Monthly Archives: Mart 2014

ÜRETİM EKONOMİSİ KONGRESİ’NİN ARDINDAN

İstanbul Kültür Üniversitesi’nde gerçekleşen Ulusal Üretim Ekonomisi Kongresi’ni geride bıraktık. Kongrede “Stratejik Endüstrilerde Yerli Ürün Geliştirme ve Üretimi Üzerine Kavramsal bir Model: 3K” adlı çalışmamı sundum.

Türkiye’de ilki gerçekleştirilen ve bundan sonra gerçekleştirilmesine devam edileceğini ümit ettiğim kongre, İktisat / İşletme / Üretim İlişkileri / Endüstri Mühendisliği vb. gibi pek çok disiplinden çalışmanın bir arada sunulmasına ve bizlerin de bunları dinlemesine imkân tanıdığı için memnunum. Öte yandan  “biz” dediğim grubun küçüklüğüne üzüldüğümü de ifade etmek isterim. Zaten Türkiye’deki kongre ve sempozyumların akademik tartışma ortamı yaratma konusunda idealin çok gerisinde olduğunu bu camiada olan herkes az çok biliyor, ama kaliteyi geçtim; ama hem katılımcı-dinleyici sayısının, hem de sadece dinleyici sayısının az olması, “yanlış nerede?” sorusunu sordurmayı gerekli kılıyor.

Türkiye’deki akademi ortamı hakkında detaylı -ve son derece üzücü- bilgi almak istiyorsanız, Nisan Kuyucu’nun, kiminizin dudaklarını ıssırarak kiminizin dişlerini sıkarak okuyacağı kötü kongre deneyimine bir göz atmanızı isterim. Kendisinin de bir örneğini çok güzel ve tane tane ifade ettiği, ticari kaygılarla ve/veya yapılmış olsun diye yapılan kongrelerin Türk akademisine bir katkısı olmadığı gibi korkunç zararı dokunmakta. Zaten yazı bir deneyimden çok gerçek bir kâbusa benziyor.

Peki ÜEK nasıldı? İKÜ’de öğretim görevliliği pozisyonum gereği üniversiteme kıyak geçtiğimi düşünmenizi istemem: Çok şükür ki Kuyucu’nun deneyimlediği olumsuzlukların %85’i yoktu (atarlı bir kongre başkanı, süre baskısı, açık ayrımcılık, açık çatışma, katılım ücreti, dinleyici ücreti vs. gibileri yoklardı).İlk ilanda ücretten bahsedilmiş olsa da bir süre sonra hem katılımcılar, hem de dinleyiciler için ücretsiz hal getirildi ve “ticari” kaygı güdülmediği konusunda bir güvence sayılabilir bu.

Ama ne vardı? Format sorunu! Belki iki gecemi sadece ve sadece “yazım kılavuzuna uygun” biçemi (format) ayarlayabilmek için harcamıştım. Dağıtılan Proceedings CD’sinden görüyorum ki; buna dikkat eden pek az kişi olmuş. Bir kural konuyorsa insan onun işlediğini görmek istiyor: Hele ki kendisi buna uymak için büyük gayret gösteriyorsa. Birincisi, akademisyen dediğin kişinin disiplinli olması gerekiyor: İşine gelen formatta hazırlamışken, “Dur yeaa, böyle göndereyim, belki kabûl ederler” düşüncesinde olmaması gerekiyor. Bu iğne katılımcılara. Çuvaldız ise kongre sorumlularına: Gönderilen çalışmalara  yanıt olarak”lütfen yazım kılavuzunu gözden geçiriniz” denilmiyor ve yazarların bildirilerini yeniden düzenlemeleri istenmiyorsa “çalışana yazık!” sonucu ortaya çıkmış oluyor. Bu biraz gönül ve heves kırıcı. Ama dediğim gibi; bu küçük kusur dışında (bir de üst salonun storları olmadığı için odanın karartılamadığı gibi küçük bir detay ekleyecek olursak) organizasyonu -naçizane- başarılı ve teşvik edici olduğunu söyleyebilirim. Üretim Ekonomisi Kongresi daha bir bebek sayılır ve eminim büyüyecektir.

Gelelim “tartışma” ortamına. Oturumların hepsine katılmadım; zaten istesem de mümkün değildi zira her defasında paralel iki oturum yapılıyordu. Dürüst olacağım, bir kısmına da keyfi olarak katılmadım; fakat katıldığım üç oturumun ikisinde insanların soru sormaktan çekindiğini, katılımcıyı zorlamadığını, eleştirmediğini  (ki ben bir katılımcı olarak bunu beklediğimden herkesin bunu istediğini sanıyor da olabilirim) teşhis ettim. Kendi katıldığım oturumlarda sevilmeyen bir “sivri adam” olarak görüldüğüme adım gibi eminim; çünkü hem soru sordum, hem eleştirdim, hem verisinin kaynağını merak ettim, hem de bir yanlışla karşılaştı isem kırmamak adına, “eğer yayın sürecine sokmayı düşünüyorsanız şuradaki bilgiyi tekrar kontrol etmenizi öneririm” şeklinde önerilerde bulundum. Bir süre sonra otosansür yapmak zorunda kaldım: Hep ben mi konuşacağım arkadaş? Niçin akademisyenler “bilimsel tartışmanın” geliştirici olduğu konusunda o kadar emin değiller?

Yoksa… Yoksa ben “gıcık mıyım?”… Aman tanrım… Belki de ben gıcığımdır? :)

Sevgiler.

 

STRATEJİK ENDÜSTRİLERDE YERLİ ÜRÜN GELİŞTİRME VE ÜRETİMİ ÜZERİNE KAVRAMSAL BİR MODEL: “3K”

ÖZET

Bir ülkenin ekonomisi ya da güvenliği için önemi yüksek olan endüstriler stratejik endüstriler olarak adlandırılır. Yerli imkanlarla üretimleri konusunun zaman zaman Türkiye gündemini de meşgul ettiği uçak, otomobil gibi yüksek teknolojik ürünler veya çağdaş ülkelerce gün geçtikçe daha çok yatırım yapılan uzay, haberleşme, biyomedikal veya temiz enerji teknolojileri bu endüstrilerin alanındadırlar. Bu çalışmada gelişmekte olan ülkelerin stratejik endüstrilerde yüksek teknolojik ürün geliştirebilmeleri ve üretimlerini gerçekleştirebilmeleri için ihtiyaç duydukları siyasi, demografik ve ekonomik kaynaklar “Kudret”, “Kabiliyet” ve “Kaynak” olmak üzere üç üretim faktörü altında sınıflandırılmıştır. Ayrıca bu faktörlerin uluslararası çevreyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini, endüstriye katkılarını ve yeniden üretimlerini konu alan yeni bir kavramsal model ortaya konmaya çalışılmıştır.

 

 

PANSPERMIA: HEPİMİZ UZAYLIYIZ

Arkeyan Dönemi

Arkeyan Devri

Sessizlik… Sadece sessizlik.

Yoğun demir içerdiğinden  henüz hiç mavi olmanın tadına varamamış olan yeşil bir denizin doğu ve güney yakalarında birkaç yüz milyon yıl sonra bitkilerin yeşereceği yeni bir kıtanın hazırlığı var. Batısı ise olabildiğince ufka uzanıyor ve ufuk gün ortası olmasına karşın turuncu; zira henüz oksijen düzeyi çok az ve yoğun metan kızıl rengi çok seviyor. Renkler hiçbir ses çıkaramıyorlar ve bu gezegenin bir mikrobu dahi yok. Şu birkaç ay önce baş vermiş volkanın hemen dibindeki metalce zengin çamur deryası bir hayat doğurmaya çok hevesli görünüyor, ancak neye niyet, neye kısmet…

Ve Sessizlik… Sadece sessizlik. Üstelik çok da nadir bir hali sessizliğin.

Gören bir göz olsa idi, kuzeydoğu tarafında bir anda beliriveren ve giderek büyüyen parlak noktanın farkında varırdı, ama böyle bir göz yoktu. O gözün sahibi, parlak nokta alevden çemberini fark ettirecek kadar yaklaştığında, belki eliyle siper alıp yere bile yatardı: ama yoktu. Kocaman gökyüzü içerisinde perspektif algısı bir hayli karıştığından onun ne kadar uzakta olduğunu da anlayamazdı, ama zaten yoktu işte… İyi ki de yoktu, çünkü ses duvarını aşan nesnenin gerisinden gelen şok dalgaları belki de gören gözün sahibine zarar verir, duyan kulağı da rahatsız ederdi.

Birkaç milyar yıl sonra da dev dinozorların akıbetini hazırlayacak olan neden, yeşil gezegenin çekimine kapıldığı anda belki daha sonra bu satırları yazan ve okuyanların türüne doğru uzanan bir zinciri başlattığını pek de bilmeden büyük bir gürültüyle yere çarptı. Ardında bıraktığı dumana düştüğünde buharlaştırdığı sığ denizin molekülleri karıştı. Yerde açtığı geniş kratere yavaş yavaş dolan deniz onu şöyle bir gıdıklayana kadar hiç kıpırdamadan ve değişmeden de orada kaldı. Normalde bu çarpışma yüzünden kuşlar havalanır, belki ağaçlar yanar, orman hayvanları panikle kaçışırlardı, ama yoktular. Hiçbirisi henüz yoktu. Zaten bu çarpışma olmasaydı, belki de hiç olmayacaklardı.

Kimsenin merak etmediği davetsiz konuğun dış yüzeyinde atmosfere girişiyle birlikte birden artan sıcaklık yüzünden korunaklı ve sert bir tabaka oluşmuştu. İyi kızarmış bir patatesten, ya da dolgulu bir çikolatadan farklı değildi bu haliyle. Bu kızarmış dış çeperin içerisinde kendi değerlerinin bilincine varamayacak olan epey kıymetli yolcular bulunuyordu. Aylarca süren uzay yolculuğuna dayanabilmişler, şimdi ise bilinçleri olsaydı yerlerini çok uzun süreler yadırgayacakları ya da bilakis başarıyla tamamladıkları bu göçün sevincini yaşayacakları ana ulaşmışlardı.

Birer ressamdı aslında onlar…

Yardırgamak ya da sevinmek yerine, az sonra çatlayacak olan çeperin arasından okyanusa, çamura ve havaya karışacaklar, milyarlarca yıl içerisinde önce denizin, sonra toprağın ve en sonunda da gökyüzünün renginin değişeceği olaylar zincirini başlatacaklardı.

Denizi ve göğü maviye, toprağı yeşile boyayacaklardı.

***

PANSPERMIA!

Yukarıda verdiğim çok kısa öyküyü “panspermia” fikrinden Açık Bilim’de bahsetmeye karar verdikten sonra yazdım.

Tarif edilen ortam 2,5 ila 4 milyar yıl önceleri arasında yaşandığı tahmin edilen Arkeyan Devri’ndeki Dünya gezegeni. Yaşamın Dünya’nın bu döneminde geliştiği düşünülüyor ama ilk canlının nasıl ortaya çıktığına dair pek çok spekülasyon var. Panspermia da bunlardan birisi.

Panspermia özetle yaşamın tüm kainatta zaten var olduğu ve meteorlar ya da kopmuş gezegen parçaları ile kainatta dolaştığı fikrine deniyor. Panspermia fikri yaşamın ilk olarak nerede ve nasıl oluştuğu sorusuna yanıt aramaz, ancak Dünya’daki yaşamın ekzogenez ile, yani Dünya dışından tohumlanmasıyla oluştuğunu öne sürer. Destekleyen hiçbir kanıt olmasa da mümkün olması ve böyle bir olayın imkanlı olduğuna dair bir takım bulgulara ulaşılması onu yaşamın başlangıcına yönelik değerlendirilen teorilerden birisi haline getiriyor ve fikir bilim dünyasında yadsınmıyor. Nitekim yaşamın bulunduğu geniş bir alanda canlılığın hareket ettiğini, göç ettiğini biliyoruz: gezegenler birer ada olarak düşünüldüğünde tıpkı adadan adaya uçabilen kuşlar ya da kanolarıyla seyahat eden insan toplulukları gibi, hatta ve hatta rüzgara kapılıp uçan tohumlar gibi, eğer evrende bir yerde –uzay boşluğunda ya da bir gezegende- mikroorganizma yaşamı oluştuysa bu yaşamın çeşitli şekillerde diğer yaşanabilir ortamlara dağılabileceği düşünülüyor.

Bu spekülasyonun kayda değer olmasını sağlayan dört önemli sacayağı var:

1) Gezegenlerden gezegene kaya transferlerinin mümkün olması.

Yaşamın kayalarla transferi anlamına gelen litopanspermia (lithopanspermia) terimi, gezegenler ya da gezegen sistemleri arasında astreoidler yoluyla yaşam transferini ifade ediyor ve bu teorinin önemli bir ayağını oluşturuyor. Litopanspermia’nın mekanizması iki türlüdür: Gezegenler arası transfer ve yıldızlar arası transfer.

Dünyamız 3,9 milyar yıl önce Geç Dönem Ağır Bombardımanı (Late Heavy Bombardement – LHB) adı verilen bir astreoid yağmuru dönemi geçirdi. Aynı bombardımandan nasibini alan ve yüzeyi değişmediğinden incelemesi Dünya’ya göre çok kolay olan Ay’ı tetkik eden bazı bilim insanları bombardımanın büyük ölçüde iç güneş sistemimizin astreoidleri tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyorlar[1]. Ancak güneş sisteminin içinden de gelse, dışından da gelse Panspermia fikrinin destekçileri  Dünya’da bulunan en yaşlı canlı fosilinin 3,5 milyar yıl yaşında ve bu döneme ait olmasını manidar buluyorlar.

AHL 84001 içerisinde görüntülenen nanobakteri fosilimsileri.

AHL 84001 içerisinde görüntülenen nanobakteri fosilimsileri (Wikimedia Commons).

1984’te Antarktika’da bulunan Marslı göktaşı ALH 84001 gezegenler arası göktaşı seyahati için örnek oluşturuyor, ancak tek özelliği de bu değil. Her şeyden önce oldukça yaşlı. Güneş sisteminin en yaşlı parçalarından biri olduğu kabul edilen 4 milyardan biraz fazla yaşa sahip, ama bir özelliği daha var ki, dönemin ABD Devlet Başkanı Bill Clinton’ı TV’de hakkında açıklama yapmaya zorladı: O da 1996’da bu kaya üzerinde keşfedilen bakteri benzeri fosilimsiler. NASA’dan David McKay’in Science dergisinde yayınladığı çalışmasıyla duyurulan, elektron mikroskobuyla alınmış fotoğraf bildiğimiz yaşam formlarına göre fazlaca küçük 20-100 nanometre çapa sahip yapıları içeriyor. “Nanobakteri fosili” olarak adlandırılarak piyasaya bomba gibi düşen yapılar epey tartışma yarattı elbet. Öncelikle bu yapılar bir tür mikroorganizmaya ait olsa dahi kaynağının Dünya mı yoksa Mars mı olduğu teyite muhtaçken, 2004’te NASA’da çalışan başka bilim insanları söz konusu şekillerin biyolojik olmayan süreçler sonucunda da oluşabileceğini gösterdi ve morfolojinin bir canlılık işareti olarak tek bir kıstas olarak kullanılamayacağını ortaya koydu. (Yeri gelmişken şunu da belirtelim: Biyolojik olduğu öne sürülen bulguları çürütmede aynı bulguların biyolojik olmayan süreçler sonucunda da oluşabildiğini göstermek astrobiyologların sıklıkla kullandığı bir yanlışlama yoludur.) Bugün tartışma hala sürüyor ve teknik yetersizliklerden ötürü ALH 84001 içindeki “nanobakteri” adaylarının yapısı ortaya konamıyor.

2) Uzayda hayatta kalan ekstremofiller

Panspermia’nun dayandığı desteklerden ikincisi ise bilim insanlarının bazı bakterilerin, likenlerin, alglerin ve hatta hayvanların –kısaca ekstremofillerin- uzay koşullarında hayatta kalabildiğini keşfetmiş olması.

Tardigradlar inanılmaz geniş bir koşul yelpazesinde hayatta kalabilen hayvanlardır. Tardigradlar hakkında daha fazla bilgi için dergimizin 2011 yılı Aralık ayı sayısında yayınlanan "Uzay Boşluğunda Hayatta Kalmak: Tardigrada" başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Tardigradlar inanılmaz geniş bir koşul yelpazesinde hayatta kalabilen hayvanlardır. Tardigradlar hakkında daha fazla bilgi için dergimizin 2011 yılı Aralık ayı sayısında yayınlanan “Uzay Boşluğunda Hayatta Kalmak: Tardigrada” başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Ekstremofil, yani Dünya’daki yaygın yaşam formlarının yaşadığı koşulların çok dışındaki uç koşullarda yaşamını sürdürebilen ya da hayatta kalabilen canlılara verilen bir isim. Çok soğuk, çok sıcak, aşırı bazik ya da asidik, aşırı düşük basınç, aşırı yüksek basınç, yüksek radyasyon vb. özelliklerin birinden, çoğundan ya da hepsinden etkilenmemeyi başarabilen, hatta ve hatta doğal yaşam ortamları bu özelliklere sahip olan organizmalar bulunuyor.

Astrobiyoloji için ekstremofiller çok önemli, çünkü hem Dünya’nın erken evrelerinde canlılığın oluşumuna ışık tutuyorlar, hem de sistemimizin bize göre yaşanabilir olmayan diğer gezegen ve uydularında ya da yaşanabilir kuşakta olmayan güneş sistemi dışındaki gezegenlerdeki yaşam araştırması için veri sağlıyor. Ayrıca gün gelip de insan eliyle başka gezegenlere hayat taşıyacak olursak bu organizmaların hayat aktarma aracı olarak etkin bir şekilde kullanılabileceği düşünülüyor.

Bazı mikroorganizmaların uzayda durgun bir cisim üzerinde ya da bu cismin iç kısımlarında hayatta kalması Panspermia fikrini destekiyor. Öte yandan Japon bilim insanları biraz daha ileriye giderek çok çeşitli bakteri kültürlerini santrifüjlerde 403 bin 620 G’ye (Yer çekiminin 403.620 katı) maruz bırakmak suretiyle deneyler gerçekleştirdiler. Bazı bakteri çeşitleri bu şartlar altında hayatta kalmayı başarırken Paracoccus denitrificans türündeki bakteri hayatta kalmanın yanısıra hücresel gelişimine devam ettiği görüldü, ki bu deney de sadece kozmik koşullarda görülen aşırı ivmelenmeler ve aşırı çekim koşullarında bazı yaşam formlarının hayatta kalabileceğini göstererek Panspermia fikrinin bazı boşluklarını dolduruyor[2].

3) Elektrik alanla spor saçılması

Aslında çok önceleri ortaya atılan ama geç doğrulanan bir diğer dayanak ise yaşamın elektromagnetizma aracılığıyla yayılıyor oluşu.

Panspermia fikri genel olarak önce felsefi bir düşünce olarak Antik Yunan’da, daha sonra da başta 19. yüzyılda olmak üzere modern çağda pek çok düşünür tarafından ortaya atıldı. Bu düşünürlerden birisi olan Svante Arrhenius, 1903 yılında daha spesifik bir tahminde bulunarak mikroorganizmaların güneş rüzgarı ile hareket ederek uzaya dağılabileceğini öne sürdü.

Arrhenius’un bu fikri o dönemde pek tutmasa da 2006 yılında Thomas Dehel, Dünya’nın magnetosferinin bazı bakterileri elektrik alan yoluyla uzaya saçabileceğini ortaya koydu. Amerikan Havacılık Otoritesi FAA’de çalışan ve aslında Dünya Atmosferi ve GPS ile ilgili bir çalışma yürüten Dehel, bu çalışmasında elektrik yüklü bir bakteri kullanınca, bu bakterinin kutup ışıklarını yaratan etki sayesinde kolaylıkla Dünya yerçekiminden kurtulduğu gördü. Dehel’in çalışmasını takip eden araştırmacılar bakteri sporlarının her gün uzaya saçılabileceğini gösterdiler. Hem de çok yüksek bir hızla[3].

4) “Uzaylı” Organik Materyaller

Tüm bu etmenlerin yanısıra uzayda başı boş dolaşan kuyrukluyıldızlar ya da meteorların da organik materyaller içermesi uzay boşluğunun yaşama başlangıç teşkil etmesine yönelik önemli bulgulardan sayılıyor.

Murchison meteoriti adı verilen göktaşı kalıntılarında yapılan bir inceleme bu bulgulardan birisi. 2008 yılında yayınlanan bir analizde göktaşının içerisinde urasil olduğu saptandı. Bilindiği üzere urasil, RNA’nın yapıtaşlarından olan bir nükleik asit. Bu urasilin göktaşına Dünya’dan bulaşmış olabileceği şüphesine yer bırakmayacak bir inceleme daha yapıldı: Meteoritte yer alan organik moleküllerde yapılan karbon analizi. Bu analizin ortaya koyduğu 12C ve 13C oranı, (yani karbonun farklı izotoplarının oranı) urasil de dahil olmak üzere meteorit üzerindeki organik moleküllerin Dünyalı olmadığını gösteriyor!

NASA'nın kuyrukluyıldız inceleme aracı Stardust'a ait bir illüstrasyon. (Kaynak: NASA)

NASA’nın kuyrukluyıldız inceleme aracı Stardust’a ait bir illüstrasyon. (Kaynak: NASA)

Bu buluştan bir yıl kadar sonra, 2009’da NASA’nın Wild-2 kuyruklu yıldızından örnek almak üzere gönderdiği Stardust aracının topladığı örnekler üzerinde yapılan analiz, kuyruklu yıldızın bir başka yapıtaşı olan aminoasitlerden birini, glisini içerdiğini gösterdi[4]. (Canlılığın iki önemli yapıtaşı grubu var. Proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitler ve kalıtım materyallerimizin yapıtaşları olan nükleik asitler)

Geçtiğimiz son iki yılda ise son derece ilgi çekici başka bulgulara ulaşıldı: Dünya yüzeyinde bulunan meteoritler üzerinde yeni bir çalışma gerçekleştiren NASA bilim insanları, meteorların DNA’mızı oluşturan nükleik asitler de dahil olmak üzere organik yapıtaşları konusunda bir hayli zengin olduklarını gösterdiler. Bir diğer çalışmada ise yıldızlararası tozun da organik yapıtaşları olmasa da organik materyaller açısından zengin olabileceğini gösterdi. 2012’de ise birbirinden farklı araştırmalar uzak yıldız sistemlerinde glikoaldehit, aromatik hidrokarbonlar olduğunu ortaya koydu[5][6].

Sözdebilime dikkat!

Dünya’da yaşamın ortaya tam olarak nerede çıktığı hala tam olarak kestirilebilmiş değil. Volkanik faaliyetler, atmosferik çevrim ya da deniz dibindeki hidrotermal bacalar güçlü adaylardan. Panspermia da yabana atılmıyor ancak daha büyük kanıtlara ihtiyaç var.

Fakat Panspermia’nın önemli bir sorunu, onu destekleyen bulguların sözdebilimsel iddialar için de sık sık kullanılması.

Günümüzde Dünya dışı yaşamın var olduğuna yönelik hiçbir ciddi, bilimsel olarak geçerlilik görmüş kanıt bulunmuyor. Bilim var olduğundan şüphelendiği bir durum için “yoktur” demez, ama “vardır” da demez, sadece kanıtlarla konuşur. Bu yüzden evrende başka bir gezegende yaşamın var olması, bu yaşamın o gezegendeki bir çarpma sonucu fırlamış bir göktaşı aracılığıyla başka bir gezegene bulaşması mümkündür, ama bu uzaylı bir medeniyetin yaşamı Dünya’da tohumlamış olduğu, ya da İnsanoğlu’nun kökeninin başka bir gezegende olduğu anlamlarına gelmemektedir. Carl Sagan’dan çok sevdiğim bir alıntı yapacak olursak: “Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir”.

Panspermia’nın niçin bilim dünyasında dikkate alındığını yukarıda sunduğumuz dört ana destekle birlikte öne sürdük. Tutarlı bulgular oldukları için akla yatkın görünse de, yaşamın ilk olarak nasıl ve nerede vuku bulduğuna yönelik araştırmalar sürmekte.

Belki yakın gelecek, bu sorunun kesin bir yanıtını içeriyordur. Kim bilir?

İlk Yayın:

Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Mart sayısında yayınlanmıştır.

Kaynaklar:

[1]  Kring DA, Cohen BA (2002) Cataclysmic bombardment throughout the inner solar system 3.9-4.0 Ga. J GEOPHYS RES-PLANET 107 (E2): art. no. 5009

[2] Bacteria Grow Under 400,000 Times Earth’s Gravity, http://news.nationalgeographic.com/news/2011/04/110425-gravity-extreme-bacteria-e-coli-alien-life-space-science/

[3] Electromagnetic space travel for bugs? http://www.newscientist.com/article/dn9601-electromagnetic-space-travel-for-bugs.html

[4] ‘Life chemical’ detected in comet, http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/8208307.stm

[5] NASA Researchers: DNA Building Blocks Can Be Made in Space, http://www.nasa.gov/topics/solarsystem/features/dna-meteorites.html

[6] Wikipedia, “Panspermia” başlığı.

Kapak Fotoğrafı: http://www.flickr.com/photos/spaceart/7182993506/sizes/m/in/photostream/

YAKIŞIKLI KADINLAR, ÇEKİCİ ÇOCUKLAR

image9

“İyi çocuktur, hayatta demez öyle şey…”

“Çok cici kızdır, böyle yaptığını sanmıyorum”

“Senin gibi zeki birisi nasıl böyle bir şey yapar anlamıyorum?”

“Melek kadar güzelsin! Senden bana bir zarar gelmez…”

Bu gibi cümleleri günlük hayatınızda sıklıkla duymuş ve hatta sizler de sarfetmiş olabilirsiniz. Hatta ve hatta zaman zaman bu yargılarınızdan dolayı şaşkınlığa uğramış, hayretlere düşmüş de olabilirsiniz, çünkü insanlar onlardan hiç beklemediğiniz gibi davranmışlardır.

Bir kişinin karakteri hakkındaki yargımızın onun bazı diğer iyi özelliklerinden -özellikle de görüntüsünden- etkilenmesine hale etkisi veya ayla etkisi (ing. Halo effect) denir. İlk olarak psikolog Edward Thorndike tarafından tanımlanmış ve bu etki daha sonra pek çok deneyle kanıtlanmaya çalışılmıştır.

Biraz düşündüğümüzde hayatımızın pek çok alanında hale etkisinin altında olduğumuzu ve daha önce verdiğimiz pek çok kararın altında hale etkisinin yattığını görebiliriz. Elbette başkalarının kararlarının altında da! Zaman zaman birilerine sırf daha güzel, daha seksi, ya da cinsiyeti dolayısıyla kıyak geçildiğini düşünüyorsanız, bu sizin bir kuruntunuz olabileceği gibi, gerçeklik de barındırabilir.

Şekilcilik ve Estetik

Ipsos araştırma şirketinin 2012 yılının son çeyreğinde yapmış olduğu araştırmada 1200 kişiye "kimi örnek alıyorsunuz?" diye soruldu. İlk 20 isim yukarıda görünüyor. Sizce sadece yakışıklı ya da güzel olduğu için bu listeye giren var mıdır?

Ipsos araştırma şirketinin 2012 yılının son çeyreğinde yapmış olduğu araştırmada 1200 kişiye “kimi örnek alıyorsunuz?” diye soruldu. İlk 20 isim yukarıda görünüyor. Sizce sadece yakışıklı ya da güzel olduğu için bu listeye giren var mıdır?

Hale etkisini gösteren ilk örnek çalışma[1], içerikleri aynı olmasına rağmen farklı notlar alan sınav kağıtlarıyla ilgilidir. Bu araştırmada sınav kağıtları biri güzel, diğeri kötü el yazısıyla iki kopya olarak hazırlanmıştır ve değerlendirmesi için sınav okuyacak gruplara dağıtılmıştır. İçerikleri aynı olmasına karşın güzel yazılı kağıtların daha yüksek not aldığı görülmüştür. Burada güzel ve estetik olan kağıda yüksek not verme eğiliminin mi, yoksa “güzel yazanların daha zeki olabileceğini ve daha doğru yazabileceğini” düşünmenin mi etkisi olduğu tartışmalıdır, ancak her iki durumda da estetik bir avantajın içerikten bağımsız olarak daha iyi bir sonuç verdiğini görürüz.

David Landi ve Harold Sigall’ın 1974’te yaptığı diğer bir çalışma[2] ise daha çarpıcıdır. 60 adet lisans öğrencisinin denek olarak kullanıldığı çalışmada kız öğrenciler tarafından yazıldığı söylenen kompozisyonlara not vermeleri istenmiştir. Bu kompozisyonlardan 3’te birine oldukça çekici bir kadın/erkek fotoğrafı iliştirilmiş, 3’te birine çekici olmayan bir kadın fotoğrafı iliştirilmiş, kalanlarına ise kontrol amacıyla fotoğraf konmamıştır. Ayrıca bu kompozisyonların yarısı başarılı bir şekilde yazılmış, diğer yarısı ise kötü yazılmıştır.

İyi yazılmış kompozisyonlarda hale etkisi hafifçe hissedilmiştir: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 6,7 puan alırken çekici olmayan yazarların kağıtları ortalama 5,9 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 6,6).

Ancak iş kötü yazılmış kompozisyonlara gelince, çekici olmak burada baya işe yaramış olmalı: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 5,2 alırken, çekici olmayan yazarlarınki bu puanın neredeyse yarısı kadar, ortalama 2,7 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 4,7).

Eğitim sahasında sıkça rastlanılan bu duruma yargıda da rastlamak mümkündür. Bir saygı ifadesi olarak duruşmalara şık katılmak bir gelenektir ancak bu şıklığın hakimlerin kararına etkisi olup olmadığı ciddi bir tartışma konusudur.

ABD’de bizdeki ve Avrupa’da yaygın olan pek çok hukuk sistemininkinden farklı olarak halktan jüriler bulunmaktadır ve jürilerin kararı hüküm üzerinde oldukça etkilidir. Bu yüzden ABD mahkemeleri kimi zaman jüriyi etkilemeyi amaçlayan tiyatro sahnelerine dönüşebilir. Hakim kararları bireysel olduğundan Avrupa hukuk sistemlerinde böyle bir araştırmanın doğruluğu ve güvenirliği şüphe götürür ama ABD gibi bir kaç kişinin birlikte karar verdiği, jüriye dayalı sistemlerde bu sosyal etki daha rahat araştırılabilir.

1974’te ABD’deki davaları araştıran M.G. Efran, geçmişteki davalara yönelik ampirik bir çalışma yürüterek, jürinin sanığın çekiciliğinden etkilenip etkilenmediğini bulmak istemiştir ve jürinin çeşitli davalarda aynı suçtan yargılanan iki ayrı sanığa çekiciliklerine göre daha ılımlı ya da daha sert yargılara sahip olduğuna yönelik önemli kanıtlar tespit etmiştir[3]. Efran mahkeme ortamını simüle edip çeşitli deneyler gerçekleştirerek fiziksel görünümün kararları etkilediğini ortaya koymuştur [4].

Aslında Efran’ın çalışması, 1972’de güzel olanın “iyi” bulunmasıyla ilgili başka bir çalışmayı doğrulamıştır. Dion, Berscheid & Walster imzalı bu çalışma[5] kapsamında Minnesota Üniversitesi öğrencilerine verilen düşük, orta ve yüksek çekiciliğe sahip insan fotoğraflarına görüntülerine göre ellerindeki listede bulunan kişilik özelliklerinin atfedilmesi, genel olarak mutlu olup olmadıklarını belirlemeleri, iyi bir anne-baba olup olmayacaklarını ve işteki başarılarını tahmin etmeleri istenmiştir. Sonuçlar yardımseverlik, kararlılık, dürüstlük ve kibarlık gibi özelliklerin daha çok çekici fotoğrafa atfedildiğini gösterirken, çalışmada çekici olanların daha mutlu ve daha iyi anne-baba olabileceği tahmin edilmiştir. Ayrıca çekici olanların meslek tahminlerine bakıldığında onlara prestijli işlerin yakıştırıldığı görülmüştür.

Aşağıdaki bir belgeselden alınmış video kesiti, 1972 tarihli çalışmanın bulgularına paralel bulgular ortaya koyuyor ve hem kadınlarda hem de erkeklerde çekiciliğin nasıl bir hale etkisine yol açtığını gösteriyor. Videoda altyazı maalesef bulunmuyor, bu yüzden olan bitenin küçük bir açıklamasını da video altında sunuyorum:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=UEho_4ejkNw&w=540&h=405]

Videonun birinci kısmında birisi özellikle çekici olmak için hazırlanmış, bir diğeri ise çekici olmaması için hazırlanmış iki kadın görüyoruz. Bu kadınlardan ikisinin ağır olan valizlerini merdivenden çıkarmaya ihtiyacı var. Video, çekici olan kadının çekici olmayan kadına göre çok daha çabuk yardım bulduğunu gösteriyor. Ayrıca çekici kadın kendisine yardım eden birinden borç para istediğinde adam düşünmeden ona borç veriyor. Bu durumun illa ki hale etkisini yansıttığını söylemek zor, zira kadına yardım edenlerin çekici ve seksi kadınla iletişim kurmayı avantajlı bulma ihtimalleri var. Burada cinsel bir çıkar güdülmediğini söyleyemeyiz.

Ancak videonun ikinci kısmı hale etkisine daha iyi bir kanıt teşkil ediyor: Yaşları ve kıyafetleri aynı olmasına karşın birisi oldukça uzun, diğeri ise oldukça kısa olan iki erkek birey hakkında sokaktaki insanların fikirleri alınıyor. Sorulara yanıt veren insanlar, uzun erkeğin mesleğini tahmin etmeleri istendiğinde doktor, finansçı gibi tahminlerde bulunuyorlar ve tahmini yıllık kazancı sorulduğunda verilen yanıtların ortalaması $220,000’e karşılık geliyor. Kısa adam için ise tablo bu kadar iç açıcı değil. Meslek tahminleri daha çok emeğe dayalı meslekler olarak değişiklik gösterirken, ortalama yıllık kazanç tahmini ise $20,000’e düşüyor.

Aşağıdaki video ise Türkçe altyazılı. Bu videoda da bir kadının çeşitli erkeklerden talep ettiği ücretsiz ürün ya da hizmetlerin onun bakımlı olup olmamasına göre nasıl yanıt bulduğu ortaya koyulmaya çalışılıyor. (Ancak videoda konu edinilen isteklerin bir kısmında kadınla fiziksel tanışmanın manipülasyona sebep olduğundan şüphe edebiliriz, çünkü talepte bulunulan kişilerin tamamı erkek olduğu için çekici bir kadına yardım etmede cinsellik temelli bir fayda elde etmeyi amaçlıyor olabilirler.)

 

 

Bilimsel çalışmaları ve kanıtları bir kenara bırakıp günlük hayatımıza baktığımızda da farklı bir tabloyla karşılaşmayız.

Örneğin çok güzel bir sevgilinin ya da aşık olunan kadının “melek gibi” diye tanımlanması aslında önemli bir hale etkisi örneğidir. Bildiğiniz üzere melekler dini literatürde, kötülük yapma kabiliyetleri olmayan, günahsız varlıklar olarak tanımlanırlar. Güzelliğin günahsızlık, masumiyet ya da iyilikle herhangi bir korelasyonu bulunmamasına rağmen böyle düşünmeye eğilimli olduğumuzu bu deyimden rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Ayrıca Robert M. Kaplan’ın 1978’de işaret ettiği [4] özel bir durumu da belirtmek gerek: Denekler kadın olduğunda ve değerlendirilen örnekler erkek olduğunda hale etkisi yukarıda ifade ettiğimiz gibi ortaya çıkıyor. Yani çekici olanlar daha olumlu değerlendiriliyorlar. Ancak hem denekler kadın, hem de değerlendirilenler kadın olduğunda etki tersine dönüyor ve espirili bir hal alıyor: Kadın değerlendiricler, çekici kadınlara daha olumsuz puanlar veriyorlar. Burada da bir tür rekabet algısı devreye giriyor olmalı.

“İsim yapmak”

Hale etkisinin güzel görünenin iyi olduğu kanaati sağlamasının yanısıra bir etkisi daha var: Tarafsız değerlendirmeye ket vurması.

Türkiye’de, bilhassa üniversite tercihleri söz konusu olduğunda bir takım üniversitelerin anne, bana, öğretmenler ya da rehberlik servislerince  “en azından ismi var” diye önerildiğini duyarsınız…

Bir üniversitenin meşhur olmasının o üniversitenin her bölümünde iyi ve kaliteli bir eğitim verildiği anlamına gelmediği aşikardır, ancak bu tavsiyenin arkasında piyasada personel alımı söz konusu olduğunda kişilerin hale etkisi altında kalması bulunduğunu öne sürebiliriz. Bu durum ülkemize has değildir. Ya da en azından söz konusu bilimsel literatür olduğunda ABD’de de benzer etkilere rastlandığı ispatlanmıştır:

Bilindiği üzere hakemli dergiler, kendilerine gönderilen makaleleri konusunda uzman iki-üç hakeme yollarlar ve makaleyi basıp basmamaya bu hakemlerin raporları doğrultusunda karar verirler. 1982’de iki psikolog hakemli dergilerin işleyiş şeklindeki hale etkisini ortaya çıkarmak için bir tezgah kurdular. Önce hakemli dergilerden Harvard ya da Princeton gibi en itibarlı psikoloji bölümlerinin üyeleri tarafından yazılmış makaleleri çıkardılar. Bu makalelerden seçtikleri bir kısmını kopyalayıp, üzerlerine sahte isimler koyduktan sonra, üniversite isimlerini de bilinmeyen, adı da oldukça şaibeli görünen merkez isimleriyle değiştirdiler (Tri-Valley İnsan Potansiyeli Merkezi gibi). Makalelerde ana fikri değiştirmeyecek, ama daha önce yayınlandığının anlaşılabileceği küçük değişikliklerde bulundular, ama hipotez ya da sonucu asla değiştirmediler.

Sonuç şöyle oldu: 12 dergiden sadece 3’ü makaleyi daha önce bastıklarını fark ederken, kalan 9 dergiden 8’i makaleleri reddetti. Dahası bu 8 derginin 16 hakemi ve 8 editörü makalenin yayınlanmaya uygun olmadığını belirtti [1].

Buna benzer bir tezgâha da edebiyat alanından örnek verelim:

Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin 1968’de yazdığı Adımlar adlı romanı büyük bir başarı yakaladı ve 1969 yılında kurgu dalında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nü aldı. Yani kitabın edebî başarısı büyük ölçüde tescillendi.

Ancak, kitabın bu ödüle layık görülmesinden sekiz yıl sonra, 1975 yılında bir şakacı, kitabı yeniden yazdı ve dosyayı başlıksız halde, sahte bir isimle, kitabın yayıncısı olan Random House da dahil ABD’deki on dört yayınevine ve on üç edebiyat ajansına gönderdi. Gönderilen yirmi yedi kurumdan -kitabın yayıncısı olan Random House da dahil- birisi dahi kitabın zaten yayınlanmış olduğunu farketmediği gibi, hepsi de dosyayı başarısız bularak reddetti [1].

Ancak “isim yapmış olma” temelli hale etkisini Bir Bilsen Safsatası [6] dediğimiz safsatadan iyi ayırmak gerekiyor. Bir bilen safsatası, herhangi bir konunun uzmanının o konu hakkında söylediklerinin doğru olduğuna inanma eğilimi olarak tanımlanır. Oysa yukarıdaki örneklerle vurgulamak istediğimiz etki, “başarılı bir yazar” ya da “başarı düzeyi yüksek bir üniversite” olmanın değerlendirilen diğer özellikler üzerindeki rasyonel olmayan, yani mantıklı olmayıp yanlış değerlendirmelerin sonucu olan etkileridir.

Geniş anlamda hale etkisi

Sansasyonel şarkıcı Ajdar Anık, zaman zaman iyi bir şarkıcı olduğu fikrini savunmak için "Ben mühendisim" demektedir.

Sansasyonel şarkıcı Ajdar Anık, zaman zaman iyi bir şarkıcı olduğu fikrini savunmak için “Ben mühendisim” demektedir.

Hale etkisi temelde estetik ve şekilcilik düzeyinde tanımlansa da genel olarak olumlu ve görünen bir niteliğin diğer niteliklere yönelik yargılarımıza bulaşması olarak da tanımlanır.

Öğretmenlerin derslerinde başarılı bir öğrencinin kötü alışkanlıklara sahip olmasına inanmakta çektiği güçlük, başarılı şarkıcıların kokain ticaretine bulaştığını duyduğumuzda yaşadığımız hayret ya da özellikle iş yerlerinde başarılı çalışanların etiğe aykırı davranışlarda bulunmayacağına dair olan inançlarımız yayılma etkisine örnektir.

Bir başka örnek ise tarihteki başarılı liderlerin ve karizmatik kişiliklerin bazı başka konularda hatalı karar vermiş olduklarını kabul etmekteki zorluktur.

Arzularımızın da böyle bir yayılma etkisine destek çıktığını söylemek gerekir. Örneğin bir otomobil alacaksınız ve hayatlinizde X markasının Y modeli var. Bu model hakkında araştırma yaparken ya da otogaleriye gidip gözlemlediğinizde arzu ettiğiniz özelliği karşıladığı için (yüksek hız, yüksek güvenlik vb.) otomobilin diğer her konuda da iyi olduğunu düşünmeye yatkınızdır. Oysa bir otomobil çok iyi bir güvenlik sistemine sahip olmasına karşın sorunlu bir şanzımana sahip olabilir. Ya da bir otomobil sadece çok güzel gözüktüğü için onun verimli ve iyi bir makina olduğunu söylemek imkanlı değildir.

Ye kürküm ye…

Ne kadar kusursuz düşünmeye çalışsak da yargılarımızın ve davranışlarımızın arkasında her zaman mantığın bulunduğunu iddia edemeyiz. Thorndike’nin ortaya koyduğu hale etkisi mantıksız ve rasyonel olmayan davranışlarımızdan sadece birisidir.

Çağımızda ortaya çıkan lüks tüketim arzusunun arkasında da “iyi olarak değerlendirilme” arzusunun yattığını söylemek zor olmasa gerek. Kullandığımız arabaların, giydiğimiz markaların bir statü göstergesi olarak algılanmasının yanısıra, çevredekilerin bize olan davranışlarından olumlu bir geri besleme almadığımızı söyleyemeyiz. Hatta bu durum halk edebiyatına da oldukça net bir şekilde yansımıştır.

Yazımızı Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” adlı, güzel bir hale etkisi eleştirisiyle bitirelim:

Nasreddin Hoca’yı bir şölene, ziyafete çağırmışlar. Hoca günlük kıyafeti ile gitmiş. Kendisiyle pek ilgilenen olmamış. Hemen evine gidip, en yeni ve gösterişli elbiselerini, üzerine de kürkünü giymiş. Davet edildiği ziyafet konağına tekrar gelmiş.

Daha kendisini kapıda görür görmez, büyük bir hürmet göstermişler. Yukarıya çıkarıp salonda baş köşeye oturtmuşlar. En iyi yemekleri evvelâ ona ikram etmişler. Hoca her ikram edilen şey önüne konduğunda, kürkünü yakasından özenle tutup, “ye kürküm ye” diyormuş. Bu hareketi salondakilerin dikkatini çekince “Hocam, bu nasıl iş, hiç kürk yemek yer mi?” diye sormuşlar.

– “Ne yapalım, davet sahibi bunları kürküme ikram ediyor. Sonradan kürkümle aramda bir sorun çıkmasın diye ben de kürkümü uyarıyorum,” demiş.

İlk Yayın:
Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Şubat sayısı‘nda yayınlanmıştır.

Kaynaklar:

[1] Stuart Sutherland, İrrasyonel. Domingo Yayınları. 2009.
[2] Landy, D.; Sigall, H.. “Task Evaluation as a Function of the Performers’ Physical Attractiveness”. Journal of Personality and Social Psychology 29 (3): 299-304.
[3] Wikipedia, “Halo Effect” maddesi.
[4] Efran, M. G.. “The Effect of Physical Appearance on the Judgment of Guilt, Interpersonal Attraction, and Severity of Recommended Punishment in Simulated Jury Task”. Journal of Research in Personality 8: 45-54.
[5] Dion, Karen; Ellen Berscheid, Elaine Walster. “What is Beautiful is Good“. Journal of Personality and Social Psychology 3 (24): 285-290. (Aktaran: [3])
[6] Ürkmez, Bahadır. “Bir Bilen Safsatası”. Yalansavar.org – 9 Temmuz 2012.

î

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google