Monthly Archives: Şubat 2015

BİR GÜNDE ÜÇ DENEY

Bahar döneminin başlamasıyla birlikte İstanbul Kültür Üniversitesi, Havacılıkta Yer Hizmetleri Yönetimi programı kapsamında verdiğim “Emniyet Yönetim Sistemleri” dersine de başladık.

Geçtiğimiz pazartesi dönemin ikinci dersini gerçekleştirdik. Emniyet yönetiminin insan faktörleri ve sosyal psikolojiyle olan sıkı bağlantısından ötürü, bu yıl dersleri bir takım tarihi psikoloji deneylerini kapsayacak şekilde yürütmeyi düşünüyordum. İkinci dersimizde bunu fazlasıyla gerçekleştirdim. Hakkında okuyup bildiğimiz meşhur deneyleri canlı canlı görmek benim için eğlenceli, öğrencilerim içinse son derece öğreticiydi.

  1. Evvela Monty Hall‘un basit bir simülasyonunu gerçekleştirdik. Üç öğrencimden “kapı” olmalarını rica ettim. Üç küçük kağıda keçileri ve arabayı temsil etsin diye K, K ve A yazdık. Her seferinde bu kağıtları rasgele “kapı gibi” öğrencilerime dağıttım ve diğer öğrenciler de sırasıyla yarışmacı oldular. Geçtiğimiz yıllarda da bu simülasyonu çokça gerçekleştirmiştim zaten. Her yıl olduğu gibi, küçük örnekleme rağmen sonuçlar tam olarak da olasılık teoremini doğrular nitelikte çıktı.
  2. İkinci araştırmamızı Doğumgünü Paradoksu üzerine gerçekleştirdik. Bir erkek ve bir kız öğrencim ders arasında kantinde bulunan her masayı sırayla dolaşarak toplamda 62 kişinin GÜN ve AY olarak doğumgünü verilerini topladılar. 62 kişi içinde doğumgünleri aynı olan 3 çift tespit ettik.
  3. En bombasıysa Sosyal Uyum Deneyi idi. Tam olarak da Solomon Asch’in yaptığı orijinal deneyi yeniden gerçekleştirdik. İlk derse gelmeyen öğrencilerden birisini kurban seçtik. İki öğrencim Asch deneyindeki gibi, solda bir çubuk, sağda ise numaralandırılmış dört çubuk olan dört ayrı DENEY KARTI hazırladılar. 7 kişilik işbirlikçi grubum ilk soruyu doğru yanıtladı. İkinci sorudan itibaren yanlış yanıtlamaya başladılar. Deneğimiz ilk kartı doğal olarak doğru yanıtladı. İkinci kartta tereddüt ve itiraz etti. Fakat üçüncü ve dördüncü kartlarda tamamen gruba uyum gösterdi ve yanlış yanıtı belirtti. Asch’in deneklerinden bir kısmının da söylediği gibi “kuralı yanlış anladığını” düşünerek gruba uymaya karar vermişti.

Öğrencilerimin hakkını vermem lazım: Hem araştırmacılar, hem soruşturmacılar, hem de işbirlikçilik konusunda müthişler. Asch deneyinde benim bile gülesim gelirken onlar hiç renk vermediler.

Deneylerimiz sürecek…

PEMBE OTOBÜS, MOR SOKAK, YEŞİL SİTE

Türkiye’deki çirkin ve kötü olan her şeyi üstlerine alınıp onu niçin temize çıkarmaya çalıştıklarını asla anlayamadığım ve anlayamayacağım güruh tecavüzün ve cinayetin sorumluluğunu demokratik özgürlük ve (kendini) ifade özgürlüğü taleplerine yüklemelerinin üzerinden bir kaç saat geçti. Türkiye’deki fütursuzluğun boyutları nedeniyle bu saçma fikri bir fikir gibi görerek ciddiye alıyoruz olmamıza bile şaşmalı aslında.

