Monthly Archives: Ağustos 2014

EMİRDAĞ AĞITLARI VE İKİ AVŞAR AĞIDI

Bizim memlekette (Emirdağ/Afyon) başta ölüm olmak üzere her türlü ayrılığın ardından muhakkak ağıt yakılırdı.

“Yakılırdı” diyorum çünkü bu adetin artık sürdüğü söylenemez; fakat daha ben çocukken canlı canlı onlarcasına şahit olduğumu hatırlarım. Bir akrabamız “bütün ilaçları tek seferde alıp daha hızlı iyileşeyim” diyerek cehaletten hayatını yitiren ablasının kızını büyütmüştü. Bu öksüz kız evlenip de gurbet ele giderken düğün günü ağıt yaktığını, ağıdında ölen ablasından, kızın öksüzlüğünden, gurbete gidişinden bahsettiğini hatırlarım. Henüz yedi sekiz yaşlarımda iken düğün günü ağıt görmek çok garibime gitmişti. Kaydını soracak olursanız tabii ki yok.

2001 yıllarında web sitesi yapma işine ilk heves ettiğimde Geocities’ten bir alan adı alıp, başta kendi ninem ve dedem olmak üzere yaşlılardan öğrendiğim bir takım ağıtları toparlamış ve internete koymuştum. Ne acı ki bugün Geocities kapalı, o dönemde yaptığım basit web sitesine ben bile erişemiyorum. Bir yerlerde arşivlediğime eminim ve bir ara evde ne var ne yok eşeleyip deşelediğimde ortaya çıkacaklarını ümit ediyorum.

Bu işi biraz daha sistemli yapan -ve kültür araştırmaları literatürüne katan- saygıdeğer kimse Ömer Faruk Yaldızkaya‘dır. Kendisi Emirdağ’daki Türkmen Ağıtları’nı derlemiş ve kitap haline getirmiş, bu konudaki çalışmalarını kongrelerde tebliğ olarak sunmuştur. Bazı tebliğlerine kendisinin web sitesinden de ulaşılabilir. Ne yazık ki benim bulduğum ağıtlar kendisinin derledikleri arasında yoktu. Bu yüzden evde girişeceğim araştırma benim açımdan mühim. Ayrıca bu işi tekrar yapmak istediğimi hissediyorum bir süredir: Yani Emirdağ’a gidip, belki de ev ev dolaşıp, bilinen, hatırlanan bütün ağıtları hikâyeleri ile birlikte toplamak…

Aklımdaki bölük pörçük ağıtların yitmiş, ve yiten kısımlarının belki de tekrar toparlanamayacak olması çok acı.  Misal annemin babası, yani dedem öldüğünde rahmetli teyzemin yaktığı ağıt sülalede kimse tarafından bilinmiyor şu an. Annemse belli belirsiz hatırlıyor. O da sadece üç dizesini:

Açın gardolapta nesi var,
Asbabın gömleğin hası var,
Ağa babam, has babam…

Yine internette arayıp tarayıp bulamadığım, benim daha önce derlediğim için kaybettiğim notlarım arasında yer aldığını tahmin ettiğim bir ağıt daha var ki, bir insana değil, bir köpeğe olmasıyla ve ağıdın sadece insana duyulan sevgi ve özlemle yakılmadığına iyi bir örnektir: Hatırladığım kadarını da notlarımı bir gün bulduğumda tamamlamak üzere buradan aktarayım:

Danına garşı uzanmış yatmış,
Kötü* Maser** buna ağı mı atmış?
Alaköpeğim de çamura batmış (Bu kısımdan tam emin değilim)

Köpeğim köpeğim ala köpeğim
Issız galdı gapımınan sokağım

Ala köpek canlarımın yarısı,
Kemik getirirdi Orhan Dayısı
(Bu kısmını hatırlamıyorum)

Köpeğim köpeğim ala köpeğim
Issız galdı gapımınan sokağım

* Kötü: Sıska, cılız anlamında… Ağı da “zehir” demek.
** Maser bizim oralarda sık kullanılan bir isimdir.

 

 

Daha fazlasına şu adresten ulaşılabilir:
http://www.omerfarukyaldizkaya.com/emirdag_yoresi_agitlari.htm

 

Gül Ahmet Yiğit ve Avşar Ağıtları

Aslında sadece aşağıdaki iki ağıdı paylaşacakken satırlar çoğaldı gitti ve yukarıda yazdıklarımı da yazmış bulundum. Halbuki asıl amacım iki avşar (afşar) ağıdına değinmekti.

Babamın eski kaset kolleksiyonu içerisinden adını bildiğim Gül Ahmet Yiğit bir avşar yörüğüdür, ozandır. Hikâyeli türküleri meşhurdur. Şivesiyle, söyleme biçimiyle Anadolu’yu hissettirir -ya da bir tarafımız yörük olduğu için belki de ben öyle hissederim bilemem-. Benim yaşlı teyzelerim de, uzak akrabalarım da aynı şiveyle konuştuklarındandır belki.

Aşağıdaki ağıtlardan birincisi Avşar Gelini’nin ağıdı. İkincisi ise bir Avşar Anası’nın ağıdı. Hikayelerini Gül Ahmet Yiğit anlattığı için benim ekstra bir şey söylememe gerek yok. Ağıtlarda dikkat edilirse “bir evin bir oğlu”na duyulan sevgi fazla ön plana çıkıyor. O yüzden söylenenler biraz tuhaf gelebilir; fakat yörüklerde kadına Anadolu’nun pek çok diğer boyunda olduğundan daha fazla değer verildiğini hatırlatmak isterim. Yüksek ihtimalle tek oğlunu kaybeden annelerin çektikleri acılar yüzünden taknıdıkları tutumlar ağıtlara yansımış. Belki avşarlara has bir durumdur: Avşar kültürü hakkında daha çok şey bilse idim daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilirdim, ama bildiğim söylenemez.

 

Gül Ahmet Yiğit – Avşar Gelinin Ağıdı

 

Bu da diğeri:

Avşar Ağıdı – http://www.zapkolik.com/video/gul-ahmet-yigit-avsar-agidi-hikayeli-839009

Yalnızız, Peyami Safa

KÖTÜ BİR DAVRANIŞI TELAFİ ETME STRATEJİLERİ

Öyle başlığa bakıp uzun uzadıya davranışbilimsel analizler yapacağım düşünülmesin. Son derece basit bir gözlemi matematiksel bir dille ifade etmeye çabaladım o kadar.

Bir insan başka bir insana kötü bir davranışta bulunduğunda (A davranışı) bunun yarattığı mahcubiyet / kötü his / yeniklik hissi vb. artık olumsuz her ne varsa bu davranışı telafi etmek için iki davranış alternatifine sahip:

1. A-A = 0

A davranışını affettirecek / telafi edecek bir ~A davranışına girişmek. Bu özür dilemek olabilir, tatlı dil, güler yüz göstermek olabilir, ya da onun için kek yapmak olabilir. Fark etmez. A-A = 0 eşitliği oluşturulmaya çalışılır ve A olayının etkisi giderilir.

2. B > A

Tüm olan biten içerisinden bir B davranışı çıkarsanmaya, üretilmeye çalışılır. Ya da kişi konuşturulur ve zaten A davranışının olumsuz etkisi altında olduğundan kolayıkla yatkın olacağı üzere olumsuz bir B davranışında bulunması beklenir. B davranışı uygun şekilde kullanılarak B > A algısı yaratılır ve mağduriyetin / mahcubiyetin yer değiştirilmesi sağlanır.

 

Her iki koşulda da A davranışının sahibi teoride A davranışının sorumluluğunu bertaraf etmiş olur. Fakat pratikte sonuçlar farklıdır:

Her iki kişinin iyi niyetli olduğunun varsayılması halinde (ki birinci stratejiyi tercih edenin iyi niyetli olduğu otomatikman düşünülebilir) bu stratejilerden ilki stabildir. Kişinin diğeriyle empati yaptığını ve duygularıyla ilgilendiğini gösterir. Böylece kişiler arasındaki birlikteliği, güveni ve dayanışmayı arttırır.

İkinci strateji de stabil olabilir ama ıraksamaya yatkındır; zira yaratılmaya çalışılan mütekabiliyet durumu tekrarlı bir döngüye neden olur ve “C > B > A”, “D > C > B > A” şeklinde ıraksak bir seri ortaya çıkarır. İnsanın tartışma kapasitesi sınırlı olduğundan bu ıraksama kişilerin huzurunu kaçıran bir yerde son bulur. Üstelik B durumu türetilmiş ya da çıkarsanmış zorlama bir durum olabileceğinden taraflar “B > A” eşitsizliği konusunda mutabık değildirler.

