Monthly Archives: Haziran 2013

TEKERRÜR

Gayrinizami bir harbin vazifesi belli olmayan neferleri, yorgun ve düşkünler nöbet icra etmekten.

Görünen o ki kimi meydanda, kimiyse haberleşmeyi sağlamakta “baş belaları” üzerinden, amma ve lakin, hiçbir şeyini harcamıyorsa herkes dikkatini ve konsantrasyonunu harcıyor. Gördüğüm o ki kimse işini gücünü yapamıyor, gördüğüm o ki insanlar ümit ve ümitsizliğin girdabında yutuluyor, gördüğüm o ki kamu malının zararını aşıyor bu gizli destek ve gördüğüm o ki tek aşk memleket aslında.

Meğer ne çok seviyormuş insanlar birbirlerini, meğer ne güzel insanlar varmış, —meğer ne çirkin insanlar varmış, meğer ne çok nefret ediyorlarmış bazıları bazılarından ve bazılarının arzularından—.

Bu defa bir postal gemisine binip gelmesin özgürlük diye, ardına ekmek bırakanın da olmadığı sırlı yolun tuhaf sakinleri birbirlerinin hiç tutmadıkları ellerinden tutuyor,  dönüşüyor, muhakkak içinde bir şeyler biriktirmişler ve varsa bir faiz bu işin içinde o da bu birikmişliğin dışa vuran “bu daha başlangıç”ı. Kimse bu çocukların “mücadeleye devamını” görmedi daha belki de, çünkü mücadele iki rakibin önce birbirini tanıması, var sayması. Yok sayılıyor mucizeler, ki normaldir, her peygamberin başına gelir.

Zamanında mahpuslukta karıştırılıp barıştırılanlar bu defa dört yanı açık yerlerde karışıp barışıyorlar, ki diyorlar “pis kokuyor”, ve o da olur bazı kimyasal reaksiyonlarda… Olsun. Dört duvar arasındaki barışıklık kader yoldaşlığıydı -zamanında-, şimdi kader birlikteliğine dönüşüyor ve yol biter öküz ölür, öküz ölür ortaklık bozulur, birliktelik başka bir şeydir, bozulsa da anısı kalır, anısı saygısını barındırır. Ne de olsa “acı” yiyip, “tatlı” konuşanlar, bak bu ezberi de bozuyorlar.

Neyse ki evren tarihi de tekerrürden ibaret. Hani her şey bir zamanlar toz ve gaz bulutuymuş, bu buluttan evren, dünya, hayat ve insan doğmuş ya…

Bu gaz bulutunun o gaz bulutundan farkı yoktur belki de.

 

ÖYKÜ: HÂD

Adını sordum, Ayten’miş. Az önce götürmüşler. “Kim?” diye sordum; kimse bilmiyor. Götürenlerden için “Kelli felli adamlar” dediler.

Az ötedeki kaldırımda Ayten’i götüren aracın gittiği tarafa yüzü dönük oturan, dişlerini göstere göstere de zaferini ilan eden biri oturuyor. Kollarını çemremiş, bir eli dizinin üzerinde. Onun yanına gittim. Bir an bana çorbasına düşmüş bir sinek gibi baktı ve yere tükürdü.

“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordum. Sinekler konuşamaz diye zahar, o da onunla konuşabildiğime inanmıyor, –ya da cevap vermeye tenezzül etmiyor- hala suratıma bakıyor. Ben de sabırla onun gözlerine baktım ve bekledim. Rahatsız oldu. Hiddetli bir cevaba hazırlandığını anladım önce, ama “ne olur ne olmaz” demiş olmalı.

Yarı sert yarı yumuşak: “Haddini bilecek herkes” dedi.

‘Kraldan daha çok kralcı’ deyişinin mana bulduğu o bir an var. O an insanlık olarak ‘bunca yüzyıldır hangi yolu kat edebilmişiz?’ sorusunun cevapsızlığında kayan bir yıldız gibi belirip siliniverir. Ardında dumanı bile görünür bir an ve o yükseklik mertebesinde çok uzak görünür. Bir şaşkınlık, bir hayret, ve saf saf da bir gülümseme. Böyle zamanlarda insan acıyor düşlerine… Çünkü düşlerinde ayırt etmeksizin insanı, herkesi, mutlu edivermişsin. Çünkü düşlerinde onur var, şeref var, aç çocuklar hiç yok. Düşlerinde kimse kimsenin önünde boyun eğmiyor. Düşlerinde insana insan manası yüklenmiş; başkaları değil, başkalarının yükü değil, başkalarının fikri değil. İnsan takla atmıyor, insan aşağılanmıyor. İnsan insan gibi.

Oysa durum farklı… Gücün zulmünü sevinç çığlıkları ile destekleyen bir kalabalık kol geziyor, arenalarda boğa güreşi ya da gladyatörleri izleyen lüzumsuz ve oyalanan güruhu aratmayacak kadar da ortaçağlı. İnsanda olması gereken en önemli vasıf, o kendinden utanma, o ar damarının çevresinde inşa edilmiş bedeni kör gözlerle, duymayan kulaklarla donatmamak için biraz, ama el kadar da olsa bir kişiliğe sahip olma…

İmparatorun bir el hareketiyle kafası vurulurken birilerinin, bundan orgazm olacak kadar keyif duyulabilir mi? Kişi haysiyetini mal ile mülk ile çoktan değişmiş olabilir mi? Ağızlarından salyalar saçarak el çırpılabilir mi? Neyin zaferi bu kutlanan? Başlara, omuzlara basılarak çıkılan bir zirvede bir de aşağıya, onlarcasının üzerine tükürülürken “yarabbi şükür!” cümlesi duyulabilir mi?

Ama duyulur işte… Nasılsa “Hâd” vardı.

Bilmemiz gereken sınır bu. Sınırları kalemle çizilmiş ülkelere aşağılama yoluyla bakmayı öğrettiler bizlere ama bizlerin de hadleri, sınırları kalemlerle çiziliyor. Arada bir kırıyorlar o kalemi.

“Doğru” dedim. “Hâdlerini bilemediler… Peki o kızı niye götürdüklerini biliyor musun?” diye sordum.

Düşünerek bulabilecekmiş gibi düşündü bir süre. “Vardır bir bildikleri” dedi.

Öyle ya. Vardır bir bildikleri. Yani birileri hep daha çok şey bilir ve uygular. Bizler bilemeyiz, aklımız ermez. Biz bildiğimizi düşündüğümüz an bilenlere ayıp etmiş, onları kendi seviyemize çekmiş oluruz.

Oysa hiç kimseyi bilerek ve de bildiklerine güvenerek değerlendirmiyoruz hiçbir zaman, onları kural koyucular haline getirdiğimizde. Sanki bu bilgi, bu yetenek, ilgili makama talip olur olmaz oluşur. Her işte bir ehil arar, herkesi işimize çırak alır, işimize karışan bilmiyorsa bir şey, yüzüne de vururuz. Ama konu bizi yönetmek olunca…

“Öyle tabi. Mutlaka. Yoksa neden götürsünler? Tanrılar hata yapmaz” dedim.

“Ha’şa…” dedi telaşla.

Ha’şa ya! Her bildiği doğru olan başka nedir? İnsan başka neyin ve kimin her bildiğinin doğru olduğuna inanır ki?

“…ama yapmıştır bir hata…”

Öyle değil mi? Ne kadar kolay kabullenmesi böyle söyleyince. Bir hata yapmıştır kesin. Yoksa neden götürsünler? Yüzde yüz de suçludur hani. Yargılamaya bile gerek yok aslında.

“Tipi mi öyle gösteriyordu?” diye sordum.

“Öyle gibiydi, yani onlar gibi davranıyordu.”

Onlar dedikleri insan değil de sanki başka bir şey…

“Kimler gibi?” diye sordum.

Bir tarif bulmakta zorlanıyordu. Yine de cevap verdi:

“İşte onlar… Şu her şeyi eleştirenler…”

“Haaa…” dedim yeni öğrenmiş gibi. Ve ekledim: “Öldürsünler o zaman… Acımasınlar…” dedim.

Sigaramı yere attım ve zevkle ezdim söndürürken. Bir an onunla aynı keyfi alıyormuşum, bu güç gösterisinden zevkleniyormuşum gibi. Eleştiriyi üreten o bedeni ortadan kaldırmak, zararlı her şeyin kökünü kurutmak gibi değil miydi bir an için?

İtiraz etti: “Yok ya o kadar da değil… Neden öldürsünler?”

“Ne kadar peki? Ne yapsınlar sence?”

Sordum bunu ama gelecek yanıtı da biliyordum. Her şeyi bilenler bilecek yine. Top onlarda.

“Orasını da ben düşünemem…”

Gülümsedim. Ne kadar güzel ve rahat bir dünya var onun kafasında. ‘Haddini bilecekler!’ kısmına karar verebilmek için ne kadar da yetkin, ne kadar da rahat; öte yandan biraz vicdanı sızlamaya başlıyor ya, kanlı bir olaya ortak oluyor, ama bu zorlu kısmını da kesip atabiliyor böylelikle. Yarım insanlık bu olsa gerek. Az ondan, az bundan… Yarım yarım… Üstüne gittim diğer yarısının:

“Neresini sen düşünebilirsin?”

Sorularım ona garip geliyordu belli ki. Sıkışıyordu ve her seferinde neden sorduğumu sorgulayacak oluyordu ama kendinden emin ahmaklığı buna müsaade etmiyordu. Tüm yanıtlar kendisindeymiş ve onlar da doğruymuş gibi… Her şeye bir yanıt verecek.

Ama bu defa konuşurken yüzüme bakmamaya başladı. Ezbere verilmiş cevaplar arasında bu gibi sorulara verilecek yanıtlar yoktu. Kimin tarafından olduğumu anlayamadığı için afallıyordu belki de. Kaçamak bir yanıt verdi:

“Ceza versinler.”

“Farklı düşündüğü için mi?”

“Eh… Yani… Zararlı düşünceler bunlar.”

“Doğru, doğru. Zararlı… Çok zararlı düşünceler bunlar. Diyorum ki, köklerini kurutacaksın, hiç olmayacak böyleleri, daha çocukken fark edip, değiştireceksin, değiştiremiyorsan, yallah… Değil mi?”

Çok inanır bir hal ve tavır ile söylüyordum bunları. Ben bunları söylerken çöpçülerin kaldırması için yerde bekleyen pankartlara bakıyordu. Ben de onlara bakarak konuşmuştum zaten; bir şekilde onun da dikkatini cezbetmiş olmalı. Belki de ilk defa okuyor, aslında Ayten’in neler istediğini…

“Yok canım o kadar da değil…” dedi. “Aslında haksız da değiller… Biraz da doğru şeyler bu söyledikleri…”

İnsafa mı geliyordu ne? Düşünmeye yeni başlamak böyle bir şeydi herhalde. Ben de ne yalan söyleyeyim, ümitlendim, çok kısa bir an da olsa. Sağolsun, boşuna yormadı beni, “ Ama kesin başka bir şey de yapmıştır…” dedi, ben daha fazla hayale kapılmadan, ümitlenmeden.

“Öyle ya… Kesin. Kesin yapmıştır başka bir şey… “

Sanırım her canlı gibi o da mutluluk istiyordu sadece ve ancak böyle düşünerek mutlu oluyordu. Vicdanın törpüsü gerçeğin aksine inanmaktır.