Tecavüzcü katillerin yaptığına “çirkin” diyemeyen ve bu yönde önlem alamayanlar kadınları göz önünden kaldırmaya yönelik “pembe otobüs” önerileri getirdiler. Olursa zaten tedavülde olan yeşil ve mor otobüslere binen, bu otobüslerde bir felakete uğrayan kadınlar için de böylece “orada ne işi vardı?” denmesinin önü açılacak. Hangi kadın “ben pembe otobüse (erkeklerin olmadığı otobüse) binmek istemiyorum?” diyebilecek ki? “Demek ki aranıyorsun” falan diyecek bu zihniyet. “Anan yeşil otobüse biniyor senin” diyecek mahallede çocuklar. Diğer otobüslere binen bir kadın “bunun ne işi var lan burada?” diyen bakışlara maruz kalacak. Kıçında hissettiği ele tepki veren kadına “sen zaten namuslu olsan bu otobüse binmezdin” denebilecek. Yalın aklı değil, safsataları kutsayan anlayış, kutsal söylemlerini otobüs üzerinden üretecek.

Bu çözüm önerisi hastalıklıdır. Suçun mağduresini suçlunun olmadığı izole alanlar yaratarak çözmeye çalışmak demek birincisi, suçun başka bir yolla engellenemediğinin ve hatta engellenmek istemediğinin itirafıdır, ikincisiyse, suçun nispeten meşru olabileceği alanlar yaratmak demektir. Gaspçının giremediği MOR SOKAKLAR, hırsızın uğrayamadığı YEŞİL SİTELER, trafik canavarlarının seyredemediği SARI ŞERİTLER ya da dolandırıcının şirket kuramadığı BEYAZ SEKTÖRLER kurmayı düşünmek gibidir. Mor sokaktan gidilmezse gaspa uğrama riski, sarı şeritten gidilmezse de kazaya kurban gitme riski göze alınmış olur.

Neden-sonuç ilişkilerini görmede tarafsız bir inceleme sayılara bakarak olur. Evinizde arada bir karınca görürseniz evinizi karıncaların bastığını düşünmezsiniz. Ama bugün beş, yarın sekiz, öteki gün on beş, önümüzdeki ay yüz elli tane görürseniz bu size bir şeyler anlatır. Bu ülkede taciz, tecavüz olaylarının, kadın cinayetlerinin artışı yolunu kaybetmiş karıncanın mutfağınızdan geçmesine benzemiyor. Resmi söylemlerin yarattığı toplumsal değişim tabanın altında milyonlarca nüfusu olan bir karınca kolonisinin kazdığı yuva kadar geniş. Üstüne her seferinde halı serip geçiyorlar.

Suçu da nasıl türetildiğini bilmediğim ve yaratıcılık içermeyen bir kavram icat ederek “laik papazlara” atmışlar. Sanki son on yılda şiddeti giderek artan söylemler ve resmi uygulamalar laiklik lehineymiş, sanki kadınlar laik olmayan ortadoğu süpergüçlerinde (!) zavallı laik batı ülkelerinden daha rahat yaşıyor ve daha az eziyet görüyormuş gibi.

Öte yandan böyle tepki vermelerine de seviniyorum; zira bu meseleyi üstlerine alınmaları açık bir biçimde bize “gerçeği” onların da gördüğünü anlatıyor. “Özgecan’a bunları yapanın Allah belasını versin” diyebilselerdi milletçe bu olayı kınayacak ve çözüm bulacaktık. Böylesine bariz bir iğrençliğe bile “iğrenç” diyemediklerine bir yandan şaşarken, diğer yandan “yok Amerika’da oluyor”, “yok buna sizin özgürlükçü söyleminiz neden oluyor” falan gibi söylemlerle sorumluluklarını azaltmaya çalıştıklarını anlıyorum.

Yazık size… Özgecan’ın da ahı var artık üzerinizde.

 

AŞIRI ZENGİNLER HAKKINDAKİ 8 EFSANE

CNBC’den Katie Holiday, “8 myths about the super rich debunked” adlı yazısında aşırı zenginler hakkındaki 8 efsaneyi bazı araştırmalara referans vererek çürütüyor. Ben de bu yazıyı özetleyerek tercüme edeyim dedim.

