Monthly Archives: Ekim 2014

ÇOĞUNLUĞUN BİLDİĞİ VE DEMOKRASİNİN TEMSİL KRİZİ

Demokrasinin “oy verme” unsurunu yüceltip, kalan diğer unsurlarını dışlayan bir önermeye sıklıkla rastlamışsınızdır: “Çoğunluğun bir bildiği vardır”. Bu önerme son 12 yıldır başta mevcut iktidarı meşrulaştırmak için bol bol kullanılıyor.

Dün Melih Karakelle’ye ait şu yazıyı okumuş olduğumdan olsa gerek bugün bu önerme aracılığıyla yapılan mantıksal safsatalara daha bir dikkat eder oldum. Hele bugün tekrar vuku bulan maden kazası olayını eleştirenlere iktidar partisi destekçilerince verilen yanıtlarda yine ve yine bu önermeye başvuruluyor olması aklen ve vicdanen insana acı veriyor. Çok kısa da olsa “çoğunluğun bildiği” mevzuu üzerine üç beş kelam etmek isterim.

Çoğunluğun bildiği doğru mudur gerçekten?

Belli şartlar ihmal edilirse ya da belli şartların varlığı altında “evet”. Örneğin üzerinde fikir birliğine varılmış “kötüler” (cinayet, tecavüz, çocuk istismarı vb.) ve “iyiler” (yardım severlik, misafirperverlik vb.) kavramsal olarak değerlendirmeye tabi tutulduğunda kalabalıklar iyiye iyi, kötüye kötü diyecektir. Bu ortak değerlere dayanarak değerlendirme yapmak “sağduyu” olarak adlandırılır. Siyasetçilerse “kamu vicdanı” kelime çiftini daha çok severler (her ne kadar güzide ülkemizde kötülüğü kimin yaptığına bağlı olarak değerlendirmeler inanılmaz boyutta değişiklik gösterse de, herkesin insanlık değerlerini paylaştığı varsayıldığında bu böyledir.)

Estetik değerlerle ilgili de kalabalığın paylaştığı ortak beğeni kriterleri olduğunu, kalabalığa hitap etmesi amacıyla üretilen popüler estetik değerlerin zaten kalabalığın beğenisine göre dizayn edildiğini söyleyebilir. Örneğin bir belediye otobüsü tasarımı zaten halkın beğenisi için yapılır. Bu yüzden halka sorarak seçebilirsiniz tasarımınızı.

Ancak rasyonel / ussal (akılcı) seçimlerde şartlar çok önemlidir!

Mesela “kalabalığın zekâsı” adı verilen bir kavram vardır. 1907’de “kalabalığın sihri” adıyla Sir Francis Galton tarafından icat edilmiştir bu kavram. Galton o tarihlerde 787 köylüden bir öküzün ağırlığını tahmin etmesini istemiştir. Hiçbirisi doğru yanıtı vermemiş olsa da tüm yanıtların ortalaması alındığında neredeyse öküzün gerçek ağırlığı çıkmış.

Ortalamanın değil de çoğunluğun yanıtının esas kabul edildiği bir başka örnek olarak Kim Milyoner Olmak İster yarışmasındaki seyirci jokerini verebiliriz. Seyirci jokeri (en azından kolay sorularda) genelde size doğru yanıtı sağlar. Burada da kalabalığın zekâsı söz konusudur.

Ancak, dediğim gibi, rasyonel /akılcı seçimlerde şartlar önemlidir. Örneğin Sir Francis Galton öküzün ağırlığını 787 köylüye değil de 787 şehirliye sorsaydı, aynı mükemmel yanıtı elde edebilir miydi acaba? Ya da Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında genel kültür alanının dışından çok spesifik bir soru sorulsa idi, kalabalığın sihrinden faydalanılabilir miydi?

Dahası insanlar kendilerini ilgilendirmeyen ya da doğru tahminde bulunmaktan övünmeyecekleri bir konuda özenli yanıt da vermeyebilirler. Herhangi bir köşe başında “Van’ın Yeniyüzyıl mahallesinde Gür Market’in bulunduğu sokağın adı 1421. sokak mı yoksa 1422. sokak mı olarak adlandırılsın?” diye sorsalar sadece beğendiğiniz yanıtı verebilirsiniz mesela. Sonuçlar sizi ilgilendirmediği gibi hayatınıza da bir etkisi yoktur.

Diğer yandan seçimler rasyonel bir konuda olsa da yanıt vermenin pragmatik bir nedene dayanabilir. Bir arkadaşınız önümüzdeki seçim döneminde bir derneğin başkanlığına aday olacaktır. Sizi hiç alakanız olmamasına rağmen “Sündiken Dağları Tavşan Avcıları Derneği”ne üye yapabilir; sırf seçimlerde ona oy verebilin diye. Üstelik size kazanç sağlayacak bir vaatte de bulunabilir: “Başkan olursam kutlama günlerinde senden 40 tepsi baklava sipariş edeceğim”.

Demek ki rasyonel / ussal seçimlerde kalabalığın zekasının rasyonel / ussal bir sonuç yaratabilmesi için bazı şartlar mevcut:

  1. Seçen kişinin soruyla ilgili belli bir bilgi dağarcığı ya da deneyimi bulunması gerekir.
  2. Seçen kişinin seçimin sonuçlarından etkilenmesi gerekir.
  3. Seçen kişinin seçimin sonuçlarından herkes kadar etkilenmesi gerekir (toplumun sağlayacağı faydadan ayrı ve daha fazla bir fayda sağlamamalıdır). (Seçimlerde herkesin toplum için inandığı en iyiye oy vereceği varsayımıyla)

Şu halde demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmayıp, “tarafsız basın”, “eşit propaganda hakkı” gibi unsurları da barındırması, seçim kanunlarının mevcut ve işliyor olması, güçler ayrılığının işliyor olma şartının var olmasının nedenleri, Fransız ve İngiliz adetlerinin sürdürülmesinden değil, yukarıda bahsi geçen şartların yerine getirilmesi ve seçimin toplum için en akıllı yönde sonuç vermesinin güvence altına alınmasının istenmesinden…

Zira tarafsız basın ve eşit propaganda hakkı kişileri taraflar hakkında bilgilendirir. Siyasi partilerin parti programlarını açıklamasına ve seçmenin seçim sonrasındaki ülke manzarasından ne kadar etkileneceğini aktarmasına yarar. Ayrıca kirli çamaşırlar varsa bunları ortaya döker.

Ne var ki tarafsız basının ve eşit propaganda hakkının seçmene akılcı bir karar aldırabilmesinin şartı da seçim yapacak kişilerin “bilince” sahip olmasıyla mümkündür. Zira her ikisi de iletişimle ilgilidir ve alıcının mesajı alabilecek bir zemine sahip olması gerekir. Demokrasinin, adaletin, dürüstlüğün önemi, toplum refahının bağlı olduğu unsurlar, çevreyi korumanın ne kadar önemli olduğu gibi meseleler EĞİTİM meselesidir. Yani Türkiye’de pek sağlıklı olmayan şu sistem…

Yoksa mesela baro başkanını da halka seçtirebiliriz. Bize kısaca baro başkanları hakkında bir tanıtım yapar, broşür dağıtırlar. Biz de kim olduğuna karar veririz. Ya da Boeing 787’lerde hangi tip kanat profili kullanılacağına da halk karar verebilir.  Bir kaç uçak mühendisi çıkar bizimle kanat profilinin Roskam katsayılarını paylaşır. Biz de gider seçeriz.

Velhasıl… Rasyonel / ussal seçimlerde çoğunluğun bildiğinin doğru olduğu durumlar nadirdir, pek çok şarta bağlıdır. Bu da demokrasinin temsil krizinin ana nedenini oluşturuyor.

Sevgiler Yeni Türkiye.

NASIL YAZILIR? – AHKÂM-I ŞAHSİYE

Edebiyat haberleri yayımlayan portallar için büyük nimetlerden birisi, “Hüdaverdi Çokşemsettin’e göre yazmanın 10 kuralı”. Ya da kimi yazarlar yazım atölyesi düzenliyorlar, kimisi ücretli, kimisi ücretsiz. Kuşkusuz birileri için faydalı oluyordur hem bu haberler, hem de bu tarz atölyeler.

Ne bu haberlere, ne de atölyelere karşıyım ancak içeriğine göre değişiyor bu tavrım. Zira yazardan yazara değişiyor bu içerik. Kimisi -bilhassa da merak edenleri için- yazarın dünyasını anlatıyor. Nasıl yazdığını, eserlerine nasıl yaklaştığını, yazma işini nasıl tanımladığını. Fakat bir kısmı ahkâm-ı şahsiyeden başka bir şey değil: Yani ancak yazarın kendisini ilgilendiren kurallar ve çalışma biçimleri oluyor bunlar.

