Monthly Archives: Mart 2013

“DÜNÜN ÇÖZÜMLERİ, BUGÜNÜN SORUNLARI”

Peter Senge’e ait bu deyişi, doktora dersleri sırasında “Çağdaş Yönetim Yaklaşımları” dersi aldığım saygıdeğer hocam Doç. Dr. Sera Özbaşar’dan duyduğumda adını koyamadığım bir hissiyata en sonunda bir isim bulduğumu hissettim.

Oldukça kısa, net ve öz…

“Dünün çözümleri, bugünün sorunları…”

Sözün kendisi değil belki ama anlattıkları size tanıdık gelmiş olmalı:

Bir zamanlar bir sorun vardır. O sorundan o gün derhal kurtulmak için akla gelen en kolay ve en hızlı çözüm uygulanmıştır. Ama zaman geçer ve o çözüm yeni sorunlar yaratır. Üstelik artık o kadar kolay ve hızlı da çözülemez, zararsızca telafi de edilemez: Çünkü bir önceki çözüm yeni yatırımlar, yeni yerleşmiş adetler hatta yeni zenginler yaratmıştır. Pek çok çıkar, baskı grubu bulunabilecek uygun bir çözüme karşı çıkar, coğrafi engeller sizi sınırlar, hatta bu sınırlayıcı etkenler arasında tarihi engeller bile yer alabilir (eğer bir önceki çözümünüzde bölgedeki arkeolojik ya da tarihi kalıntıları hesaba katmadıysanız). Yeni sorunları da aynı mantıkla çözerseniz, doğal olarak aynı sahne bir süre sonra tekrar eder.

Bu döngünün süreklilik arz etmesidir işte “geri kalmışlık” ve temel sebebi de plansızlıktır.

Bunları bir de benim söylememin hiçbir katkısı yok ama Güzel ülkemiz yönetim dersleri için çok güzel bir vaka. Yatırımlar, yasa değişiklikleri, kararlar… Hepsine çabucak karar veriliyor. Kısa vadeli çözümler, geçici ya da kısmi rahatlamalar sağlıyor. Gün gelince de yönetimlar zaten değiştiğinden sorumluluğu atmak kolay: “Zamanında öyle yapmışlar…” Ne âlâ… Zaten kırk yıldır birileri yönetim tarzını eleştirir, bir şey de değişmez. Havanda su dövmektir.

Ama bu defa öyle olmasın değil mi? Mesela şimdilerde 3. Havalimanı için her şey hazır görünüyor. Piyasada dolaşan haberlere göre bölgede emlak satış hareketliliği artmış. Değer artışı iştahları kabartıyor. Tahminler belli: Havalimanı çevresinde yeni bir şehir yaratacak.

Elbette toplu taşıma hatları inşa edilecek, ve elbette bölgede konutlaşma olacak. Ticari merkezler, oteller, ve daha niceleri: Bugün Atatürk Hava Limanı ve Sabiha Gökçen çevresinde ne görürseniz orada da olacak; ama ben merak ediyorum:

Nereler konut alanı, nereler ticari merkezler, nereler otel olacak? Bunların planları şimdiden belli mi? Bir kapasite tahmini var mı? Rant yaratılan bölgedeki nüfusun beş, on, yirmi yıllık nüfus projeksiyonları mevcut mu? Ve elbette toplu taşıma projeksiyonu bu nüfus ve çalışan sayısı tahminlerine dayanarak mı oluşturuluyor?

Elbette bu planlar oluşturulurken Sabiha Gökçen’in sivil kullanıma alınması, birinci ve ikinci boğaz köprülerinin inşaatları, olimpiyat stadının açılışı, yeni organize sanayilerin kuruluşu gibi geçmiş veriler dikkate alınıyor mu?

Yoksa her şeyi vakti gelince mi çözeceğiz?

Herkese iyi haftalar.

ANALOG BİR DÜNYA: STEAMPUNK

İletişim, elektronik ve bilgisayar teknolojisindeki ilerlemeler dijital dünyayı hayatımızın her alanına soktu. Peki ya sokmasaydı?

(Bu yazı Açık Bilim Dergisi’nin 2012 yılı Ekim sayısı‘nda yayınlanmıştır.)

Bu yazıyı okuduğunuz bilgisayarı düşünün. Bir ucu prize bağlı ve elektrik geliyor. İçerisinde milyarlarca transistör barındıran bir işlemci, karşınızda çağımızın büyük icatlarından LCD bir ekran. Muhtemelen bilgisayarınız içerisindeki tek hareketli parça işlemciyi soğutmak için dönen fan. Tabi bir de farenizin düğmeleri ve klavye var, ki dokunmatik bir ekranda çalışıyorsanız ya da elinizde tuttuğunuz cihaz bir tablet ise bu hareketli parçalar da yok.