Artık anladı tabii, benim aslında onun gibi düşünmediğimi… Hiç tanımadığım birisi için onunla böyle bir sohbete tutuşmayacağımı düşünmüş olmalı ki, “Tanıyor muydun?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Ama yeteri kadar tarih biliyorum” dedim.

Çünkü tarih tekerrürden ibaretti. Gücün yozlaşması onun kendi özelliği idi. Yozlaşmayacak şey güç olamazdı zaten.

“Ne ilgisi var?” dedi. Bir kere daha tükürdü yere. Beni ilk gördüğünde de yapmıştı. Biri konuşmayı başlatmıştı, bu da bitirsin madem…

Ben de hâddimi aşmıştım anlaşılan. “Boş ver” dedim ve faydasız konuşmamızı bir nihayete erdirdim.

Hiçbir şey demeden dönüp gittim.

HERKES İÇİN DEMOKRASİ NOTLARI

Geçtiğimiz yıl yolum Bulgaristan’a düştü. Asen otogarındaydım ve Sofya’ya gitmeye çalışıyordum. Önümdeki otobüsün tabelasındaki kiril alfabesinden okuyabildiğim kadarıyla, otobüs Sofya’ya gidiyordu. Orta yaşlarda birine “Sofya’ya mı gider?” diye sordum. “Hayır” anlamında kafasını salladı. Yabancılığın verdiği hisle yanlışlık payını kendime çıkardım ve emin olmak için az ileride başka birine sordum. Hoppalaaaa! O da bana az önce önünde durduğum otobüsü gösterdi. Yine otobüsün yanına gelip, sırf emin olmak adına bir başkasına sordum. O da İngilizce bilmediğinden sadece “Hayır” anlamında kafasını salladı. Türkçe bilen bir Bulgar Türkü buladan dek epey bir kafam karışacaktı. Sonradan anlayacaktım ki, bizim “hayır” anlamında yaptığımız kafa hareketi balkanlarda “Evet” anlamına geliyor. Yani soruyu sorduğum herkes aynı şeyi söylemişti, sadece mimiklerde anlaşamamıştık.

Bugünlerde herkes demokrasiden bahsediyor. Başbakan “demokrasi sandıktır” diyor. Cumhurbaşkanı “demokrasi sandık değildir” diyor. Alandakiler “demokratik hakları” için alandalar. AKP yönetimi “tepki vereceksen bunu demokratik şekilde var, sandığa gel” diyor. Bu tartışmaları izlerken gözümün önüne Aziz Nesin’in sinemaya da aktarılan efsane eseri Zübük’ten bir sahne geliyor: “Demokrasi ne demek sayın hemşerilerim? Demokrasi öyle bir şeydir ki, tadından yenmez”

Demokrasi bir doğa yasası değildir, o yüzden “demokrasi nedir?” sorusuna yanıt ararken onu tanımlayanların, şekillendirenlerin, icat edenlerin ne yazdıklarına bakmak gerek. İcat edenler şöyle söylüyor:

Demokrasi, başka bir deyişle ve ideal haliyle poliarşi sadece sandığa gidip oy vermekle vücut bulan bir yönetim biçimi değildir. Demokrasi çeşitli unsurlardan oluşur. En gereklileri şunlardır:

– Adil Seçim: Her partinin eşit propoganda hakkı olması, güçlerinin kendi üyelerine ve imkanlarına dayanması.
– Tarafsız Basın: Başka bir deyişle cesur gazeteciler.
– Baskı Grupları: STK’lar, lobiler vb. Aslında faiz lobisi bile demokrasinin bir unsurudur.
– Kuvvetler Ayrılığı: Yani yürütmenin, yasamanın ve yargının ayrı kuvvetler olup birbirlerini denetleyebilmeleri.

Tabiri caizse; demokrasinin yukarıda saydığımız asli unsurlarını tesis etmeden “Sandıkta görüşürüz” demek, hakemin satın alındığı, bir tarafın taraftarının bağırmasının yasaklandığı, kuralların her iki takım için farklı işlediği bir müsabakada, “madem iyi oynuyorsunuz, rövanşta siz kazanın” demeye benzer ve bu da gerçekçi değildir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Demokrasi sadece sandık değildir” derken yüksek ihtimalle bu açıkladıklarımızı ifade etmeye çalışmıştır. Zira demokrasinin seçim aracı söz konusu olup diğer araçları söz konusu olmadığında buna “seçim ile meşruiyetini yeniden sağlayan otokrasi” denir. Yoksa yönetimin meşruiyeti tanınmak istenmeyen Suriye’de de seçimler oluyor.

Tabii şu da var: Demokrasi bir idealleştirmedir.

Her şeyden önce baraj sistemi diye bir şey varsa, herkes barajı geçemeyeceği düşüncesiyle, oyunun da boşa gitmemesi için gerçekten kendini temsil eden partiye oy vermeyebilir. Bu gibi etkiler “insentif” (teşvik) diye adlandırılır ve halk iradesinin seçim sonuçlarına birebir yansımasına engeldir.

Nitekim Türkiye’de baraj sistemi yüzünden oyların hatırı sayılır bir çoğunluğu sistem dışında kalıyor, TBMM’de milletvekiline dönüşemiyor, ağırlığına göre meclise girebilen partilere dağıtılıyor. Bu bakımdan %50 oranı zaten doğru bir oran değil.  Doğru dahi olsa demokrasi hakkında bir yanlış anlama daha söz konusu: İsviçre gibi ideal sistemlerde dahi temsili demokrasi çelişkilidir ve temsil krizi yaratır. Bir ülkenin %99 oyunu da alsanız, attığınız her adımın %99 tarafından desteklendiği anlamına gelmez. Bu mantıkî olarak mümkün değildir.

Zira demokrasinin yukarıda bahisini ettiğimiz diğer unsurları ideal demokrasiye biraz daha yaklaşabilmek için vardır: %99 oy da alsanız, attığınız adımlar hakkında baskı grupları karşı çıkabilir ya da onların da görüşünüz alırsınız, yanlış adımları ya da kötü niyetleri tarafsız basın ifşa eder, yapılanlar hukuka aykırılık teşkil ediyorsa kuvvetler ayrılığı sayesinde hukuka takılır. Günü gelip adil seçimler gerçekleştirildiğinde de bu attığınız adımlar neticesinde ibra edilir, yani aklanırsınız.

Şu halde Gezi Eylemleri’ni verdiğiniz bilgiler ışığında incelersek:

–          Protestocuların bağımsız birer baskı grubu oldukları,

–          Açıkça taraf tutan basını tarafsız hale gelmeye zorladıkları ve Twitter’ı da toplumsal işlevini kaybeden medyayı ikame etmekte kullandıkları

–          Hukuka aykırı olan bir yıkımı engelledikleri,

Dolayısıyla DEMOKRASİ’yi tesis etmede pay sahibi oldukları sonucuna ulaşırız.

Ama dikkat!

Gezi parkı eylemcilerinin homojen bir kitle olduğunu da söylemek mümkün değil. İçlerinde kötü niyetliler olabilir, hatta vardır da. Ölçüyü kaçırarak çevreye, kamu malına zarar vermek yukarıda sayabileceklerimizin içerisinde olan ve hoşgörülen eylemler değildirler. Yine de sapla samanı birbirine karıştırmamak, meydanı doğru okumak gerek. Meydanları doğru okuyabilmek için içlerindeki kötü örneklere de takılmamalı, zaten provokasyonları ortaya  çıkarıp provokatörlere meydan bırakan da meydandaki masum, demokratik taleplerde bulunan halkı dikkate almama davranışıdır. Rahatlıkla söyleyebilirim ki kitlenin çoğunluğu herhangi bir örgütün üyesi değildirler.

Tek talepleri demokrasinin her unsuruyla yeniden tesis edilmesi.

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google