Monthly Archives: Ekim 2015

BİZİM BÜYÜK TALİHSİZLİĞİMİZ

Organizasyon ya da Türkçesiyle “Örgütlenme”, en az iki kişinin varlığında, birinin diğerlerine iş yaptırma (otorite) ya da onlar adına karar alma erkine (iktidar) sahip olmasıyla ortaya çıkar. Aile, sınıf, dükkân, şirket, devlet dairesi, devlet… Bu örgütlerden her birinde belli konularda söz sahibi belli kimseler mevcuttur. Bu söz sahipliği biçimsel (formel, yani adı belli) olabildiği gibi biçimsel olmayan (informel, örneğin yetkisi olmamasına rağmen sözü dinlenen kişilerin varlığı) şekilde de olabilir. Daimi olabildiği gibi, geçici ya da konusuna göre olabilir. İyi veya kötü, verimli ya da verimsiz, gönüllü ya da gönülsüz de olabilir. Ama bir şekilde olur.

Max Weber’in otorite tipolojisine göre otorite üç türdür:

  1. Geleneksel otorite,
  2. Karizmatik otorite,
  3. Rasyonel (yasal) otorite.

Bunların her birisi için uzun uzun tanım yapmaya gerek yok. Her birisi yöneticiliğin vasfını nasıl kazandığını sahip olduğu ilk kelimeyle anlatıyor. Tahmin de edileceği üzere geleneksel otorite, güç sahibinin gücünü gelenekten almasını ifade eder: Taht sahiplerinin belli bir aileden olması… Ezelden beridir ülkeyi belli bir hanedanlık yönetiyorsa ve sıradaki yöneticinin yine o hanedandan olmasının nedeni “ezelden beridir öyle olması” ise geleneksellik söz konusudur.

Karizmatik otorite, liderin gücünü karizmasından kazanmasından, onu takip edenlerin, “neden o?” sorusuna “çünkü o şöyle ağadır, böyle paşadır” yanıtını vermesinden kaynaklanır. Gücü de karizmasıyla paralel ölçüdedir. Kendini oraya getiren “rasyonel” yasalardan daha kuvvetlidir; gerektiğinde karizmasıyla (pratikte emir verme gücüyle) dilediğini yapabilir. Doğal olarak sistemin işleyişi tamamen kişiye bağlıdır; kişinin görevi bir şekilde bırakmasıyla artık yeri doldurulamaz. Sürdürdüğü sistem çöker.

Rasyonel (ussal) ya da akılcı otorite ise, otoriteye kimin sahip olacağının akılcı yollarla belirlendiği, yönetici veya liderin vasıflarını ancak yasayla kazandığı otorite türüdür. Sağlıklı bir demokraside geçerli olan otorite türü rasyonel otoritedir. Politik güce sahip olan herkes geleneklerinden, karizmasından değil, o iş için uygun olmasından ötürü o güce sahiptirler.

Biat ve İkna

İktidar, yani “iş yaptırabilme” erki, bu üç otoritede farklı şekilde ortaya çıktığından, karar alma süreçleri birbirinden farklıdır.

Geleneksel ya da karizmatik otorite biçiminde iktidar, itaat / biat ekseninde gerçekleşir. Otorite sahibi düşünür, karar verir, “olsun” der ve olur. Hâtta ve hatta kötü bir karar tartışıldıkça iyileşmez; aksine kötüleşir. Otokratik liderlik altındaki bir grupta grup üyelerinin itaat ve biatte birbiriyle yarıştığı, otorite sahibinin gözüne girmek için onun uç fikirlerinden daha uç fikirler öne sürdükleri ve bu fikirlerin kabul olduğu sabittir. Grup varlığını mevcut fikirlere muhalefet ederek onu daha doğru kılmak için uğraş vermeye değil, karizmatik ya da geleneksel lideri onamaya borçludur. Onamayanın kellesi gider (geleneksel) ya da makamı düşer (karizmatik).

Rasyonel otoritede ise iktidar ikna ekseninde gerçekleşir. Otorite sahibinin hem yakın çevresini, hem de toplumu (vergiverenleri, halkı, meclisi vb.) ikna etmesi gerekir. İkna meşruiyet için geçerlidir. Bu nedenle kimi zaman toplumun her kesiminden onay alınması gerekir.

Maalesef biat dediğimiz süreç, ikna dediğimiz süreçten daha hızlıdır. Genelde dürtüseldir (akılla değil duyguyla hareket edilir) ve bu nedenle de uygulamaya daha hızlı geçirilir. Yaratacağı tepkiler de otoriter yollarla kolaylıkla sönümlenebileceğinden herhangi bir endişe olmadan hareket edilebilir. Otorite kayıpsız uygulanır.

Oysa rasyonel örgütlenmede neyin iyi olduğuna karar vermek vakit ister. Üstelik, eleştiri, ifade özgürlüğü, mutabakat gibi kavramlar önemli olduğundan, hiziplerle mücadele edilir. Karar alıcılar budala durumuna düşmekten, rezil olmaktan, meşruiyet sınırlarını aşmaktan korkarlar (oysa diğer tarafta amaca uygun olduğu sürece her türlü budalalık kutsanır; insanlar lider tarafından eleştirilmedikçe asla rezil olmazlar). Ne var ki bu korku ve endişeler en doğru kararı almak için kılı kırk yarmayı sağlar. Nihayetinde toplum için en iyi olan karara ulaşma olasılığı artar.

Saydığım bu nedenlerden ötürü akılcı örgütler, duygulara veya insanların kutsallarına hitap eden karizmatik ya da geleneksel örgütlenmeler karşısında yenilmeye mahkûmdur.

Pek tabi “neden tüm dünyada böyle olmuyor o halde?” diye sorabiliriz. Olmuyor; çünkü gelişmişlikle otoritenin uygulanma biçimi birbirine paraleldir. Otoritenin uygulanma biçimi de ne kadar gelişeceğiniz belirleyen faktörlerden biridir. Yani burada bir kısır döngü mevcuttur. Bu kısır döngüye neden girildiği de “tarihsellik” adı verdiğimiz sihirli bir kelimenin içinde yatar.

Demokrasi nedir?

Evvela bir toplumun kendi “tarihinde” demokrasiyi ne kadar içselleştirdiği ve demokrasiyi kavrayış ve uygulayış biçimi kilit bir parametredir. Aziz Nesin’in “Zübük” eserinde İbrahim Zübükzade’nin dediği gibi: “Demokrasi öyle bir şeydir ki, dadından yinmez” modunda bir demokrasi anlayışının, bu kelimenin bizzat demokrasi katillerince telafuz edilmesi sonucunu doğurur.

Türkiye örneği için demokrasi algısının epey çarpık olduğunu söyleyebiliriz: Demokrasinin sadece “oy verme” unsurunu yüceltip, kalan diğer unsurlarını dışlayan çarpıklık. “Çoğunluğun bir bildiği vardır” safsatası iktidar partisinin %50 civarlarında oy aldığı dönemde çok sık kullanıldı. 7 Haziran’dan beri rastlamasak da, “tepkinin yeri sandıktır” ifadesi yine de aynı siyasal katılım türünü tek ve kutsal hale getiriyor.

Demokrasinin diğer unsurlarından bahsetmeden, sadece bu fikri irdeleyelim: Çoğunluğun bildiği doğru mudur gerçekten?

Belli şartlar ihmal edilirse ya da belli şartların varlığı altında “evet”. Örneğin üzerinde fikir birliğine varılmış “kötüler” (cinayet, tecavüz, çocuk istismarı vb.) ve “iyiler” (yardım severlik, misafirperverlik vb.) kavramsal olarak değerlendirmeye tabi tutulduğunda kalabalıklar iyiye iyi, kötüye kötü diyecektir. Bu ortak değerlere dayanarak değerlendirme yapmak “sağduyu” olarak adlandırılır (Siyasetçilerse “kamu vicdanı” kelime çiftini daha çok severler). Estetik değerlerle ilgili de kalabalığın paylaştığı ortak beğeni kriterleri olduğunu, kalabalığa hitap etmesi amacıyla üretilen popüler estetik değerlerin zaten kalabalığın beğenisine göre dizayn edildiğini söyleyebilir. Örneğin bir belediye otobüsü tasarımı zaten halkın beğenisi için yapılır. Bu yüzden tasarımınızı halka sorarak seçmeniz akla yatkın olabilir.

Elbette devleti önümüzdeki 4–5 yıl için kimin yöneteceğini de halka soracağız. Demokrasi buna deniyor… Ama sadece buna değil. Çünkü sadece “sormak” demokrasi olmaz.

Şimdi sizlere “kalabalığın sihri” adı verilen bir kavramı tanıtayım: 1907’de Sir Francis Galton tarafından icat edilen bu kavram, Galton’un o tarihlerde 787 köylüden bir öküzün ağırlığını tahmin etmesini istemesinden doğdu. Köylülerin hiçbiri doğal olarak tam yanıtı vermemiş olsa da tüm yanıtların ortalaması alındığında neredeyse öküzün gerçek ağırlığı çıkmıştı. İşte bu kalabalığın marifetiydi… Tıpkı Kim Milyoner Olmak İster yarışmasındaki seyirci jokeri gibi… Seyirci jokeri (en azından kolay sorularda) genelde size doğru yanıtı sağlar.

Peki Sir Francis Galton öküzün ağırlığını 787 köylüye değil de 787 şehirliye sorsaydı, aynı mükemmel yanıtı elde edebilir miydi acaba? Ya da Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında seyirciye “Pi sayısının ondalık kısmının 65. Basamağı nedir?” veya “Sıcaklık ile ses hızı arasındaki bağıntıyı veren denklemin adı nedir?” gibi çok spesifik bir soru sorulsa idi, kalabalığın sihrinden faydalanmak mümkün olabilir miydi?

Demek ki demokraside sandığın rasyonel bir işlevi olduğu, oy vermeye gidenlerin hepsinin (en azından memleket adına doğru sonuçlar yaratabilecek kadar çoğunluğunun) şu aşağıdaki iki şartı taşıdığı varsayımına dayanıyor:

1. Seçmenin politika ve partiler hakkında bir bilgi dağarcığı ya da deneyimi bulunuyor.

2. Seçmen seçimin sonuçlarından doğrudan etkileniyor (ki böylece verdiği yanıttan ötürü bir sorumluluk duygusuna sahip olsun).

Demokrasi (başka bir ifadeyle poliarşi) bu yüzden sadece sandıktan ibaret değil, 1) SANDIK 2) TARAFSIZ BASIN VE EŞİT PROPAGANDA HAKKI 3) GÜÇLER AYRILIĞI adı verilen üç unsurdan ibarettir. “Tarafsız basın ve eşit propaganda hakkı” birinci unsuru, sandığı güvence altına alır. Sırf yukarıdaki varsayımları geçerli kılmak için. Zira bu varsayımlar doğru olmayınca demokrasi olmuyor. Güçler ayrılığı da hem seçimin emniyetli ve adil gerçekleşmesi hem de seçimden sonra seçilenlerin sistemi kendileri adına manipüle etmemesi için var; ve “kamu vicdanı” adına daha güçlü bir denetim sağlamak adına tesis edilir. Sandık haricindeki diğer unsurların varlığı Fransız ve İngiliz adetlerinin sürdürülmesinden değil, yukarıda bahsi geçen şartların yerine getirilmesi ve seçimin toplum için en akıllı yönde sonuç vermesinin güvence altına alınmasının istenmesinden kaynaklanır. Bu kurumları da sırf bu yüzden tesis ettiler: Ola ki şımarırsak, bizi sınırlasınlar… (Ah şu batının ahlakı!!!)

Karizmanın Çocuklarıyız

Bizim büyük talihsizliğimiz, ezelden beridir karizmatik /geleneksek otorite kokteylinin iktidarda olması, demokrasi algımızın da bu kokteyl üzerine kurulu olmasıdır. Bu A partisi ya da B partisi, özellikle X ya da Y lideri meselesi değildir: Dünya “yeni toplumsal hareketler” adını verdiğimiz, kimlik siyaseti etrafında şekillenirken bizler Westminster tipi demokrasinin “Devlet Baba” adı verilen karizmatik ve geleneksel figürün baskın olduğu bir taklidini uygulamakta devam ediyor, ve hatta hala onu tesis etmeye çalışıyoruz.

Daha kötüsü, bu “babamız” her nedense aynı zamanda o kadar naif, o kadar kırılgan ki, bu figüre karşı her fikir bir bozgunculuk, bir “devlet elden gitticilik” yorumuyla ele alınıyor. Tek bir bed yorum, bed fikir ortalığı ayağa kaldırmaya yetiyor. Hâlâ ifade özgürlüğünün sınırlarını tartışıyoruz biz. Eller Mars’a insan göndermeye hazırlanırken.

Ne barajların, ne havalimanlarının, ne şehir planlamasının akılcı usûllerle yapılmadığı, yargının ve basının işlevini yitirdiği memleketimiz her konuda yüksek hızla dibe yuvarlanırken, rasyonel otoriteyle hareket ettiğini iddia eden örgütler ya “sadece öyle görünüyor”, ya ikna süreçlerinde hizipleşip kavgaya tutuşuyor ya da karar alıp uygulamakta son derece geç kalıyorlar.

İşte rasyonalitenin büyük talihsizliği de bizlerin büyük kısır döngüsünden kaynaklanıyor. Bizler karizmatik otoritenin çocuklarıyız. Hayata, devlete bakış açımız bu.

YAYA YÜKLENEN HATIRA VE ACI: CHACONNE…

Kimi zaman internetin bize sağladığı imkânların farkında olmadığımız oluyor. En azından müzik anlamında istediğimiz her şeye yüksek olasılıkla ulaştığımız çağdayız. Halbuki ezelden 56K modemle bir saatte 4 MB’lık MP3 indirirdik… O da bulursak. Değil mi?

Bach’ın en müthiş eserlerinden biri, kimi müzikologların insanlık tarihindeki en iyi, kimilerinin bir solo keman için tarihteki en iyi parça olarak nitelendirdikleri Partita No.2 in D Minor’ün 5. bölümü, Chaconne‘den (ya da orijinal italyanca adıyla Ciaccona) çok kısa bahsedeyim. Fakat önce eseri bir dinlemeye başlayın isterseniz:

Şevki Karayel’den öğrendiğimize göre Bach, Partita No.2’yi bestelemeye başladıktan bir süre sonra ilk eşi vefat etmiş. 5. bölümünü de bu vefatın ardından bestelemiş. Wikipedia‘dan öğrendiğime göre iddianın sahibi Profesör Helga Thoene. Ne var ki bu iddia biraz tartışmalıymış. İddia tartışmalı da olsa, eserin diğer bölümlerden fazlaca uzun, fazlaca hüzünlü, fazlaca duygu yüklü olması iddianın haklı olduğunu düşünmenize neden oluyor.

Şevki Karayel, 22 Ekim tarihli resitalinde eserin piyano transkripsiyonunu çaldı. Besteyi piyanoya uyarlayan Ferruccio Bussoni imiş. Bussoni trankripsiyonunu aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz:

Ve bugün bu eserin gitar transkripsiyonunu dinleme şansı da buldum. Dedim ya? Eseri bu kadar sevmeme rağmen daha önce internette farklı enstruman uyarlamalarını dinlemek hiç aklıma gelmemiş. Belki klasik müziği çok takip etmediğimden ya da bu konuda çok bilgi sahibi olmadığımdandır. Fakat işte; orada dinlememizi bekliyor:

Ve şimdi şu aşağıdaki video da Stokowski tarafından orkestraya uyarlanmış hali…

https://www.youtube.com/watch?v=LoU_ToDmsKQ

Bu da arzu eden için çello uyarlaması:

 

Bence en güzeli, orijinal enstrumanının solosu… Bach’ın vefat eden eşinin anısını notalara gömdüğüne inandığım, tüm duygularını yaylardan çıkan titreşimlere bağladığı ve tellerle ağladığı.

Hepsini dinlemek bir saati aşıyor. Bilgisayar başında otururken değil de, bir yerlere kaydedip, kendinizle kaldığınızda dinlemenizi tavsiye ederim.

MESLEKSİZLİK FİKRİNDEN “SİZ KİMSİNİZ?” ANKETİNE

İnsanların öldükten sonra daha çok ilgiye mazhar olduğu reddedilemez bir gerçek. Bunun bir “kayıp” psikolojisinden mi, yoksa ilgilenmemiz, okumamız gereken çok şey olması fakat ölümün tüm bu ilgimizi sadece birine yönlendirmek için çok geçerli bir neden olmasından mı kaynaklandığı tartışılır. Bence ikincisi…

Nitekim Çetin Altan’ı “yeniden” değil, bayağı bayağı yeni keşfediyorum. Kendisiyle ilgili ilk fikirlerim oluştuğunda ben bugünkü ben değildim. Önyargı mı dersiniz artık, yoksa başka bir yanlılıktan mı kaynaklanır bilmem, o ilk intibaya yaslanıp kendisini “bir köşe yazarı” olarak niteleyip geçmişim. Bu kadar kuvvetli bir edebiyatçı olduğunu, “bir avuç gökyüzü” adlı sinema filminin onun kitabından uyarlandığını ve yarattığı daha pek çok kavramı yeni öğrendim. Nebil Özgentürk’ün kendisini konu aldığı “Bir Yudum İnsan – Çetin Altan” belgeseliyle başladım, eski konuşmalarıyla devam ediyorum (bu konuda Ömer Cansızoğlu’na teşekkür etmem gerek). Sırada kitapları var.

Uzatmayayım; kendisinin Türkiye’nin en önemli problemi olarak addettiği şey “mesleksizlik“. Mesleksizlik adına kendisi çok şey yazıp çizmiş, kendisinin yazıp çizdikleri üzerine yazıp çizilen daha onlarcası var. Mesleksizliğin ne olduğu, niçin bu sorunu Türkiye’nin esas problemi olarak gördüğünden bahsetmeyeceğim. Kendisinin bu fikrine katılınır ya da katılınmaz, ayrı mesele. Benim dikkatimi çeken Türkiye’de insanların “siz kimsiniz” sorusuna verdiği yanıtlarda mesleklerinden değil, başka şeylerden, mesela tuttukları takımdan, ya da siyasal kimliklerinden, memleketlerinden bahsettikleri yönündeki söylemi oldu. Merak ettim ve internet kullanıcıları arasında bir araştırma yapmaya karar verdim. Hakikaten; acaba insanlara “siz kimsiniz?” diye sorduğumda kaçı mesleğini söyleyerek yanıt verecek; ki bu da iyi bir şey midir, kötü bir şey midir, tartışılır. Benim odaklandığım kısım burası değil. Çetin Altan’ın bahsettiği mevzuu başka bir mevzu da daha derinlikli bir problem. Beni bu soruyu sormaya iten merakım buradan doğdu sadece.