Sonuçta kişiler arasındaki güven duygusunu sarsar, çatışmayı arttırır.

 

Örnek:

A     : Ahmet evlilik yıl dönümlerini unutmuştur.

~A  : Özür Dilemek + Telafi edecek bir hediye sunmak, çok istediği bir hediyeyi almak vb.

Ahmet birinci stratejiyi kullanırsa telafi olasılığı yüksektir: A-A = 0

Bunun yerine Ahmet şu aday B’leri kullanabilir:

1. Ayşe’yi konuşturur. Ayşe içerisinde bulunduğu duygulardan ötürü üzgündür. Ahmet’e “sorumsuz” diyebilir. Ya da Ahmet’in ona değer vermediğini iddia edebilir.

B1   : “Bana sorumsuz mu dedin? Laflarına dikkat et. Ağzını topla.”

B2   : “Buradan yola çıkarak sana değer vermediğimi mi düşündün? Aferin. Böyle mi görüyorsun evliliğimizi? Bu kadar mı yani?”

2. Önce mahçup davranır, sonra Ayşe’yi konuşturur.

B3   : “Özür dilememe rağmen hâlâ üzerime geliyor, öfkeni kusuyorsun. Senin derdin öfke kusmak!”

3. Türetilmiş bir başka olumsuz davranışla suçlar.

B4    : “Bu saate kadar çalışıyorum, çabalıyorum. Hiç bunu düşündün mü? İş yoğunluğumu düşündün mü hiç? Bu kadar düşüncesiz misin?”

Sonra bunlardan herhangi birini telafide kullanır: B > A

Bu durum çatışma yarattığından tekrarlı döngüye girme potansiyeli ortaya çıkar:

C1   : Asıl sen ağzını topla. “Ağzını topla” ne demek. Terbiyesiz.

C4   : Ya ben? Akşama kadar senin pılını pırtını topluyorum. Sen bunları düşünüyor musun? 

C > B > A …

BUZ KOVASINI ELEŞTİRMEK

Ahmet Çakar, Buz Kovası Kampanyası dahilinde kafasından aşağıya buz dökenlere şarlatan, soytarı ve hâttâ geri zekâlı dedi. Ben de onlardan birisi olduğum için yanıt hakkım olduğunu düşünüyorum. Elbette bu yanıtı o okusun diye yazmıyorum; maksat “yeri gelmişken” düşüncelerimi açıklamak.

Öncelikle çuvaldızı “kendimize” batıralım. Her toplumsal “eylem” gibi buz kovası kampanyası da kimilerince sulandırılmış, kimilerince başka niyetlerle kullanılmış ve bazı videolar amacından uzaklaşmış olabilir. İletişimin hızlı, karşılıklı ve daha çok bireyselleşmiş olduğu çağımızda popülerleşirken değişime uğrama ve ciddiyetini kaybetme eğilimine hiçbir şey karşı koyamıyor. Neyse ki şunu iyi biliyoruz: Samimiyet ve fırsatçılık birbirinden farklı şeyler. Samimi olanlar amacına ulaşıyor.

Neyse… Ahmet Çakar tam olarak şöyle söylemiş:

“Bunun şarlatanlık hatta soytarılık olduğunu düşünüyorum. Her gün, her ay Gazze’de yüzbinlerce çocuk ölürken her yıl Afrika’da milyonlarca siyahi çocuk açlıktan kemikleri çıkıp ölürken su dökmeyen o yabancı ne olduğu belli olmayan zat-ı muhteremler milyonda bir görülen hastalık için her kim ki su döküyorsa gerizekalılıktır” 

Gazze’de süren saldırılar ve bu saldırılarda sivillerin -bilhassa çocukların- hayatlarını kaybetmesinin, Dünya’nın el ele verip de çözemediği kronik açlık probleminin etkilediği insan sayısı bakımından ve evrensel insanlık değerleri açısından ALS’den daha  öncelikli problemler olduğu fikrine katılıyorum, ama aşağıdaki şerhleri koyarak:

