Adını sordum, Ayten’miş. Az önce götürmüşler. “Kim?” diye sordum; kimse bilmiyor. Götürenlerden için “Kelli felli adamlar” dediler.

Az ötedeki kaldırımda Ayten’i götüren aracın gittiği tarafa yüzü dönük oturan, dişlerini göstere göstere de zaferini ilan eden biri oturuyor. Kollarını çemremiş, bir eli dizinin üzerinde. Onun yanına gittim. Bir an bana çorbasına düşmüş bir sinek gibi baktı ve yere tükürdü.

“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordum. Sinekler konuşamaz diye zahar, o da onunla konuşabildiğime inanmıyor, –ya da cevap vermeye tenezzül etmiyor- hala suratıma bakıyor. Ben de sabırla onun gözlerine baktım ve bekledim. Rahatsız oldu. Hiddetli bir cevaba hazırlandığını anladım önce, ama “ne olur ne olmaz” demiş olmalı.

Yarı sert yarı yumuşak: “Haddini bilecek herkes” dedi.

‘Kraldan daha çok kralcı’ deyişinin mana bulduğu o bir an var. O an insanlık olarak ‘bunca yüzyıldır hangi yolu kat edebilmişiz?’ sorusunun cevapsızlığında kayan bir yıldız gibi belirip siliniverir. Ardında dumanı bile görünür bir an ve o yükseklik mertebesinde çok uzak görünür. Bir şaşkınlık, bir hayret, ve saf saf da bir gülümseme. Böyle zamanlarda insan acıyor düşlerine… Çünkü düşlerinde ayırt etmeksizin insanı, herkesi, mutlu edivermişsin. Çünkü düşlerinde onur var, şeref var, aç çocuklar hiç yok. Düşlerinde kimse kimsenin önünde boyun eğmiyor. Düşlerinde insana insan manası yüklenmiş; başkaları değil, başkalarının yükü değil, başkalarının fikri değil. İnsan takla atmıyor, insan aşağılanmıyor. İnsan insan gibi.

Oysa durum farklı… Gücün zulmünü sevinç çığlıkları ile destekleyen bir kalabalık kol geziyor, arenalarda boğa güreşi ya da gladyatörleri izleyen lüzumsuz ve oyalanan güruhu aratmayacak kadar da ortaçağlı. İnsanda olması gereken en önemli vasıf, o kendinden utanma, o ar damarının çevresinde inşa edilmiş bedeni kör gözlerle, duymayan kulaklarla donatmamak için biraz, ama el kadar da olsa bir kişiliğe sahip olma…

İmparatorun bir el hareketiyle kafası vurulurken birilerinin, bundan orgazm olacak kadar keyif duyulabilir mi? Kişi haysiyetini mal ile mülk ile çoktan değişmiş olabilir mi? Ağızlarından salyalar saçarak el çırpılabilir mi? Neyin zaferi bu kutlanan? Başlara, omuzlara basılarak çıkılan bir zirvede bir de aşağıya, onlarcasının üzerine tükürülürken “yarabbi şükür!” cümlesi duyulabilir mi?

Ama duyulur işte… Nasılsa “Hâd” vardı.

Bilmemiz gereken sınır bu. Sınırları kalemle çizilmiş ülkelere aşağılama yoluyla bakmayı öğrettiler bizlere ama bizlerin de hadleri, sınırları kalemlerle çiziliyor. Arada bir kırıyorlar o kalemi.

“Doğru” dedim. “Hâdlerini bilemediler… Peki o kızı niye götürdüklerini biliyor musun?” diye sordum.

Düşünerek bulabilecekmiş gibi düşündü bir süre. “Vardır bir bildikleri” dedi.

Öyle ya. Vardır bir bildikleri. Yani birileri hep daha çok şey bilir ve uygular. Bizler bilemeyiz, aklımız ermez. Biz bildiğimizi düşündüğümüz an bilenlere ayıp etmiş, onları kendi seviyemize çekmiş oluruz.

Oysa hiç kimseyi bilerek ve de bildiklerine güvenerek değerlendirmiyoruz hiçbir zaman, onları kural koyucular haline getirdiğimizde. Sanki bu bilgi, bu yetenek, ilgili makama talip olur olmaz oluşur. Her işte bir ehil arar, herkesi işimize çırak alır, işimize karışan bilmiyorsa bir şey, yüzüne de vururuz. Ama konu bizi yönetmek olunca…

“Öyle tabi. Mutlaka. Yoksa neden götürsünler? Tanrılar hata yapmaz” dedim.

“Ha’şa…” dedi telaşla.

Ha’şa ya! Her bildiği doğru olan başka nedir? İnsan başka neyin ve kimin her bildiğinin doğru olduğuna inanır ki?

“…ama yapmıştır bir hata…”

Öyle değil mi? Ne kadar kolay kabullenmesi böyle söyleyince. Bir hata yapmıştır kesin. Yoksa neden götürsünler? Yüzde yüz de suçludur hani. Yargılamaya bile gerek yok aslında.

“Tipi mi öyle gösteriyordu?” diye sordum.

“Öyle gibiydi, yani onlar gibi davranıyordu.”

Onlar dedikleri insan değil de sanki başka bir şey…

“Kimler gibi?” diye sordum.

Bir tarif bulmakta zorlanıyordu. Yine de cevap verdi:

“İşte onlar… Şu her şeyi eleştirenler…”

“Haaa…” dedim yeni öğrenmiş gibi. Ve ekledim: “Öldürsünler o zaman… Acımasınlar…” dedim.

Sigaramı yere attım ve zevkle ezdim söndürürken. Bir an onunla aynı keyfi alıyormuşum, bu güç gösterisinden zevkleniyormuşum gibi. Eleştiriyi üreten o bedeni ortadan kaldırmak, zararlı her şeyin kökünü kurutmak gibi değil miydi bir an için?

İtiraz etti: “Yok ya o kadar da değil… Neden öldürsünler?”

“Ne kadar peki? Ne yapsınlar sence?”

Sordum bunu ama gelecek yanıtı da biliyordum. Her şeyi bilenler bilecek yine. Top onlarda.

“Orasını da ben düşünemem…”

Gülümsedim. Ne kadar güzel ve rahat bir dünya var onun kafasında. ‘Haddini bilecekler!’ kısmına karar verebilmek için ne kadar da yetkin, ne kadar da rahat; öte yandan biraz vicdanı sızlamaya başlıyor ya, kanlı bir olaya ortak oluyor, ama bu zorlu kısmını da kesip atabiliyor böylelikle. Yarım insanlık bu olsa gerek. Az ondan, az bundan… Yarım yarım… Üstüne gittim diğer yarısının:

“Neresini sen düşünebilirsin?”

Sorularım ona garip geliyordu belli ki. Sıkışıyordu ve her seferinde neden sorduğumu sorgulayacak oluyordu ama kendinden emin ahmaklığı buna müsaade etmiyordu. Tüm yanıtlar kendisindeymiş ve onlar da doğruymuş gibi… Her şeye bir yanıt verecek.

Ama bu defa konuşurken yüzüme bakmamaya başladı. Ezbere verilmiş cevaplar arasında bu gibi sorulara verilecek yanıtlar yoktu. Kimin tarafından olduğumu anlayamadığı için afallıyordu belki de. Kaçamak bir yanıt verdi:

“Ceza versinler.”

“Farklı düşündüğü için mi?”

“Eh… Yani… Zararlı düşünceler bunlar.”

“Doğru, doğru. Zararlı… Çok zararlı düşünceler bunlar. Diyorum ki, köklerini kurutacaksın, hiç olmayacak böyleleri, daha çocukken fark edip, değiştireceksin, değiştiremiyorsan, yallah… Değil mi?”

Çok inanır bir hal ve tavır ile söylüyordum bunları. Ben bunları söylerken çöpçülerin kaldırması için yerde bekleyen pankartlara bakıyordu. Ben de onlara bakarak konuşmuştum zaten; bir şekilde onun da dikkatini cezbetmiş olmalı. Belki de ilk defa okuyor, aslında Ayten’in neler istediğini…

“Yok canım o kadar da değil…” dedi. “Aslında haksız da değiller… Biraz da doğru şeyler bu söyledikleri…”

İnsafa mı geliyordu ne? Düşünmeye yeni başlamak böyle bir şeydi herhalde. Ben de ne yalan söyleyeyim, ümitlendim, çok kısa bir an da olsa. Sağolsun, boşuna yormadı beni, “ Ama kesin başka bir şey de yapmıştır…” dedi, ben daha fazla hayale kapılmadan, ümitlenmeden.

“Öyle ya… Kesin. Kesin yapmıştır başka bir şey… “

Sanırım her canlı gibi o da mutluluk istiyordu sadece ve ancak böyle düşünerek mutlu oluyordu. Vicdanın törpüsü gerçeğin aksine inanmaktır.

Artık anladı tabii, benim aslında onun gibi düşünmediğimi… Hiç tanımadığım birisi için onunla böyle bir sohbete tutuşmayacağımı düşünmüş olmalı ki, “Tanıyor muydun?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Ama yeteri kadar tarih biliyorum” dedim.

Çünkü tarih tekerrürden ibaretti. Gücün yozlaşması onun kendi özelliği idi. Yozlaşmayacak şey güç olamazdı zaten.

“Ne ilgisi var?” dedi. Bir kere daha tükürdü yere. Beni ilk gördüğünde de yapmıştı. Biri konuşmayı başlatmıştı, bu da bitirsin madem…

Ben de hâddimi aşmıştım anlaşılan. “Boş ver” dedim ve faydasız konuşmamızı bir nihayete erdirdim.

Hiçbir şey demeden dönüp gittim.

Yazar Hakkında: Tevfik Uyar


Uçak Mühendisi, Sosyolog ve MBA. Organizasyonel davranış ve örgüt psikolojisi üzerine çalışmıştır. Aynı sahada doktora eğitimine devam eden Uyar, ödüllü bir bilimkurgu yazarıdır.

İlgili Yazılar

Yorum yapın (Facebook ya da Twitter profilinizle de yorum yapabilirsiniz...)

%d blogcu bunu beğendi: