Monthly Archives: Eylül 2014

RAHAT UYU NEŞET DAYI

Büyük usta Neşet Ertaş aramızdan ayrılalı 2 yıl oldu.

Neşet Ertaş, “şark kurnazlığının” tam tersinde, karşı tarafında duran insandır. Gariban Anadolu’dur. Sanatını içini dökmek ve karnını doyurmak için yapar. Boğazdan villa almak ya da “löküs” arabaya binmek için değil.

Bir belediye tarafından konser biletinin ne kadar olması gerektiği sorulduğunda “gençlerin bi cıgara parası var onu da biz almayak” diyecek kadar gözü toktur Neşet Ertaş.

Eserleri izin alınmadan kullanılmış, hatta pek çoğu sahiplenilmiş, başkaları altlarına kendi adlarını yazmışlar ancak Neşet Dayı hiçbirine telif davası açmamıştır.

“Bozkır’ın Tezenesi” olmak budur; Salt müzik yapmak değil; bozkırın tarlalarında emek edip yorulup terini mendile silmek, bir ağacın dibine oturup alamadığı yârini düşünmek, ona bir bozlak yakmaktır.

Bu dünyadan bir garip geldi geçti…

Rahat uyu Neşet Dayı.

 

Yazımı Kışa Çevirdin
Karlar Yağdı Başa Leyla’m
Viran Oldu Evim Yurdum
Ne Söylesem Boşa Leyla’m

Her An Gözümde Perdesin
Nere Baksam Sen Ordasın
Mevlâ’m Ayrılık Vermesin
Göğde Uçan Kuşa Leylâ’m

Yarden Ayrı Kalmak Ölüm
Söyle Ne Olacak Halım
Böyle Kader Böyle Zulum
Gelir Garip Başa Leyla’m

Reading Hapishanesi Baladı

ALGIDIR YANILIR, DİLDİR YALAN SÖYLER

Şimdi ıssız bir adaya düşecek olsanız siz yine aynı siz olur muydunuz? Ya da üç yıldır bir dağ köyünde yalnız yaşıyor olsa idiniz, alışkanlıklarınız ve huylarınız şimdiki gibi mi olurdu?

Daha güncel bir soru soralım: Yanlış olduğuna, haksızlıkta bulunulduğuna ve insani olmadığına adınız kadar emin olduğunuz bir olayın savunucularının bulunduğunu görerek hayrete düşüyor musunuz?

Hepimiz muhtemelen tahminlerimizin ötesinde bir sosyal etki altındayız. Sosyal etkiler çeşitlidir: Mahalle baskısı, sosyal uyum, itaat, toplumsallaşma veya gruplaşma… Sosyal etkiyi kısaca tanımlayacak olursak, bir bireyin düşüncelerinin, davranışlarının, alışkanlıklarının ya da duygularının başkası veya başkaları tarafından etkilenmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Sosyal etki çok çeşitli şekillerde ve boyutlarda gerçekleşebilmektedir: Seyirci sayısı çokken heyecandan daha düşük (ya da yüksek) performans gösteren bir lise basketbol oyuncusu, bir taraftar grubuna girmekle birlikte daha fanatikleşen ve hatta şiddete yönelen bir taraftar, sırf onay görmek için yanlış olduğuna inandığı bir şekilde davranan genç… Tüm bunlar sosyal etki altında kalmış bireylere birer örnektir. Ancak biz bu yazımızda Asch Paradigması olarak da anılan sosyal uyum konusuna eğileceğiz.

Asch Uyum Deneyleri

Sosyal uyum, bireylerin durum, davranış ve inançlarını grup normlarına göre değiştirdikleri bir sosyal etki biçimidir. Asch Paradigması olarak da anılır. Böyle anılmasının nedeni, 1950’li yıllarda Polonyalı Psikolog Solomon Asch’in gerçekleştirdiği bir dizi deney ile ortaya konmuş olmasıdır.