Öncelikle “aşırı zengin” tanımından başlayalım. Bu kavram (İng. ultra-high-net-worth – UHNW), Wealth X enstitüsü tarafından serveti en az 30 Milyon USD olanlar için kullanılıyor. Aşağıda bahsi geçen araştırmalar da bu kitleyi içeriyor. Peki neymiş bu sekiz efsane? Görelim:

  1. Efsane: “Alın teri değil, miras!” – Aşırı zenginlerin varlıklarının genelde onlara miras kaldığı düşünülür. Oysa aşırı zenginlerin sadece %19’unun zenginlikleri tamamen miras olarak kazanılmış. %65’i tüm varlığını kendileri elde etmiş. %16’sı ise kısmen mirasyedi. Yani: “Miras değil, alın teri!”.
  2. Efsane: “İşte bunlar hep faiz lobisi” – Aşırı zenginlerin büyük kısmı zenginliklerini finans, bankacılık ve yatırım endüstrisinden kazansa da sadece %19’u esas olarak bu sektörde yer alıyor.
  3. Efsane: “Ivy Leauge’de eğitim şart!” – Aşırı zenginlerin genelde ABD’deki meşhur sekiz vakıf üniversitesinden (Sarmaşık Birliği) mezunu olduğu öne sürülür. Oysa sadece %3.5’u oradan mezunken %13.6’sı üniversite mezunu bile değil.
  4. Efsane: “Teknogirişimciysen üniversiteyi terk et, genç yaşta zengin ol”: Muhtemelen Mark Zuckerberg’in neden olduğu bu kalıpyargının aksine, teknoloji sektöründeki aşırı zenginlerin yaş ortalaması 54 ve pek çoğu yüksek tahsilli.
  5. Efsane: “Zengin krizden etkilenmez arkadaş”: 2008-2009 krizlerinde aşırı zenginlerin sayısı %20 düşerken, ortalama servetleri %22 azalmış (Ç.N: Aşağıda bu maddeyle ilgili bir not yazdım…).
  6. Efsane: “Çinliler geliyor kaçın!”: Eksponansiyel büyüyen, Dünya’nın 2 numaralı ekonomisi Çin’in darphanede milyarder bastığı inanışının aksine, Çin’de geçen yıl hem aşırı zengin sayısı hem de kollektif servetleri azaldı. ABD’li milyarderlerin sayısı hâlâ Çin’dekilerin üç katı.
  7. Efsane: “Zengin malını paylaşır mı hiç?”: Ortalama aşırı zenginlerin yıllık bağış ortalaması 25 Milyon USD iken milyarderlerinki 100 milyon USD. Ayrıca istihdam yaratmak, mikro sermaye desteği sağlamak vb. başka yollarla da topluma katkı sağlıyorlar.
  8. Efsane: “Zenginlerin özel uçağı ve yatı var”: Aşırı zenginlerin sadece %20’si 30 metrelik bir yat ya da özel bir uçağa sahip. (Ç.N: Zira o kadar kolay değil bu iş… Bunun için de bir notum var). Çoğu hâlâ kiralamayı tercih ediyor.

 

Gelelim “Çevirmen Notlarına”…

Beşinci madde için söyleyeceğim şey, zenginlerin ekonomik krizden etkilenmesiyle orta direk insanlarının ya da yoksulların krizden etkilenmelerinin aynı olmadığıdır. Bir zenginin krizden etkilenmesi yaşamını etkilemez, gıda, sağlık gibi temel hizmetlere ulaşımını sekteye uğratmaz. Sadece sermaye birikimi azalır; bu da kaderin cilvesidir ve genellikle sadece fırsat maliyeti yaratır. Zengin olmayanlar için gelirlerinde ya da servetlerinde %20’lik bir azalma gıda, sağlık, eğitim gibi imkânlara ulaşımda aksaklığa neden olabilir. Bu madde “doğru bir argüman” olsa da, etkilenmeye yüklediğimiz anlam açısından hatalıdır.

Sekizinci madde içinse yıllardır özel jet sektöründe çalışan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Uçak işletmek çok ama çok masraflıdır. Eğer kiralama için yaptığınız harcama işletmenin maliyetini aşmıyorsa uçak almanıza gerek yok demektir. Mantıklı olan kiralamaktır.

MÜJDE! NURTOPU GİBİ BİR UYDUNUZ OLDU…

voyage_moon_melies

“Ay’a yolculuk” filimden meşhur bir kare. Georges Méliès’in yapıp yönettiği, Jules Vernes’in “Dünya’dan Ay’a” ve H. G. Wells’in “Ay’daki İlk İnsan” filmlerinden esinlenilerek uyarlanan 1902 yapımı sinema filmi başyapıt olarak adlandırılır.

– “Peki büyükanne, senin gözlerin neden bu kadar büyük?”
– “Seni daha iyi görebilmek için.”

Kırmızı Başlıklı Kız Masalı’ndan

Ay… Geceleri gökyüzündeki en parlak, en büyük gökcismi… Kendi ekseni çevresindeki dönüş hızıyla Dünya çevresindeki dönüş hızı aynı olduğundan diğer yanını bir türlü göremediğimiz uydumuz… Kimi zaman bizleri büyülemeyi başaran uydumuz aslında kütlesi ve çapıyla başka bir gezegenden bilmediğimiz bir uygarlıktan ziyaretçiler gelecek olsa onları bile büyüleyecek heybete sahip…

Evet! Yanlış okumadınız. Ay, güneş sistemimizdeki herhangi bir uyduya göre fazla büyük ve ağır ve bu yüzden onun nasıl oluştuğu da modern astronomi tarihindeki en önemli sorulardan birisi olmuş. Bu yazımızda Ay’ın nasıl oluşmuş olabileceğine yönelik teorileri tarihsel perspektifi ile birlikte ele alacak ve en geçerli modeli açıklayacağız.

AY BALAM…

Ay, insanlık tarihi boyunca her zaman yüksek öneme sahip olmuştur. Güneş’e atfedildiği kadar çok kez tanrı vasfı atfedilmemiş olsa da Ay, “olmasaydı insanlığın hali nice olurdu?” diye sorabileceğimiz kadar mühimdir; zira ay, birbirini takip eden düzenli evreleri sayesinde önce avcı toplayıcı sonra da tarım toplumları için önemli bir takvim olmuştur. Böylece avlanma zamanlarını,

M.Ö. 32000 yılına tarihlenen en eski ay takvimi. Ay evrelerinin işlendiği taş Avrupa'da bulunmuş.

M.Ö. 32000 yılına tarihlenen en eski ay takvimi. Ay evrelerinin işlendiği taş Avrupa’da bulunmuş.

harman ve hasat zamanlarını hesaplayabilen insanoğlu aynı zamanda yıl hesabından yaklaşan mevsimlere göre önlemler alabilmiş, doğa ile olan mücadelesinde bilinç kazanmıştır. Zira bildiğiniz üzere Dünya’nın Güneş çevresindeki dönüşünün 365 gün sürdüğü hesaplanmadan önce doğrudan ayın evrelerine göre hesaplanan Ay takvimi kullanılmaktaydı. Bugün gerek dilimizdeki “ay” kelimesinin uydumuz “Ay” ile sesteş olması, gerekse latin dillerinde (örn: İngilizce, “Moon” ve “Month”) biri zaman dilimi, diğeri Dünya’nın uydusu olan iki kelime arasındaki bağlantı bundandır. İslami (hicri) takvim hala kullanılagelen bir ay takvimidir.

Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluştuğu düşünülen Ay, Güneş Sistemi’nin en büyük beşinci uydusudur, ancak gezegenine oranla büyüklüğünden bahsettiğimizde Dünya’nın çapının %27’si olan çapı ve 1/81’i olan kütlesiyle sistemimizdeki uydular arasında tartışmasız şampiyondur. Dünya’nın özkütlesinin %60’ı olan özkütlesiyle ise bu alanda lider olan Jüpiter’in uydusu Io’nun hemen ardından gelmektedir. Ay neredeyse Dünya’ya kardeş bir gezegen gibidir ve hatırı sayılır kütlesi ile Dünya üzerinde gelgitlere neden olmakta ve varolduğu günden bu yana Dünya’nın gün uzunluğunu onun dönüşünü yavaşlatmak suretiyle değiştirebilmektedir (Bu değer her yüzyılda 1.7 milisaniye kadardır).

İşte asıl gizem burada… Peki nasıl oldu da sistemimizdeki bir gezegenin bu denli büyük ve ağır bir uydusu olabildi?

UYDULAR NASIL OLUŞUR?

Gezegen uydularının oluşumuna dair klasik teori, onların gezegenlerle birlikte gezegen öncesi disk (protoplanetory disk) içerisinde oluştuğudur. Güneş sistemindeki pek çok gezegenin gezegen öncesi disk içerisinde oluştukları düşünülmektedir. Gezegen öncesi disk, adından da biraz anlaşılacağı üzere toz ve gaz bulutundan bir disktir ve henüz yeni var olmuş yıldızın çevresinde bulunurlar. Bu disk içerisindeki toplanmalar –ve hatta topaklanmalar- ile gezegenler ve uyduların bir kısmı ortaya çıkmıştır. Yani Güneş’imiz de henüz yeni doğmuş genç bir yıldızken, onun da çevresinde bir gezegen öncesi disk mevcuttu ve gezegenlere bu disk kaynaklık etti. Gezegenler Güneş’in çekimi tarafından yakalanarak yörüngeye girerken, uydular ise kütlece küçük oldukları için gezegenler tarafından yakalanmıştır ve böylece Güneş Sistemi’nin yörünge mekaniği ortaya çıkmıştır. Bu yolla oluşan gezegen ve uyduların yörüngeleri düzgündür. Gezegenler büyük kütleli olduklarından küresel bir şekle sahip iken uyduların kütlesi yeterince büyük olanları küreseldir ve yeterince büyük olmayanlar tuhaf şekillerde olabilirler.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=f9rBJDajwPc&w=480&h=360]

Video: Gezegen öncesi diskten gezegenlerin oluşumu temsili gösterimi

Düzensiz veya ekzantrik yörüngeli ya da gezegeninin etrafında olması gerekenden çok daha uzakta konuşlanan uydular genelde başka bir cisim iken gezegenin yörüngesi tarafından yakalanan astreoidlerdir ve gezegen öncesi disk ile var olmamışlardır.

Düzenli ya da düzensiz, gezegen öncesi disk içerisinden doğan uydular güneş sisteminin doğal elemanlarıdırlar. Ancak bizim uydumuz Ay ve bir ihtimal Plüto’nun uydusu Charon gezegen öncesi disk içerisinde oluşarak gezegeninin çevresinde yörüngeye girecek kadar küçük değildirler ve bu halleriyle “biz başka bir şekilde var olduk” der gibidirler.

ESKİ AY TEORİLERİ

Ay’ın nasıl oluştuğuna yönelik pek çok kuram öne sürülmüştür. Bu kuramlar aşağıdaki gibidir:

Gelgit adını verdiğimiz konu sadece denizlerde görülen bir taşma olayı değildir. Yazıda sürekli olarak bahsettiğimiz Ay ve Dünya'nın açısal momentumu, gelgit kuvveti ile ortaya çıkan dinamik mekanizmadır. Ay, Dünya çevresinde dönerken onun pozisyonunu değiştirmeye muktedirdir.

Ay, sahip olduğu kütlesi dolayısıyla Dünya çevresinde dönerken onun pozisyonunu değiştirebilir. Ay-Dünya ikilisinin sahip olduğu bu yörünge mekaniği klasik teorilerce açıklanamamaktadır.

Kardeş Gökcismi: Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gezegen öncesi diskte birlikte oluşma ya da Ay’ın Dünya’nın çevresindeki bulutsudan meydana gelmesi gibi seçenekler, Ay ve Dünya’nın kütlesel ve çapsal özel durumunun (ve bunun yarattığı açısal momentumun) açıklamamaktadır. Ayrıca Ay’ın demir çekirdeğine ait bir veri, bu kuramı tamamen bertaraf etmektedir: Dünya’nın demir çekirdeği onun çapının %50’sini işgal etmektedir. Ay’da ise bu oran %25’tir. Eğer aynı dönemde birlikte oluşmuş olsalardı, soğuma dinamikleri de eşit olacaktı ve böylece her ikisinde de demir çekirdeğin oranı aynı olacaktı. Ancak böyle değil…

Yakalanma: Bu kuramlardan bir diğeri Yakalanma’dır. Yakalanma kuramına göre Ay kendi başına bir gökcismi iken Dünya’nın yer çekimi tarafından yakalanmıştır ve böylelikle Ay, Dünya yörüngesine girmiştir. 80’li yıllara dek popüler olan bu kuramın zayıf yanı, bu yakalanmanın gerçekleşmesi için Dünya’nın oluşma aşamasındayken sahip olduğu geniş atmosferin Ay’ı yavaşlatması ve kaçışını engellemesi gerekliliğidir. Zaten az sonra bahsedeceğimiz Büyük Çarpışma Teorisi’ni destekleyen bulgular bu kuramı tamamen tedavülden kaldırmıştır.