Sadede gelirsek; belki de içlerinden birisi olduğunuz sevgili katılımcılara önce sadece şu aşağıdaki soruyu:

SORU 1: Siz Kimsiniz? – Ben her şeyden önce bir ……………..’yım

Daha sonra da “her şeyden önce” ifadesinin katılımcıları yönlendirebileceği düşüncesiyle şu soruyu:

SORU 2: Siz Kimsiniz? – Ben bir …………….’yım

sordum.

Çarpıcı sonuçları aşağıda sizle paylaşıyorum.

 

Sayısal Bilgiler ve Birinci Ayrım


 

Araştırmaya 1. SORU‘ya yanıt veren 619, 2. SORU‘ya yanıt veren 206 kişi olmak üzere 825 kişi katıldı.

Muhtemelen teknik nedenlerden dolayı mükerrer kayda geçen yanıtlar, boş yanıtlar, anlamsız harf dizileri ve küfürler çıkarıldıktan sonra 778 yanıt kaldı (S1 – 577 ve S2 – 201).

Bu yanıtları önce detaylı kategorilendirip (üçüncü ayrım), bu kategorileri birleştirerek üç seferde dokuz kategoriye indirgedim (birinci ayrım). Aşağıda bunlardan detaylı olarak bahsetmiş olacağım zaten.

Son kategorizasyondan sonra (birinci ayrım) elde ettiğim sayılar şöyle oldu:

1A-SORU12

Grafikten de görüleceği üzere katılımcıların %32‘si kendisini Birey veya İnsan olarak tanımladı. %23’ü kişisel bir özelliğinden, duygu durumundan veya bireysel amacından (Örn: Korkusuz, korkak, zavallı, acı çeken, doğruyu bulmaya çalışan, yalnızlıktan muzdarip vb.) bahsetmeyi tercih etti. %9‘u ise mesleğinden, hobisinden ya da ilgi alanından (Örn: Mühendis, sanatçı, teknoloji sever, bilim aşığı vb.) bahsetmeyi tercih etti. %5‘i Din / Milliyet (ateist, müslüman, Türk, Kürt…), %5’i Cinsiyet ya da Aile Rolü (anne, baba, kadın, erkek, eşcinsel…) %3’ü İdeolojik / Siyasi (sosyalist, kemalist, devrimci…) ve %3’ü “doğrudan hiç / hiç kimse / hiçbir şey” yanıtını verdi. %6‘lık dilimde yer alan Canlı / Tür kategorisi içerisinde ise başka hayvanlardan, bitkilere ya da sadece kendini bir canlı olarak tanımlamaya varan çeşitlilik var. İleride ilginç yanıtlara değineceğim.

 

Önce Meslek…


Madem çıkış noktamız “mesleksizlik” idi, Meslek / Uğraş / İlgi Alanı (66 kişi) kategorisinin kırılımına bakalım.

Doğrudan doğruya mesleğinden bahseden katılımcıların sayısı sadece 41. Yani %5,3‘e karşılık geliyor. Mühendis (6 kişi) ve Sanatçı (6 kişi) önplana çıkıyor. Öğrenciliği meslek sayarsak bu sayı 50‘ye çıkıyor, zira 9 katılımcı kendini “öğrenci” olarak tanımlamış. Ayrıca uğraş ve ilgi alanlarından bahseden (kumarbaz, gezgin, teknodeli vb.) 16 kişi var.

Kendilerini meslek, uğraş ve ilgi alanı ile ifade etmede SORU 1 ve SORU 2 fark yaratmış mı diye bakınca sırasıyla %8 ve%10 olduğunu görüyoruz ve bu da anlamlı bir fark değil (p < 0.05)*.

Yani katılımcılar gerçekten de kendilerini pek meslekleriyle tanıtmayı tercih etmemişler.

İlk başta bu sonucun nedeni olarak kendi soru sorma biçimimden şüphelenmiştim ancak o da anlamlı bir fark yaratmadığına göre, nasıl sorulduğundan bağımsız olarak mesleklerimizi birincil kimlik öğesi olarak görüyor olanlarımız ortalama %5,3 düzeyinde kalmış görünüyorlar.

 

Birey / İnsan


İlginç bir şekilde “birey” veya “insan” yanıtını veren çok ama çok fazla katılımcı oldu (248 kişi, %31,9).

İnsanın aklına ilk olarak birinci sorudaki “her şeyden önce” kalıbının buna neden olduğu geliyor. Bu yüzden 1. Soru ve 2. Soru arasındaki “Birey / İnsan” yanıtı verenlerin sayıları arasındaki farkın (sırasıyla 205 kişiye 43 kişi) anlamlı olup olmadığına baktım. Sonuç anlamlı (p<0.05). Yani birinci sorunun soruluş biçimi Birey / İnsan yanıtının verilmesine gerçekten de etkide bulunmuş görünüyor.

Kırılımına bakacak olursak; 195 kişi doğrudan insan derken, 43 kişi birey demiş. 6 kişi kendini Homo sapiens olarak tanımladı. Dört kişi farklı formlarda insan ve bireye işaret ettiler.

 

Kişilik Özelliği / Duygudurum / Bireysel Amaç


Bu grubun üçüncü ayrımında Pozitif Karakter Özelliği, Negatif Karakter Özelliği, Belirsiz Kişilik Özelliği, Duygu Durum ve Yaşam Amacı ya da Geleceğe Dönük Amaçlar var (Toplam 181 kişi, %23,3).