Muzaffer Şerif (1906 - 1988)

Muzaffer Şerif (1906 – 1988)

Aslında sosyal uyuma yönelik ilk deneyler 1936 yılında Türk Psikolog Muzaffer Şerif tarafından o sırada doktorasını yapmakta olduğu Columbia Üniversitesi’nde otokinesis fenomeni kullanılarak yapıldı. Otokinesis, çoğumuzun da tecrübe ettiği gibi, karanlık bir ortamdaki ışık kaynağının hareket ettiğine yönelik göz yanılsamamızı ifade eder. Şerif’in denek grubu laboratuvarda karanlık bir ortama alındı, noktasal bir ışık kaynağının yaklaşık 5 metre önünde konumlandırıldı ve her bir denekten ışık kaynağının ne kadar hareket ettiğini tahmin etmeleri istendi.  Aslında ışık kaynağı hareket etmedi; fakat denekler otokinesis etkisi yüzünden hatalı bir algıyla kaynağın 20 cm’den 80 cm’e kadar değişen bir aralıkta hareket ettiğini tahmin ettiler. İlginç olan şey aynı insan grubunun deneyin tekrarlandığı ikinci günden dördüncü güne dek yanıtlarının giderek birbirine benzemesi ve en nihayetinde aynı yanıtta buluşmuş olmalarıydı. Gruptaki insanlar aslında olmayan ama olmadığını da bilmedikleri yanılsamalı bir algının sayısal değeri üzerinde mutabık olmuşlardı ve deney bu hayret verici sonucu nedeniyle sosyal psikoloji açısından önem kazanarak tarihe geçmişti.

Asch deneyinde sorulan soru oldukça basitti. İşaretlenmemiş bir çubuğun A, B ve C harfleriyle işaretlenmiş çubuklardan hangisiyle eşit boyda olduğu soruluyordu. Deneklerden %75'i en az bir kez doğru yanıt vermeyi değil, grubun yanlışını tekrar etmeyi tercih etti.

Asch deneyinde sorulan soru oldukça basitti. İşaretlenmemiş bir çubuğun A, B ve C harfleriyle işaretlenmiş çubuklardan hangisiyle eşit boyda olduğu soruluyordu. Deneklerden %75’i en az bir kez doğru yanıt vermeyi değil, grubun yanlışını tekrar etmeyi tercih etti (Kaynak: Wikimedia Commons).

Solomon Asch ise bu deneyden 25 yıl sonra grup normlarına yönelik yeni deneyinde konuya çok farklı bir perspektiften yaklaştı ve kendi adıyla meşhur olan deneylerinden ilkini 1951’de gerçekleştirdi. Asch ilk deneyinde Swarthmore Yüksekokulu öğrencilerinden tamamı erkek olan sekiz kişilik bir grupla çalıştı. Bu gruptakilerin yedisi, Asch’in asistanıydı ve işbirlikçiydi. Sekizinci kişi olan gerçek denek diğerlerinin işbirlikçi olduğunu bilmemekte, kendisi gibi birer denek olduklarını sanmaktaydı. Aşağıdaki videoda ve yandaki resimde de görüldüğü gibi, Asch gruba üçü A, B ve C olarak işaretlenmiş üç adet çubukla birlikte bir adet de işaretsiz bir çubuk göstermekte ve bu işaretsiz çubuğun A, B, C çubuklarından hangisi ile eşit boyda olduklarını sormakta ve tüm katılımcılardan sesli olarak yanıtlamalarını istemekteydi.

Deneyde toplam 18 kez soru soruluyor, yani 18 kez farklı çubuklar gösterilerek karşılaştırma sonrasında hangi çubuğun boyunun eşit olduğunun ifade edilmesini istiyordu. İşbirlikçilerin hepsi sırayla ve sesli olarak sorulan soruya yanıt veriyordu, ancak bu 18 sorudan 12’sinde işbirlikçiler, sorulan soruya ağız birliği içerisinde özellikle yanlış yanıt vermekteydiler. Sıra gerçek deneğe geldiğinde Asch paradigması ortaya çıkmaktaydı: Gerçek denek, yanlış olmasına karşın grubun yanıtını tekrarlamaktaydı.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=qA-gbpt7Ts8&w=480&h=360]

[Yukarıdaki video bir Asch deneyinden alınmış görüntüleri içermektedir. İlk etapta tepki veren deneğin daha sonra nasıl bir stres altında ne şekilde davrandığına dikkat ediniz.]

Asch’in ilk deneylerinde katılımcıların %75’i en az bir soruda yanlış yanıt vererek grup yanıtına uymayı tercih ettiler. Yani kimi denekler –kimi zaman– diğerlerinin verdiği yanıtın yanlışlığı bariz bir şekilde ortaya olmasına rağmen aynı yanıtı tekrarladılar. %25’i ise her ne olursa olsun doğru yanıtı vermeyi tercih etmişti, fakat bu doğrucu grubun da zaman zaman şüphelendiği, strese girdiği ve vazgeçmek istediğine de şahit olunmuştu.

Asch deney sonrasında deneklerle mülakat yaparak bu paradigmanın zemininde yer alan mekanizmaları çözmeye çalıştı. Bu mülakatlardan çıkan sonuca göre gruba uyanların çok küçük bir kısmı kendi algılarında bir problem olduğunu düşünerek bu şekilde davranımışlardı. Öte yandan büyük bir çoğunluğu ise yargılarına güvenememiş ve “belki de diğerleri haklıdır” diyerek kendi kararlarından vazgeçmişlerdi. Yine çok küçük bir kısmı ise “doğru yanıtın verdiğim yanıt olmadığına emin olmama rağmen grup ile ayrı düşmek istemedim” demişti.

Deneyin varyasyonları ve sonuca etkiyen diğer parametreler…

Asch karşılaştığı bu fenomen üzerinde daha fazla araştırma yapmaya karar verdi ve 1952’de deneyi biraz daha değiştirdi. 12’si yanıltmacalı 18 olan soru sayısını 7’si yanıltmacalı olan 12 soruya düşürdü ve bir adet gerçek denek daha ekledi. Ortamda başka bir deneğin bulunması ya da doğru yanıt vermeye programlanmış başka bir işbirlikçinin bulunmasının sosyal uyum etkisini azalttığını tespit etti. 1955 yılında 3 farklı üniversiteden 123 kişinin katıldığı, ve yedi ila dokuz kişiden oluşan grupların yer aldığı bir başka çalışma daha gerçekleştiren Asch, 1956’da deneyini yine 123 kişiyle tekrarlayarak farklı parametrelerin sosyal uyum üzerindeki etkilerini inceledi.

Mesela daha önceki deneylerde yanlış yanıt veren çoğunluk yedi kişilikti (bu kişileri artık “çoğunluk” diye anacağız) ve denek bu çoğunlukla birlikte deneye giriyordu. Asch çoğunluk sayısının miktarıyla oynadı; çoğunluk bir veya iki kişiden oluşurken sosyal uyum çok düşük oluyordu. Bu sayı üçe çıktığında değişim bariz bir şekilde gerçekleşiyor, sosyal uyum yüksek miktarda artıyordu. Üçten büyük sayılarda belirgin bir artış görülmemesi üzerine Asch grup normlarının algıya müdahalesi için yeter sayıyı üç olarak belirledi. Ancak Asch deneyi daha sonra o kadar çok tekrarlandı ki, bu kritik sayının ne olduğu sorusuna yanıt verebilmek için elde daha çok veri birikmeye başladı. 1980’lerde yapılan yeni çalışmalar ve geçmişe dönük metaanalizler sosyal uyumun sabit bir üç sayısıyla ilişkili olmaktan çok çoğunluk sayısına bağlı bir S-tipi büyüme eğrisi modeline uygun olarak arttığını gösterdi.

Yine 1996’da geçmişteki tüm uyum deneylerini inceleyerek bir meta-analiz çalışması gerçekleştiren Bond ve Smith ülkelerin kültürel özellikleri ile uyum oranlarını karşılaştırdı. Bond ve Smith’in çalışmasına göre ABD’de tekrarlanan Asch uyum deneyleri incelendiğinde 1950’den meta-analizin yapıldığı 1996 yılına kadar sürekli olarak uyum oranları düşüş gösteriyordu. Bu durum tüm dünyadaki demokratikleşme hareketleri sonucunda farklı fikirlerin dile getirilme cesaretindeki artış ve eleştirilme korkusundaki düşüş ile açıklanabilir. Öte yandan 17 ülkeden 133 çalışmanın incelendiği araştırmada sosyal uyum oranları ile ülkelerin bireysellik / toplumsallık derecelerinin birbiriyle ilişkili     olduğu gözlendi. Yani toplumsallığın daha yüksek olduğu gelişmemiş ülkelerdeki deneyler bireyselliğin yüksek olduğu ülkelerdeki deneylere göre anlamlı bir şekilde daha yüksek uyum oranları içeriyordu.

Asch deneyi tekrarları daha bir çok parametrenin sosyal uyum üzerindeki etkisini anlamaya çalıştı. Sözgelimi 70’lerin sonlarında cinsiyet farklılıklarının sosyal uyuma olan etkisini araştırmak üzere yapılan çalışmalar kadınların erkeklere oranla daha fazla sosyal uyum gösterdiklerini ortaya koydu. Ayrıca deneğin yanıtlarını sözlü ya da yazılı verme seçeneklerinin yarattığı etki de araştırıldı. Bu araştırmalara göre deneklerin yanıtını sözlü olarak değil de yazılı olarak verdiği Asch deneylerinde sosyal etki ciddi derecede düşüyordu. Bu yöntem değişikliğinin özellikle doğru yanıtı bilmesine ve kendi fikrine güvenmesine karşın grupla ters düşmemek için onların verdiği yanıtı veren denekler üzerinde etkili olduğu düşünülüyor.

Asch deneyleri insan ve toplum ilişkisi hakkında tuhaf sonuçlar ortaya çıkardığından bilim dünyasında sıkça tartışılagelmiştir. Herkes Asch ile aynı şekilde düşünmüyor: Kimi düşünürler Asch paradigmasının sosyal etki olmadığı yönünde karşı görüş belirtiyorlar. Bu düşünürlere göre her ne kadar başkaları sebebiyle yanıtlarını değiştirmiş olsalar da sonuç itibariyle denekler doğru yanıtı bilmektedir ve olan biten bir sosyal etkiden ziyade, grupla tutarlı olma arzusundan başka bir şey değildir. Kendini konumlandırma (self categorization) bireyin kendisini belli bir gruba ait görmesi ve o grubun norm ve değerlerini kabul etmesidir. Çoğunluğun yanlış yanıt veriyor olması kişilerin algısını değiştirmediğine göre, bireylerin bile bile yanlış yanıt vermeleri bir kendini konumlandırma etkisidir.

Sonuç

Dışarıdan baktığımızda Asch deneyinin sonuçları hayret verici gibi görünebilir. Eğer deneklere deneyin mahiyeti açıklanmasa idi, algılarına ya da muhakemelerine güvenmeyenler ve bu yüzden gruba uymayı tercih edenler muhtemelen gerçeğin herkesin verdiği yanıt olduğunu sanarak deney binasından ayrılıp gideceklerdi.

Bu çerçeveden bakıldığında sahip olduğumuz pek çok düşüncenin gerçekten kendi bilgi ve inançlarımızdan örülü olup olmadığını anlayabilmenin zor olduğunu düşünebiliriz. Zaman zaman belki de kendimize sormak gerekiyor: Sahip olduğumuz tüm düşünce ve inançlar sadece kendimize mi ait? Onlara kendi aklımız yoluyla, bilinçli bir şekilde mi ulaştık? Yoksa çevremizdekilerin düşünce ve inançlarını mı dile getiriyoruz? Acaba bir hususta yargıya varırken gerçekten algıladığımızı mı söylüyoruz? Yoksa grubumuzun normlarını mı dile getiriyoruz?

Birbirinden bariz bir biçimde boyut farkı bulunan üç çubuk için yargıda bulunurken dahi kasıtlı ya da kasıtsız “yalan” söyleyebilen insan, gözle görülür bir ölçüte sahip olmayan sosyal konularda acaba kendini nasıl kandırabiliyor?

Asch deneyini düşününce haksızlık ya da saygısızlık içeren pek çok olayı haklıymış gibi algılayan ya da bunu bu şekilde dile getirenlerin hangi etkiler altında bunu gerçekleştirdiğini anlayabiliyoruz. Asch deneyinde de görüldüğü gibi: Miktarı değişmekle birlikte deneklerin %75’i en az bir soruda yanlış yanıt verererek gruba uymayı tercih etmiştir ve ancak %25’i her soruda, her ne olursa olsun doğru yanıtı vermeyi tercih etmiştir.

E… Ne diyelim: Göz yanılır, dil yalan söyler.

İlkyayın:

Açık Bilim Dergisi, “Algıdır Yanılır Dildir Yalan Söyler” – Ağustos 2013.

Meraklısına:

Dergimizde daha önce sosyal etkiye dair yayınlanmış diğer yazılara göz atmak isterseniz Ömer Cansızoğlu’nun anonimleşme hakkında kaleme aldığı Seyirci Kalmanın Anatomisi: Hello Kitty, Işıl Arıcan’ın itaat hakkında kaleme aldığı Otoriteye İtaat ve Ötekileştirme ve benim kaleme aldığım Ayakta Alkış ve Mahalle Baskısı etkilerini içeren Filmler Neden Cuma Günü Vizyona Girer? adlı yazılara göz atabilirsiniz.

Kaynaklar:

– BOND Rod, Peter B. Smith, “Culture and Conformity: A Meta-Analysis of Studies Using Asch’s ( 1952b, 1956) Line Judgment Task”, Psychological Bulletin (1996), Vol. 119, No. I, 111-137

– Muzafer Sherif, http://www.muskingum.edu/~psych/psycweb/history/sherif.htm

– Wikipedia, “Asch Conformity Experiments” maddesi.

AKIL, VİCDAN VE KÜLLİYEN DEPRESYON.

Çevremdeki pek çok kişi bir çeşit buhran içerisinde. Moralleri bozuk. İşlerini severek yapmıyorlar; hatta bir kısmının işe bile gidesi gelmiyor. Bir bezmişlik, bir yılmışlık… “Nasıl oluyor da tanıdığım pek çok insan aynı dönem içerisinde bu benzer duygudurumuna sahip oluyorlar” diye düşündüm ve sanırım yanıtı buldum.

Yüksek lisansımda iş tatmini çalıştım. İş tatmini organizasyonel davranışın önemli öğelerinden biridir. Herzberg’e göre iş tatminini etkileyen faktörler ikiye ayrılırlar: Koruyucu faktörler ve Güdüleyici faktörler. Sözgelimi maaş aslında koruyucu bir faktördür. Sizin işinizi sevmenize, işinizi daha iyi yapmanıza neden olmaz. İşten ayrılmanızı engeller sadece. Güdüleyici faktörler başkadır ve bu faktörlerin başında “Terfi olanakları” veya “takdir edilmek” gibi faktörler gelir.

Görünen o ki, Yeni Türkiye’nin kuralları güdüleyici faktörlerimizi yerle bir etmiş. İnsanlar Türkiye’de çalışarak, çabalayarak, ortaya başarılı işler koyarak, hak ederek, tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelebileceklerini, kendilerini ortaya koyabileceklerini, başarıyı elde edeceklerini düşünmüyorlar. Aksine, kendilerinden daha başarısız, daha “ehil olmayan” kimseler, sahip oldukları çeşitli bağlantılar ya da ait oldukları sevimli(!) sendikal örgütler nedeniyle çeşitli konumlara sahip olduklarını görüyorlar. Sadece iş yaşamında değil, sosyal yaşamda, politik hayatta, adalet karşısındaki eşitlik alanında, kamusal alanda, “bir şeyleri doğru yapmanın yetmediği” ya da mâlum avantajlara sahipseniz “doğru yapmanın gerekmediği” her daim görülüyor, deneyimleniyor.

Böyle bir ortamda, aklı ve vicdanı olan bir insanın yüksek verimle çalışması, motivasyona sahip olması ve kendini üretmesi mümkün değildir. Dolayısıyla başta kamu çalışanlarında olmak üzere (ki bence öğretmenler büyük bir kesimini oluşturuyor bu grubun), memleketin ortalama iş tatmini yerlerde sürünmektedir.

İş tatmini, yaşam tatmininin önemli bir parçası olduğuna göre, azıcık akla ve vicdana sahip herkesin külliyen depresif olması, “liyakat” ya da “hak” kavramlarının içlerinin bolaştılması, dönüşüme uğratılmasından ileri geliyor diyebiliriz.

Her neyse… Herkes için en iyisi, en güzeli neyse o olsun…

Ruh Eşi, Sabahattin Ali.

ŞÜPHE… ŞÜPHE… ŞÜPHE… BLACK MIRROR 3/3.

Rahatsız edici bir şey izlemek ister misiniz?

Çok kere telaffuz ettiğim cümleler…

Yalnızca gerçekler tutarlıdır. Sadece gerçeğin çeşitli yönlerden yapılmış birden fazla açıklaması birbiriyle tutarlılık gösterir. Bir yalan söylenmişse ya da sahte bir durum inşa edilmişse, o sahteliğe ait olup fark edilen her açık kapatılmaya çalışılırken yeni bir yalan söylenir ve yeni bir sahtelik inşa edilir. Ancak bu durumu kurtarmaz; aksine karıştırır: Zira her yeni yalan yüksek ihtimalle bir önceki ile çelişecektir.

Black Mirror’ın 1. Sezon 3. bölümü, iyi birer gözlemci olduğumuzda ve çözümleme yaptığımızda, bazı açıklamalara dair edindiğimiz şüphelerin kuvvetle muhtemel yersiz olmadığına dair inancımı konu almış resmen. Açık söyleyeyim: Ürperdim. Ne zamandır bir roman olarak işlemek, analiz etmek, kurmak, yazmak istediğim bir hâl bu…

45 dakikalık film, yalan söyleyenlere has çırpınışlarla o yalanı fark eden  ama ispat edemeyenlerin çaresizliğini çok iyi yansıtmış… Ama bir farkla: O da diziye kalsın.

(Yeni nesil bir siberpunk üçlemesi olarak tanımlayabileceğim Black Mirror’un her sezonu 3 bağımsız bölümden müteşekkil. Her bir bölümde senaryo farklı, oyuncular farklı, ortam farklı. Aslında bambaşka üç adet film gibi. Bu yüzden üçüncü bölümü anlamak için birinci ve ikinci bölümü izlemenize ihtiyaç yoktur. Gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.)

http://dizipub.com/black-mirror-1-sezon-3-bolum-izle/

EMİRDAĞ AĞITLARI-2: “ALAKÖPEK CANLARIMIN YARISI”

Geçtiğimiz günlerde EMİRDAĞ AĞITLARI VE İKİ AVŞAR AĞIDI adlı yazımda değindiğim, notlarımı kaybettiğim için detaylarına erişemediğim bilgisiyle birlikte sunduğum bir ağıt mevcuttu.

Sonunda ağıdın sırrı çözüldü. 2001 yılında yaptığımı söylediğim Emirdağ ilçesine ait web sitesinde ziyaretçilere bildikleri ağıtları ve manileri gönderme çağrısı yapmışım. Alaköpek ağıdı da bana şu notla birlikte gelmiş:

Merhaba.Ben Hasan Kağan Yayla.Kelüsüklerden Mustafa Yürük’ün torunuyum.Emirdağı anlatan bir site hazırladığın için seni ne kadar tebrik etsem azdır.Gittikçe kaybolan büyük bir kültüre sahip çıktığın için seni kutlarım. Anneannem Zeliha Yürük’ün köpeğine yaktığı bir ağıt var… Annemin hatırlayabildiği bu kadar.Ağıt 1955-60 yıllarına ait olmalı. görüşmek üzere…

Ve işte Alaköpek ağıdının bana aktarılmış olan orijinal hâli:

Danına garşı uzanmış yatmış

Kötü Mağser buna ağı mı atmış?

Ala köpeğim de toprağa batmış,

Köpeğim köpeğim ala köpeğim,

Issız galdı gapımınan sokağım.

Nüzül insin gaymakamın garısı.

Ala köpek canlarımın yarısı.

Kemik getirirdi Orhan dayısı

Köpeğim köpeğim ala köpeğim

Issız galdı gapımınan sokağım.

Sözlük:

Dan: Ters, arka…

Kötü: Sıska, cılız, kısa anlamında, genelde unvan olarak kullanılan sıfat

Ağı: Zehir

Nüzül: Felç (Bu kelimenin geçtiği dizede köpeği sevmediğini tahmin ettiğimiz kaymakamın karısına beddua ediliyor.)

Canlarımın yarısı: Tahmin de edebileceğiniz üzere, sevgilerin en derinini ifade etmek üzere kullanılan bir sevgi deyimi.

“Üç büyük yanlış”, Galaktik Tiyatro

NEREDE GÜNEŞ ORAYA YERLEŞ

Fosil yakıt tüketiminin çevreye zarar vermesi, enerjinin pahalanması, taşınabilir cihazlara olan alışkanlığımızın artması -ve akıllı telefonların şarj dayanımlarının son derece kısa olması- güneş enerjisi çözümünü bizler için giderek daha cazip hale getirmekte. (Zira üç ay önce güneş enerjisi ile de şarj edilebilen taşınabilir bir şarj deposu alarak ben de cep telefonunu güneşten şarj edenler arasına katılmış bulunuyorum.)

Proaktif tasarımcılar da bu anlamda geleceğe hazırlanıyorlar tabi ki! Pek çok endüstri ürünleri tasarımcısı bir gün güneş enerjisini son derece verimli olarak kullanabileceğimiz varsayımıyla konsept tasarımlar geliştiriyorlar. Yani teknolojinin imkan verip vermediğine, ticari olarak üretilebilir ve pazarlanabilir olup olmadığına bakmaksızın, işlevine, kullanım kolaylığına ve estetik görünümüne önem vererek tasarladıkları ürün tasarımları. Bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz eşyalar gibi: Henüz sadece “konsept” yani “kavram” olarak varlar.

Yok öyle beleşe...

Yok öyle beleşe…

Kyuho Song ve Boa Oh adlı tasarımcıların kavramsal olarak geliştirdikleri “güneş prizi” de bu konsept tasarımlardan birisi… Ancak bu konsept tasarım Song ve Oh’un tahminlerinin dışında bir etki yaratarak internette yaygınlaşan bir asparagasın konusu haline geldi. Bazı web siteleri ve Facebook sayfaları ürün ticari bir başarıymış gibi sunarken, ürünün önümüzdeki yıl piyasaya sürüleceğini iddia edenler de var. “Kapasitesi arttırılmaya çalışıyor” diye haber yapan web sitelerine de rastlamak mümkün. Oysa geliştiricinin kendisi şunu söylüyor:

 

Behance

“İlginiz için teşekkürler. Maalesef ürün hala konsept safhasında. Yakın gelecekte pillerin küçülmesi ve fotovoltaik panellerin güç üretim verimliliklerinin artması halinde ürün mümkün olabilir. Mevcut teknoloji ile sadece USB seviyesinde…”

Aslında buradan Kyuho Song’a da kötü bir haber vermek istiyorum: Fotovoltaik panel teknolojisi ne kadar gelişirse gelişsin yine de bu prizi üretmek mümkün olmayacak. Çünkü fotovoltaik olarak anılan mevcut teknolojiyle elde edilebilecek azami verim sadece %34’tür (Termodinamik yasaları daha fazlasına engel oluyor. Shockley-Quessier sınırı hakkında daha fazla bilgi elde etmek için tıklayın). Bu da 100 santimetre karelik, yani 10 cm’e, 10 cm’lik bir güneş panelinden elde edilebilecek azami gücün 3,4 W olduğunu söyler bize. 3,4 Watt ile resimde görünen prize uygun olan 220 V ile çalışan bir aleti çalıştırmak mümkün değildir.

Hatta ve hatta çok daha kötü bir haberi hem Song’a hem de okurlara vereyim: Bu verim %100 olsaydı bile o kadar küçük bir alana sahip güneş hücresi ile prize bağlayarak çalıştırdığımız ev aletlerini çalıştıramayız. “Güneşimizin metrekare başına sağladığı güç dünyalara yeter ama biz bundan yeteri kadar faydalanamıyoruz” gibi bir durum maalesef yok. Eğer olsaydı güneşe çıkmamızla tavuk gibi kızarmamız bir olurdu.

Sözün kısası: Song’un tasarımı konsept tasarım olarak kalmaya devam edecek :/

AĞAÇ ÖLÜRSE HERKES ÖLÜR

Toprağa su yürür…
Toprağa yalın ayak.
Ve insan elbet bir gün anlayacak:
Toprak insanın.
Toprak da yalın ayak.

Tevfik Uyar

 

Tarih: 2250, Yer: Zamonia’da Bir Okul

Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. “Varkalım Tarihi” dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: “Bilgi Çağı Çöküşleri”.

Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve “İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından  bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın.” diyerek bir girizgah gerçekleştirdi.

Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı.

Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı’nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkân vermişlerdi.

Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi.

Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu.

Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu “sorunuz var mı?” bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı.

“Buyrun hanımefendi?”

“Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar?”

***

ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu “nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar?” benim için çok acıklı bir soruydu.

21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu “Mayalar” pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor (gerçi biz şu yazımızda biraz bahsetmiştik). Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş.

Jared Diamond’un Timaş Yayınları’ndan çıkmış olan “Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır” adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız “İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz.

BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM!

Paskalya Adası

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti.  Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti. Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası. “Dünya’nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası” olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili’ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir.

18. yüzyılda Avrupa’lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi.  Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya’nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu?

Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik’teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km’lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının –biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor.

Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak  için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi.

Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500’lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler.  Bu “ormansızlık” şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! (O tarihlerde bir Paskalyalının diğerine edebileceği en ağır küfür şuymuş: “Annenin eti dişlerimin arasında kaldı”).

1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774’te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook’tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından “köle devşirme” modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru’nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111’di.

Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması temelde Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor:  Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması (spesifik olarak: adadaki protein kaynaklarının tükenmesi) sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu.

Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn’de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı.

Anasaziler

anasazi

1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi Anasazi uygarlığıydı.

İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD’nin Güney Batısı’ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu’nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır.  Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920’de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır.

İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler (kemirgenlerin fosilleşmiş gübreleri kemirgenin çevrede yediği her şey hakkında muazzam bilgiler içerir ve pek çok teknikle bölge hakkında bilgi elde edilebilir) MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması.

Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco’ya yardım yağıyordu.  Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100’lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130’da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco’lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği  ve yardımların kesilmesinde rahiplerin “yağmur yağdıramamasının” etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak “eski halk” anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir.

Mayalar

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık.

Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti.

Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları

Gröndland'daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

Gröndland’daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

MS 8 Haziran 793’te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb’un keşfinden çok önce Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan (Vinland) bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland’da kalıcı oldular.

Vikingler İzlanda’ya geldiklerinde İzlanda’nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80’i ilk birkaç on yılda, %96’sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda’nın sadece %1’i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda’nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda’ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz.

Grönland’a gelince… Anakara Norveç’ten çok daha uzak olan Grönland’a MS 980’de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo’larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Grönlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300’lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur.

SONUÇ

İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus’a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki –ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır.

Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus’un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus’un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar.

Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul’a üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus’un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge’in deyimiyle, “dünün çözümleri, bugünün sorunları”dır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır.

Malthus’u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda “çökmüş medeniyetler” arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız.

Yeşil bir gelecek ümidiyle…

İlk Yayın:

Bu yazı Açık Bilim dergisinin Temmuz 2013 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google