Fizyon (Bölünme): 19. Yüzyılın sonunda İngiliz astronom ve matematikçi George Darwin tarafından öne sürülen fizyon kuramı, bir zamanlar Dünya’nın ve Ay’ın yekvücut oldukları ve Ay’ın Dünya’dan ayrıldığı iddiasına dayanır. 1925’te Avusturyalı Jeolog Otto Ampherer tarafından da desteklenmiş ve o dönemde kıta kaymalarının ve Pasifik Okyanus’unun kaynağının bu fizyon olduğu öne sürülmüştür. Ay’dan örnek toplamamızı ve ayak basmamızı sağlayan ABD Apollo görevleri, jeolojik dönemlere ait daha sonra elde edilen bilgiler ve modelin Dünya-Ay Açısal Momentum’unu açıklamakta yetersiz oluşu kuramın tarihe gömülmesine neden olmuştur. Ayrıca hesaplamalara göre bu modelin geçerli olabilmesi için doğum gerçekleştiğinde Dünya’nın kendi ekseni etrafında bir tam günü 2,5 saatte dönüyor olması gerekirdi (gerekli santrifüj kuvvetini yaratabilmesi için) ki bu da Dünya’nın Ay’ı fırlattıktan sonra geçen 4,5 milyar yıl içerisinde yavaşlayarak dönüş süresinin 2,5 saatten 24 saate çıkması demektir. Bu yavaşlama mevcut bilgilerimize çelişkilidir.

Nihayet: BÜYÜK ÇARPIŞMA TEORİSİ

Takvimler 1946’yı gösterdiğinde ayın santrifüj kuvvetiyle fırlatıldığını öne süren fizyon teoreminin Ay’ın neden yavaşlayarak Dünya yörüngesinde kaldığını açıklamakta yetersiz bulan Harvard Üniversitesi’nden Reginal Aldworth Daly, Ay’ın Dünya’dan ayrıldığını kabul etmekle birlikte bunun bir çarpışma sonucu olabileceğini öne sürdü. Daly’nin iddiası önceleri pek dikkate alınmadı, ta ki 1974 yılında William K. Hartmann ve Donald R. Davis tarafından bir konferansta yeniden dile getirilip, 1975 yılında oldukça prestijli bir gezegenbilim dergisi olan Icarus’ta konuyla ilgili yeni makaleler yayınlanana kadar.

Hartmann ve Davis’e göre Dünya’ya çarpan cismin kütlesi Dünya kütlesinin onda birine kadar bir kütlede olmalıydı. Bilim insanları giderek çarpışma teorisi üzerinde uzlaşıya varıyorlardı ancak Dünya’ya çarpan cismin kütlesinin hangi miktarda olması halinde açısal momemtum probleminin en iyi şekilde açıklanacağı soru işaretiydi.

Başından beri bu konuyu gündemde tutmada ısrarlı olan Hartmann, Roger Philips (O sırada Houston’daki Ay ve Gezegen Enstitüsü’nün Müdürü) ve Hawaii Üniversitesi’nden Jeolog Jeff Taylor bir “Ayın Orijini” konferansı düzenlemeye karar verdiler. Konferanstan 18 ay önce meslektaşlarına “Apollo verilerini mi incelersiniz, bilgisayarınızda mı çalışırsınız, ne yaparsanız yapın ama bir şeyler bulmadan bu konferansa gelmeyin” diye duyurdular. Bu konferansın çok büyük bir etki yaratmayacağını, ama ilk olarak kendilerinin öne sürdüğü “Büyük Çarpışma Teorisi”nin artık daha fazla ilgi göreceğini düşünüyorlardı, ama 1984’te Hawaii’de gerçekleştirilen “Ayın Orijini Konferansı” büyük çarpışma teorisi için bir dönüm noktası oldu.

Hartmann’ın “Büyük Astrofizikçi” olarak tanımlandığı ve konferansta onun sunumundan sonra el karldırdığında “bir şey söyleyecek ve her şey çöpe gidecek diye çok korktum” diyerek bilgeliğinin hakkını verdiği A. G. W. Cameron, bu konferansta sunduğu çalışmasında Hartmann’in aksine çarpışmanın en az Dünya’nın 10’da biri kütlesine sahip bir cisimle olması gerektiğini, cismin hemen hemen Mars boyutlarında olduğunu öne sürdü. Gerçekten de Cameron, Hartmann’ın sandığı gibi büyük çarpışma teorisine karşı çıkmamış ve hatta daha doğru bir yaklaşımda bulunarak Büyük Çarpışma Teorisinin kaderini değiştirmiştir (zaten daha sonra bu konuda birlikte çalışmışlardır).

