Monthly Archives: Mayıs 2015

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

AHLÂK VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR KAÇ KELAM

Değişen Türkiye manzarasını fark ediyor musunuz? Yanılıyorsam siz söyleyin:

Trafikte, banka kuyruğunda, metrobüs sırasında, basit bir alışverişte sürekli olarak “dikkat etmezsem hakkım yenecek” kaygısı taşıyor musunuz mesela?

Birisi ticari etiğe aykırı davranıp rüşvet yedirmiş veya bozuk mal kakalamışsa “yazıklar olsun” mu denir? “sen işini bilirsin çakaaal” mı?

Hangi halde başarılı olma şansınız yüksektir: İşinizi iyi yaptığınızda mı? Doğru mevkilerde doğru insanları tanıyarak mı?

CHP’nin vaatlerinden birisi “siyasi ahlâk yasası” çıkarmak. Nedenleri malûm. Fakat ahlâkı sadece siyasi alana sıkıştırmak, ahlâk konusunu sadece siyaset üzerinden irdelemek biraz eksik bir bakış bana göre. Siyaset toplum tarafından üretilir. Bizim sadece siyasi ahlâkla sınırlı bir problemimiz yok: Toplum olarak ahlâk meselesinde çöküşe gidiyoruz. Siyasetse bunun sadece bir yansıması.

“Haksız insan” davranışı bu konuda önemli bir gösterge mesela. Toplumumuzun genel davranış örüntülerini bir düşünün: Tanımadığınız birisi size bir şekilde bir haksızlık edince kolaylıkla özür diler mi? Yoksa üste mi çıkmaya çalışır? (Ya da levyeyle kafanızı mı patlatmaya kalkar… Abartı değil; oluyor trafikte her gün). Mesela birisi kuyrukta önünüze geçtiğinde “pardon beyefendi, sıra benimdi” dediğiniz zaman, eğer ki sizden yaşlı ise -veya siz bir kadın, o da bir erkekse- sizce hemen özür diler mi? Bağırıp çağırma, itiraz ederseniz üzerinize yürüme olasılığı hakkında ne düşünüyorsunuz? (ve tüm bunlar olurken çevredekiler sadece izlemesi hakkında…)

Elbette herkes aynını yapacak, herkes bu çatışmalarda aynı şiddette aynı hödüklüğe maruz kalacak değil; olasılık açısından düşünmenizi istiyorum: Dilerseniz başka bir toplumla mukayese edin, dilerseniz on yıl önceki Türkiye ile.

Ben gözlemlediklerimi söyleyeyim: Ahlâk, güç, iktidar, otorite gibi birbirine bağlı pek çok kavramı anlamlandırmada ve bu kavramların hayattaki birbiriyle ilişkili pratiklerinde hızla yokuş aşağı yuvarlanıyoruz. Örneklerini hemen hemen her gün ya bizzat yaşıyor, ya gözlemliyor, ya da TV’lerden izliyor veya haberlerden okuyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bankamatik sırasında önüme geçen 45-50 yaşlarında bir adamı bir defa uyardım diye beş dakika boyunca bana bağırdı, “hayır sabretsen ne olur?” diye tükürüklerini suratıma saçtı, “ne öyle hakkımı yedin filan diyosun; komünist misin sen?” diye beni azarladı. Abartmıyorum. Beş dakika boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp “la havleler” çekti. Yine geçen hafta yakın bir arkadaşım ters yöne girmiş bir aracın “afedersin ters yöne girdim” diyemeyen şöförü tarafından çocuğunun yanında yumruklu saldırıya uğradı. Daha geçen hafta bir sürücü bir başka sürücüyü “yol vermesi için selektör yaktığı” için levyeyle döverek öldürdü. Milletvekilinin elini sıkmadı diye bir esnaf üç kişi tarafından darp edildi, dertlerinin ne olduğu bilinmeyen iki aile birbirlerine satırlarla ve baltalarla saldırdı.

Örnekler çoğaltılabilir ama çoğaltmanın da anlamı yok.

İtiraf edin: Artık trafikte işgüzarlık edip emniyet şeridinden gidenlere, sapaklarda sıraya girmeyip yanınızdan burnunu önüne sokup sizi atlatanlara zaten alışmışsınızdır.  Korna çalasınız bile yok. Her şeyden önce haksızlığını asla kabul etmeyecek. Hatta ve hatta -kimbilir- belki de size saldıracak.

