Monthly Archives: Nisan 2013

ŞABAN’LIK KÖTÜ DEĞİL…

Emekli bir vatandaşımız Kemal Sunal ile özdeşleşen Şaban ismi ve “İnek Şaban” tiplemesi ve buna ilaveten Recep İvedik ve Tatar Ramazan karakterleri nedeniyle hicri takvimde art arda gelen ve islam dinince mübarek sayılan Recep, Şaban, Ramazan aylarının itibarının azaltılmaya çalışıldığı yönünde suç duyurusunda bulunmuş. Kendisi “İnek Şaban’ı tarihe gömmeliyiz” diyor.

Öncelikle suç duyurusunda bulunmak tabii bir haktır, buna bir lafımız yok. Suç duyurusu dediğimiz şey bir şikayet dilekçesidir. Orhan Erezkaya elbette yanlış olduğunu düşündüğü bir hususta hukuktan yardım isteyebilir. Gerçekten de Şaban isminin olumsuz anlamlarda kullanıldığı zamanlar vardır. Orhan Bey gerçekten de çocuğuna ya da torununa Şaban ismini koymak istiyor, ancak çekiniyor olabilir. Bu durumu yaratanlar vatandaşımızın bakış açısına göre suçlu olabilir. Bu durumun ortaya çıkmasına neden olan sorumluların da cezalandırılmasını istiyor olabilir. Kendisini eleştirmenin bir lüzumu yok. Önemli olan suç duyurusunun devamında ne olacağı. İlgili şikayet dilekçesine dayanarak dava açacak bir savcı bulunacak mı? Bulunacaksa davanın konusu ne olacak? İnek Şaban, Recep İvedik ve Tatar Ramazan karakterlerinin yaratıcıları dini değerleri aşağılamaktan yargılanmaya mı başlayacaklar? Yoksa bunları yayınlayan kanallar mı aynı suçtan yargılanacak? Göreceğiz. Burası Türkiye, her şey olabilir.

Şikayetin mantıklı bir yanı olmadığı malum: Bir edebi eser kaleme alırsınız, ya da bir senaryo yazarsınız. Kurgunuz gereği bu eserin içerisinde alık, avanak, tecavüzcü, sapık, kısacası toplumda olumsuz bir imaja sahip olan ya da sahip olduğu vasıfların hakarete konu olabilecek nitelik taşıdığı kimseler olabilir. İlgili eser ya da senaryonun popüler olması halinde bu bir sembol haline dönüşebilir. Kültür demek zaten sembol üretmek demektir. O halde ben “ola ki popüler olur ve sembole dönüşür” diye bu karakterlere rastgele harflerden oluşan anlamsız isimler mi vermeliyim? Ya da en azından “kutsal” kabul edilen isimleri vermekten mi kaçınmalıyım? Peki kimin kutsalı? Zaten hangi ismi verirsem vereyim, bir isim o ismin sahibince değerli değil mi? Adı Nuri olanlar ya da adı Coşkun olanlar Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun karakterleri sebebiyle rahatsız olmalılar mı?

Neyse… Burasını da geçelim. Ben hukukçu değilim, sadece “kamu vicdanı”nın bir bileşeniyim.

Benim vicdanım “Şaban” karakteriyle ilgili suçlamayı zaten kabul etmiyor. Zaten “Şaban” ve Kemal Sunal dendiğinde imaj o kadar da kötü değil. Rahmetli Sunal’ın oynadığı Şaban karakterlerine bakınca iddia edildiği gibi aptal, seviyesiz, patavatsız karakterler değil, mert, dürüst, haksızlığın karşısında karakterler görüyorum. Örneğin:

Şaban dürüsttür. Örneğin “Yüz Numaralı Adam” Şaban, girdiği işlerde tutunamazken birden reklam dünyası tarafından keşfedilen bir garibandır. Pazarlama etiğinin henüz var olmadığı 70’lerde aldatıcı reklamlar yaygındır. Şaban, bir süre sonra oynadığı reklamlarda satılan ürünlerin kalitesiz olduğunu, endüstrinin halkı kandırdığını farkeder ve bu duruma karşı mücadele eder.

Şaban bir halk kahramanıdır. Ya da “Bekçiler Kralı” Şaban, “dayı” adlı köpeğinin isim benzerliği dolayısıyla yükseklerde bir “dayı” sanılması ile birlikte bir anda bir bekçiden çok daha fazla yaptırım gücüne sahip oluverir. Şaban, dönemin koşullarının elvereceği biçimde bu yaptırımı kişisel rant için değil, kara borsayla, çevre düşmanlarıyla mücadelede kullanacak, yaşadığı mahallenin sorunlarını çözmeye çalışacaktır.

Aynı halk kahramanını “Umudumuz Şaban”da görürüz. Western filmleri hayranı olan Ringo Şaban mahalli siyasete atılır, arazi rantçılarına karşı mücadele verir, mahalleye okul yaptırır.

Şaban müteşebbistir ve zekidir. “Gurbetçi Şaban” ise Almanya’ya göç eden binlerce Türk’ten biridir. Ancak sebatı, çalışkanlığı ve zekası sayesinde kısa sürede güçlenir, zenginleşir. Şımarıp alemden aleme akmaz, ailesiyle mütevazı bir yaşam sürmeye devam eder. Bir süre sonra işçisi olduğu fabrikayı dahi satın alır, başarı öyküsü haline gelir. İddia edildiği gibi “milli ya da dini değerlerin aşağılandığı” değil, bilakis yüceltildiği bir filmdir ve nazilere bir ders verir.

Şaban cesurdur sevdiği kızı kurtarır, Şaban hapiste koğuş ağası iken toplanan haracı fakire fukaraya dağıtır, Şaban sadıktır, çoğu zaman başlık parası toplamak için gittiği büyük şehirde çok meşhur ve zengin olmasına rağmen filmin sonunda köyüne döner, sevdiği kızı alır.

Şikayede konu olacak bir durumu yoktur yani Şaban’lığın.

Ama benim de bir şikayetim var!

Kemal Sunal’ın oynadığı Zübük gibilerinin ısrarla ve uslanmadan hala başımızda, çevremizde ya da aramızda olmaları. Bence bu daha vahim.

MEDENİYETLER NASIL ÇÖKER / AYAKTA KALIR?

Daha önceki yazılarımda pek çok kez överek bahsettiğim “Tüfek Mikrop ve Çelik” adlı kitabın yazarı Jared Diamond’ın Timaş yayınlarından çıkan “Çöküş” adlı kitabı tarihin ilginç bir sahnesine dikkat çekiyor:  Çöken medeniyetler, çöküş sebepleri ve şekilleri.

Bir kaç örnek vereyim:
Mayalar… Orta Amerika’da kurdukları muhteşem ve dikkat çekici medeniyet, tarım alanlarına döndürmek için ormanların hesapsızca tüketilmesi sonucunda önce kıtlığa düştü, bir süre sonra da çöktü.

Paskalya Adası. Tek başına kendine yeten ada üzerinde muazzam bir uygarlık geliştirdikten sonra liderlerin heykel yapma ve arazi kapma yarışı süresince tüm ormanlarını kaybetti. Ormanlar kaybedildikten sonra adanın yağmurları kesildi. Yağmurlar kesilince tarım sekte uğradı. Kabileler birbirine düştüler ve uygarlık çöktü.

Pitcairn adaları. Bu adalar büyük bir uygarlık geliştirecek kadar büyük değildiler ama üzerlerinde mutlu mesut yaşayan halklar vardı. Bir zaman sonra kano yapımı, ev yapımı için ve yakacak olarak kullandıkları ağaçlar tükendi. Ağaçlar tükenince adaya kuşlar uğramaz oldu. Kuşlar adanın en büyük protein kaynaklarından biriydi. Yağmurlar da tükenince kabileler birbirine düştü.

Önce sadece ölülerini yemeye başlayan halk zaman içinde biribirine düştü. Yamyamlık baş gösterdi. Bir yüz yıl sonra adanın bütün sakinleri hayatını kaybetti, bir uygarlık daha çöktü.

Daha modern bir örnek: ABD’nin Montana eyaleti. 1950’lerde “kendine yeten eyalet” idi. Bugün zengin Amerikalıların yazlık evlerini ve villalarını inşa ettikleri bir bölgeye dönüştü. Tek kaynağı olan tarımı yitirdiği için ekonomisi federal hükümetten yardımla ayakta tutuluyor.

Kitabı okuduğumuzda çok iyi bir şekilde anlıyoruz ki tarih, kaynaklarını düşünmeden kullandıkları için çöken, çökmese dahi zayıflayıp doğal olarak daha gelişmiş olan uygarlıkların kölesi haline gelen ya da onlar arasında kültürel olarak eriyip giden örneklerle doludur. Bu yüzden milletler ya da egemenliklerinin bulunduğu coğrafyalar, yani ülkeler için başta doğal kaynaklar olmak üzere kaynak planlaması ve uzun vadeli projeksiyon önemlidir.

İstanbul’a mevcut havalimanlarının yetmediği ortadadır. Bu zaten yıllardır tartışılıyor ama artık sona gelindi: 3 Mayıs 2013’te proje için ihaleye çıkılacak. Gelen haberlere göre 17 şirket şartnameyi almış.

Gerçek şu ki; İstanbul’da daha fazla kapasiteye ihtiyaç vardır ve bugüne kadar Türkiye’de havaalanı yatırımı yapan eski yönetimleri hep kısa vadeli düşündükleri için suçlamışızdır. Zamanında kısa vadeli çözümlerin bugünkü yeni sorunları doğurduğunu görüyoruz, bu yüzden böyle bir kapasiteye yönelik uzun vadeli ihtiyaç planlamasının olması gereken yaklaşım olduğunun farkındayız.

Evet… Daima daha uzun vadeli planlara ihtiyaç var ve bu yüzden de İstanbul’un ihtiyaç duyduğu kapasite artışının uzun vadeli planlanması önemlidir ancak ÇED raporu bu ihtiyacı bu yolla gidermenin önemli risklerine dikkat çekiyor. Bu risklerin başında bölgedeki ormanların, gölün ve dolayısıyla ekosistemin bozulması geliyor, ki bu da başka bir uzun vadeli planlamanın başka bir kalemi.

ÇED raporuna göre %90’ı orman ve göl olan alan proje sonrasında %90’ı beton alana dönüşecek. Ayrıca havalimanı yapıldığı zaman bölgedeki inşaatın havalimanı ile sınırlı kalmayacağını da tahmin edebiliriz: Bir süre sonra liman çevresinde ticari bölgeler, iskan alanları oluşacak. Şehri kuzeye doğru büyütmeye yönelik başka planlar da var.

Buna karşılık bakanlık yetkilileriyse ÇED raporu sonrasında projenin uygulama aşaması bilinmediği için bu tip spekülasyonların ortaya çıktığını söylüyor. Bu cümleden proje dahilinde çevreye verilecek zararın telafi edilmesine yönelik uygulamalar olduğunu çıkartıyoruz; ancak bu uygulamanın çevreyi ilgilendiren kısmı henüz kamuyla paylaşılmış değil.

Daha spekülatif bir şeyi ben söyleyeyim: Kısa vadeli planların dezavantajları olduğu gibi çok uzun vadeli planların da gerçekçiliğini yitirme riski mevcut. 100 yıl önce ticari havayolu taşımacılığı yoktu, bugün var. 100 yılda uçakların nasıl ortaya çıktığı, zaman içinde önce uçakların, sonra taşıma sisteminin nasıl geliştiği hepimizin malumu. Bir 100 yıl daha sonra havacılığın ne hale geleceğini bilmiyoruz: Belki mevcut haliyle artarak devam edecek, belki dikey inen kalkan uçaklar sayesinde hava trafiği farklı bir hale dönüşecek, belki ülkeden ülkeye inşa edilmiş vakumlu tünellerle farklı ulaşım yolları ortaya çıkacak, ve biraz fantastik ama; ışınlama icat edilip halkın kullanımına sunulacak. Bunu da bilmiyoruz.

O yüzden çok çok uzun vadeli planlamada kefenin taraflarını yanlış ayarlıyor olabiliriz.

Herkese iyi haftalar.

Kaynak: (1) Jared Diamond. Çöküş: Medeniyetler Nasıl Yıkılır ve Ayakta Kalır? Timaş Yayınları, 2006.

NTVMSNBC’de yer alan röportajım

Türkiye’deki rezil bilim haberciliği yapan portallar arasında elle tutulur haberler yaptığını düşündüğümüz tek haber portalı NTVMSNBC’yi uzun bir süredir izliyoruz. Zaman zaman radyo programlarında ve yazılarımızda çokça eleştirdiğimiz de oldu.

Tam tarihini biz de bilmiyoruz, ancak bir süre önce bilim haberleri editörü değişmiş olduğunu düşünmeye başlamıştık: Zira belli bir tarihten sonra haberlere kaynaklar eklenmeye başladı, eskiden tutturulan “başlık haberin satıcısıdır” ilkesinden bir nebze uzaklaşılmaya, içerikde de sözdebilimden ayrılınmaya başladı. Mükemmel olduğu söylenemezdi ama Türkiye’deki genel ortalamanın çok üzerine haber üretmek için bir çaba olduğu belliydi. Zaten bir süre sonra bizim eleştirilerimize yanıt da gelmeye başladı ve yeni editörü tanımış olduk: Müfit Yılmaz Gökmen.

NTVMSNBC’nin bilim haberciliği kalitesini yükseltme hedefine doğru ilerleyen Gökmen, bir süre önce benimle bilim ve teknoloji haberciliği üzerine de bir röportaj gerçekleştirdi. Açık Bilim’den de bahsetme şansı bulduğumuz röportaj 10.04.2013 tarihinde NTVMSNBC’de Teknoloji->İnternet kategorisinde yayınlandı.

Aşağıda biraz uzunca olan röportajın adresi yer alıyor.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25434732/

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google