Haydi şimdi buhar çağı teknolojisinin dijital çağa uğramadan ilerlediğini canlandırın kafanızda. Yani elektriği bu kadar küçük voltajlarda iletmediğimiz, dijital aletlere sahip olmadığımız ve bir elektronik kart ya da devre oluşturamadığımız bir dünya… İşte o dünya bir Steampunk dünyasıdır.

Steampunk, tıpkı daha önce incelediğimiz siberpunk gibi, bilimkurgunun geç türlerinden birisi.

1980’lerde ortaya çıkan ve 1990’larda gelişen Steampunk, genel olarak buhar makinasi devrini konu alır. Giyim, kuşam ve hatta kimi adetler Britanya’daki Kraliçe Victoria Dönemi’nden (1837-1901) beslenir, ancak tabi ki biraz daha kurgulanmış ya da modernize edilmiştir.

Victoria Dönemi

Büyük Britanya’da 63 yıl 7 ay hüküm süren (1837-1901) Kraliçe Victoria. (Fotoğraf: Alexander Bassano, Kaynak: Wikimedia Commons.)

Steampunk türünde, kasıtlı bir anakronizm(1), yani tarihleme hatası vardır. Alternatif bir endüstriyel çağı ifade eder ve Victoria dönemi İngiltere’sinin keskin izlerini taşır.

Genel olarak bakıldığında 19. Yüzyıl bilimkurgu yazarları Jules Verne, H.G. Wells ve Mary Shelly’nin tarzları görülür -zira bu yazarlar o tarihlerde bilimi kurgularken bilgisayar teknolojisini düşünemediklerinden hayallerinin sınırlarını analog cihazlarla çizmişlerdi-.

Ancak özellikle Victoria döneminin seçilmesinin bir sebebi vardır:

63 yıl 7 aylık hükümranlığı ile tarihte tahtta en uzun kalan kadın mutlak hükümdar ve Britanya tarihinde en uzun tahtta kalmış olan hükümdar ünvanlarını birlikte taşıyan Kraliçe Victoria, İngilizler ve Britanya tarihi için bir semboldür. Yaşadığı döneme “Victoria Dönemi (İng: Victorian Era)” adı verilir.

Victoria dönemi mühendislikle ilgili ve teknolojik açıdan pek çok yeniliğe sahne olmuştur. Şehir içindeki su kanalları ve ilk olarak Londra’da inşa edilen şehir su şebekesi Avrupa’da hijyen ve suya ulaşma kolaylığı açısından devrim yaratmıştır. Ancak şüphesiz en büyük icatlar ilk transatlantik buharlı gemiler ve ülkeye örülen demiryollarıdır. Bu dönemde buharlı motoru mükemmelleştiren İskoç mühendisler sayesinde İngiltere buharlı gemiler cenneti haline gelirken, yine buhar gücü sayesinde hareket eden trenler döşenen demiryolları ile Victoria döneminde insan ve yük taşımaya başlamıştır(2). Ülkedeki ulaşım olanaklarının artması posta sistemini de geliştirmiştir. (Belki de bu yüzden posta taşıma işlemine bir fiyat standardı getirmek üzere tarihteki ilk posta pulu Victoria döneminde Britanya’da çıkmıştır.)

SS Great Britain (SS Büyük Britanya), Atlantiği geçmesi için tasarlanan SS Great Western’den sonra inşa edilen diğer büyük İngiliz buharlı gemisi. Bu fotoğraf yine Victoria döneminde fotoğrafçılıkta çığır açan William Fox Talbot tarafından çekilmiştir. Kendisinin bir gemi fotoğrafı çeken ilk fotoğrafçı olduğu düşünülmektedir. (Kaynak: Wikipedia)

Victoria dönemi İngiltere’de fotoğrafçılığın doğuşuna sahne olurken fotoğrafçılar için üretilen selüloid filmlerin hareketi kaydetme imkanının da olabileceğini düşünen İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge 1878’de bir atın dörtnala koşuşunu 24 ayrı fotoğraf makinası ile çekerek ilk sinema filmini çekmiştir (Tarihteki bu ilk sinema filmini buraya tıklayarak görebilirsiniz.)