Tüm bunlar bize ahlakın yerini güç ilişkilerinin aldığını, güçlü olanın haklı olduğunu ve gücüyle ahlaksızlığını bastırabildiğini gösteriyor. Ve tabi bizlerin de bunu kanıksadığını, yumruklaşmanın anlamsız ve her halükarda zararlı olduğunu, boyun eğmeninse maliyetsiz olduğunu düşünen rasyonel insanlar olarak bizlerin sessiz kalmayı alışkanlık haline getirdiğimizi de.

Dileyenler bunun kaynağını siyasette arayabilirler; fakat ben siyasetteki benzer halin bizzat toplumdan kaynaklandığını, çarpık ahlak anlayışımızın yarattığı bir mesele olduğunu düşünüyorum.

 

“İRRASYONEL” ÇIKTI

Pek az kişiye en sevdiği kitabı çevirmek kısmet olur. Ben de bu pek az kişiden birisi oldum.

2009 yılında okuduğum, hayatımın yönünü büyük ölçüde değiştiren, düşünme biçimime çekil veren, Stuart Sutherland’in “İrrasyonel” adlı kitabının çeşitli nedenlerden ötürü yeniden tercüme edilmesi gerekti. Kitabın

İrrasyonel, 5. Baskı.

İrrasyonel, 5. Baskı.

yayımcısı Domingo Yayınevi ile İrrasyonel‘i tercüme etmek üzere 2014 Kasım’ında TÜYAP kitap fuarında anlaştım. Nihayet geçtiğimiz ay teslim ettiğim çeviri, İrrasyonel’in 5. baskısı olarak raflarda ve e-kitap satış sitelerinde yerini aldı.

Kitap 360 sayfa. Stuart Sutherland ise bir Peyami Safa gibi, dili incelikli kullanıyor ve bolca mecaza yer veriyor. Bu yüzden akademik ilgi alanımdan olsa bile kitabı hakkıyla tercüme etmek pek kolay olmadı. Çeviri yaptığım günler boyunca kendi kendime “bir daha kitap çevirirsem ne olayım” diye hayıflanıp durdum. Lakin bitirdiğimde öyle büyük bir haz duydum ki, yeni bir çeviriye başlamak için gözlerimi Temmuz ayına çevirdim.

Kitaptan biraz bahsedeyim: Sutherland bu kitabında bize zihnimizin içerisindeki düşmanı tanıtıyor. İnsan olmanın ne kadar kusurlu olduğu, rasyonel düşünmenin çaba gerektirdiğini söylüyor. Öte yandan rasyonel olmanın illa ki arzu edilir bir şey olup olmadığını da sorguluyor. Sutherland’in ne anlattığından ziyade okurun ne anladığı önemliyse eğer, okur, aslında o kadar da yetkin düşünmediğini anlıyor İrrasyonel‘i okuyunca. Kendi düşünme kusurlarının farkına varıyor; ve dolayısıyla da başkalarınınkinin…

Bu kitabı çevirmenin bana büyük katkısı oldu. Bir defa çevirmek demek derinlemesine okumak demek. Cümleler üzerinde kafa patlattığınız için de “öyle kolay kolay unutmamanız” demek. Derslerimde deney yapmak ya da yapılmış çarpıcı deneyler anlatmak sıklıkla başvurduğum bir yöntemdir. İrrasyonel‘de -ve dolayısıyla zihnimde- 200’den fazla deney var diyebilirim artık.

Kitap hakkında bilgi için:
http://www.domingo.com.tr/?products=irrasyonel

Örnek sayfalar görmek isteyenler için:
https://dl.dropboxusercontent.com/u/30792243/irrasyonel_ornek_sayfalar.pdf

 

SÜPERALYUVARLAR VE NANOTEKNOLOJİ

“Şirin, küçük ve sevimli bir kız çocuğu olduğu kadar oldukça üretkendi de. Öyle ki bir an önlem almadığınız zaman bulunduğu odayı dolduracak kadar çoğaltabiliyordu kendini. Kötü olan şeyse gözlerinin asla kopyalanamamasıydı. Siz iyi veya kötü bir çocuk olsanız da Şirin’leri görebilirdiniz; ama Şirin’ler sizi asla göremezlerdi.”

