Monthly Archives: Haziran 2014

ESCHER’İN BALKONU

M.C. ESCHER

Kendisi

tavsiye edebileceğim bir oyun (Escher Dünyası’nı yaşamak için…)

Monument Valley

ve sevdiklerim

 

 

ESCHER’İN BALKONU

Balcony, 1945

Balcony, 1945

Beni bu rehavet öldürecek,

Biliyorum nasıl bulaştığımı bu illete.

Bulaştım çünkü her şeyimin toplamı etti biri.

Biri toplam edince diğerleri pul etmedi.

Başı bir harf, tek bir harf ileri.

 

 

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

FİLMLER NEDEN CUMA GÜNLERİ VİZYONA GİRER?

Yıl 1995. Soyadıyla piyasaya çıkmaya karar veren Fergan Mirkelam, İskender Paydaş’ın düzenlediği Her Gece şarkısıyla Türk pop müzik listelerine bomba gibi girer(1).

Sadece müzik piyasasına girmekle kalmaz; Umur Turagay’ın yönettiği klipte bir cadde boyunca önce yürüyen, sonra koşan –ve bu yüzden Koşan Adam olarak anılmaya başlayan- Mirkelam’ın pantolonu da meşhur olur. Bir süre sonra “Erkek adam renkli pantolon giymez” inancının yaygın olduğu toplumumuzda her yerde renkli renkli, çeşit çeşit “Mirkelam Pantolonları” türemeye başlar. Türkiye’de gelişmiş bir sektör olan tekstil sektörü –ve onu besleyen kanallardan birisi olan işporta- bu eğilimi iyi yakalamıştır.

Peki ne olmuştur da, bu pantolon bu kadar hızlı yayılmış, kadın ve erkek giyimleri konusunda katı kalıp düşünceleri olan bir toplumda böylesine bir moda haline gelebilmiştir?

Pantolonlar mı çok güzel? Yoksa taktik mi doğru? Ya da çok mu ucuzdu acaba? Giyen neden giydi? Giymeyen neden giymedi? Ya da kimler hemen giydiler? Kimler, “dur bakalım” deyip beklediler…

Gelin hep beraber modaya, pazarlamaya, sosyal ilişkilere “modelli” bir bakış yapalım ve pantolondan filme şöyle bir uzanalım…

Ayrışma ve Benzeşme

Dünya nüfusu yedi milyar mertebesinde, binlerce farklı kültür içerisinde yaşamlarını sürdürüyor. İki insanı karşılaştırdığımızda daha ilk bakışta pek çok benzer ya da farklı özelliklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman aynı çağda yaşamış insanları karşılaştırabilirsiniz, kimi zaman ise aynı coğrafyada yaşayanları. Gerek coğrafya, gerek zaman, gerek ise de ait olduğu kültüre göre grupların bir takım benzer özelliklere sahip olduğu göze çarpabilir.

Özellikle aynı mekanda bulunan insanlara bakıyorsanız benzerliğin iki sebebi vardır:

Birincisi ayrışma. Yani benzer özellikler gösteren insanların aynı yerde toplanması. Önceki sayımızda da yer verdiğimiz ayrışma modeline göre, insanlar çevrelerinde kendilerinden daha yabancı kalabalıklar gördüğü zaman, kendilerine daha benzer olanları bulmak için harekete geçerler. Bu etkinin özelliklerini özellikle kentleşmede görürüz: Çin mahalleleri, İtalyan mahalleleri, Karadenizli taksiciler, doktorlar sitesi vb…

Bir diğeri ise benzeşme ya da başka bir deyişle gruba uyma davranışıdır. Burada da insanlar bulundukları gruba uyarlar (grupların normları vardır ve içinde barınmanın koşulu budur), ya da bazen bir miktar çoğunluğa uyarlar. Yani bir X eylemini gerçekleştirmek için çevrelerindeki Y kadar insanın da X eylemini gerçekleştirmesini beklerler ve istenen koşul oluştuğunda da gerçekleştirirler.

Dikkat edilirse ayrışma ve benzeşme birbirlerinden farklıdırlar ve bu ince çizgi önemlidir: Çin mahallelerini oraya taşınanların giderek bir Çinliye dönüşmelerinden değil, Çinlilerin genelde o mahalleye taşınmalarından kaynaklanır. Bu durum ayrışmadır. Öte yandan bir şehirde insanların genelde kırmızı renk giyindiklerine rastlıyorsanız, bu durum da kırmızı giymeyi sevenlerin o şehre taşınmalarından değil kırmızı giyinmenin moda olmasından, insanların birbirlerinde kırmızı kıyafetler gördükçe bunu yapmaya artan meyillerindendir. Bu durumsa benzeşmedir.

Geçtiğimiz sayımızda ayrışmayı anlatan modellerden birine yer vermiştik… Bu sayımızda da benzeşme modelinden biraz bahsedeceğiz ve başlıkta da yer vermiş olduğumuz “Filmler niçin Cuma günü vizyona girer?” sorusuna yanıt arayacağız.

Ayakta alkış!

Diyelim ki bir tiyatroya gittiniz. Bir buçuk saatlik, iki perdelik oyun sona erdi. Oyuncuların performansını çok beğendiniz. Her şey gerçekten de harikuladeydi. Şimdi oyuncular sizi, yani seyircileri selamlamak için sahneye geliyorlar. Ayakta alkışlar mısınız?

Pek çoğumuz takdirimizi ifade etmek için ilave yollar ararız tabii ki. Sahne sanatları ya da sahnede icra edilen eylemlerin pek çoğunda takdiri daha güçlü ifade etmenin yolu ayakta alkışlamaktır. Fakat bir oyunu herkesin eşit derecede takdir etmesi ne kadar mümkündür? Elbette mümkün değildir. Herkesin oyundan beklentisi, oyuncudan beklentisi, beğenisi, geçmiş deneyimleri (mukayese aracı olarak) ve oyunun içeriği ile ilgili duyguları ayağa kalkma kararını etkileyecektir.

Aşağıdaki model “Ayakta Alkış” modeli olarak geçiyor ve bize ayağa kalkma etkisinin nasıl yayılabileceğine dair matematiksel bir model sunuyor(2):

T: Ayağa kalkma eşiği
K: Oyunun kalitesi
Ç: Çeşitlilik (Ayağa kalkma eşiği birbirinden farklı olan insanların yarattığı çeşitlilik) ve
S: Sinyal (K + Ç)

Olmak üzere:

S > T ise, yani sinyal eşikten büyük ise, ayakta alkış durumu gerçekleşir.

Dikkat edilirse S, oyunun kalitesi ve seyirci çeşitliliğinin bir toplamı. Yani oyunun kalitesi yeteri kadar yüksek ise ve salonda da kalite beklentisi çok çeşitli seyirciler bulunuyorsa, şartlarımız ayakta alkış için gerek olgunluğa sahip demektir.

İlk bakışta karmaşık görünebilecek bu hesaplamayı birkaç şekil yardımıyla anlatmaya çalışalım:

"Ayakta Alkış" modeli.

“Ayakta Alkış” modeli.

Şekilde de görüldüğü gibi ayakta alkışı belirleyen faktör kalite, başka bir deyişle modaya konu olan ürün, nesne ya da hâlin kabul edilebilirlik düzeyi, bunun “belirli sınırlar içerisinde” gerçekleşme koşulu ise eşiği bu kabul edilebilirlik düzeyi altında olan insanlar bulunması. Daha basit kelimelerle ifade edecek olursak, bir ürünü kullanmak, ya da bir konuda harekete geçmek için o şeyin sunduklarının sizin beğeninizin üstünde olması gerekiyor.

Ancak bu basit modelde ihmal edilen önemli bir unsur var: Diğerlerinin ayağa kalkması.

Evet! Sadece beğeni ve kalite yetmiyor; çünkü seyirci takdirini bu kadar göstere göstere ifade edeceğinden burada sosyal cesaret ve kişiliğin de önemi devreye giriyor. Bazı insanlar oyunu beğendilerse kimse ayağa kalkmadan ayakta alkışlamayı tercih edebilir. Bir kısmı ancak salonun %5’i ayağa kalkarsa kalkar, bir kısmı ise %10’u. Herkes ayağa kalksa da kalkmamayı tercih edecekler bile olabilir.

Eminim “Sürü psikolojisi” deyimini çok duymuşsunuzdur. Sürü psikolojisi, başka bir deyişle sosyal grup davranışları daha ana bir başlıkta toplanırsa “sosyal etki” olarak adlandırılır. Kaba tanımı bireylerin kendi davranışlarında içerisinde bulundukları grubtan etkilenerek karar vermeleridir. Özellikle çevremizi inceleyerek neyin doğru olduğuna karar veriyorsak, bu kararımızın arkasında “bilgilendirici sosyal etki” vardır. Çevremizdeki insanların davranışlarını inceleyerek doğru hareketin ne olduğuna dair bilgi elde etmeye çalışır ve o hareketin doğru olduğunu düşünerek uygulamaya geçeriz.

Aşağıdaki videoda sosyal etki altındaki davranışa ait bir deney görülüyor, ve bir kamera şakasından da farksız. Asansöre binen deneklerin asansördeki diğer kişilerin hareketi karşısında nasıl tepki verdiklerini izlemek eğlenceli olabilir:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=uuvGh_n3I_M]

Şimdi dilerseniz bir toplum modelleyelim. Bu toplumun bireylerinin eşiklerini de yüzdeler olarak değil, sayılar olarak verelim. Mesela bu toplumun yedi üyesi olsun ve Mirkelam Pantolunu giyme eşikleri 0, 1, 2, 2, 3, 6, 6 olarak sıralansın. Yani bu üyeler hiç kimse giymese de bu pantalonu giyeceklerden “6 kişi giyerse ben de giyerim” diyenlere kadar sıralanıyor.

Önce yanıtı düşünün: Bu toplumun her üyesi Mirkelam pantolonu giyecek midir?

Yanıt “ikisi hariç evet”. Çünkü bu akım şöyle ilerliyor:

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Şekildeki durumu biraz açıklamak gerekirse şunları söyleyebiliriz: Bu toplumda 0 eşiği olan kişi, herhangi bir başkasından görmeye gerek duymadan bu ürünü satın alır. Artık bu bir kişinin varlığı, eşiği bir olan üyeyi harekete geçirir. Şu durumda artık elimizde 2 adet Mirkelam Pantolonu kullanıcısı olur. Bu durumda eşiği 2 olan iki üye de diğer gün harekete geçecektir. Eşiği üç olanın canına  minnet, çünkü hal-i hazırda dört kişi ürünü satın almış bile. En nihayetinde beş kişi Mirkelam Pantolonu giymiş oluyor. Bu pantolonu giymeyen iki üyemiz kalacak en sonunda, çünkü onların eşikleri 6.

Kabûl-Karar Eğrisi

Bir ürüne, hizmete ya da akıma karşı eşiklerimizin çeşitli olması bizi birbirimizden farklı kılıyor ve bu farklarımızla herhangi bir etkiye karşı, yine bir “normal eğrisi” üzerinde diziliyoruz. Bu normal eğrisine kabul karar eğrisi deniyor.

Örneğin, iPhone 5’in piyasaya sürüleceği haber veriliyor. İlk olarak da ABD’deki mağazalarda satışa çıkacağı bildiriliyor. Bir bakıyorsunuz ki, insanlar geceden dükkanın önüne birikiyorlar ve kapının önünde kuyruk oluyorlar. Amaç: iPhone 5’i çıkar çıkmaz almak! Benzer sahnelere çok kült filmlerin devam serilerinde, kullanmanın bir ayrıcalık olarak sayıldığı motorsikletlerde, ya da bir kitabın ilk imza gününde rastlayabiliyoruz(3). İşte bu kuyrukta bulunanlar eşiği 0 (sıfır) olanlardır. Ancak kabul karar eğrisi üzerinde farklı bir isme sahip oluyorlar: Öncüler!

Star Wars'ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz.

Star Wars’ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz (4).

