Monthly Archives: Ocak 2015

TRAFİKTEKİ TOPLUM DÜŞMANLARI

İstanbul’da yaşayan herkesin İstanbul’a dair bir sevgisi vardır. Bu sevginin kaynakları çeşitlilik gösterebilir. Ne oldukları mühim değil. Ancak İstanbul’dan nefret edilen zaman dilimleri genelde müşterektir: Trafikte olunan zamanlar.

Trafikte olmanın yarattığı bu nefretin -ya da olumsuz tutumun- ardında sıkışıp kalma, gecikme, sıkılma gibi bireysel nedenleri olduğu kadar, “enayi yerine koyulma”, “hakkının gasp edilmesi”, “hakkını koruma çabası” gibi sosyal nedenleri de var. Sebepleri de toplum düşmanları… Toplum düşmanları; zira toplumda huzurla yaşamanın güvencesi trafik kuralları gibi kurallardır. Bu insanlar kurallara uymadıkları gibi, zannedersem bunu “daha akıllı” oldukları için -ve bizler de enayi olduğumuz için- yapıyorlar; ve bu toplum düşmanları üzerimizde trafiğin kendisinden çok daha fazla stres yaratıyor. (Şehir hayatının insan üzerinde yarattığı strese Erdem Erikçi şu yazısında değinmişti).

Araç kullananların hemen hemen her gün karşılaştığı, insanı 150 kişilik bir pasifik adasına göç etmeyi hayal ettirecek kadar çileden çıkartan bir kaç çeşit toplum düşmanını tarif etmeye çalışacağım. Bu tarifleri yaparken, gerçek bir acelesi olduğu için (hastası, zayisi olanları) kapsam dışı tuttuğumu hatırlatmak isterim. Öte yandan kimi zaman bu gibi hareketler hayatımıza tehdit yarattığı için, düşüncesizce davrananlara hakaret etmiş bulunabilirim. Affola.

Toplum Düşmanı 1: Ağır tahrikçiler

td1

Şeridin hızına razı olamayanlar…

Bir yol vardır ve bu yol üç şeritlidir, üstelik de kalabalıktır. Her şeridin ortalama bir hızı bulunur. Siz de o hıza uygun olarak akar gidersiniz. Böyle hallerde trafiğin bir boru içerisinde akan akışkandan farkı yoktur. Her akışkan elemanı (otomobil) kendi akış çizgisi üzerine hareket eder.

Ne var ki bazı arkadaşlar mevcut imkânlara razı olamayan arkadaşlardır. Sol şeridin ortalama hızı o yol için belirlenmiş olan azami hızdan yüksek olsa dahi (mesela E-5 için bu 80 km/sa’tir. Yarı yoğun zamanlarda genelde sol şeridin ortalama hızı 90 ila 100 arasında değişir) sırf sizden daha hızlı gitmek istediği için YA DA siz takip mesafesini koruyorsunuz diye sizin yavaş gittiğiniz “algılayarak” şöyle yaparlar:

1. Arkanıza geçerek selektörle yol isterler.

2. Yol vermek istemeyebilirsiniz. Ben adamın acelesi olabileceği düşüncesiyle yine de yol vermek isterim. Yeter ki ısrarcı olmasın. Ancak yol yoğun olduğu için sağ şerit hemen geçebileceğiniz müsaitlikte olmayabilir. Bu yüzden gecikirsiniz.

3. Arkadaki arkadaş daha ısrarlı selektöre başlar.

4. Baktı ki yol vermiyorsunuz:

a) Kıçınızın dibine kadar girerek tahrik etmeye başlar. Bunun stresi kaza yapmayacak adama kaza yaptırır. Aslınca canınıza kast ediyordur. Bu arkadaş insanlıktan çıkmış öküzlüğe terfi etmiştir. Hoşgeldin yeni öküz.

b) Sağ tarafta bir boşluk bulup sizi tehlikeli bir şekilde “sağlama” çabasına girer. Oysa yanda alan olsa siz geçeceksiniz zaten.

Bu öküzlük silsilesi son derece sinir bozucudur. Pek çoğu bunca sinir bozmaya, küfür yemeye rağmen de bir, bilemediniz iki arabalık mesafe kazanır. O mesafe Formula’daki gibi süreyle ölçülecek olsa 1 veya 2 saniye çıkar. Değer mi bunca stres yarattığına? (Bu arada bu hareketin daha önce verildiğini duymadığım 1 yıllık bir hapis cezası var. Başınıza gelirse kaydedebiliyorsanız kaydedin.)

Toplum Düşmanı 2: Kaynakçılar

td2

Kaynakçı adamı hayattan soğutur.