T. Uyar

Gen6_640

Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin (Respirocytes), yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu “döven” Mikropçulların (Microbivores), bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştireceği iddia edilen Kromalositlerin (Chromallocytes) fikir babası ve tasarımcısıdır. (Kaynak: Foresight Enstitüsü)

Geleceğin sisli ufuklarına bakınca, diğerleri arasından sıyrılarak öne çıkacağı ve insanlığa büyük bir sıçrama yaptırabileceğine inanılan bir kaç saha var. Nanoteknoloji de bunlardan birisi. Bir ölçü birimi olarak nanometreden türeyen –kendisi bir metrenin bir milyarda biridir- nanoteknoloji kelimesi, bizlere çok küçük aletler yapmayı vaat etmenin yanı sıra aynı zamanda maddeleri atomlar düzeyinde kontrol edebilerek hiç ummadığımız tarzda bir insan yaşamını tetiklemeyi ifade ediyor. Sırf bu özelliği dolayısıyla nanoteknolojiyi insanoğlunun gerçekleştirebileceği en son ve en uç devrim olarak nitelendirenler bile var.

Kirlilik, küresel ısınma, enerji, imalat teknolojileri vb. pek çok alanda devrimsel çözümler üretmeye muktedir olan nanoteknolojik ilginin hatırı sayılır bir kısmı tıp sahasında, biyoteknolojik gelişmelerin epey minik formları olarak karşımıza çıkıyor. Bu alanda nanoteknolojinin imkân vereceği ya da geliştireceği uygulamalar temel olarak

i) hastalıkları daha hızlı ve kesin olarak teşhis etmek,

ii) ilaçları / tedavi edici molekülleri doğrudan hedeflenen organ ve hücreye gönderilebilmek,

iii) hastalığa neden olan biyolojik etkenleri karmaşık bir manipülasyon ile ortadan kaldırmak veya

iv) iletişim imkanı veren nano cihazlar sayesinde hastayı sürekli olarak muayene etmek ve izlemek

olarak sıralanıyor.

Bunlar bildiğimiz tıbbî uygulamaların son derece gelişmiş halleri; bir de nanoteknolojinin “biyolojik olarak yapılacaklar” listesinde insan performansını geliştirmek de var. Yani insanın kendi limitlerini aşmasını sağlamak…

Kulağa bilimkurgu gibi geliyor olabilir. Öyledir de; Ottawa Üniversitesi’nden Jose Lopez, nanoteknolojiyi aşırı gelecek yönelimli olarak tanımlayarak onu geleceğe ilişkin olanla mümkün olan arasındaki uçurumu derinleştirmekle suçlar ve bu yüzden de bilimkurguyla içiçe olduğunu söyler. Nitekim bu yazımı değerlendiren Açık Bilim yazarlarından birisi yazımın “fütürist” bir yazı olduğunu anladığını ifade etmesinin yanı sıra bazı noktalarda uçuklukla suçladı. Adını pek sık duymamıza rağmen nanoteknolojinin icat ufku şimdilik pek gerçekçi gözükmüyor. Ancak pek çok nanoteknolojik tasarı, ulaşılabilirlik açısından bir ışık hızını geçmek ve ya da zaman yolculuğu yapmak gibi değil…

Öte yandan tıpkı zaman yolculuğunun olası kazaları gibi nanoteknolojinin de kasıtlı veya bilerek neden olacağı felaketler ya da sosyal değişimler mevcuttur. Özellikle de bu yazıda konu alacağımız cinsten, insan limitlerini aşmaya yarayan gelişmeler. Düşünün ki siz yüzlerce kitabı geleneksel yollarla okurken parayı bastıranlar bir kütüphanelik bilgiyi beyinlerine sinaptik paketler göndermek suretiyle yükletebilecekler… Siz isyan etmez miydiniz? Ben ederdim. Zira bana göre bilginin bu kadar kolay elde edilmesi onun değerini düşürür. Fakat tümörü kimyasal olarak hedefleme yoluyla bulan ve bertaraf eden metalik ‘nanokabuk’lar sayesinde kanseri “sivilcemi sıkar mısın?” düzeyine inmiş bir problem olarak görebilme şansını da reddedemem. Şüphesiz bu türümüz için sevindirici bir ilerleme olurdu.