Pazarlamacıların doğru olduğunu varsaydığı bu teoriye göre yeni bir ürün ya da hizmete öncelikle öncüler sahip olur. Örneğin Matrix devam filmini daha vizyona girdiği ilk gün izlemek isteyenler bu gruba girer. Daha sonra ilk dalga, yani ürünü bekleyen, ama öncüler gibi heyecanlı olmayan (yukarıdaki örneğimizde eşiği 1 olanlar bu grupta sayılabilirler) kimseler gelir. Matrix’i ilk hafta içinde izleyecek olanlar yani. Erken çoğunluk ürünün yaygın kullanıcılarıdır ve çok beklemeden ürüne sahip olurlar. Aynı örnekten gidecek olursak, ilk iki haftada izlemek isteyenleri bu gruptan sayabiliriz. En sonunda geç çoğunluk gelir. Bu kullanıcılar biraz beklemiş olanlardır. Heyecanlı olanlar artık gitmiştir, “film gitmeden bir gidelim” diyen çoğunluk geç çoğunluktur. Ve nihayet, filmin gösterimden kalkacağı sıralarda, herkesten filmin adını duymuş olup, “e hadi biz de gidelim” diyenler filme gidecektir. Pantolon örneğimizde eşiği 5 olan bir üye olsa idi onu bu gruba örnek verebilirdik. Peki eşiği 6 olan bu eğride nerede yer alıyor? Hiçbir yerde. O üye ürüne ilgi göstermemiş oluyor…

Peki filmler neden Cuma günü gösterime girer?

Şu halde artık başlıkta sorduğumuz soruyu artık yanıtlayabiliriz:

Toplumlar örneğimizdeki gibi “altı” kişiden ibaret değildirler, ama içlerinde altı kişilik pek çok alt grup barındırabilirler ve hepimizin herhangi bir yeni ürün, hizmet ya da akıma karşı çeşitli eşikleri vardır. Bazılarımız bir filme iki ayrı arkadaşımızın, bazılarımız beş ayrı arkadaşımızın tavsiyesiyle gideriz. Gittikten sonra biz de tavsiye edebiliriz. Bir kısmımız ise o filmi zaten bekliyordur –ya da tesadüfen görmüştür- ve tavsiye eden pozisyonda başlarız. İşte sinema endüstrisi ilk seferde daha çok kişiye izletmek, başka bir deyişle öncü nüfusunu arttırmak için haftasonu tatilini kullanmak ister. Cuma akşamı vizyona giren film, Cumartesi ve Pazar günü olabildiğince insana ulaşmış olur. Daha gösterimin ilk günlerinde fazla izleyiciye ulaşma şansı bulan film böylece birkaç eşiği birden devirmiş olur.

Ayrıca pazarlamacıların esas aldığı kabul-karar eğrisinin gerçeği yansıttığı varsayılırsa, öncülerin nüfusunun artması doğal olarak eğrinin yukarı ötelenmesine ve böylece çok daha fazla insan tarafından seyredilmesine yol açar.

Tabi bu durum sadece eşik ile ilişkin değildir: Ayakta alkış modelinde gördüğümüz gibi, temelde filmin kalitesi belirleyici olacaktır.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Mayıs 2013 Sayısı

http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/filmler-neden-cuma-gunleri-vizyona-girer.html

Kaynaklar:

1. Wikipedia – “Mirkelam” maddesi
2. Scott E Page, Michigan Üniversitesi – “Model Thinking” dersi ders notları.
3. Doç. Dr. Cenk Arsun Yüksel, İstanbul Kültür Üniversitesi – Pazarlama Kuramları ve Uygulamaları Ders Notları
4. Marketing Theory: A Student Text, Michael J. Baker

SCHELLING AYRIŞMA MODELİ

Mikro davranışların makro sonuçları!

Hollywood filmlerinde sıkça duyarız: Çin mahallesi, İtalyan mahallesi, Siyahların bölgesi… Benzer ayrışmalara Türkiye’de de rastlarız ve “Orada Sivaslılar oturur”, “Taksiciler Karadenizlidir” gibi genellemeler olduğunu hep duyar, kimi zaman da gözlemler ve hatta demografik araştırmalarla da ispatlarız.

Peki sizce sosyalbilimlerdeki bu ayrışmaları modellemenin bir yolu, bu ayrışmaları ölçümlemenin ve böylece hangi şehrin ve bölgenin ne kadar ayrıştığını hesaplamanın bir yolu var mıdır?

Önce aşağıdaki videoyu izleyelim:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=uoMEHq0uXpw&w=480&h=360]

.