Karakter

Soruya yanıt verirken katılımcılar kendilerinin negatif, pozitif ya da duruma göre (-) veya (+) yorumlanabilecek (mesela “meraklı” olmanın hem negatif hem de pozitif anlamı olması gibi…) özelliklerinden bahsetmeyi tercih ettiler (Pozitif 54, Negatif 44, Belirsiz 42 kişi).

Aralarında uzun uzun cümleler de vardı (Vicdanı ve mantığıyla hareket eden ve dünya üzerindeki her türlü varlıklar uyum ve saygı içinde yaşamaya inanan bir insanım gibi). Bu gibi ifadeleri de içeriğine göre pozitif veya negatif karakter özelliği olarak yorumladım.

İşin gerçeği en çeşitli kategori bu oldu. O kadar çeşitliydi ki, zeki (4), vicdanlı (5), meraklı (7) ve hayalperest (6) olmak düşük frekanslarına rağmen çok rastlanan az sayıda sonuç olarak ortaya çıktı.

Duygudurum

Bu alt kategoride yer alan yanıtlar katılımcıların içinde bulunduğu duygu halinden bahsetmeyi (kafası karışık, mutsuz, .…. yapan ve bundan acı çeken bir zavallı vb.) tercih ettiği yanıtlardı (21 kişi). Yalnız olmaktan (4) başka ön plana çıkan bir yanıt olmadı (Bu yanıtı bir üzüntü belirttiği hissine kapıldığım için duygudurum alt kategorisinde saydım. Diğer alternatifi “bekâr” anlamıyla ele alıp, bir medeni hal kategorisi açmaktı ama diğer medeni haller hiç yoktu).

Bireysel Amaç

Bu alt kategoride yer alan yanıtlar katılımcının yaşamaktaki amacı ve gelecekteki amaçlarını içeren yanıtlar oldu (13 kişi).

 

Canlı / Tür


45 kişi kendini doğrudan bir canlı (30 kişi) olarak tanımladı veya bir hayvan (14 kişi) ya da bir bitki (1 kişi) olarak tanımladı. İlgi çekeceğini düşündüğüm için hayvan listesini paylaşıyorum. 3 kişinin “At” demiş olmasının bir açıklaması olabilir.

AT
at
Atım
eşek
fok balığıyım
Hayvan
Hayvanım
hayvanım
kaplan
kedi
Kertenkele
Kopekbaligi
Memeli hayvan
su aygırı

 

Din / Milliyet (39)  ve İdeolojik / Siyasi (25)


Doğrudan dinini bildiren yanıtlar ya da dine referans veren kelimeler “Din” ayrımında yer aldı:

Atesit (9), Müslüman (11) ve din referanslı tanımlar (kul, nur talebesi vb.) (7) olmak üzere toplam 21 kişi (%3,5).

Etnik kökenini bildiren yanıtlar ve 1 adet de “zenci” yanıtı Milliyet ayrımında yer aldı:

Türk (9), Kürt (2) ve Zenci (1) olmak üzere toplam 12 kişi (%1,5) ve diğer bazı tanımlar (6 kişi).

Doğrudan ideolojik ya da siyasi görüş bildirenler (kemalist, sosyalist, devrimci, laik, anarşist, dünya vatandaşı vb. – 20 kişi) ve siyasi referanslı söylemler (gayri milli, muhalif, ülkesinden tiksinen bir türk vb. 5 kişi) “İdeolojik / Siyasi” ayrımında yer aldı.

 

Cinsiyet (29) veya Aile Rolü (12)


5 Anne, 4 Baba ve 3 Çocuğumuz var (Çocuk burada bir karakter özelliği olarak da belirtilmiş olabilir. Bu şerhi düşeyim).

Cinsiyet yanıtları arasında 6 Erkek (2 erkek, 1 herif, 1 alfa erkeği, 2 adam), 14 kadın (sadece “kadın”. Erkeklerdeki çeşitleme yok), 9 eşcinsel (1 eşcinsel, 1 travesti, 7 ibne) mevcut. Ne var ki “ibne” yanıtlarının bir kısmının soruların sonundaki “-yim” ekinden kaynaklanması mümkün (silinen yanıtlar arasında bulunan “bize ibneyim dedirtmek istiyorsun değil mi?” şeklinde şüpheci bir soruya dayanarak söylüyorum).

 

Göze çarpan diğerleri…


  • Memleket bildiren tek bir kişi var (İskenderunlu)
  • On bir kişi küfretmiş. İkisi doğrudan beni hedefliyor :)
  • Birer adet Oblomov ve Pikachu mevcut.
  • Sekiz kişi kendini tuttuğu futbol takımıyla tanımlamış (3 BJK, 2 FB, 1 GS, 1 Göztepe ve 1 Karşıyaka) (Twitter’den “Karşıyaka” yanıtının sahibinden gelen düzeltme üzerine not: Semt olarak verilmiş bir yanıtmış.)
  • İşsizlikten bahseden iki kişi olmuş.
  • Fikri olmadığını ya da soruya yanıt veremediğimi / veremeyeceğini bildiren 4 kişi olmuş. O yanıtları da “diğer” yanıtlar arasında kattım.
  • 7 kişi kendi ismini yazmış. Bu kişilerden birisi soyismini de yazmış.

Sonuç


“Siz kimsiniz?” sorusunun yanıtlamanın çok zor bir soru olduğunu söyleyenler oldu dün bana.

Kimlik, ben, benlik… Şüphesiz bunlar felsefenin en tartışmalı alanları da olduğundan hepimizin kendimize sıklıkla sorduğu sorulardan biri olsa gerek. Kimliğimizi biz, toplum, aile, devlet (veya devletin ideolojik aygıtları)… Tam olarak hangi faktörlerin nasıl inşa ettiğini kesin olarak söylemek mümkün değil; ve bizim hangi kısmını neden önemsediğimizin tartışmalı nedenleri var.

Ben Çetin Altan’ın mesleksizlik kavramından yola çıkarak gerçekten de mesleklerimizin bizler için öncelikli kimlik öğesi olarak görülüp görülmediğini merak ettim ve tüm katılımcılara tek bir soru sordum. Bu sırada çok daha ilginç yanıtlarla karşılaştım.