Bir ciddiye alma sorunsalı: Nanoteknolojinin makro çılgınları… 

210px-Eric_Drexler_2007

K. Eric Drexler

Aslında nanoteknolojinin getirilerinin yanında olası götürülerini düşünenler de azınlıkta değil. Richard Feynman’ın fikir babası olduğu nanoteknoloji kavramının onu büyütüp hayata hazırlayan bir annesi varsa o da K. Eric Drexler’dır, çünkü nanoteknoloji terimini birbirinden habersiz icat eden iki kişiden birisi olup, bu konuyla ilgili ilk doktora tezinin yazarıdır. 1986 yılında kaleme aldığı “Yaratımın Makineleri: Nanoteknoloji” adlı kitabıyla bugüne dek hiç bitmeyecek olan tartışmaların fitilini de ateşlemiştir. Drexler az sonra bahsini edeceğimiz Robert A. Freitas’ın nanobiyoteknoloji hakkında düşündüğünün çok daha fazlasını nano-imalat teknolojileri için düşünmüştür. Bir yandan nanoteknoloji sayesinde yapılabilecek olan müthiş şeyleri ve değişen ekonomik/sosyal düzeni tasvir eden Drexler, bir Grey Goo tehlikesine de dikkat çekmiştir: Grey Goo, Drexler’ın yarattığı bir nanoteknolojik felaket  senaryosudur. Grey Goo tehlikesinin başrolünde  kendinisinin tıpkısının aynısını atmosferde yer alan hammaddeleri kullanarak üretebilen bir nanofabrika vardır. Bu bakteri benzeri fabrika kontrolden çıkar ve 2’nin kuvvetleri şeklinde artan sayısı (dolayısıyla da kütlesi) nedeniyle teorik olarak iki günden kısa bir süre içerisinde gezegenimizden daha ağır hale gelir. Elbette bu hepimizin ölümü demektir.

Drexler, ilginç bir şekilde nanoteknolojinin annesi olmasına karşın bu sahada çalışanlarca, Richard Smalley’in değerlendirmesiyle ‘çocukları korkutan’ fikirlerinin aşırı uçuk ve kurgusal bulunması yüzünden dışlanmıştır. Kendisinin Nobel Kimya ödüllü Richard Smalley ile meşhur “Büyük Çekişmeler” kitabına konu olabilecek bir çekişmesi de vardır (hatta ayrı bir yazı konusudur). Bazı kimyacılar onu 1986 yılında yazdığı kitaptan sonra “şarlatan” olarak yorumlamıştır. Zira o tarihte yazdığı kitap, haklı bir “moleküler düzeydeki işler öyle makro düzeydekiler gibi değil canım!” eleştirisi almıştır. Makro ölçekteki her şeyin nanoölçekte de uygulanabileceğini öne süren Drexler’ın atomik dünyadaki karmaşık ve tuhaf mekanizmayı gerçekten de dikkate almadığını kabul edebiliriz. Bunu zaten kendisi de kabul ediyor ve “Bu uçak yapmak isteyen birine yerçekimini düşünmediğini söylemek gibidir. Zaten sorunun temel parçalarından birisi budur” diyor. Mark Stevenson’a göre Drexler’ın kimyacılarla yaşadıkları mühendislerle bilim insanlarının temel çatışmasından başka bir şey değildir. Drexler’ın kendisinin aleyhinde olan bilim camiasının nezdinde ayaklarının biraz daha yere değdiğini söylersek yanlış olmaz. 2006 yılında ABD Ulusal Bilim Akademisi, Ulusal Mühendislik Akademisi ve Ulusal Araştırma Konseyi, moleküler düzeydeki üretim süreçleri ile ilgili araştırmalara teşvik verilmesi gerektiği yönünde rapor sunarken, IBM de nano inşaat şirketi için -elbette vadesi çok uzun olmak üzere- planları ciddiye almaya başladı. Drexler’ın yapıtlarını doğrudan okuyan kişi olmadığım için ne onu yerebilir, ne de övebilirim. Yapabileceğim tek şey hayalgücüne ona sahip olanın dışlanması yoluyla ket vurulmasına karşı çıktığımı ifade etmek. (Yayınlarını bizzat okuduktan sonra tekrar bir yazı yazacağıma da böylece söz vermiş olayım.)

Ama Robert A. Freitas öyle değil. Yani en azından Drexler gibi algılanmıyor.

Robert Freitas

Robert Freitas

Asıl anlatmak istediğim Respirositleri tasarlayan Freitas’tır. Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin (Respirocytes), yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu “döven” Mikropçulların (Microbivores), bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştiren Kromalositlerin (Chromallocytes) fikir babası ve tasarımcısıdır. Tasarımcısıdır; çünkü bu üç silahşörler hala birer –belki gelecekte imâli mümkün görünen- mühendislik projeleridir.

O bir süper alyuvar!

Freitas’ın 1998 tarihli “A Mechanical Artificial Red Blood Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology” makalesinde tarif ettiği respirositler, kabaca yapay kan hücreleri olarak tanımlanabilir ve alyuvarların gerçekleştirdiği Oksijen ve Karbondioksit taşıma görevlerini yapabilecek şekilde tasarlanmışlardır. Bir kaç paragraf boyunca bu teorik makineden bahsedeceğimden kullandığım kip nedeniyle zaman zaman “zaten yapılmış” gibi bir algıya neden olabilirim. Unutmamanızı tavsiye ederim ki respirositler kavramsal olarak projesi çizilmiş “gelecek” alyuvarlarıdırlar. Şimdi hep beraber bu makineye yakından bakalım.

Freitas tarafından öngörülen yapının çapı sadece bir mikrometredir. Toplamda 18 milyar adet atomun bir gaz tankı şeklinde düzenlenmesiyle organize edilen yapı, alyuvardan 236 kat daha verimlidir. Aslında yapay alyuvarlar deyince günümüzde kullanılan bir takım yöntemlerle karışabileceğine de dikkat çekmek gerek. Günümüzde koroner perfüzyon hastalarının tedavisinde hiçbir yan etkisi olmadan oksijen taşıyabilen florokarbon çözeltileri kullanılabilmektedir. 20 yıldan fazladır uygulanan bu yöntem sadece tedavi amaçlı olup süper alyuvar respirosit gibi “damarımda kanımsın” diyebileceğimiz türden değildir. Respirositler bir ilaç değil, sürekli olarak taşıyabileceğimiz birer nanotankerdirler.

Süperalyuvar Respirosit'in tek bir rotorunun çalışma mekanizması

Süperalyuvar Respirosit’in tek bir rotorunun çalışma mekanizması

Her ne kadar nanotanker diye anıyorsak da respirositler statik birer tanker değil; aslında bir makinedirler. Bir respirosit, üzerinde işlev bakımından üç çeşit rotor (bir şaft ya da kam etrafında döner parçaya sahip motor) barındırır. Bu rotorlardan ilki respirosit akciğere geldiğinde bünyesine oksijen çekmesini ve kan dolaşımı sırasında ise salmasını sağlar. İkinci rotor ise kan dolaşımı içerisinde karbondioksit toplama işlemini gerçekleştirir ve akciğerlere geldiğinde de tamamını dışarıya tahliye etmeye yarar. Üçüncü rotor ise tankın kendi motorudur: Kandaki serbest glukozu yakıt olarak kullanarak diğer rotorların ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlar. Her bir respirositin bünyesindeki gaz sensörleri, tankın içerisindeki oksijen ve karbondioksit miktarlarını izleme ve ayarlamaya yarar.

Bu gaz sensörleri respirositin merkezindeki bir bilgisayara bağlıdır ve bu bilgisayar dışarıdan akustik sinyallerle ya da bir takım başka nanomakine ve sensörlerle programlanabilir ve kalibre edilebilir. Freitas, respirositin tüm bu işlemleri yapabilmesi için bilgisayarı mutlaka kendi bünyesinde bulundurması gerektiğini ve 104 bit/s’lik bir bilgisayarın bir respirositi çalıştırmaya yeteceğini söylüyor. Ancak bu boyutlarda olup çalışabilen bir bilgisayarın mümkünatı konusunda soru işaretleri de mevcut.