Biz “sıradan” insanlar ALS hastalığıyla mücadele etmek için bir şeyler yapabiliriz. Gerek video çekmek, gerek ALS Derneği’ne bağışta bulunmak herhangi bir insanın yapabileceği basit bir şeydir. Fakat Gazze’de olan biten şey savaştır. Bildiğimiz savaş! Biz “sıradan” insanların söz hakkı olmadığı, makropolitik, devletlerarası bir meseledir. ALS kampanyası ile Gazze saldırısını karşılaştırmak “tepkisel indirgemecilik”ten başka bir şey değil Sn. Çakar. Yarın binimiz değil bir milyonumuz kafasından aşağıya buz dökse savaşı durduramaz. Keşke ALS için yaptığımız gibi küçük bir bağışla, başımızdan aşağıya dökeceğimiz bir kova buzyla böylesine bir savaşı durdurabilsek. Bak mesela, sen TV’de bu sözleri sarf ederek eminim ben ve benim onlarca arkadaşımın ALS videolarından daha fazla kişiye ulaştın. Bir şey değişti mi? Maalesef değişmedi. Ama ALS kampanyası Türkiye’de olmasa da ABD’de işe yaradı, büyük bir farkındalık yarattı ve ALS derneğine yapılan bağışları onlarca kat arttırdı.

Bu tip kampanyalar tek bir merkezden belli bir iradeyle yönetilen kampanyalar değiller. Başından aşağıya buz döken kimseler toplumsal bir konuda tepki vermekle mükellef ya da görevli değiller. Keşke hazır bu kadar kimseye ulaşma gücün varken o programda bizlere geri zekalı demek yerine başından aşağıya bir kova kum dökerek “Bak ben de bunu başlatıyor ve hodri meydan diyorum” deseydin. Aslında hâlâ şansın var. Gerek Gazze’deki savaş, gerekse Afrika’daki kıtlık ve gıda sorunları için bir girişim başlatabilir, sen de öncülük edebilirsin.

Neyse… Bence futbol gibi bir spor faaliyetinin TV’de saatlerce ama saatlerce tartışılması ve üstelik bunun her hafta gerçekleştirilmesi ALS için kafadan aşağıya buz dökmekten daha mantıklı, daha işe yarar bir hareket değil. Üstelik Gazze’de ya da Afrika’da çocuklar ölüyor diye programınızı durdurmuyor, hayatlarınıza devam ediyor, bana göre bir yere varmayacak olan, hakemin çoktan vermiş olduğu kararların ne kadar doğru olup olmadığını tartışıyorsunuz. Ne futbol ilerliyor, ne taraftarlık bilinci gelişiyor ne de herhangi bir karar değişiyor.

Sahi, Afrika’da bu kadar aç çocuk varken, Gazze’de yüzbinlerce çocuk ölürken, niçin hâlâ futbol tartışıyoruz?

ASLINDA HERKES ÖLÜR

“Gurbetten gelmişim yorgunum hancı,

Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş…

Aman karanlığı görmesin gözüm,

Perdeleri ger yavaş yavaş…”

http://www.youtube.com/watch?v=dYen40D2oNU

Her şey, bir şeyi, her şeye benzetmesin. Bir şey, o bir şey olmalı ki, her şey bir ara o şey olup yeni bir her şey yaratmalı. Her şey bir şeyden başlamıyor, o bir şey her şeyi değiştirmiyor mu? Bıraksın her şey o zincirleri ve kurtulsun bir şeyler.

“Böyle dertliyim, hasret çekerim,

Yoktur huzurum, ağlar gezerim…”

http://www.youtube.com/watch?v=4NfwywZW4A0

Göllere bak. Nehirlere bak. Denizlere, okyanuslara… Suya bak. Damlaların birlikteliği, akışın örgütlülüğü, ufkun uzaklığı, dalganın tuzaklığı ve uçmanın yasaklığı, kaçmanın yasaklığı, ölmenin, kalmanın, kimi zaman susmanın kimi zaman konuşmanın yasaklığı ve bilhassa da o konuşmanın yasaklığı…

“Tütünsüz, uykusuz kaldım,

Geceler… Gecelerce…”

http://www.youtube.com/watch?v=esRG93YfFm4

Gök senin, gök benim, gök bizim, gök onların, gök kimin? Gündüz herkesin de ya gece kimin? Sen eminsin, ben eminim, biz eminiz, onlar emin, herkes gökten emin, herkes kökten dinci, üçüncü, beşinci, yedinci… Ya biz kaçıncı? Sana sancı, bana sancı, bize sancı, onlara yolcu.

“Heyhat sabah, gün ışıldar”

http://www.tevfikuyar.com/2014/blog/paylasim/kol-dugmeleri-orjinal-baris-manco-les-mistigris-1967.html

Kimler göçtü ben de göçerim. Kimler doğdu, kimler öldü… Ben de doğdum ben de ölürüm. Kimler ölmedi? Ben yine ölürüm. Gündüz olsun ben yine ölürüm. Herkes ölür. Aslında herkes ölür. Ölmeyen görmedim ben.

Dünya Hamamı

Şu an hamamda gibiyim. Tek eksiğim peştamal…

Hamamda en azından bunalınca soğuk suyu sürekli üzerinden boca eder, bir nebze olsun rahatlarsın. Kıyafetlerinle oturduğun bir bahçede onu da yapamıyorsun. Ümidin akşam olması oluyor: Akşam olsun, güneş insin. Hatta şu sıralar patlayıveren yağmurlardan var ya, o yağmurlardan gelsin. Yeri, göğü, çatıyı, denizi yıkasın…

Çevreci olmayan insan değildir artık benim gözümde. Dolayısıyla ormanları tahrip eden, betonlaştıran, dereleri kurutan zihniyete onay veren herkes de acı geleceğin sorumlusudur. Sığınacağım gölgeyi yaratan ağacı, ağzımı dayayıp su içeceğim pınarı, içine girip serinleyeceğim denizi, üzerine uzanıp dinleneceğim çayırı yok eden alçaktır. Benim, çocuğumun, torunumun, eşimin, dostumun, komşumun sağlığından salimliğinden çalan hırsızdır. Sıhhatlerimizi banknotlara dönüştüren ya da dönüştürenlere onay verenler birer sorumsuzluk makinesidirler.

Ve bilmezler ki bu piramidin üzerinde oturanlar, açlıktan ve yokluktan en son ölenler olma imtiyazını elde ederler sadece. Uzun vadede herkese vurur bu pervasız gidiş… Gölge azaldı mı, yiyecek bozuldu mu, su tükendi mi milletin isyanı hamasî söylemlerle bastırılmaz. Ki Ramazan ayında iftar ederken pek çok kez de söylersiniz: “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” diye.

O gün geldi mi inşaatlar da kimseyi kurtarmaz paşam: Beton yenmez, beton semirtmez, betonun kimseye hayrı olmayacak. Ana sütlerinden ağır metaller akarken az engelli doğan çocuklarımıza bayram edecek, iki kola iki bacağa sevineceğiz. İzole evlerine temiz hava merkezlerinden hava bastırıp suyu özel filtrelerden geçirenler utanmayacaklar.

Bugün utanmayanlar, o zaman da utanmaz. Utanmak herkese verilmemiş bir meleke.

Şimdilik peştamal dağıtabiliriz herkese.

AKLI OLANA ZÛLÜM…

Pek çoğumuzun haber alma yolu sosyal medya oldu. Hiç olmazsa gazetelerin sosyal medya hesaplarını takip ediyor ve haberleri yine onların paylaşımları üzerinden takip ediyoruz. Gündemin nabzını tutma yollarından birinin bu olduğu konusunda şüpheye yer yok.

Öte yandan gazeteler ya da TV’ler tek yönlü iletişim yollarıdır. Önünüze bir şey koyarlar ve okursunuz/izlersiniz. Yanıt veremezsiniz ya da başkalarının yanıtlarını veya yorumlarını açık bir şekilde görmezsiniz. Sosyal medya öyle değil: Her kesimden insan yazılana çizilene yorum yapıyor, beyan sahiplerine yanıt veriyor, kendi düşüncelerini ifade edebiliyor. Aslında günümüz internet teknolojisinin sağladığı bir nimet olarak değerlendirilebilecek bu husus, kimi zaman acı kaynağı olabiliyor: Evet! Gerçek acıdan bahsediyorum, zira Türkiye’de siyasetin -hâttâ aslında neredeyse her konunun- tartışıldığı seviye öylesine düşük, öylesine anlamsız ve saçma sapan ki, hakikaten de, birazcık vicdânı, birazcık aklı olan insan için zûlüm olabiliyor bu bakış…