Bu çalışma örneklemin seçimi nedeniyle (genelde Twitter yoluyla yayılan, kartopu örneklemesi) bilimsel bir genelleştirme imkânı vermez. Zaten merakımı gidermek ve eğlenmek için gerçekleştirdiğim bir çalışmaydı. Bu yüzden bir sonuç çıkarılmaz ancak yeni araştırma fikirleri çıkabilir.

Mesela aynı çalışmayı başka ülkelerde yürütmeye hevesli başka meraklılar çıkarsa elimizde çok güzel bir karşılaştırma verisi olabilir. Aynı şekilde bu soru sokakta, kırsalda, kasabada sorulduğunda memleketin, etnisitenin ya da dinin daha ön plana çıktığı görülebilir. O zaman da pek güzel bir karşılaştırma verisi olur böylelikle elimizde.

Ya da kadınların kendini hiç çeşitlememesi, erkekliğin ifadesinin çok daha fazla kelimeyle gerçekleşmesi, veyahut kendini “kadın” olarak tanımlayanların sayısının erkeklerden fazla olması, ülkemizde kadınların yaşadığı sıkıntılarla ilişkili olabilir (belki onlar kendilerini daha homojen bir kitle olarak görüyorlardır).

Hatta belki de bu kadar çok “insan” vurgusunun Ankara’da yaşanan katliamla, Suriyeli mültecilerle, önümüzdeki hafta seçim olmasıyla ilgisi vardır… Kimbilir? Her biri için daha fazla araştırma gerek.

Tüm katılımcılara teşekkür ediyorum; umarım sonuçları incelemekten siz de keyif almışsınızdır. Dileyenlere ham verileri gönderebilirim. E-posta yazmanız yeter.

 

İlave Not:

Twitter’den @kawjder adlı kullanıcı “meslek” yanıtlarının azlığının nedeninin toplumda pek az mesleğin karşılık (bilinirlik, icra edilebilme, toplum tarafından olumlanma) bulduğunu, bu yüzden çok düşük oranda kalmış olabileceğini iletti. Kendisine katılıyorum. Gözden kaçırdığım bir noktaya değinmiş olduğu için teşekkürler.

 

Notlar:

  • İstatistik testlerinde ki-kare ve F-testi kullanılmıştır.

 

KÜRESEL ISINMANIN GÖZDEN IRAK KAYNAKLARI

6038935_kmkz440a06Tuhaf günlerden geçiyoruz. Mevsimler bildiğimiz mevsimlere benzemiyor. İklim de bildiğimiz iklim olmaktan çıkıyor giderek. İlkin Haziran ayında Tuzla-Pendik civarında çıkan hortum hiç de alışık olduğumuz tarzda bir doğa olayı değildi bizler için. Devamı da geldi üstelik. Bazı uzmanlar Türkiye olarak yarı tropikal bir iklime hazır olmamız gerektiğini söylüyor.

İklime dayalı pek çok değişikliğin birinci dereceden şüphelisi uzun yıllardır dilimizin iyice alıştığı “küresel ısınma” mevzuu. Neticede Dünya kabaca kapalı bir kutu ve atmosfer ile örtülü. Bu kutunun içerisinde bize yaşanabilir koşulları sağlayan atmosfer bir hava kütlesi olmakla beraber öyle pistonlu  küçük bir kaptaki gibi her noktası benzer özellikler gösteren (homojen) bir kütle değil. Her gaz kütlesi gibi onun da sıcaklık, basınç vb. değerleri var ama kutu bu kadar büyük olunca bu değerler yerine göre değişiklik gösteriyor. Zaten  iklim denen olguyu da bu farklılıklar yaratıyor.

Dünya’mızın atmosferi bildiğimiz diğer atmosfere sahip gezegenlerinkine nazaran güzel bir denge içerisinde. Öyle Mars’taki gibi aylarca sürecek küresel kum fırtınalarına ya da Jüpiter’deki gibi sürekli hareketli ve elektrikli bir havaya sahip değiliz. Tam olarak da az önce söylediğim gibi: Bize yani insanlığa yaşanabilir koşulları sağlayan şey atmosferimiz. Yaşasın gaz küremiz!

Yeniden Hatırlayalım: Küresel Isınmanın Mekanizması

Küresel ısıma dediğimiz konu ise bilindiği üzere yine aynı atmosferin içerisinde yer alan sera gazlarından kaynaklanıyor. Güneş ışınları Dünya yüzeyine düşer. Işınlar atmosferden girip toprağa ulaşır ve enerjinin bir kısmı bu süreçte atmosfer, toprak ve su tarafından tutulur, diğer kısmı ise geri yansıtılır. Bu yansıtma süreci bildiğimiz yansımadır: Tıpkı üzerine ışık düşen nesneler gibi, onları görmemizi sağlayan bir yansıma. Şu an bilgisayarınızın önündeki tuşları bu sayede görürsünüz: Işık düşer, cisim bu ışığın bir kısmını soğurur, hangi renkte görüyorsanız eğer o rengi yaratan dalga boylarındaki ışığı geri yansıtmıştır. Bu kadar basit.

Güneşin ışığının Dünya’nın katı, sıvı ve gaz katmanları tarafından soğurulması yaşamı oluşturan ve idame ettiren başlıca faktörlerden biridir. Yani bu etki Dünya’nın yaşanabilir bir gezegen olması için elzemdir ve şiddeti şimdilik bizler için iyidir de. Ancak atmosferdeki sera gazlarının miktarı arttıkça bu soğurulmanın miktarı da arttığından ilk başta iyi olan şey giderek kötüleşmektedir. Sera gazları (karbondioksit, metan, su buharı, azot dioksit ve ozon) Dünya’dan geri yansıyarak çıkmasını beklediğimiz güneş ışığını soğurur ve ısının Dünya içerisinde hapsolmasına neden olurlar.

Fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan karbondioksitin bir sera gazı olması nedeniyle son üçyüzyılda küresel ısınmanın miktarının özellikle arttığı biliniyor. Zira endüstri devrimi sonrasında bolca tüketilen ve halen de tüketilmekte olan petrolün, doğalgazın ve diğer fosil yakıtların içeriğinde bulunan karbon onların yanmasıyla birlikte milyonlarca yıldır bulundukları yerden kurtulup atmosfere salınırlar. Artan nüfus, kentleşme ve doğa tahribatı nedeniyle ormanların giderek azalıyor oluşu da kardondioksitin besin sentezi yoluyla tekrar atmosferden çekilmesini yavaşlatıyor. Son sekiz bin senede Dünya gezegeni, ormanlarından yarısından fazlasını kaybetmiştir ve bu kaybın yarısından fazlası da son 50 yılda gerçekleşmiştir. Başat bir etken olan kereste tüketiminin yanısıra tarım arazisine ve şehirlere yer açmak için ormanları kesmek bu kaybın başlıca nedenlerindendir.