Geleneksel yarı iletken teknolojileriyle elde edilebilecek nanoölçekte bir bilgisayar için çeşitli limitler bulunuyor ama buna rağmen bu alanda çarpışan şirketler hedeflerini giderek “küçültüyorlar”. 2006 yılında Koreli bir grup FinFET adında sadece 3 nanometrelik bir transistör geliştirerek Dünya’nın en küçük nanoelektronik cihazının mucidi oldular. Yine 2010 yılında Avustralyalı bir grup da sadece 7 atomdan oluşan 4 nm boyutunda tek işlevli bir işlemci geliştirmeyi başardıklarını duyurdular. Intel şirketi günümüz bilgisayarlarında kullandığımız işlemcilerin her bir düğümünü 5 nanometreye hedefini 2022 yılına dek gerçekleştirmeyi planlıyor Bir Silikon-Silikon bağının 235,2 pikometre olması temel sınırı teşkil ediyor. Ancak tabi ki bu “bildiğimiz yollar”… Bilmediklerimizi henüz bilmiyoruz.

Sensörlü çark sistemi. Ayar rotoru sayesinde iç basınç kontrol edilerek taşınacak molekül miktarı da kontrol edilmiş olur.

Sensörlü çark sistemi. Ayar rotoru sayesinde iç basınç kontrol edilerek taşınacak molekül miktarı da kontrol edilmiş olur.

Respirositlerin sırrı bünyesindeki karbondadır. Bünyesine bu kadar gaz sığdırmasının kerameti, elmastan farksız özellikler sergileyen dizilimin 1000 atmosfer basıncı kaldırabilmesi ve bu sayede içinde 9 milyar adet oksijen ve karbondioksit molekülü taşıyabilmesindedir. Aslında elmasımsı diye anıyor olsak da yapının münferit parçaları elmastan farksızdır. Bir bütün olarak yapı 10 nm kalınlığında -yaklaşık 60 karbona tekabül ediyor- 2.2 x 2.2 mikronluk elmas “sac”larla inşa edilmiştir. Bu saclar yine karbondan inşa edilmiş, balpeteği formundaki iskelet çevresinde kullanılır. Bu sayede yapı oldukça mukavimdir ve küçük bir hacimde muazzam miktarda gaz molekülü taşıyabilir. Öyle ki respirositleri %50 derişimde içeren 5 cm3’lük bir sıvı, 5400 cm3’lük kanın gaz kapasitesine sahiptir. Yan etkisi olmayacağı düşünülmektedir ve hatta ömür çevrimini tamamlar: Respirositler elmasımsı yapıları ve küçüklükleri sayesinde kullanım ömürleri içerisinde makrofajlar ve dalak hücreleri tarafından fark edilmezler; ancak çalışmaları durduğunda üç boyutlu yapıları bozulduğu için algılanır ve yok edilirler.

(Yukarıdaki rotorların küresel formda olan respirosit üzerinde nasıl dizildiğini görmek için şuraya, respirositin ekvatoral kesitini görmek için şuraya, kutupsal kesitini görmek içinse buraya tıklayın.)

Artıları (+) / Eksileri (-)

Nanoteknolojik imalat kabiliyetlerimiz arttığı zaman inşa edilmesi mümkün görünen bu mikro gaz tankerlerinin yaratacağı tıbbî ilerlemeden kimsenin kuşkusu yok. Her şeyden önce kansızlık, akciğer yetmezliği, kalp yetmezliği gibi pek çok hastalık respirositler sayesinde tarihten silinebilirler, organ nakilleri ve uzun ameliyatlarda karşılaşılan kanlanma ve oksijenlenme sorunları çok büyük ölçüde giderilebilir. Yani bir şekilde lokal ya da genel oksijen yetmezliğine bağlanabilecek tüm rahatsızlıkları respirositler bir çırpıda ortadan kaldırabilir.

Kaynak: Foresight Enstitüsü

Kaynak: Foresight Enstitüsü

Transhümanistlerin seveceği kısma gelirsek: Respirositler sayesinde bir insan 4 saat boyunca su altında durabilir hale gelecek. Öte yandan var gücümüzle attığımız deparı 15 dakika boyunca kesintisiz sürdürebiliyor hale geleceğiz ve oksijen azaldıkça kaslarda biriken laktik asit nedeniyle hissettiğimiz yorgunluk bizler için tatlı bir nostalji haline gelmiş olacak. Sıklıkla verilen daha çarpıcı bir örnekse, kalp krizi geçiren bir kişinin kalbi tekrar çalışana dek bir saat daha hayatta kalabilmesidir. Kan dolaşımı dursa dahi respirositler mevcut pozisyonlarında yaptıkları oksijen salınımları ile duran dolaşımın olumsuz etkilerini bir saat boyunca hissettirmeyecektir. Bu süre de kişilerin bir sağlık kuruluşuna yetiştirilerek kalplerinin yeniden çalıştırılması için ihtiyaç duyulacak süreyi fazlasıyla sağlar.