Konferans o kadar başarılı olmuştur ki, konferanstan sonra bırakın en popüleri, hemen hemen sağlam kalan tek ay kökeni teorisi büyük çarpışma teorisi olmuştur. 1984 yılındaki Ay konferansı hakkındaki ilk popüler bilim kitabının yazarı Dana Mackenzie konferans hakkında şunu söylemektedir:

“Konferanstan önce üç klasik teorinin de partizan boyutta destekçileri vardı ve çok az insan büyük çarpışma teorisini destekliyordu; ancak konferanstan sonra geriye sadece iki grup kaldı: Büyük Çarpışma Teorisi destekçileri ve agnostikler.”

Mars kütleli cisim “Thiea” olarak anılmaktadır ve bu isim ona 21. Yüzyılın hemen başında verilmiştir. Theia, Yunan mitolojisi’nde Ay Tanrıçası Selena’nın annesinin adıdır ve bu yönüyle Dünya ile birleşmesine bir mana yüklemiştir –biz de aynı manayı “nurtopu gibi bir uydumuzun olması ile başlığa yüklemiş olduk”.

Artık tarihi ve magazini bir kenara bırakıp çarpışmanın biçimine gelelim:

Astronomlara göre büyük çarpışma 4,4 ila 4,45 milyar yıl önce gerçekleşmiştir. Modele göre Theia Dünya’ya ne çok hızlı, ne de çok yavaş bir hızla yaklaşmış ve eğik bir açıyla çarpmıştır (Gerçekleştirilen bilgisayar simülasyonları 45 derecelik bir açı ve 4 km/s’lik bir yaklaşma hızının böyle bir çarpışmayı doğurmak için yeterli olduğunu gösteriyor).

Aşağıdaki video çarpışmayı muazzam bir biçimde görselleştirdiği için dikkate değer (özellike 1 dakika 11. saniyeden itibaren izlerseniz doğrudan videoyu görüntüleyebilirsiniz).

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=c0FCE4H0Dro&w=480&h=360]

Video: BBC’nin konuyla ilgili bir belgesel için hazırladığı temsili görüntü

Video’da da görselleştirildiği üzere, çarpışma ile birlikte Theia’nın demir çekirdeği Dünya’nınkine batmış, böylece bir miktar Theia magması Dünya’nınkine karışmıştır. Buradaki yüksek basınç ile artık magma karışımı Dünya’dan uzaya fırlamış, bir ay ila bir yüzyıl gibi kısa bir süre içerisinde birleşip soğuyarak Ay’ı oluşturmuştur. Bu çarpışma neticesinde açısal momentum ve kütle kazanan Dünya’nın dönüşü bir miktar yavaşlamıştır. Astronomlar bu yavaşlamanın Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 5 saat kadar olduğunu düşünüyor.

Bilgisayar simülasyonları Theia’nın kütlesinin %20 kadarlık bir patlama artığının halka oluşturarak ay çevresinde dönmesi gerekliliğini ortaya koyuyordu. 2011 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir çalışma, bu artıkların birleşerek ikinci bir uydu yarattığını ve bu uydunun saatler sürecek kadar yavaş bir biçimde Ay’ın görmediğimiz arka yüzeyine hareket ederek çarpışmadan birkaç on milyon yıl sonra orada birleştiğini gösteren bir takım bulguları ortaya koydu. Ayın bize dönük yüzü delik deşik alçak düzlüklerce kaplanmışken, arka yüzünün yüksek dağlardan oluşmasının nedeninin muhtemel nedeninin bu ikinci gizemli uydu olduğu düşünülüyor. Uydunun Dünya’dan fırlayan parçalardan Dünya’ya yeniden düşmeyen, ama uzaya da fırlamayan, başka bir deyişle Ay’ın arka tarafındaki Lagrange noktasında (yani Dünya ve Ay çekimlerinin birbirini dengelediği bir nokta) stabil olarak kalabilen parçalardan teşekkül olduğu sanılıyor. Bu modele göre 1000 km’lik küçük bir çapa sahip olan ikinci gizemli uydu Ay’ın arkasındaki dağları oluşturacak şekilde kardeşiyle birleşmiş.