Yanyollardan E-5 gibi geniş yollara girişte rastlayabileceğiniz bu toplum düşmanları aslında ana caddeden dönüş gerektiren her sapak da tezahür edebilirler.

Bu arkadaşlar hepimizden akıllı arkadaşlardır. Dönüş (ya da anayola katılım) sırasına neden girsinler? Bir defa onun bir beyni, iki gözü ve bir de burnu var. O halde yanda ikinci bir şerit oluşturarak, sizin gibi sıra beklemek yerine, yandan yandan gidip, tam katılımdaki o dar ağızda burnunu sokarak sizden daha evvel katılabilirler. Siz bir kaç dakika daha bekleyin. Ne de olsa salaksınız…

Hemen hemen her sapakta rastlayabileceğimiz bu davranışı minibüsler, midibüs şeklindeki halk otobüsleri ve taksiler daha sistematik bir biçimde gösterirler bu arada. Sanırım onların sürücülüğü meslek olarak yapmaları, böyle bir davranışı gerçekleştirmeyi “verimlilik ve etkinliği arttırmak için” kendilerince mübah saymalarına neden oluyor.

(Pazar değerleri ve sosyal değerlerin nasıl farklı sonuçlar yarattığını, söz konusu paraysa etiğin ya da vicdanın devreden çıkabileceğini şu yazımda anlatmıştım.)

Toplum Düşmanı 3: Emniyet Şeritçileri

td3

Dünyanın en zeki insanlarından…

Bu arkadaşların toplum hayatına nasıl kastettiklerini detaylı anlatmaya lüzum yok aslında. Kendileri tıpkı kaynakçılar gibi, dünyanın en zeki insanlarıdır ve sizin salaklığınıza 80 km/sa bir hızla giderken bakarlar. Diğerlerine göre yaptıkları toplum düşmanlığı karşısında en çok fayda elde edenler bunlardır. Aynı şekilde, bir kazaya uğramaları halinde, ambulans ya da itfaiyenin geçişini engelleme potansiyelleri yüzünden topluma en çok düşmanlık edenler de yine bunlardır. Başka bir deyişle bence “yatacak yerleri olmayanlar”dır kendileri.

Ayrıntı vermeyim dedim ama yine de aklıma gelen bir detaydan bahsetmek isterim: Önüne mavi kırmızı alacalı beleceli ışıklar takmış siyah arabalar bunu daha çok yaptığı için şeridin “emniyetçi şeridi” olarak adlandırıldığı olur. Öyle ki bu ayrıcalığı elde etmek için arabasına bu ışıklardan ve “dodododorttttt” diye öten tuhaf polis kornasından taktıranlar olduğunu duydum. Demek ki kurallar normal vatandaşlar için.

Toplum Düşmanı 4: Boşluk bulunca yürüyenler

td4

Bir Ankaralı’nın bana bir gün dediği gibi: “Yol verilmez, yol alınır!”

Hayvanlar bilişsel davranış göstermezler. Bizler gibi düşünerek karar vermezler. Daha basit kurallar zihinlerinde yer alır ve karmaşık gibi görünen hareketler dahi bu basit kuralların bileşkeleridir. Temple Grandin filmini izlediyseniz öküzlerin ve ineklerin yürüme mekanizmalarının anlatıldığını görmüşsünüzdür. Bu konuda daha detaylı okuma isteyenlere Tübitak yayınlarından çıkmış olan, Gould’lar tarafından kaleme alınmış “Hayvan Zihni”ni öneririm.

“Yok ben okumak istemiyorum, illa gözlemle öğreneceğim” diyorsanız o da mümkün. Özellikle şerit sayılarının düştüğü yerlerde, başka deyişle, iki şeritte yer alan arabaların tek şeritte birleşmek zorunda olduğu hallerde, önünde boşluk gördükçe yürümeye çalışan arkadaşları gözleyebilirsiniz. Bu arkadaşlar, “bir o şeritten, bir bu şeritten birleşelim, sırayla girelim; bak adam bu şeride yol verdi, ben de ona vereyim” demezler. Boşluk buldukça yürümek isterler. Sağda iseniz bariyerlere sıkışmamak için adamın hegamonyasına boyun eğersiniz. Yok eğer solda iseniz, “adama çarpmayayım” diye kaygılanan yine siz olursunuz. O da aradan sıvışıp önüne geçer, böylece kazandığı 3-4 metre ile mutlu olur, dopamin, seratonin falan salgılar. Gülümser.

 

Sonuç

Yaya geçidinde durmayanlar, şeridi kapatmak uğruna arabasını gireceği dükkanın önünde bırakarak yolu tıkayanlar, görme engelli yollarına park edenler, engelli parklarını işgal edenler, garaj girişini kapatanlar gibi daha pek çoğunu saymadığımın farkındasınızdır.