Elbette her “makine” gibi respirositin de bir takım problemleri olacaktır. Yazarın kendisi bunları aşırı ısınma, yanıcı olmayan patlama ve radyasyondan kaynaklanan hasarlar olmak üzere üç grupta toplamış ve bu olası problemler için de bir takım çözüm önerileri de getirmiş; ancak beklenmedik kazaların her zaman olabileceğini de unutmamak gerekir (O yüzden 2 yıl garanti istemeyi unutmamak ve faturasını da asla kaybetmemek gerekir…).

Sonuç

Gelecek buradan çok tatlı görünüyor… Hımmmm…

Ama bunlar şimdilik davulun uzaktan gelen hoş sesleri… İmalat hatası yüzünden bir anda patlayan respirositlerin insanların ani ölümlerine me şekilde sebebiyet vereceğini, tüm respirositlerdeki gazı serbest bırakacak akustik bir sinyal yaratabilecek terör örgütlerini, binlerce kişinin katıldığı maraton koşularıyla olimpiyatların önemini tamamen yitirmesine neden olacağı ve bunun yanında –hala kalırsa- futbol maçlarındaki olağanüstü performansların “respirosit şikesi” olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı gibi çeşitli spekülasyonlar daha ilk düşünüşte aklıma gelenler. Belki kullanımı yasaklanan bir ‘illet’ haline gelir ve kıymetlenerek karaborsaya bile düşer. Dahası, pratikte olabilecekler hakkında henüz öngöremediğimiz pek çok şey olabilir. Kesin olarak öngörebildiğimiz tek şey ise, eğer ki ücretsiz olup her insanın sahip olabileceği bir imkan olmazsa zengin ve yoksul kesim arasındaki farkın artık sadece rakamlarla değil, “su altında nefeslerini ne kadar tutabildikleri” ile de ölçmeye başlamamız olur.

Respirositlerin mühendislik açısından bir sıkıntısı gözükmediğini, ancak gerçekleştirilebilmesi için teknolojinin başka sahalarında ilerleme ve yeniliklere ihtiyacımız olduğunu, ama tüm ilerlemeler kaydedildiğinde bu sayede Homo Superior’u oluşturma yolunda bir adım daha ilerleyebileceğimizi söyleyebilirim.

Ama Homo Superior’u yaratırken adaleti es geçersek pek öyle süper müper bir insan yaratmış da olmayacağız…

İlk Yayın:

Açık Bilim, Nisan 2014 – “Nanoteknoloji ve Süperalyuvarlar” – T. Uyar

Kaynaklar:

  • Robert A. Freitas Jr., ” A Mechanical Artificial Red Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology”, Foresight Institute, http://www.foresight.org/Nanomedicine/Respirocytes.html
  • Selvarajan Sandhiya, Steven Aibor Dkhar, A. Surendiran, “Emerging trends of nanomedicine – an overview”, Fundamental & Clinical Pharmacology 23 (2009), p263–269
  • Mark Stevenson, Geleceğe Yolculuk, Butik Yayıncılık (2011), İstanbul.
  • Wikipedia, “K. Erick Drexler” ve “5 nanometer” maddeleri

Meraklısına:

* Bir zamanlar oldukça popüler olan sanal yaşam oyunu Second Life sunucusu oyun içerisinde kendini sürekli kopyalayabilen cisimler yaratılmak suretiyle çökmüştür. Sanal bir Grey Goo vakası olarak kayda geçen olay popüler kültürde yankı bulmuştur. (http://www.theregister.co.uk/2006/11/24/secondlife_greygoo_attack/)

* Tasty Planet adlı şirin bir flash oyunu Grey Goo senaryosunu konu almış. Oyuna şu adresten ulaşabilirsiniz. Bu da oyunun tanıtımı için hazırlanmış bir mini öykü:

(Tıklayınca büyür. Kaynak: dinogames.com/tastyplanet)

(Tıklayınca büyür. Kaynak: dinogames.com/tastyplanet)

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google