Bu nedenle ben de merak ederim: Leguin bir öyküyü nasıl tanımlamış? Peyami Safa günün hangi saatleri yazardı? Asimov daktilo mu kullanırdı, elle mi kaleme alırdı? Trevenian önce karakterleri mi yaratırdı, yoksa olay örgüsünü mü? Bir oturmada rastgele yazılır mı? Yoksa öncesinde saatlerce düşünülür mü? Bir yazarın yaratma sürecini anlatması bu gibi soruların yanıtlarını merak eden okurlarının merakını doyurmak, varsa başka yazarlar / yazar adayları onlara ilham veya yöntem vermek açısından oldukça faydalı, ama şu “yazı illa ki şöyle yazılır!” diyenler yok mu?

Sevgili insanlık… Bu dünyadan nice yazarlar geçti. Hepsi yoğurdu farklı farklı yiyen yiğitlerdi muhtemelen. “Kendinize yazı odası hazırlayın”, “Önce karakterlerinizi tek tek tanımlayın”, “Romanın sonuna doğru giden yolu çizin”, “Yemek yemeden başlayın” vs. hepsi fasa fiso. İlham perisine yol buyurulmaz, yaratıcılığa şerit çizilmez. Sabah kalkıp yürüyüş yapıp yazan da yazar, geceleyin kafası güzelken oturup yazan da. Kimisi küçücük bir köşe yapar yazar evinde, kimisi illa ki kalabalık yerleri tercih eder. Kimisi daha yazarken kendi yazacaklarının nere varacağını, öyküsü / romanı nasıl bitecek bilmez, ki böylece heyeacanla ve merakla yazar…

Bir de şu “yazmak için illa ki çok okumak gerek” diyenler yok mu? “Okutmak” gerek dese anlayacağım, zira okutacaksın, geri bildirim alacaksın, eksik yönünü göreceksin, ama illa ki çok okumak gerek niye olsun? Aşık Veysel çok mu müzik dinledi çalmadan evvel? Dostoyevski çok mu okudu acaba? Leonardo Da Vinci çok mu resim gördü ve sergi gezdi? Okumak insana elbette fayda sağlar, bir defa dili iyi öğretir, ama yazmanın şartı bu mudur şimdi?

Özetle, ayar oluyorum yazacak kişinin olayı nasıl kuracağından, yazıyı hangi saatler yazacağına, yemeği önce mi sonra mı yiyeceğine kadar söyleyip, bunları yazmanın kuralı olarak sunanlara. “Bana ilham böyle geliyor” deyip anlatsa bir şey demeyecek, bir başkasının yoğurt yiyişini de öğrenebiliyoruz diye mutlu olacağım. Ki kesinlikle çok da faydalı olacaktır bu gibi içerikler. Fakat bunları yazmanın gerek ve şart kuralları, iyi yazmanın yegâne tekniği olarak sunanlarahkâm-ı şahsiyelerini genelleştiriyorlar kanımca.

O yüzden yazmak isteyenlere tavsiyem: Bu fikirleri okuyun, ama yazmanın gerek-şart koşulları olarak görmeyin. Herkes yoğurdu en iyi nasıl yiyeceğini önünde sonunda bulacaktır.

AMATÖR BİR “SODADE” YORUMU

Portekizce bilmiyorum, doğru söylememiş olabilirim. Müzikte profesyonel de değilim. Ancak Cesaria Evora’nın seslendirdiği bu şarkıyı o kadar seviyorum ki, çalıp söyleyip kaydetmek ve düzenlemek istedim.

Meraklısı için mevcut enstrumanlar: Akustikler: Klasik gitar (arpej), Klasik gitar (solo), Bongo – Elektronikler: Subbass / Sim Synth (FL10), Caribbean Shaker (FPC CaribShake 007)

[powerpress]

Sözleri:

Quem mostra’ bo
Ess caminho longe?
Quem mostra’ bo
Ess caminho longe?
Ess caminho
Pa Sao Tomé

Sodade sodade
Sodade
Dess nha terra Sao Nicolau

Si bo ‘screve’ me
‘M ta ‘screve be
Si bo ‘squece me
‘M ta ‘squece be
Até dia
Qui bo voltà

Sodade sodade
Sodade
Dess nha terra Sao Nicolau
(Kaynak: http://lyricstranslate.com/tr/sodade-longing.html#ixzz3GRR1Cahc)

Orjinalini dinlemek isteyenler için:

SİLİKON VADİSİNDE DOĞUM MESELESİ

Facebook ve Apple’ın kadın çalışanlarına yumurtalarını dondurmaları için sunduğu 20.000 dolarlık teklif ülkemiz gündemine de girdi. Olayın çok boyutlu olduğu ve bir çok soruyu doğurduğu kesin: Bu bir teşvik midir? Bir tür istismar mıdır? Yoksa işletmeler çalışanlarına fayda mı sağlamaktadır? Özgür irade mi? Baskı mı?

Olay pek çok boyuttan farklı bakış açılarıyla değerlendirilebilir. Öncelikle işletmeci gözlüğüyle bakalım ve şirketlerin buna niçin karar vermiş olabileceğini anlamaya çalışalım:

Entelektüel sermayenin kıymetli olduğu bir sektörde, yüksek teknoloji ile çalışan bir şirketsiniz. Aslında varlığınızın dayandığı iki ayak var: Birisi sahip olduğunuz sunucular, diğeri de sahip olduğunuz insan kaynağı -ve sektör temelinde ad verecek olursak: entelektüel sermaye-. İnsan kaynağına cinsiyetçi bir ayrımcılık yapmıyor, alırken kadınmış, erkekmiş farklı değerlendirmiyorsunuz. Öte yandan İnsan Kaynakları birimi size “işten ayrılmalar” ile ilgili raporlar sunuyor: İşten ayrılmaların başlıca nedenlerinden birisi kadın çalışanların aile kurmak üzere kariyelerine ara vermeleri. Ya da size doğum izni nedeniyle geçici süreyle işten ayrılmalar nedeniyle işgücü devrinizin ve izne çıkmaların yarattığı maliyetlerin yüksek olduğu söyleniyor. Doğal olarak -borsaya kote bir şirketin yönetim kurulu olarak- hem işletmenizi, hem de işletmenize yatırım yapmış yarıtımcılara karşı sorumluluğunuz nedeniyle bu problemlere karşı bir önlem almanız gerekiyor. Demek ki Silikon Vadisi’nde bu önlem de kadın çalışanlara “kariyerinize ara vermek istemezseniz ve bu amaçla yumurtalarınızı dondurmak isterseniz parasını biz veriyoruz” demek olmuş. İşletmenin yarasına kısmen de olsa merhem oluyor mu? Oluyor gibi…

Fakat Apple’ın ya da Facebook’un sahibi veya yatırımcısı olmadığımıza göre, -olsak bile bu kadar para odaklı değiliz- olaya bir da insani yönüyle bakalım. Bu önlemi kadın çalışanların biyolojik özgürlükleriyle iş yaşamları arasında bir çatışma yaratması nedeniyle sosyal bir politika olarak değerlendirelim. Olumlu bir uygulama mı? Yoksa olumsuz, ruhsuz bir şey mi? İki gözlüğü de takalım:

(+) Bu uygulama bir pozitif ayrımcılıktır. Hiçbir toplumda erkekler hamile kalmadıklarından ya da toplumsal açıdan çocuğun bakımına yönelik esas bir sorumluluk yüklenmediklerinden baba olmak için kariyerlerine ara vermek zorunda kalmıyorlar. Üstelik üretkenlikleri için kadınlar kadar kısıtlayıcı bir yaş sınırına sahip değiller. Yani işleri kebap. Buna karşılık kadınlar yaşları ilerledikçe önce sağlıklı üreme yeteneklerini, sonra da komple üreme yeteneklerini kaybediyorlar. Bu sayede kariyerlerinin önemli aşamalarında hayatî kararlara imza atmak zorunda kalıyorlar. ABD gibi beyaz yakalı profesyonellerin kariyer hırslarını esas yaşam amaçlarıyla sıklıkla değiştirdikleri bir ortamda kadınların işe devam edip etmemek, çocuk sahibi olup olmamak, hamile kalıp kalmamak gibi pek çok ikilem içinde kalıyorlar. Şirketler, kadın profesyonellerin ceplerinden ödeyerek aldıkları bir hizmeti karşılamaya karar vererek erkekler ve kadınlar arasındaki bu eşitsizliği gidermeye “en azından maddi katkım olmuş” demiş olarak değerlendirilebilirler.

(-) Ya olumsuz olarak değerlendirirsek? Ki o da mümkün: Yumurta dondurmanın maliyetlerinden ötürü bu işlemden kaçınan kadınlara resmen bir “teşvik” sunulmuş oluyor. Hem de işletmenin bir takım maliyetlerden kurtulmak, işgücü devrini azaltmak gibi, kaynaklarını daha verimli ve etkin kullanmaya yönelik amaçlarından ötürü. Bu haber haber olalı iki-üç gün geçtiğine göre, birileri “liberal ekonomi, özgür irade” falan filan demiştir zaten; ama “teşvik” olan yerde özgür irade sakatlanır biraz. Tıpkı bizim seçimlerimizdeki %10 barajı gibi bir şey bu: Partin %10’un altında kalacak diye meclise girmesi muhtemel partilere oy verirsin. Siyaset biliminde de buna “insentif”, Türkçesiyle “teşvik” denir.