Yukarıdaki video, Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Ekonomist Thomas Schelling’in Ayrışma Modeli’ne dayanan bir simülasyondur. Schelling bir şehirde nasıl ve niçin “ABC mahallesi” oluştuğu üzerine kafa yormuş ve adıyla anılan modeli geliştirmiştir.

Model öncelikli olarak şöyle bir varsayıma dayanır: “İnsanlar mutlu olmak için yaşadıkları yerde kendine benzer insanların yaşamasını isterler.”

Tabi her insanın farklı insanlara toleransı farklıdır.

Eğer evinizi komşularınızla birlikte modellersek 3×3’lük bir ızgara elde ederiz. Bu kare ızgaranın ortası sizin eviniz, çevrenizdeki 8 komşu kare ise sizin komşularınızdır. Burada sizin toleransınızı belirleyen iki adet kural var: “Komşularımdan %X kadarı benimle benzer ise kalırım” ya da “Komşularımdan %Y kadarı benden farklı ise taşınırım”. İşte sadece bu iki mikro kural makro sonuçlara yol açabilir.

Kırmızı aileler, gri aileler ve boş ev...

Kırmızı aileler, gri aileler ve boş ev…

Örneğin solda gördüğünüz karede dikkate alınan X ailesinin yaşadığı ev kırmızıdır ve üç adet kırmızı komşusu, dört adet ise gri komşusu vardır. Bir ev ise boştur. Diyelim ki X ailesi 3/7 oranındaki benzerlik halinde kalıyor fakat bu oran 3/7’nin altına düşerse taşınıyor. Bu durumda boş eve kırmızı bir aile yerleşirse kalacaktır. Gri bir aile yerleşirse ise taşınacaktır. Bu defa ondan kalan boş yere taşınacak aile de diğer kırmızıları ya da grileri etkileyebilir, çünkü onların da 3X3’lük ızgarada görmediğimiz komşuları var ve boş eve taşınan renk her ne olacaksa onlar için de oranları değiştirebilir.

Yukarıdaki video, Schelling modeline dayanarak geliştirilen bir simülatörde, hangi renkteki ailelerin hangi töleranslara sahip olduğunu belirledikten sonra “Oynat Uğurcuğum” denilen bir sahneyi içeriyor. Başlangıçta rastgele oluşan dağılım, bir süre sonra modelere göre şekilleniyor ve “Maviler mahalleleri” ve “Kırmızılar mahalleleri” oluşuyor.

Simülatörün de gösterdiği gibi, Schelling Modeli gerçekle çok uyumludur. Örneğin New York’un ırk haritasına bakıldığı zaman, hakikaten de ayrışmaların gerçekleştiği ve bu ayrışmaların sabit bir tolerans kurallarına karşılık geldiği sonucuna ulaşılır. Schelling modeli sayesinde yeni oluşmuş bir toplulukta bir süre sonra nasıl ayrışmaların gerçekleşeceği tahmin edilebilir. Ya da bir meslek grubunu belli kişilerin icra etmesiyle ilgili bir araştırmanız varsa Schelling Modeli araştırmanıza uyarlanabilir.

New York'un ırk haritası. Schelling modeline dayalı simülatörler de benzer sonuçlar verdiği için model ilgili alanlarda oldukça tutulan ve dikkate alınan bir modeldir.

New York’un ırk haritası. Schelling modeline dayalı simülatörler de benzer sonuçlar verdiği için model ilgili alanlarda oldukça tutulan ve dikkate alınan bir modeldir.

Schelling’in hesaplama yöntemlerine bu yazıda değinmeyelim. İnternette model hakkında pek çok kaynak bulabilirsiniz.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Nisan 2013 – http://www.acikbilim.com/2013/04/video-fotograf/video-schelling-ayrisma-modeli.html

Kaynak:

– Scott E Page, Michigan Üniversitesi – “Model Thinking” dersi ders notları.

 

 

ŞU KALPTEN ÖLMELER MATEMATİKTEN…

Ebil dedem kalpten ölmüş. Ben de ona çekmişim.