Trafikte haklar kurallarla kesin olarak belirlenmiştir, ancak yukarıda bahsettiğimiz hakların hiçbirisi, “kavşakta karşılaşınca önceliğin kimin olduğu” gibi, belirsiz bir duruma düzen kazandıran kurallardan gelmez. Öncelik hakkı (önce gelenin konumunu önce olarak sürdürmesi hakkı) en doğal haklardan birisidir. Banka ya da ekmek kuyruğunda, veyahut metrobüse binerken boş koltukların doldurulmasında da aynı hak söz konusudur.

Abartılı olacak ama bir milletin kalkınmaya ne kadar müsait olduğunu, demokrasiyi ne kadar benimseyebileceğini, hoşgörü kültürünü ne kadar yeşertebileceğini trafikteki davranışlarına bakarak anlamanın mümkün olduğunu iddia edeceğim. Zira trafik, biraz da arabanın sağladığı anonimlikle, kalabalıklar içinde topluma sevimli gözükmek için taktığımız maskeleri pek takmadığımız bir yerdir. Yani bir banka kuyruğunda olduklarından daha anonimdir insanlar, gerçekte oldukları gibi davranmak konusunda daha rahattırlar. Tartışmaya kalkarsanız da “kusura bakma” diyeni pek görmedim; bu yüzden tartışmaya girmek ve hatta kızgınlıkla korna çalmak bile yersiz. Hatırlatmak isterim ki Türkiye’de trafikte çıkan kavgalarda insanlar birbirlerini vuruyorlar, bıçaklıyorlar.

YALANSAVAR İLE BİR YIL DAHA GEÇTİ

Yalansavar’ın 2014 yılı özeti… Yalansavarla koskoca bir yıl nasıl geçmiş, neler yapmışız meğer? Neleri aydınlatmış, neleri çürütmüşüz. Ne kadar emek harcamışız hep birlikte.

Işıl anlatmış Yalansavar’ın 2014 yılını nasıl geçirdiğini:

http://yalansavar.org/2015/01/26/5-yasimizda-1-milyon-okuyucu/

En nihayetinde de bir aile fotoğrafı koymuşuz ortaya.

yalansavar

Resimdeki ekip üyeleri sağ önden sırayla: Serdar, Aysu, Cüneyt, Işıl, Tevfik, Bahadır, İlkay ve Kaan (ve yengemiz Meral). Buluşma sırasında yurtdışında oldukları için Çağrı, Tuğsan ve Kerem ne yazık ki bu karede yoklar.

 

Zaman hızla akıp gidiyor. Mühim olan güzel işler yapabilmek.

 

BANKANIZ SİZİ GÖZETLİYOR OLABİLİR (Mİ?)

Dün bir ihtiyaç üzerine Akbank müşterisi haline geldim ve doğal olarak da hem tabletime hem de telefonuma internet uygulamasını yüklemem gerekti. Google Play Market aracılığıyla Akbank Direkt Uygulamasını indirmek istediğimde konumumdan, fotoğraflarıma, kameramdan, mikrofonuma, cihaz çağrı bilgilerimden diğer uygulama bilgilerime, kısacası özel olan neyim varsa hepsine erişmek istediğini fark ettim.  Indirmedim tabi.

Bu izinleri vermek demek, uygulamayı yönetenlerin sevgilimi günde kaç kez aradığımdan, işe saat kaçta gittiğime kadar bilmesi demek. Hatta bu verilere erişen birinin kameram ya da mikrofonum aracılığı ile beni dinlemesi, izlemesi bile olası.

Bunun üzerine twitter aracılığıyla kendilerine bu izinleri neden istediklerini sordum ve klasik bir paradoksal yanıtla karşılaştım: “işte”

Screenshot_2015-01-24-12-55-43

Akbank’ın dahiane yanıtı…

 

Daha sonraki sorularıma da yanıt vermediler.

Hangi Banka ne istiyor?

Aşağıda herkes için tüm banka uygulamalarının isteklerinden oluşan bir galeri oluşturdum. İzin arsızı bankalar olarak Akbank, Garanti Bankası ve Kuveyt Türk öne çıkıyor. Bu bankalar telefonunuzdaki tüm kritik bilgilere erişmeyi talep ediyorlar.

Kolaylık olsun diye bankaların istedikleri izinleri aşağıdaki tabloya yerleştirdim. Dileyenler aşağıdaki ekran görüntülerinden teyit edebilirler.

Tablo

Yukarıdaki tabloda hangi bankanın uygulamasının hangi izni talep ettiği yazıyor. Sıralamayı talep edilen izin sayısına göre gerçekleştirdim.

 

Tek bakışta tüm banka uygulamaları ve talep ettiği izinler (alfabetik)

Peki bu izinler ne anlama geliyor?

Bu izinlerden en kritik olanlarının ne anlama geldiğini Google’ın kendisinden öğrendim. Kritik olanlar küçük yorumlarla buraya aktarıyorum. Hepsine bakmak sitemiyorsanız yazının sonuna devam edin…

Bu izni isteyen uygulama aşağıdakileri yapabilir:

  • Hassas günlük verilerini okuma
  • Sistemin dahili durumunu alma
  • Web yer işaretlerinizi ve geçmişinizi okuma
  • Çalışan uygulamalara ilişkin bilgileri alma

Yani hangi uygulamayı ne kadar kullandığınız, sık ziyaret ettiğiniz web siteleri vb. bu uygulama tarafından okunabilir. “Bunun ne sakıncası var” diye sorabilirsiniz ama aslında dünya görüşünüzden, yaşam tarzınıza kadar pek çok şeyi öğrenebilmekeri açısından epey sakıncası var: İsteyen bankalar kilo takibi için bir program kullanıyorsanız, namaz saatlerini öğrenmek için bir ezan programına başvuruyorsanız veya “seks hikayeleri” okuyorsanız bunu öğrenebilirler.

Bu izne sahip olan uygulama telefon defterinizin tamamına erişebilir.

Bu erişime sahip olan uygulama sahipleri kimin kimle tanışıklığı olduğuna dair bir haritayı kolaylıkla oluşturabilirler. Bu sizin ağ toplumunda hangi ağa bağlı olduğunuzun doğrudan bir göstergesidir. Eşinizin dostunuzun telefon numaralarının da uygulama sahibinin eline geçmesinden bahsetmiyorum bile. “İlla ki böyle yapıyorlar” demiyorum ama size bir şeyler pazarlamak için sizi arayan bazı şirketlerin numaralarınızı nereden aldığını merak ediyorsanız eğer, bu bir yanıt olabilir.

Google’a göre bu izne sahip olan bir uygulama, cihazınızın takvim bilgilerini kullanabilir. Buna aşağıdaki işlevler dahil olabilir:

  • Takvim etkinliklerini ve gizli bilgileri okuma
  • Takvim etkinlikleri ekleme veya varolanları değiştirme ve cihaz sahibinin bilgisi olmadan davetlilere e-posta gönderme

Aile üyelerinizin doğum günlerinden evlilik yıldönümünüze kadar pek çok kişisel ajanda bilginiz şirketlerin ellerinde. Geçmiş olsun.

Açıklamaya gerek bile yok. Takip ediliyorsunuz. Nereye, ne sıklıkta gidiyor, işe gidip gelirken hangi yolları kullanıyorsunuz, bu bilgiler istisnasız tüm bankalarca bilinebilir.

Bir uygulama, cihazınızın kısa mesaj (SMS) ve/veya multimedya mesajlaşma servisini (MMS) kullanabilir. Bu gruba kısa mesaj, resimli mesaj veya görüntülü mesajları kullanabilme özelliği dahil olabilir.

  • Kısa mesaj (SMS) alma
  • Kısa mesajlarınızı okuma (SMS veya MMS)
  • Kısa mesaj alma (MMS; resim veya görüntülü mesaj gibi)
  • Kısa mesajlarınızı düzenleme (SMS veya MMS)
  • SMS mesajı gönderme (ücret ödemeniz gerekebilir)
  • Kısa mesaj alma (WAP)

Eşinizin sizi aldattığını düşünüyorsanız bir dedektiflik şirketine değil, bankaların uygulamasını yöneten yazılım şirketine gidin. SMS’lerini okuyabiliyorlar nasılsa.

Bir uygulama, telefonunuzu ve/veya telefonunuzun çağrı geçmişini kullanabilir. Telefon erişimine aşağıdaki işlevler dahil olabilir:

  • Telefon numaralarına doğrudan çağrı yapma (ücret ödemeniz gerekebilir)
  • Çağrı kaydına yazma (örneğin: çağrı geçmişi)
  • Çağrı kaydını okuma
  • Giden çağrıları yeniden yönlendirme
  • Telefonun durumunu değiştirme
  • Müdahaleniz olmadan çağrı yapma

“Çağrı kaydını okuma” cümlesi sizi ürkütmedi mi? Telefon defterimizin tamamına erişen uygulamalar aynı zamanda kimleri ne sıklıkta aradığımızı, kimlerle uzun uzun konuştuğumuzu da biliyorlar… Haydi bakalım!

Cihazınızın ve içinde takılı olan SD kartın içeriğinde ne var ne yok hepsi bankalarınızca okunabilir. Evet, yanlış duymadınız. Eşinizle en mahrem görüntüleriniz dahi bu uygulamarca kolaylıkla okunabilir.

Bir uygulama cihazınızın kamerasını ve/veya mikrofonunu kullanabilir. Kamera ve mikrofon erişimine aşağıdaki işlevler dahil olabilir:

  • Fotoğraf çekme ve video kaydetme
  • Ses kaydetme
  • Video kaydetme

Gözlerinizin ne kadar büyüdüğünü görmek isterim… Evet; pek çok uygulama bu izni siz dilediğinizde sesli mesaj gönderin ya da bir arkadaşınıza fotoğrafınızı gönderebilin diye istiyor (Whatsapp ya da Instagram gibi…). Peki banka neden istiyor? Akbank’a sorduğum soruda bunun yanıtını alamamıştım. Arkadaşım Kerem Kaynar’ın espirili yorumu şöyle:

kerem


 

Sonuç ve Tüm Okurlara Çağrı

Çağımızda pazarlama faaliyetlerinin başarısı büyük ölçüde “bilgi” gücüne bağlı. Eskiden kadın, erkek, evli, bekâr, zengin, ortahalli, yoksul gibi basit demografik bilgilere dayanarak yapılan pazar bölümlendirmeleri, teknolojinin de etkisiyle artık “kilo verenler”, “Interstellar’ı izleyenler”, “Felsefeye ilgi duyanlar”, “Yakında nişanlanacaklar” şeklinde yapılabiliyor. Bu başarı da mahremiyetimize uzanan yollardaki bu deliklerden kaynaklanıyor.

(Daha geçenlerde Tuğsan Topçuoğlu, Yalansavar’da bu konulara değindiği şöyle güzel bir yazı kaleme almıştı. Merce Gözüküçük’ün Açık Bilim’de 2 yıl evvel daha genel bir şekilde ele aldığı yazıya ise şuradan ulaşabilirsiniz.)

“Big Data” dediğimiz büyük verilerin anonim olarak toplanması ve bu bilgilerin insanlığın gelişimine katkı sağlamak için kullanılması bir derece kabul edilebilir olsa da anonimliğin ne kadar gerçekleştiği sorusu önemli bir soru. Bu yüzden tüm okurlara çağrım şudur:

Madem bu konu bankalar vesilesiyle açıldı, bankalarınıza sosyal medya başta olmak üzere kullandığınız öncelikli iletişim kanalları aracılığıyla aşağıdaki soruları sorun:

  1. Bu bilgileri niçin talep ediyorlar? Tam olarak yapmak istedikleri nedir?
  2. Program teknik olarak hangi nedenlerden ötürü bu izinlere ihtiyaç duyuyor?
  3. Banka kendi uygulamasını kendi mi kontrol ediyor? Yoksa dışarıdan hizmet mi alıyor?
  4. Kendi kontrol ediyorsa personelinin, dışarıdan hizmet alıyorsa hizmet aldığı şirketin ve şirket personelinin kişisel verilerimizi kötü amaçlarla kullanmasına nasıl engel oluyor?
  5. Ve niçin bize bunu yapıyorlar?

 

CİNAYET SAFSATASI

İki resimde özetleyeceğim yeni bir safsata size…

Birinci resim şu: Erdil Yaşaroğlu’nun Charlie Hebdo dergisi saldırısından sonra attığı tivit:

erdil1

 

Bunlar da verilen yanıtlardan ikisi:

erdil2

 

Yani anlayacağınız, Erdil Yaşaroğlu daha evvel, “İnançlardan mizah olmaz” demiş. Doğal olarak insanlar soruyor: Hani inaçlardan mizah olmaz diyordun?

İlk bakışta Erdil Yaşaroğlu biraz olsun çelişkideymiş gibi geldi mi? Eğer geldiyse “cinayet safsatası” adında bir safsata var ve siz de bu safsataya düştünüz demektir. Pek çok cani ruhlu insanın düştüğü bir safsata bu, ki örneğini görmekten bıktık şu sıralar.

Erdil Yaşaroğlu’nun “İnançlardan mizah olmaz” demesi ile, olmaz dediği şeyi yapanlara silahla karşılık verilmesini korkunç bulması çelişkili değildir. “İnançlardan mizah olmaz” diyen birisi “o halde inançlardan mizah yapanı vurmalıyız” demiş olmaz. Eleştirilmelerini, protesto edilmelerini haklı bulabilir ama katledilmelerini değil…

Biraz daha formel olarak açıklayayım: Bir insanın hem A davranışını hem de A davranışını göstereni öldürmeyi yanlış bulması aynı anda mümkündür. A davranışına yönelik tutumumuzun olumsuz olması, onların öldürülmelerini meşru gördüğümüz anlamına gelmez.

Yoksa “İnsanlarla alay edilmez”, “Yere tükürülmez”, “Gece gürültü yapılmaz” dediğimiz zaman, alay edenlerin, yere tükürenlerin, gürültü yapanların öldürülmesini meşru bulmamız gerekir. 1 ve 0 mantığı aptal işidir…

Daha ne günler göreceğiz bakalım…

 

EKLEME:

Yazdığımın iyi anlaşılmadığını fark ettiğim için bir kaç ilave yapmak istiyorum. Yukarıda yazdıkların Erdil Yaşaroğlu’nu savunmayı amaçlamıyor. Fikrine katılıp katılmadığımı da belirtmiş olmuyorum. Aslında CAPS’in alındığı programda Erdil Yaşaroğlu ne söyledi onu da bilmiyorum. Alttaki KJ’de “İnançtan Mizah Olmaz” demiş ama, devamında “…çünkü insanlar bunu kaldıramazlar ve mizahçıya saldırabilirler. Bu ortamda tehlikeli” dedi belki. Belki de “Yaparsan da kurşunu yersin. O kadar!” dedi. Bilmiyorum. Önemli de değil.

Benim “cinayet safsatası” ile anlatmak istediğim şey, bir şeye “olmaz” demek, otomatikman onu yapanın şiddetle cezalandırılmasını hoşgörmek demek değildir. Bunun böyle olduğunu iddia etmek safsatadır. Ben “demokrasiyi sandıktan ibaret görmek olmaz” diyorum mesela. Yarın bir gün aksini iddia edenler saldırıya uğrayınca, “Bu fikre silahla karşılık verilmesi ne korkunç” dersem, ben de çelişmiş olacak mıyım? Bu mudur yani? “Olmaz” dediğim şey yapıldığında silahla vurulmalarını da desteklemiş mi olacağım?

Her şeyi duygusal olarak ele almaya o kadar alışmışız ki, “binary” mantığıyla düşünüyoruz artık. Yani ya 1, ya da 0. Eğer yukarıdaki satırlarımdan,

(i) Erdil Yaşaroğlu’nu savunduğum,
(ii) İnançla mizah olmayacağını iddia ettiğim,
(iii) ve hatta Paris saldırısına destek verdiğim,

sonuçlarını çıkarıyorsanız binary mantığını aşamadığınızı, tepkisel indirgemecilik dediğimiz bir safsataya kapıldığınızı üzülerek belirtmek zorundayım.

PROAKTİF DAVRANIŞ VE CONCORDE’UN ÖLÜMÜ

Bugün Evrim Ağacı’nda yayımlanan, Yolcu Uçakları, Evrim ve Fizik başlıklı yazıya rastladım. Çağrı Mert Bakırcı’nın çevirmiş olduğu yazının orijinali Phys.org‘da yayımlanmış. Yazının dayandığı çalışma ise Adrian Bejan’ın “Constructal Theory” (Yapınımsal Teori*) fikrini uçak pazarına uyguladığı çalışması.

Termodinamiğe gönül verdiğim zamanlarda Adrian Bejan’ı termodinamik kanunlarının bir türevi olarak ortaya koyduğu Yapınımsal Teori (düşünüp düşünüp bu karşılığı buldum…) nedeniyle takip ediyordum. Yapınımsal teori, akışı tasarımın ve evrimin merkezine koyan bir teori ve termodinamik kanunlarına karşılık gelen temel ilkeleri var. Bejan ve birlikte çalıştığı diğer bilim insanları / mühendisler bu kanunlara dayanarak hem gözleme dayalı çalışmalar yaparak doğanın yapınımsal teoriye uygun olarak şekillendiğini ortaya koydular, hem de daha verimli ısıtma elemanları tasarladılar.

Gel gelelim yukarıdaki yazıda da belirtildiği gibi, Bejan’ın 2014 tarihli bir çalışmasında uçakların tarihsel evrimi yapınımsal teoriye uygun olarak açıklanmaya çalışılmış ve Concorde’un niçin tutmadığı da bu açıklamaya dayandırılmış.

İtirazım var

Klasik iktisat teorisi rasyonel insana dayanıyordu. Bu yüzden de çöktü. Bugün davranışsal iktisat var, çünkü söz konusu tüketimse insanlar rasyonel değiller. Bunun böyle olduğunu gösteren binlerce araştırma, yüz binlerce örnek var. Sadece kendi hayatımızdan ihtiyacımız olmamasına rağmen satın almaya, satın alıp kullanmamaya, pahalı olanın daha kaliteli olduğuna aldanmaya, maliyetinin X olduğunu bildiğimiz bir şeye sırf havalı olmak için 50X ödediğimize dair en az elli örnek bulmakta zorlanmayız. İnsan davranışı “pazar” dediğimiz olgunun öngörülebilirliğini sınırlar, tahminleri boşa çıkartır.

Yapınımsal teorinin dayandığı varsayımlar termodinamik kadar katı olup, yine termodinamik gibi kesin olan olguları incelemekte kullanılabilir. Pazarı değil.

Bejan'ın Uçak Gelişim Grafiği (aktaran Evrim Ağacı).

Bejan’ın Uçak Gelişim Grafiği (aktaran Evrim Ağacı).

Çevirisinden de okuyup görebileceğiniz üzere gerçekten de ticari uçaklar belli bir gelişim çizgisini takip etmiş görünüyorlar. Concorde uçağı da gerçekten bu çizginin dışındaydı (Concorde’un ve sesüstü havacılığın gelişimini anlattığım bir yazıya şuradan ulaşabilirsiniz). Ne var ki, uçaklar için bir eğilim çizgisi çizip bunun dışında kalan bir uçağa da “işte bu yüzden başarısız oldu” demek kolay değildir. Çünkü o eğilimi takip etmek, o eğilime uyum sağlamak işletmecilikte “reaktif” olmak olarak adlandırılır. Reaktif olmak, yani dış çevreye uyum sağlamak kamu kurumlarının ya da müşteri isteklerine hızlı tepki vermek zorunda olmayan işletmelerin işidir. Sözkonusu teknolojiyse “proaktif” olunmak zorundadır. Proaktif şirketler, çevreye uyum sağlamaz, onu değiştirirler. Çevre koşullarını ve rekabet ortamını kendileri belirlerler.

ipad

Kaynak (3)

Buna en iyi örnek iPhone’dur herhalde. iPhone ilk üretildiğinde çizginin çok dışındaydı. Sadece olumlu anlamda da değil, en basitinden şarjı kesinlikle daha az gidiyordu. Diğer markalar mevcut eğilimi değil, onu takip ettiler ve öylece çizgi bambaşka bir yöne kırıldı. Bir düşünün, iPhone ve muadili akıllı telefonlar, cep telefonlarından beklediğimiz şarj süresini bile azalttı. Akıllı telefonlardan önce yedi gün dayanabilen, küçük mü küçük telefonları bu özellikleri nedeniyle alıyorduk… Ne oldu da şimdi bir gün şarja bilgisayar boyutunda telefonlar taşıyoruz? Benzer şekilde tüketici pazarında moda dediğimiz olgu varken, Bejan’ın yapınımsal teorisi havada kalır.

İşte eğer Concorde da gerçek bir ihtiyacı karşılayıp, iyi bir şekilde pazarlanıp, Avrupa’daki şehirlerde sıkıntı yaratmayacak şekilde gürültü limitleri altına inebilseydi, başka üreticiler de onu takip edecek ve çizgi o yönde eğrilecekti. Yani Concorde’un başarısız olmasının nedeni eğrinin dışında kalması değil, başarılı olamadığı için eğriyi kendi tarafına doğru bükememesidir. Bükemediği için sayısı az kaldı, bakım maliyetleri inanılmaz yükseldi, o da bilete yansıdı ve bir Londra-New York bileti en iyi ihtimalle 4000 dolara satılmaya başlandı. Eğer başarabilseydi bu defa da Airbus A380’in ya da Boeing 787’nin hantallığı nedeniyle dışında kaldığını söyleyecektik. Tabi eğer üretilseydiler…

İşte bu nedenle Bejan ve diğerlerinin tespitinde bir korelasyon hatası var gibi görünüyor. Görünen o ki Bejan’ın Constructal teorisi doğal sistemler için açıklayıcılığa sahip, ancak işletmeler için kısıtlı bir açıklama gücü var. Ne de olsa insan davranışı ve pazar faktörü devreye giriyor. Doğal sistemler -ve canlılar- kendilerinin yapısal özelliklerini değiştirerek rekabet şartlarını belirleyemezler, ama işletmeler belirleyebilir.

 

Kaynaklar:

  1. Çeviri: http://www.evrimagaci.org/fotograf/40/6194
  2. Orijinal: http://phys.org/news/2014-07-law-physics-airplane-evolution.html
  3. Teknolojide Kargo Kült, http://www.altiustutasarim.com/arsiv/2012/12/teknolojide_kargo_kult.php
  4. Orjinal Makale: The article, “The Evolution of Airplanes,” is authored by A. Bejan, J.D. Charles and S. Lorente. Journal of Applied Physics, July 22, 2014: scitation.aip.org/content/aip/… /4/10.1063/1.4886855

2014 NASIL GEÇTİ?

Blog tutanlar arasında moda olduğu üzere, ben de 2014’ün genel olarak bir değerlendirmesini yapmak ve 2015’e dair beklentilerimi buraya yazayım dedim. Bir benzerini geçen yıl da yapmıştım. Geçenlerde denk gelip de okuyunca böyle bir özet yazmış olmak hoşuma gitti. Tekrarına “meyyalim” bundan.

2014 yılında blogum 37.000 kez görüntülenmiş. 79 adet yazı yazmış / paylaşım yapmışım. Bunların 18’i Perşembe günüymüş. Perşembe lider görünüyor nedense. 2014 yılında yaptığım paylaşımlardan en çok görüntülenen beşi şöyle:

  1. Ahmet Çakar’ın Buz Kovası etkinlikleri hakkındaki fütursuzluğuna yaptığım eleştiri: Buz Kovasını Eleştirmek 
  2. Mutlu çiftlerin neden kilo aldığına yönelik sesli düşünüşüm: Mutlu Çiftler Neden Kilo Alıyor
  3. Google Play kitap mağazasındaki türlü çeşit sahtekârlıklara olan sitemim: Yeni bir Dolandırıcılık Türü
  4. Bir adet mini öyküm: Sadık Dostlar
  5. Bir adet de öyküm: Minibüs Klonu

2014 yılında Açık Bilim için 11 adet, kuşkucu komünitemiz Yalansavar için 4 adet yazı kaleme aldım. Üretim Ekonomisi Kongresi‘nde bir adet bildiri sundum. Aynı bildiriyi Havacılıkta İnnovasyon Çalıştayı‘nda Türk ve Alman meslektaşlarımla paylaştım. 2014’ün sonunda doktora yeterlilik sınavını geçtim ve resmen doktor adayı oldum.

TEDxReset 2014 etkinliğinde “Bilim Yeterince Heyecanlıdır” adlı bir konuşma gerçekleştirdim. Garanti Bankası Yöneticiler Zirvesi 2014’te de “Şuradan Satürn’e İki Kişi Uzatır mısınız?” adlı, geleceğin belirsizliği üzerine başka bir konuşma yaptım.

2014’te Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabımı nihayet bitirdim. Versus / Aylak Kitap ile anlaştım ve 2015 yılına planladık (Şubat / Mart gibi çıkmış olacak). Türkiye’nin ilk “sadece çevrimiçi” yayınevi Entropol Kitap‘ı ortaya çıkardık. Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımı oradan yayımladık. Bu arada TÜYAP fuarında hayatımın kitaplarından birinin çevirmeni olma şansı buldum. Domingo ile anlaştık ve çeviriye başladım. O da Mart-Nisan gibi çıkmış olur diye düşünüyorum.

2014 yoğum geçti kısacası. Unuttuğum bir şeyler mutlaka vardır. Fakat felek bana en büyük sürprizini yapmak için yine 2014’ün sonunu bekledi. Onu da sonra anlatırım… Dıı dırımmm…

Heyecan 2015’te…

2015’ten beklentim büyük. Yukarıda söylediğim gibi, birisi benim yazdığım, diğeri ise benim çevirdiğim iki kitap 2015’in ilk çeyreğinde piyasada olacak. Daha önce bildirisini sunduğum Kavramsal Model: 3K‘nın üzerine gitmeyi düşünüyorum. Bir ihtimal öncelikle bildiriyi yayına çevireceğim. Sonrasında da ampirik verilerle uygunluğunu test edeceğim.

Açık Bilim Radyo Programı için Ömer Cansızoğlu ile yaptığımız bazı planlarımız var. Mayıs ayı itibariyle bir radyoda başlayabiliriz. Şimdilik adını “Muhabbet Teorisi” olarak değiştirdiğimizi ilan edeyim. Yayına nasıl gireriz zaman gösterecek.

Artık doktor adayı olduğuma göre tezimde ne çalışacağımı seçeceğim yıl bu yıl olacak. Bu da ayrı bir heyecan tabi. Aklımda onca konu var. Hepsi için literatürü tarayıp nasıl bir şey yapacağıma karar vermek zahmetli bir süreç olacak. Bu arada Kültür Üniversitesi’nde “Havacılıkta Yer Hizmetleri Yönetimi” bölümünde üçüncü defa Emniyet Yönetimi dersi açacağım.

İşte böyle… Yorucu ve heyecanlı bir yıl geçti, şimdi yenisi geliyor. Herkesin yıl boyunca -ve sonrasında da tabi ki- mutlu ve huzurlu olması dileğiyle.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google