Sosyolojik açıdan bakarsak işin insanîleşmesinden ziyade “işe uygun insan” yaratmaktır bu. Eskiden evlenme ve doğurma olasılığı bulunan kadınlar işe hiç alınmazlar, ya da “bir gün koyup gidecek” diye cam tavan uygulamasına maruz kalırlar, terfi ettirilmezlerdi. Yani insan kaynakları politikaları toplum yararı gözetilmeksizin işletme yararına belirlenirdi. Amerika’da hem işe alımda ayrımcılık yapmak ciddi bir suç olduğundan hem de bu işler yetenek temelli işler olduğundan Silikon Vadisi şirketlerinin böyle bir kültürleri ya da politikaları yoktur elbet; ama olumsuz bakış açısıyla değerlendirecek olursak, bu teşvik uygulaması da benzer şekilde toplum yararından ziyade işletme yararını gözetiyor. Bir yandan işi yeniden üretirken, kadın çalışanların doğurganlığını da işletmenin menfaatleri doğrultusunda yeniden üretiyor. Öte yandan bu sayede kadın çalışanlar kendileri bir maliyete katlanmadan hem kariyer olanaklarını, hem de doğurganlıklarıını yeniden üretmiş oluyorlar.

Şu halde ne diyeceğiz? Feministlerin itirazlarına ya da bazı sosyal aktivistlerin görüşlerine katılıp, “bu yaptığınız çok kaka” mı diyeceğiz? Yoksa “Aferim! Bu kadın kariyer yapmak ve bu esnada sana değer yaratmak için saçını süpürge ediyor, yumurtalarını donduruyor, parasını sen vereceksin tabi” mi diyeceğiz?

Günlük hayatın pratikleri içerisinde bilinçli bir vatandaş olarak değerlendireceksek bu noktada Apple ve Facebook’un dışına çıkıp büyük resme bakmamız gerek:

ABD’de kadınların doğurma yaşı giderek yükseliyor.  Çocuk yapmayı -en azından kariyer yaptıkları dönemde- istemeyen kadınların sayısı da giderek artıyor. 1970’lerde 35’inden sonra çocuk sahibi olan kadınların oranı %3 iken 2008’de %15 seviyelerine çıkmış[1]. American Fertility Association (AFA)’ya ait araştırma raporu Amerikan kadınlarının %20’sinin 35’inden sonra anne olmayı istediğini belirtiyor[2]. Yumurta dondurmaya olan talep şirketlerin sağladığı teşvikten bağımsız olarak artıyor. Gelişmiş ülkelerde kadınların özgür iradeleriyle verdikleri bir karar bu ve demografik bir gerçek. 2013 yılında New York Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada yumurtalarını donduran 183 kadından sadece 19’u, “Eğer iş yerimde daha esnek koşullar olsa idi daha erken doğum yapardım” demiş. 2008’de gerçekleştirilen bir araştırmada ise yaşları 40 ila 44 arasında değişen kadınlar arasında kendi isteğiyle çocuksuz olmayı tercih edenlerle yapmaya fırsat bulamayanların oranları yarı yarıya çıkmış [1].

Yani yumurta dondurma, ABD’deki yüksek gelirli, kariyer planına sahip kadınlar arasında talep edilen bir uygulama ise, şirketlerin bunu karşılamak istemesini o kadar abes karşılamamak lazım.

“Facebook’ta çalışanların her ihtiyacı karşılanıyormuş, içeride bowling salonu, bilardo masası, açık büfe yemek varmış vs.” diye överek anlatanlar ve bu esnada “insanların sosyal yaşamlarını iş yeri sınırları içerisine hapsetme girişimidir bu!” şeklinde bir karşı çıkış sergilemeyenler konuya böyle bakabilirler en azından.

Ben tarafsızım henüz… Ki belli etmişimdir bunu; zira uzaktan izlediğim bir dönüşümün, çağın getirisi bence. Transhümanizme doğru giden bir yolun ilk adımları hatta.

Kaynaklar:

[1] http://www.businessweek.com/articles/2014-04-17/new-egg-freezing-technology-eases-womens-career-family-angst

[2] http://www.forbes.com/2010/03/01/family-career-working-mother-forbes-woman-time-best-age-to-have-children.html

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google