayanarak değerlendirme yapmak “sağduyu” olarak adlandırılır (Siyasetçilerse “kamu vicdanı” kelime çiftini daha çok severler). Estetik değerlerle ilgili de kalabalığın paylaştığı ortak beğeni kriterleri olduğunu, kalabalığa hitap etmesi amacıyla üretilen popüler estetik değerlerin zaten kalabalığın beğenisine göre dizayn edildiğini söyleyebilir. Örneğin bir belediye otobüsü tasarımı zaten halkın beğenisi için yapılır. Bu yüzden tasarımınızı halka sorarak seçmeniz akla yatkın olabilir.

Elbette devleti önümüzdeki 4–5 yıl için kimin yöneteceğini de halka soracağız. Demokrasi buna deniyor… Ama sadece buna değil. Çünkü sadece “sormak” demokrasi olmaz.

Şimdi sizlere “kalabalığın sihri” adı verilen bir kavramı tanıtayım: 1907’de Sir Francis Galton tarafından icat edilen bu kavram, Galton’un o tarihlerde 787 köylüden bir öküzün ağırlığını tahmin etmesini istemesinden doğdu. Köylülerin hiçbiri doğal olarak tam yanıtı vermemiş olsa da tüm yanıtların ortalaması alındığında neredeyse öküzün gerçek ağırlığı çıkmıştı. İşte bu kalabalığın marifetiydi… Tıpkı Kim Milyoner Olmak İster yarışmasındaki seyirci jokeri gibi… Seyirci jokeri (en azından kolay sorularda) genelde size doğru yanıtı sağlar.

Peki Sir Francis Galton öküzün ağırlığını 787 köylüye değil de 787 şehirliye sorsaydı, aynı mükemmel yanıtı elde edebilir miydi acaba? Ya da Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında seyirciye “Pi sayısının ondalık kısmının 65. Basamağı nedir?” veya “Sıcaklık ile ses hızı arasındaki bağıntıyı veren denklemin adı nedir?” gibi çok spesifik bir soru sorulsa idi, kalabalığın sihrinden faydalanmak mümkün olabilir miydi?

Demek ki demokraside sandığın rasyonel bir işlevi olduğu, oy vermeye gidenlerin hepsinin (en azından memleket adına doğru sonuçlar yaratabilecek kadar çoğunluğunun) şu aşağıdaki iki şartı taşıdığı varsayımına dayanıyor:

1. Seçmenin politika ve partiler hakkında bir bilgi dağarcığı ya da deneyimi bulunuyor.

2. Seçmen seçimin sonuçlarından doğrudan etkileniyor (ki böylece verdiği yanıttan ötürü bir sorumluluk duygusuna sahip olsun).

Demokrasi (başka bir ifadeyle poliarşi) bu yüzden sadece sandıktan ibaret değil, 1) SANDIK 2) TARAFSIZ BASIN VE EŞİT PROPAGANDA HAKKI 3) GÜÇLER AYRILIĞI adı verilen üç unsurdan ibarettir. “Tarafsız basın ve eşit propaganda hakkı” birinci unsuru, sandığı güvence altına alır. Sırf yukarıdaki varsayımları geçerli kılmak için. Zira bu varsayımlar doğru olmayınca demokrasi olmuyor. Güçler ayrılığı da hem seçimin emniyetli ve adil gerçekleşmesi hem de seçimden sonra seçilenlerin sistemi kendileri adına manipüle etmemesi için var; ve “kamu vicdanı” adına daha güçlü bir denetim sağlamak adına tesis edilir. Sandık haricindeki diğer unsurların varlığı Fransız ve İngiliz adetlerinin sürdürülmesinden değil, yukarıda bahsi geçen şartların yerine getirilmesi ve seçimin toplum için en akıllı yönde sonuç vermesinin güvence altına alınmasının istenmesinden kaynaklanır. Bu kurumları da sırf bu yüzden tesis ettiler: Ola ki şımarırsak, bizi sınırlasınlar… (Ah şu batının ahlakı!!!)

Karizmanın Çocuklarıyız

Bizim büyük talihsizliğimiz, ezelden beridir karizmatik /geleneksek otorite kokteylinin iktidarda olması, demokrasi algımızın da bu kokteyl üzerine kurulu olmasıdır. Bu A partisi ya da B partisi, özellikle X ya da Y lideri meselesi değildir: Dünya “yeni toplumsal hareketler” adını verdiğimiz, kimlik siyaseti etrafında şekillenirken bizler Westminster tipi demokrasinin “Devlet Baba” adı verilen karizmatik ve geleneksel figürün baskın olduğu bir taklidini uygulamakta devam ediyor, ve hatta hala onu tesis etmeye çalışıyoruz.

Daha kötüsü, bu “babamız” her nedense aynı zamanda o kadar naif, o kadar kırılgan ki, bu figüre karşı her fikir bir bozgunculuk, bir “devlet elden gitticilik” yorumuyla ele alınıyor. Tek bir bed yorum, bed fikir ortalığı ayağa kaldırmaya yetiyor. Hâlâ ifade özgürlüğünün sınırlarını tartışıyoruz biz. Eller Mars’a insan göndermeye hazırlanırken.

Ne barajların, ne havalimanlarının, ne şehir planlamasının akılcı usûllerle yapılmadığı, yargının ve basının işlevini yitirdiği memleketimiz her konuda yüksek hızla dibe yuvarlanırken, rasyonel otoriteyle hareket ettiğini iddia eden örgütler ya “sadece öyle görünüyor”, ya ikna süreçlerinde hizipleşip kavgaya tutuşuyor ya da karar alıp uygulamakta son derece geç kalıyorlar.

İşte rasyonalitenin büyük talihsizliği de bizlerin büyük kısır döngüsünden kaynaklanıyor. Bizler karizmatik otoritenin çocuklarıyız. Hayata, devlete bakış açımız bu.

Yazar Hakkında: Tevfik Uyar


Uçak Mühendisi, Sosyolog ve MBA. Organizasyonel davranış ve örgüt psikolojisi üzerine çalışmıştır. Aynı sahada doktora eğitimine devam eden Uyar, ödüllü bir bilimkurgu yazarıdır.

İlgili Yazılar

Yorum yapın (Facebook ya da Twitter profilinizle de yorum yapabilirsiniz...)

%d blogcu bunu beğendi: