Monthly Archives: Temmuz 2013

ZİHNİYET DEVRİMİ ÜZERİNE NOTLAR

Bir zihniyet devrimi olduğu aşikar.

Bugüne kadar –başta hoşgörüsüzlük olmak üzere- özeleştiri yaptığımız her sahada ani bir gelişme kaydediliyor. Sadece politik bir hoşgörü olarak düşünülmesin: Hakikaten de insanlar sokaklarda daha kibar, trafikte insanlar daha sabırlı, birbirlerine yol veriyorlar; yol vermeyene de daha çok tahammül gösteriyorlar, yaya geçitlerinde duruyorlar. Birbirimize asansör önünde, kapı geçişlerinde selam verir hale geldik. Uzun süredir ihmal ettikleri eski arkadaşlarını arayıp hal hatır soranlar var.

Bunların tamamını gezi olaylarına bağlamak mantıklı değil elbet ama şu sahne ile de paralel ilerleyince doğal olarak bu sanrıya kapılıyor olabilirim:

Garip bir biçimde daha dün söylemleri kafatası milliyetçiliği düzeyinde olan bir takım tanıdıklarım kültürel milliyetçilik çizgisine yaklaşıp anadilin özgürce konuşulabilirliği üzerine söylemlerde bulunuyorlar.

Eylem sırasında kontrolsüz hareketler sonucunda ortaya çıkan vandalizmi “vatan hainliği” olarak değerlendiren orta yaşın üstündeki ağabeyler –bu kadar şiddet karşısında insanın kontrolden çıkabileceğini anladıklarını dile getiriyorlar.

“Sermaye” dediğin zaman tüyleri diken diken olan arkadaşlarım liberalizmin “özgürlük” tezi üzerinde daha çok kafa yorar hale geldiler. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” üzerinde daha tarafsız tartıştıklarını gördüm; ölsem de gam yemem.

Gezi parkı olayları, eylemleri, direnişi… Adı her ne olursa olsun, ne isim verilirse verilsin, belki lidersiz, ideolojisiz ya da örgütsüz olduğu için somut siyasal bir çıktı yaratmadı ama yarattığı sosyal dönüşüm “Türkiye 2013 Zihniyet Devrimi” olarak tarihe geçmeye aday.

Fakat…

Lidersizlik iyiydi. İdeolojisizlik iyiydi. Örgütsüzlük de bir yere kadar iyiydi. Parklarda çeşitli forumlar düzenlenerek bir örgütlülük sağlanmaya çalışıyor olunsa da Z kuşağının kendi kendine yarattığı bir çelişki var:

Olayların merkezinde yer alan Z kuşağı -1990 sonrasında doğan teknoloji/iletişim gençliği olarak özetleyebilirim- kabına sığmıyor, otorite kabul etmiyor, hatta otoriteye bir allerjileri var. Lakin herhangi bir fikri hareketin örgütlü olabilmesi için sistem yaklaşımı gösterilme/uygulanma gereksinimi de var.

Z kuşağı ağ toplumu olarak yapılanan kuşaktır. Ağ toplumunu da kısaca özetlersek: Nasıl ki yerleşim birimleri ast-üst ekseninde bulunmaz, çeşitli merkezler oluşturup birbirleriyle karayolu ile bağlanırsa, ağ toplumunda da çeşitli arkadaşlık / iletişim merkezleri vardır ve bunlar bir ağ oluştururlar. Karayollarında giden araçlar gibi, bilgi de bu yollardan ağlara ulaşır, merkezlerce değerlendirilir ve yayılır. Z kuşağının geçerli yapılanması olan ağ toplumu yapılanması belli düğümler üzerinden bilgi akışını sağlasa da ağ toplumu verimli bir şekilde ortak bir karar alma zaafiyetine sahiptir. Söz konusu sağduyu ve vicdansa kamu vicdanı böyle bir yapılanmada da işe yarar ama sistematik bilgi oluşturma işi biraz farklı (pek çok yalan/yanlış bilginin hızlı yayılması da bundan).

Şu an bu yapılanma etkilere karşı iyi tepki verme ve kendini korumada işe yarasa da sistemli olmaya alışkın eski kuşakların içerisindeki boşluk hissini gidermiyor. Bu da forum örgütlenmesinin en başta onu destekleyenlerce marjinalize edilmesi riskini barındırıyor. Bir başka risk de ayrılma. Forum toplantılarında gerçekleştiğini gördüğüm ya da arkadaşlarımın aktarımı sayesinde duyduğum şeyler polisin orantısız şiddetine karşı gelişen birleşme refleksinin sükunet zamanında ayrışmaya kolay evrilebileceği yönünde.

Eylemi “ideolojisizlik” temelinde birleştiren bireyler, Türkiye’nin örgütlü en kalabalık muhalefetini temsil eden ulusalcılığa da, ABD’de de böyle isimlendirilmese de şeklen görülen ve sezilen “liberal temelli solculuk” olmayan her tür sol görüşe karşı da mesafeliler. Bu yüzden bir zihniyet devrimi yaşamış olsak da kolayca kamplaşabilme alışkanlıklarımızı tamamen terk edememiş olma ihtimali göz önünde bulundurularak evvela mevcut ortamın “sesini duyuramayan herkesin sesini duyurduğu bir ortam” olarak bellenmesinin ve tüm seslerin farklılıklarına odaklanan değil, ortak yanlarını hedefleyen ve aktaran belli bir iletişim stratejisi güdülmesinin elzem olduğunu ileri sürebilirim.

Forumlarda konuşulan pek çok konu var; bunlarda herkesin –ya da çoğunluğun- üzerinde mutabakata varacağı başlıklar karşıt görüşleriyle birlikte yazılmalı, gruplanmalı (çevresel, siyasi, ekonomik vb.), bir havuzda toplanmalı.  “Sonra ne yapmalı?” diye sorulursa verebileceğim az yanıt var:

Birincisi yaşanan zihniyet devriminin ortaya demokratik şartlarda mücadele edebilecek örgütlü bir hareket çıkartması. (Türk demokrasisinde maalesef bunun tek bir adı var: Siyasi parti.) Ancak bu allerjik hal, kamplaşma ve dışlama eğilimi, stratejisiz iletişim şartlarında bu olabilir mi? Ya da olursa bile Türkiye’nin merkez sağ ağırlıklı siyasi hareketlenmesinde merkez çizgisinin diğer tarafına giden oyların daha çok bölünmesine mi yol açar?  Tartışılır. Ancak forum havuzunda sınıflanmış konuların tamamı bu siyasi hareketin parti programı haline gelecektir.

Bu tartışılırken de şu sonuca varılır; ki bu da ikinci yanıtımdır: Seçim sistemi yeniden düzenlenmelidir. Seçim sistemi değişmedikçe, baraj yasası kalkmadıkça ya da baraj düşürülmedikçe demokratikleşme hareketini tamamlayamayız. Bu da yeni siyasi hareketin meclisye yer bulmasının teminatıdır.

Naçizane önerdiğim iki husus iç barış ve huzurun da teminatıdır.

Mutlu ve sağlıklı günler.

 

Not: Bu yazıyı kaleme almaya başladığımda 06.07.2013 tarihli olaylar henüz vuku bulmamıştı. Ne kadar da iyimsermişim.

ZAMANI GELDİ

Bildiğiniz üzere THY’deki grev başladığından bu yana yazmıyordum.

Bir süre için bu iyiydi. Yazdığım tek bir cümle içinde de ifade ettiğim gibi: Amaç taraf belli etmekti.

Şimdi ise yazmamak başka manalara tekabül ediyor: Görmezden gelinen greve bayatlamış birkaç cümle ile durgun bir destek. Oysa bir takım gerçeklere, değerlendirmelere de yer vermek gerek.

Yazmaya karar verdi iseniz sahip olmanız gereken tek meleke adil düşünebilmektir. Yazının adaleti mühimdir. İlk yasaların yazının icadından sonra çıkması tesadüf değildir. Kalıcı olan yazı ise eğer, kalıcı adalet yazı ile sağlanır. İlk yasalar sözlü olsa idi yasayı koyan “ben öyle demedim” derdi, hukukun bir mahiyeti de kalmazdı.

Okurlarım daima tarafsız olduğumu bilirler. THY’nin uygulamalarını rasyonel bir çizgi içerisinde değerlendirerek destek çıktığımız da olmuştur, eleştirdiğimiz de, tıpkı bu grev sırasında olduğu gibi kesin olarak karşısında durduğumuz da.

Tarafımız belli olsa da tarafsız bir değerlendirme yapabilmeli; ki ben de öyle yapacağım. Haftalardır yazamadığım için gözlemlerimi ancak şimdi aktarabiliyorum. Yorumlarımı sona bırakacağım. İşte benim gördüğüm manzara:

  • TALPA grevden birkaç saat önce yaptığı açıklama ile kanımca çirkin bir harekette bulunmuştur. TALPA toplu sözleşmenin tarafı değildir. Bu yüzden greve yönelik bir karar alamaz; tüm üyelerine danışmadan onlar adına “desteklemiyoruz” diyemez. Derneğin tüzüğünde yönetim kurululuna böyle bir hak tanınmadan genel kurul kararı almadan resmi bir karar açıklayamaz. Hukuksuzdur.

 

  • TASSA’nın mesleki bir örgüt olarak herhangi bir işlevi yoktur. Okul yaptırma ya da sosyal faaliyet derneği olarak devam ederek kendini yeniden konumlandırabilir.

 

  • Her şeyden önce daha önce Airporthaber yazarlarından Murat Herdem’in de dediği gibi, THY yönetimi psikolojik savaşı iyi yönetmiştir, greve iyi hazırlanmıştır, stratejik olarak üstünlük sağlamıştır. Grev kırıcılığında bulunmuştur.

 

  • Öte yandan sendika strateji kurmada başarısız kalmıştır. Ortada bir mücadele varsa strateji mücadelenin zeminini oluşturur, olmazsa olmaz. “Basında yer bulamamak” bir strateji eksikliğidir. Greve katılımın boyutlarını kesin olarak ortaya koyamamak da öyledir. Bir iletişim stratejisi ya da sistematiği oluşturulmamıştır.

 

  • Adaletsiz bir gezegende haklı olmak güçlü olmaya yetmediğini sadece THY meselesinde değil, neredeyse tüm sosyopolitik meselelerde görüyoruz. Hak ve güç sağlam bir arabaya koşulması gereken iki at gibidir. Birinin geri kalması yolunuzu çevirir. Hem de geri kalan attan yana.

 

  • THY grevin ilk günlerinde bir takım yanlış bilgilendirmeler yapmıştır. THY borsaya kote bir şirket olduğundan yatırımcıyı yanlış bilgilendirmiştir. Bu durum SPK ilkelerine aykırıdır.

 

  • Sendika greve katılım sayılarını abartmıştır. Aynı açıklama içinde rakamlar birbirinden zaman zaman iki misli farklılık göstermiştir. Güven yitimine yol açmıştır.

 

  • THY grevi toplumsal destek bulamamıştır. Bunun sosyo ekonomik sebepleri ayrıca tartışılabilir, bu farklı bir konudur.

Bunlar gözlemlerimdi. Şimdi yorumlarıma gelelim, taşlar yerine otursun:

Sendikal hakların ve dolayısıyla sendikanın nasıl ortaya nasıl çıktığı tarihsel bir konudur. Hatta belli bir determinizmi de mevcuttur. Tarihte çalışma yaşamına yönelik sosyal politika geliştiren ilk ülke İngiltere’dir, 19. yüzyılda çocuk işçiler hakkındaki düzenlemeleri ile yapmıştır. Daha sonra Avrupa refah devleti uygulaması dahilinde sosyal politikaları geliştirmeyi kendine şiar edinmiştir. Asıl amacı işçi sınıfını Rusya’da olduğu gibi sosyalist bir devrimden uzak tutmak olsa da mutlu işçinin verimli iş çıkardığı gerçeği sayesinde Avrupa sosyal politikaları yüzünden zarara uğramamış, bilakis ilerlemiştir. Çalışanının memnun etmenin THY’yi zarara uğratacağı fikri yüzeysel bir değerlendirmedir, işletmenin “İnsan İlişkileri Yaklaşımını”, ILO’nun “İnsana Yaraşır İş” fikrini, Avrupa’nın ve ekonomisine gıpta ile baktığımız sosyal devletlerin tarihsel başarısını bilmemektedir.

İkincisi ise, sermayenin sürekli büyümesi ve yarattığı artı değer ile kâr etmesine rağmen emekçinin birikimi olmadığı gerçeğidir. Pek çok sendikal düzenleme ve sosyal politika araçlarının amacı sermaye karşısında işçinin de avantaj elde etmesidir. “Kıdem tazminatı” işçiye sadakati karşılığında sunulan ödül değil, “bizim işletmemiz değer kazandı, birikim yaptık, bak bu da senin emeğinin birikimidir” demektir.

Üçüncüsü ise işçi-işveren arasındaki çatışmanın ruhunu anlamaktır. THY grev süresince gerçekleştirdiği pek çok uygulama nedeniyle eleştirilebilir ama bu çok klasiktir; işvereni kendi çıkarı için kanunsuz uygulamadan alıkoyacak olan “sosyal devlet”tir, yasadır. THY’nin greve karşı geliştirdiği strateji “güzeldir” demiyorum; ama işverenden beklenecek olandır. Bunu tespit edip engelleyecek olan hukukun denetim mekanizmalarıdır. Denetim mekanizmasını harekete geçmesi için delilleri hızlı bir şekilde toplayacak olan da sendikadır. “Grev gözcüsü” bu yüzden vardır.

Fakat tüm bunları bir kenara bırakalım:

THY büyüktür. Evet… Küresel bir markadır. Liderliğe oynamaktadır. Üst üste “en iyi havayolu” vs. fıstık pek çok ünvana sahiptir. Karşısına aldığı kitle sadece emekçidir: Kredi borcu olan, çoluğuna çocuğuna bakan, ailesinin hayatını idame ettiren, daha dün yeni hatlar açarken görevini en iyi şekilde icra ederek şirketi utandırmayacağından emin olduğu çalışanıdır. THY üç aylık zarar ile çökmez, ama çalışan üç ay maaş almayınca idare edemez. İnsanların hayatları ters yüz olur.

Bu yüzden, bundan bir yıl iki ay önce, 305 kişi işten çıkartıldığında “Şirketlerin Vicdanı” adlı yazımızda yazdıklarımı tekrar ederek THY yönetimini empatiye davet ediyorum.

THY bir anonim şirkettir. “Dur burnu sürtülsün” diyen annecilik, sevgilicilik oynamak, insanlara ders vermek gibi kaygıları olmamalı.  Tüm paydaşların mutluluğu için orta yolu bulma sorumluluğu şirketindir.

Herkese iyi haftalar.

H2SO4

– Hayatım çayına azıcık siyanür koyayım mı?
– Koy bebeğim.
– Minicik de arsenik ekleyeyim mi?
– Ekle sevgilim.

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google