Aşağıda Türkiye’de hemen her dakika sürekli olarak yapılan, sıkma modundaki çamaşır makinesi gibi kısır bir döngünün içerisinde yüksek devirle dönen tartışmaların genel biçimlerine ve sık rastlanılan örneklerine yer verdim. İlk etapta aklıma bunlar geldi; belki bir kaç tane de sizler ekleyebilirsiniz:

 

“Daha dün bu adam hakkında X diyordun şimdi Y diyorsun”

Evet çünkü o adam dün X derken bugün Y derse doğal olarak insanlar da onun hakkında dün X derken bugün Y diyebilirler. İnsanlar gömülü yazılıma sahip makineler değildirler. Fikir değiştirebilirler, yanlış düşündüklerini anlayabilirler, çark edebilirler. Eğer yanlış düşündüklerini de samimi olarak ifade ediyorlarsa doğal olarak fikirlerini değiştirme haklarına saygı göstermek gerekir. Kişiler değil, fikirler esastır.

 

“Bugün A’ya tepki veriyorsun, peki dün B olurken neredeydin?”

Bir A meselesine tepki veren kişi illa ki bir B, C, D meselesine de tepki verecek değildir. Ayrıca “Türkiye’de olaylara tepki vermekle görevli insan grupları var ve bu insan grupları konular arasında ayrımcılık yapıyor” gibi bir durum yok. O insan A meselesi için tepki vermiştir, çünkü A meselesi konusunda tepki vermesi gerektiğine inanıyordur. Bu soruyu soran kimse B meselesini önemsiyorsa B olayına gereken tepkiyi kendisi vermelidir.  A meselesine tepki verenler “Genel Tepkici” değildir ve böyle bir vazifeleri yoktur. Bir de tepki verme/vermeme meselesini Twitter üzerinden anlaşılmaz. İnsanlar 24 saat sosyal medyayı takip etmiyor: Tatilde olabiliyorlar, eşiyle kavga etmiş olabiliyorlar ya da çocuklarının hastalığıyla ilgilenebiliyorlar. B olayı cereyan ettiğinde olaydan haberi bile olmayabilir.

 

“Sandığa gel!”

Demokrasinin temel unsurlarından birisi sandıktır; doğru. Tıpkı basketbol sporunda topu potadan geçirebilmenin oyunun bir unsuru olduğu gibi. Neticede topu daha fazla kez potadan geçirebilmiş takım kazanacaktır. Ancak o maçın adil bir maç olduğunu söyleyebilmemiz için takımların eşit sayıda oyuncu oynatma hakkına, tarafsız bir hakeme, benzer kalitede forma, ayakkabı vb. ekipmanlara ihtiyacı vardır. 5’e 3 oynanan, hakemin zayıf takıma karşı faulleri çalmadığı, bir tarafın yalınayak oynadığı ve bir takımın seyircilerinin sahaya alınmadığı bir maçta, “kaç sayı attıkları esastır” denemez. Böyle basketbol müsabakası olmaz ve bir maçın adil olmasının tek unsuru potaların eşitliği değildir. Demokrasinin tek unsurunun sandık olmaması gibi. Üstelik herhangi bir fikri doğrulayan şey onu ne kadar insanın benimsediği değildir; ya da en azından bir başkasının ilgili fikre muhalefet etmesine engel olamaz. (Bkz: Argumentum Ad Populum)

 

“Sen önce ……..’i doğru yap”

Bir kimsenin kötü bir şarkıcı, tiyatrocu ya da mühendis olması, hatta ve hatta katil olması onun siyasi fikirlerinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir konudaki düşüncemizin doğruluğu ya da yanlışlığı başka bir konudaki başarımızdan bağımsızdır (Bkz: Ad Hominem).

 

“Ona bakarsan geçmişte de onlar benzer şeyler yapmıştı”

Bir yanlışı savunma gerekçesi başka bir yanlışı örneklemek olamaz. Örneğin geçmişteki siyasetçilerin de yolsuzluğa bulaşmış olması bugünkü siyasetçilerin yapabileceği anlamına gelmez. Ya da tek parti döneminde yapılmış olan yanlışların bugünkü yanlışları meşrû kılması söz konusu değildir. Anti demokratik uygulamalara karşı tepki veren birine muhtemelen henüz doğmamış olduğu yıllarda cereyan eden olayları esas alarak yapılmış bir savunma komiktir, saçmadır, safsatadır.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google