Sözün kısası küresel ısınma olgusu giderek güçlenmekte ve gün geçtikçe gezegenimiz daha sıcak bir gezegen haline gelmektedir. Küresel ısınmanın endüstri ile ilişkisi bugüne kadar pek çok kez pek çok yerde işlendi. Artık bunu biliyoruz. Bu yüzden bu yazıda endüstri aracılığıyla atmosfere salınan gazların küresel ısınmaya katkısından değil göz önünde bulunmadığından pek de bilmediğimiz bir etmenden bahsedeceğim: Tarım ve Hayvancılık.

(Önce şu uyarıda bulunmalıyım… Buradaki ana fikir kesinlikle “Aslında sanayinin yarattığı kirlilik abartılıyor ve küresel ısınma bir yalandır” değil. Daha önce dergimizde yayınlanmış olan şu yazıda küresel ısınma inkârcılarının bu yolla çeşitli faydalar elde ederek halkın kafasını karıştırmayı iş edindiklerinden bahsetmiştik. Aldanmayınız, itibar etmeyiniz…)

“O son butu yemeyecektin!”

Karbon… Yaşamımızın temeli. Dört bağ yapabilmesi sayesinde başta proteinlerimiz olmak üzere milyonlarca ve hatta milyarlarca organik molekül inşaatı potansiyeline sahip. Doğada bu tip bir kabiliyete sahip olan diğer element silikondur ama silikonlu bileşikler genelde o kadar serttir ki canlılığın silikon üzerine inşası pek mümkün olmazdı. Kısacası karbon tüm canlılığın ortak malıdır. Adresini sorarsanız kendisi toprakta bolca bulunuyor.

Tarımın küresel ısınmaya etkisi çeşitlidir:

Her şeyden önce toprakta bağlı olan karbon tarımla birlikte açığa çıkar, ama bu yeni bir şey değil, zirâ doğal bir süreç olduğundan avcı-toplayıcı olduğumuz dönemlerde de bu süreç hep vardı. Ancak insan tarım yapmaya başladıktan sonra toprak çok daha hızlı bir şekilde karbon zenginliğini kaybetti ve toprakta olanın atmosfere karışmasını daha da hızlandırdı.

Üstelik tarım ürünlerini bizlerin ve hayvanların yemesi sonucunda etkili olan bir başka süreç daha vardır: Yediklerimizi sindirdiğimiz, çeşitli yollarla doğaya bıraktığımız ve bu esnada da atmosferin de bundan nasibini aldığı süreç. Sindirim neticesinde açığa çıkan gazlar ve katı atıklar atmosfer için başka bir sera gazı kaynağı haline gelir.

Tarım toplumlarının miktarı arttıkça artan bu iki etkiye bir üçüncüsü topraklar zenginliklerini kaybettiği zaman eklenir: Gübre. İleride detaylarını vereceğimiz üzere, toprağın kaybettiği zenginliği telafi etmek üzere kullanılan gübre başka bir sera gazı kaynağıdır. Kısacası “beslenmek” başlı başına bir küresel ısınma nedenidir.

Geleneksel tarım ve hayvancılık insan nüfusunun ve dolayısıyla da besin tüketiminin az olduğu çağlarda yine de büyük bir etkiye sahip olmasa gerek. Peki ya şimdi?

İnanılmaz gelebilir ama tarım ve hayvancılığın küresel ısınma nedenleri arasındaki yeri %18’lik payıyla oldukça yüksektir. Bu yüksekliğin nedeni besin endüstrisi. Ya da daha özel olarak ifade edecek olursak endüstriyel tarım ve hayvancılık diyebiliriz. Özellikle tarım ve hayvancılık faaliyetleri sırasında açığa çıkan gazlar karbondioksitten çok daha etkili sera gazlarıdır: Metan ve azot dioksit. Kendileri karbondioksite göre sırasıyla 23 kat ve 296 kat daha fazla sera gazı etkisi yapar.

Kaynak: IamNotUnique

Gezegenimizin kalbine giden yol çiftlik hayvanlarının midesinden geçiyor olabilir. Resim Kaynağı: IamNotUnique

Metan büyük ölçüde hayvanların sindirim sisteminin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Sadece hayvanların gaz çıkarmasından ötürü atmosfere karışan metan gazının 90 milyon tondan fazla olduğunu söylesem? Ve 2,2 milyar ton karbondioksitin etkisine karşılık geldiğini? Tabii ki bu sayılar tek başına bir anlam ifade etmeyecek. Bu yüzden yüzde olarak ifade etmem daha doğru olur: Sadece çiftlik hayvanlarının (büyükbaş ve küçükbaş) çıkardığı gazın küresel ısınmaya katkısı %5 dolaylarında. İnanılmaz değil mi?

Ve maalesef çok etkili bir sera gazı olan metan sadece yellenme yoluyla atmosfere karışmıyor. Bilindiği üzere hayvan dışkıları tarımın ortaya çıkmasından bu yana gübre olarak kullanılırlar. Bu gübrelerin toprağa bekletilmeden ve doğrudan uygulanması açığa çok fazla metan çıkmamasına neden olur ancak bu dışkıların işlenmesi, bekletilmesi ve stoklanması atmosfere metan gazı salınımının devamına neden oluyor. İşte bu de endüstrileşmenin bir “götürüsü”.

Maalesef burada bitmiyor! Gübrelerin toprakta geçirdiği süreçler, yani nitrifikasyon ve denitrifikasyon süreçleri bu defa da açığa azot dioksit çıkmasına neden olur. Ki kendisin karbondioksitten 296 kat daha etkili olduğunu da söylemiştik. Yani gübrenin eldesi de, stoklanması da, kullanımı da küresel ısınmaya ziyadesiyle katkıda bulunuyor.

Aşağıdaki tablo hangi tarım ve hayvancılık faaliyetinin toplam tarım ve hayvancılık karbon salınımı (emisyonu) içerisinde ne kadar payı olduğunu gösteriyor:

Faaliyet Pay
Tarım faaliyetlerinde gübre kullanımı %61
Hayvanların sindirim sistemleri %18
Gübre stoklama, işleme ve taşıma %9
Tarım faaliyetleri için kullanılan fosil yakıtlar %7
Diğer %4
Toplam T&H Karbon Emisyonu %100
Genel Emisyon İçerisindeki payı %18

 

Bazı spesifik nedenlerden ötürü de tarım küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, ki bu nedenler tabloda diğer başlığı altındadır. Sözgelimi çeltik tarlaları su ile kaplı olduklarından atmosferik oksijen toprağa ulaşamaz. Bu nedenle topraktaki organik materyaller anaerobik solunumla parçalanırlar, ki bu da açığa metan gazı çıkmasına neden olur.

Şu halde gerçekten de besin üretiminin küresel ısınmaya katkısı dolayısıyla aslında tam bir baş belası olduğunu söylemek mümkün! Science dergisinden Nathan Fiala’nın yaptığı bir benzetmeyle “200 gramlık hamburger köftesinin küresel ısınmadaki payı neredeyse 1300 kg’lık bir aracın 20 km. gitmesine eşdeğer”. Üstelik bu durum bacasından dumanlar tüten bir fabrika ya da yağ yakan bir kamyon kadar göz önünde olmadığından pek aklımıza düşmüyor.

Sorun nerede? Nasıl çözeceğiz?

O halde ne yapacağız? Beslenmeyecek miyiz?

Bundan kaçış yok. En iyi ihtimalle vejetaryen olarak hayvan tüketmekten kaçınabilirsiniz ama tarım ürünlerinden kaçınmanız pek mümkün değil. (Daha önce yazmış olduğumuz yapay et‘ten de bu noktada bahsetmek gerek…)

Şu halde bu duruma çözüm bulunmalı.

Ağır kimyasal gübre kullanımının sınırlandırılması çözümlerden birisi. Bir diğeri de tarım yapılan arazi ile hayvancılık yapılan arazilerin birleştirilmesi. Uzmanlar her iki faaliyetin de aynı alanda gerçekleştirilmesinin karbon salınımını ciddi şekilde düşüreceğine inanıyor.”Tarımsal Ormancılık” (İng: Agroforestry) olarak anılan, tarım alanlarının ağaçlandırılması da soruna katkı sağlayan küçük çözümlerden. Üretimin yerelleştirilmesi de çözümlerden birisi: Tarım ve hayvancılık endüstrisinin yarattığı salınımın %7’si bu faaliyetler için kullanılan fosil yakıtlardan kaynaklanırken gübrenin nakliyesi de salınım kaynaklarından birisi. Şu halde lojistik başlı başına bir problem olduğu için tarımın yerelleştirilmesi iyi olacaktır.

Öte yandan salınımı azaltmayan ancak salınmış olanı geri toprağa bağlayan ve bu sayede gübre kullanımını azaltan çözümler de mevcut. Bu çözümlerden birisi örtü bitkisi kullanımı. Bu yöntem “Yeşil Gübreleme” olarak da anılıyor, çünkü örtü bitkileri olarak anılan bitkiler atmosferdeki azotu tekrar toprağa bağlayabiliyorlar. Tarım’da örtü bitkisi kullanımı aynı zamanda toprağın zenginliğini arttırması, nemini muhafaza etmesi, erozyonu azaltması ve zararlı kontrolü sağlaması gibi daha bir dizi başka faydaları nedeniyle gün geçtikçe artıyor.

Ama bana sorarsanız bu çözümlerin pek çoğu yine de hâlâ yüzeysel, çünkü şahsi düşüncem insan nüfusunun fazlalığının temel problemi teşkil ediyor olduğu. Yani tüm bu üretim ve tüketim çılgınlığı bir şekilde gelip insan sayısına dayanıyor. Artan nüfusu beslemek için endüstriyel tarım ve hayvancılık maalesef şart, aksi takdirde bu kadar insanı doğal tarım ve hayvancılıkla doyurmaya çalışmak maliyetlerinden ötürü gıda fiyatlarının yükselmesine neden olacak. Mevcut ekonomik sistemin buna elverişli olduğunu söylemek de zor. Bu yüzden “nüfus planlama” ve “doğum kontrolü”, insan nüfus artışının bu yolla sınırlandırılması kök nedeni ortadan kaldırabilir. Yeni Malthusçuluk başlığı altında sınıflandırılabilecek olan bu fikir akımı kulaklara pek demokratik gelmeyebilir ama aşağıdaki belgesel parçasını izledikten sonra belki siz de bir miktar böyle düşünebilirsiniz.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=_8nErJYB3-M&w=480&h=360]

.

Ayrıca endüstriyel tarımı sadece karbon salınımı açısından değerlendirmek de indirgemeci bir yaklaşım olur. Yukarıdaki videoda özellikle tüylerinizi ürperttiğini tahmin ettiğim ilk sahne insan türünün diğer türler üzerindeki tahakkümünün etik boyutu hakkında da durup düşünmemize neden oluyor. Sahi, bu Dünya’daki en organize ve zeki tür olmamız bize diğer türleri sıkış tepiş bir alanda istifleyip, makinelerle toplayıp, onları çekmecelere tıkıp, uygun bir biçimde öldürdükten sonra seri üretim hatlarında parçalara bölme hakkını veriyor mu?

Veterinerlik alanında “etik” bir devrim yaptığını düşündüğüm Temple Grandin’in kendi hayatını konu alan filmden yine kendisinin sarf ettiği şu cümleleri de yeri gelmişken aktarmak istiyorum:

Tamam, kabûl… Bir şekilde hayvanları besliyor ve sonra kesip yiyoruz. Yüzbinlerce yıldır da böyle; ama en azından biraz saygıyı hak etmiyorlar mı?

İlk Yayın:

Açık Bilim, Eylül 2014

Kaynaklar:

Kapak Fotoğrafı: tricky (rick harrison) via Compfight cc

 

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google