TEORİYİ DESTEKLEYEN ÖNEMLİ BULGULAR

Ay’ın oluşumuna yönelik teoriler arasında Ay-Dünya fiziksel etkileşimini ve açısal momentumlarını en iyi şekilde açıklayabilen teorinin Büyük Çarpışma Teorisi olduğunu dolaylı olarak söylemiştik, ancak bu açıklamayı yapabilmesi onun doğrudan kabul edilmesi için yeterli değil.

Simülatörlerden elde edilen sonuçlar büyük çarpışmanın gerçekleşmiş olabileceğini gösterse de sahici fiziksel kanıt haberi 2001 yılında Washington’daki Carneige Enstitüsü’nden geldi:
Apollo’nun getirdiği Ay kaya örneklerini inceleyen araştırmacılar Ay’dan alınan kaya örneklerinin Dünya kayaları ile aynı oksijen izotopik içeriğe sahip olduğunu ve Güneş Sistemi’ndeki diğer tüm cisimlerden farklı olduğunu ortaya koydu. Bu Ay için bir DNA analizi niteliği taşımaktaydı ve bu analiz başka bir sürpriz bilgiyi daha ortaya çıkardı: O tarihe kadar sanıldığı gibi Ay’ın materyalinin büyük kısmı Theia değil Dünya kaynaklıydı. Ancak bu bilgi 2007’de biraz daha revize edilerek Theia’nın da Dünya’ya benzer bir izotopik profile sahip olduğu bilgisiyle değiştirildi. Yeni bilgiye göre çarpışmadan sonra Dünya ve çarpışma nedeniyle oluşan gezegen çevresindeki Ay Öncesi Disk homojen bir biçimde karışmıştı.

Yapılan derin analizlerde tespit edilen, oksijen haricindeki madde farkları ise çarpışma modeline uygun başka dolaylı kanıtlar sundular. Örneğin Ay’daki ağır çinko izotoplarının Dünya’ya nispeten fazla olması, hafif izotopun buharlaşarak kaçtığını doğrular ve dolayısıyşa çarpışmanın düşünülen niteliğini kanıtlar nitelikte.

Bu arada yeri gelmişken uydumuza dair büyük ihtimalle bu çarpışmadan miras kalan ilginç bir bilgiden de bahsetmek gerek: Ay Dünya’dan her yıl 3.82±0.07 cm uzaklaşmaktadır.

Şu ana dek öne sürülenler arasında en çok destekleneni ve en geçerli olmasına rağmen Büyük Çarpışma Teorisi’nin hala açık kalan bazı noktaları mevcut. Bunlardan birisi, böylesine bir çarpışmada Dünya’da bir magma okyanusunun oluşmuş olma gerekliliği. Henüz Dünya tarihinde böylesine bir magma okyanusu oluştuğuna dair jeolojik bir kanıta rastlanmış değil. Bu eksik halkanın tamamlanması halinde büyük bir astronomik ve tarihi muamma çözülmüş olacak.

İlk Yayın:

Açık Bilim, 2013 Kasım sayısı
http://www.acikbilim.com/2013/11/genel/mujde-nurtopu-gibi-bir-uydunuz-oldu.html

Kaynaklar:

  1. Brush, Stephen G., “ Early History of Selegony” – Origin of the moon; Proceedings of the Conference, Kona, HI, October 13-16, 1984 (A86-46974 22-91). http://adsabs.harvard.edu/abs/1986ormo.conf….3B
  2. Cameron A.G.W., “Impact Theory of the Moon” – Origin of the moon; Proceedings of the Conference, Kona, HI, October 13-16, 1984 (A86-46974 22-91). http://adsabs.harvard.edu/abs/1986ormo.conf..609C
  3. Wikipedia, “Origin of the Moon”, “Natural Satellite” maddeleri.
  4. “Early Earth may have had two moons”,  http://www.nature.com/news/2011/110803/full/news.2011.456.html#B1
  5. Dana Mackenzie, “The Big Splat, or How Our Moon Came to Be
Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google