Hiç görmediğim dedemin adı gariptir biliyorum, pek alışıldık değil. Kendisi de garipmiş, ama “tuhaf” anlamında değil. Naif, sakin, olumlu ve gürültüsüz her şey… Öyle garip… Garibân gibi…

Kalpten ölmek de iki türlü. Birincisi şu “eceliyle” denilen. Temiz, sade ve belli bir yaş geçilmişse kişiye yakıştırılabilen. İkincisi de ölmeye nereden başlandığını anlatıyor. Benimki kalpten başladı diye dedeme çekmişim, ama ben naif ya da sakin değilim ve hatta bir miktar tuhafım belki de. Bilemiyorum.

Bu kalpten ölmelerin türlü sebebi vardır. Bir tanesi matematiğin bizzat kendisidir. Misâl; birine ziyadesiyle değer verdiğinizde ve bunu da gösterdiğinizde “elde var bir” sendromu yaratıyor olabiliriz. Öyle matematikteki gibi ama başka: Bu “nasılsa elde” olandan. Lakin yine de toplama işlemi yapılıyor: Önce dağılıyor her şey, sonra toparlanıyor. Sonra yeniden dağılıyor, sonra yeniden toparlanıyor. Sonra biri bakıyor ki dağılmasına rağmen hep de toparlanıyor, bir adım daha ilerlerken “elde var bir” diyor. Diğerinin sol basamağı ötekine ekleniyor.

Şu kalpten ölmeyi tam anlatamadım bak… Dedim ya ölmeye nereden başlandığıyla ilgili, dedemin uğramadığı, benimse içinden geçtiğim ikinci akibet. “Elde var bir” toplamaları, insanda çıkarma işlemi yaratıyor. Duygular çıkarsa işin içinden buna kalpten ölme denir. Sağlaması yok, olsa da çok zor. “Elde var bir” çarpmaları ise bölünmeye neden oluyor. Kapılar çarparken varlığımız bölünüyor: Yüz gülüyor, ruh gülmüyor. Vücutlar sıcak ama bakışlar değil. Kulak dinliyor ama algılanan bir şey yok.  Ümitler minik parçalara bölündüğünden kaygan zemine karşı koyamıyor. Direnemiyor. Oluştururken kolay ümit… Ancak bir defa yiterse -ki çok sağlam pençeleri de vardır aslında- gelmez. Nazlı olduğundan değil, zamanın akışına ters olduğundan. Zira zaman ruhta değil, zaman ustadır. Zaman usta olduğundan us için açıktır ve vecizdir de:

“Dün dündür, bugün bugün…”

Velhasıl… Ebil dedem kalpten ölmüş. Ona çekmiş bendeniz.

Zeki Müren’den şarkılar dinlediniz…

 

AĞZIMIN TADI, OKTAY RIFAT

Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,

Boğazımda düğümleniyorsa lokma,

Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa

Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,

Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,

Denize bile iştahsız bakıyorsam,

Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,

Bu darağacı suratlı toplum!

Oktay Rıfat

“BİLİM YETERİNCE HEYECANLIDIR!” – Video ve Sunum

TEDxReset konuşmam nihayet internette yayınlandı. Pek çok mecradan duyuruldu ve paylaşıldı ama hem arşivlemiş olmak için hem de çekimlerde sayfaları görünmeyen sunum dosyamı paylaşmak için buraya da koyuyorum.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=c6tkmhkNGMU]

“Bilim Yeterince Heyecanlıdır” – PowerPoint Sunusu – 3,18 MB

 

İnternette ulaşabildiğim dinleyicilere ait TEDxReset 2014 yorumlarına bağlantı da vermek isterim:

  1. Eda Utku – TEDxReset 2014’ün ilk günü
  2. Emel Çölgeçen – Bildiklerine Bir Reset At
  3. Digital Native, Chronic Settler – Sıfırlandık! TEDxReset’in ilk günü

Çalışkan ekibi anmazsak da olmaz.

 

 

GALAKTİK TİYATRO HAKKINDA

Entropol Kitap olarak hazırlayıp yayına e-kitap olarak sunduğumuz, ikisi ödüllü altı öykümü içeren Galaktik Tiyatro hakkında Fabilog.com‘dan Özgün Muti harikulade bir eleştiri ve değerlendirme yazısı kaleme aldı.

Fabilog ailesine ve kendisine teşekkürlerimi iletirken söz konusu yazısının bağlantısını paylaşmak isterim:

http://fabilog.com/galaktik-tiyatro-tevfik-uyar/

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google