Londra’da ilk su şebekesini inşa ettiren Victoria hayalindeki model kasaba olan Saltaire‘i inşa ettirmiş, pek çok yenilik pilot olarak burada uygulandıktan sonra tüm İngiltere’ye yayılmıştır. Şehre inşa edilen gaz şebekesi aracılığıyla sokakların gaz lambası ile aydınlatılması yine bir Victoria eseriyken elektrik ampulü de icat edildikten kısa süre sonra 1882’de Londra sokaklarındaki yerini almıştır. Charles Darwin‘in evrim teorisini ilk olarak ortaya attığı “Türlerin Kökeni” adlı meşhur eserini yine Victoria Dönemi İngiltere’sinde yazdığını ayrıca belirtmek gerek.

Sokakların gaz lambası ile aydınlatıldığı Victoria dönemi Londra’sına pek çok filmde rastlamışızdır. (Kaynak: http://thevictorianist.blogspot.com)

Westminster Projesi

1860 yılında Kraliçe Victoria; Başbakan, Bakanlar Kurulu, İmpartorluk’un önde gelen bürokratlarını ve İngiliz bilim adamlarını bir araya toplar ve onlardan sesini ve mümkünse görüntüsünü ülkenin her yerine aktarabileceği bir teknoloji geliştirmesini ister. Bunun nasıl yapılacağı konusunda elbette en ufak bir fikri yoktur ama nasıl yapılamayacağını bilir: Borular, teller vs. ile olmayacak.

Bir milyon pound ayrılan -ve gerekirse daha da sağlanacağı söylenen- bu projede istenen aslında bugün radyo ve TV olarak andığımız teknolojilerdir, ancak henüz radyo dalgası bile keşfedilmemiştir. Hatta ve hatta James Clerk Maxwell henüz elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi ortaya koymamıştır. Henüz iletişim yolu olarak ancak telgrafın kullanıldığı bu çağda elbette bu proje başarısızlığa uğramıştır (3).

Fakat ya olsa idi? O zaman teknolojinin evrimi nasıl gerçekleşecekti?

Steampunk için de kısa bir tarihçe

Teknoloji büyük ölçüde birikimli ilerler. Bugün evren hakkında yeni bir şey keşfettiğimizde onu uygulamaya sokmak, yani başka bir deyişle temel bilim alanlarındaki gelişmelerin teknoloji olarak hayata girebilmesi için malzeme, imalat, elektronik gibi alanlarda tamamlayıcı ve destekleyici buluşlar olmak zorundadır.

Örneğin bugün Higgs Bozonu’nun varlığını görmeye çalışan bilim adamları onun teknolojideki uygulama sahasının ne olacağını henüz kestiremiyorlar. Ancak destekleyici buluşlar gerçekleştikçe belki de kütlesizliği sağlayarak uçan arabalara giden yolu açabileceğiz. Bernouilli’nin 1700’lerde akışkanların davranışlarına dair buluşlarından bugünkü uçakların icadına giden yolun haberleşme, seyrüsefer, motor ve malzeme teknolojilerindeki gelişmeleri de barındırması iyi bir örnektir.

İşte Steampunk’taki kasıtlı anakronizm, alternatif bir tarih yaratma çabasıdır. Steampunk bir anlamda “Westminster projesi başarılı olsa idi teknoloji nasıl görünürdü?” sorusuna kurgu yazarlarının bir yanıtıdır.

Steampunk kavramının adı 80’lerde meşhur olan Siberpunk türünün adından devşirilmeden önceki yapıtlara bakıldığında Steampunk eserlerin 1960’larda yazılmaya başladığı söylenebilir. Örneğin 1999 yılında sinema filmi olarak karşımıza çıkan Wild Wild West, CBS televizyonunda 1965 ve 1969 yılları arasında dizi olarak yayınlanmıştır. (Ama Steampunk türü sinemada 1985 yapımı Brazil filmiyle oturur…) (5)

Amerikalı Bilimkurgu ve Korku yazarı Kevin Wayne Jeter, ABD’de yayınlanan Locus bilimkurgu dergisine 1987 yılında bir mektup yazarak Tim Powers (Anubis Kapıları – The Anubis Gates, 1983), James Blaylock (Homunculus, 1986) ve kendisinin (Morlock Gecesi –Morlock Night, 1979 ve Şeytani Cihazlar – Infernal Devices, 1987) yazdığı romanların Victorian dönemi yansıtan ortak özellikleri olduğunu belirtmiş ve siberpunk kavramından türeterek bu romanları steampunk olarak nitelendirmiştir (4).

Bu eserler, yazarları bilinçli mi yazmışlardır bilemem ama, Victoria dönemindeki Westminster Projesi’nin başarıyla uğramış halini yansıtıyor gibidirler. Halbuki Morlock Gecesi’nden daha önce de Victorian dönemi yansıtan, nükleer enerjili trenler, kömür itkili uçanbotlarla dolu bir İngiliz İmparatorluğu tanımlayan kitaplar olsa da (Jules Verne’in kitaplarının farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?) Jeter’in bahsettiği dört kitap bu eserlerden pek çok açıdan farklıdır.

Nihayet Steampunk’ın terim olarak bir kitap adında yer alması 1995’i bulmuştur ve Paul Di Filippo 1995 yılında üç kısa romandan oluşan Steampunk Üçlemesi’ni yayınlamıştır. Belki çok fazla anglosakson kültürünü yansıttığından Steampunk ülkemizde çok popüler olmasa da o günden bu yana pek çok steampunk yazın eseri kaleme alınmış ve sinema filmi çıkmıştır.

İşte böyle bir şey…

Tarihçe, tarihleme ve edebi analiz edebiyatçılara kalsın. Biraz gözümüzde canlandırmaya çalışalım… Westminster projesi başarılı olsa, Victoria bir yirmi yıl daha yaşasa, bilim ve teknik ilerlemeler o dönemin altyapısı üzerinde gelişerek, ürünlere yönelik estetik algımız sabit kalsa ne olurdu?

Birkaç örneğe göz atalım:

Bir bilgisayar klavyesi

Bilgisayar Klavyesi

Resimdeki klavye Steampunk Workshop adlı web sitesinden. Bu sitede Steampunk severlerden birisi, Jake von Slatt bu klavyeyi nasıl yaptığını adım adım anlatmış. Elbette bu klavye sadece dekoratif amaçlı modifiye edilmiş. Yoksa buradan da görüldüğü gibi içerisindeki tüm tesisat ve tehçizat bildiğimiz klavyeye ait.

Bu yazıyı yazarken aklıma ilk gelen cihaz bilgisayar klavyesi oldu. Şüphesiz bunda şu an bu yazıyı bir klavye aracılığıyla yazıyor olmamın etkisi varsa da Animatrix animasyon serisinde “Bir Dedektif Hikayesi” adlı Steampunk öğeleri içeren kısa animasyonda klavyeyi görür görmez “Steampunk” diye sıçrayışımın etkisi vardır. Hatta ve hatta gördüğüm ilk Steampunk eser bu eserdir. İzlediğim şeyin oldukça güzel bir fikir olduğunu düşünmüştüm ancak böyle bir kavramın varlığını ve bunun bir tür haline geldiğini çok daha sonra öğrendim.

Telif hakları sebebiyle ilgili animasyona bir bağlantı vermiyorum ama biraz google ile benden duymamış gibi bu parçayı bulup izleyebilirsiniz. (“Animatrix, A Detective Story” – Yine benden duymayın ama Türkçe altyazılısı da var…)

USB bellek

Mekanik olarak işleyen USB bellek


Herhangi bir filmde kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama internette gezinirken rastladığım çok güzel örneklerden birisi de yukarıda görünen USB bellek. İçlerinde küçük bir termik santral barındıran robot nitelemeleri düşünüldüğünde bir Steampunk içerisinde bir USB bellek de böyle olmalıydı herhalde. Bu resimde görünen cihaz dekoratif amaçlı yapılmış olsa da insanın bir tane edinesi geliyor.

Robotlar

Steampunk bilimkurgu eserlerinde de robotlara rastlamak mümkündür ancak bu robotlar verimli bir enerji kaynağına sahip, fütüristik görünümlü değillerdir. Hatta pek çoğu hurdacıdan alınmış parçaların birleşimini bile andırabilir(6).

G. D. Falksen’in robot kolu konsepti.

Steampunk’ta robotların enerji ihtiyacı içlerindeki küçük bir termik santralden karşılanabilir. Bu termik santralden elde edilen elektrik, ya da doğrudan doğruya buhar gücü robotun ya da yetenekli bir makinanın enerji kaynağıdır.

Eeee… Robot olur da robot kolu olmaz mı? Siberpunk eserlerde olduğu gibi, insanlar da çağın imkanlarını kullanarak eksik organlarının yerine yapayını kullanmak isteyebilirler.

Steampunk kurgu yazarı Geoffrey D. Falksen’in yanda gördüğünüz pozunda sanatçı Thomas Willeford tarafından üretilmiş olan robot kolunu takıyor.

Ayrıca kıyafeti ve saç modeli de tahmin edileceği üzere Victoria dönemine ait.

Uçaklar ve diğer makinalar

Elektronik olmadığından tüm güç ve hareket aktarımlarının fazlasıyla dişli kullanılarak yapılması gerektiği az çok tahmin edilebilir. Bu yüzden Steampunk dendiğinde akla buharla birlikte gelen diğer kavram çark / dişli kavramıdır.

Steampunk’ta uçaklar biraz daha zeplinvaridir ve anakronizmden nasibini aldıkları için oldukça farklı görünürler. Aşağıda yer alan Steampuk animasyon buharlı bir gemi, zeplin ve uçağı bir bünyede birleştirmiş hava aracını göstermesi açısından çok başarılı bence:

EYE OF THE STORM | Lovett from Lovett on Vimeo.

Bir İngiliz yapımı TV dizisi olan Doctor Who’yu izleyenler onun uzayda ve zamanda bir polis telefon kulübesi aracılığıyla gezdiğini bilirler. Bu polis telefonu kulübesinin Graham Bell’in telefon şirketini kurmasını mütakip, ilk olarak 1877’de New York’ta kullanılması ve Britanya’ya ise 1891’de Glasgow’dan giriş yapması izleyici de Steampunk’a dair bir şeyler uyandırıyor. Yapımcıların böyle bir şeyi açıkladığına rastlamasam da Doctor Who’nun çok da kompeks görünmeyen uzay ve zaman aracının kabiliyetleriyle pek de örtüşmeyen mekanik görüntüsü bu bilgiyle birleşince manidar hale geliyor.

Ya elektrik olmasaydı?

Ve aslında söylemek istediklerimizi bir çırpıda anlatan başarılı bir videoya da aşağıda yer veriyoruz:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=aH6ZLT1UnVs&w=480&h=360]

DİPNOTLAR/KAYNAKLAR:

(1) Anakronizm: Anakronizm özellikle bir sanat eserinde anlatılan herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi (dönem) ile kronolojik açıdan uyumsuz olmasıdır. Tarih çalışma sahasında yapılan sık hatalardan birisidir. (Osmanlı döneminde demokrasi arayışları ya da 6. yüzyıldaki bir olay tarif edilirken kol saatinden bahsedilmesi gibi.)

(2) Bugün İngiltere Başbakanı’nın Victoria dönemini kastederek “Ne ördün?” diye sorduğu rivayet edilmektedir (!).

(3) Westminster projesi hakkındaki bilgiler Carl Sagan’ın “Karanlık Bir Dünya’da Bilimin Mum Işığı” adlı kitabından aktarılmıştır.

(4) Siberpunk kavramına adını veren anlayış, “sibernetik teknolojilerin” yaşam kalitesini düşürebileceği fikri dolayısıyla ona bir başkaldırıştır (punk). Steampunk’ta bir karşıduruş söz konusu değildir. Siberpunk alt türünün popülerleşmesinin bir etkisi olarak bir alternatif tarih senaryosu olan Victoria Dönemi Bilimkurgu’ları için Siberpunk ismi devrişilmiş ve Steampunk denmiştir.

(5) Wikipedia, “Steampunk” maddesi.

(6) Aşağıda bir resmi de görünen Machinarium adlı oyun Steampunk çizgileri taşıyan bir Dünya’da yine Steampunk romanlarından fırlamış bir robot uygarlığında sevgilisini kurtarmayı amaçlayan bir robotun macerasını konu alıyor. (Oyunun demosuna buradan ulaşılabilir.)

Resimde de görüldüğü üzere robotlarımız sevimli olsalar da pek şık değiller ve alışılagelmiş bilimkurgu eserlerindeki robotları andırmıyorlar. (Haksızlık etmeyelim, Star Wars’taki 3PO nispeten benzer ve dökme demir gibidir…)

Yararlanılan Diğer Kaynaklar:

– The Victorianist Blog, http://thevictorianist.blogspot.com
Steampunk.com
Steampunkworkshop.com

ADEMOĞLU – TANRI BİLİYOR!

Sosyoloji ile ilgilenmeye başlayalı bir süre oluyor. Bunda öncelikli olarak Jared Diamond’ın, Bozkurt Güvenç’in kitaplarının etkisi var. Bir de bilimkurguya ilgi duyarsanız ister istemez alternatif tarih, uzay operaları, yani bir şekilde insanlığın geçmişi/geleceği ile ilgileniyorsunuz. Birbirine bağlı bir anahtar kelimeler zinciri olarak kolonizasyon, siberpunk, ekonomik sistemler, siyasal sistemler, ütopyalar, distopyalar, totaliterizm, otokrasi vb… En nihayetinde “genel sistem teorisi” ve modelleyerek düşünme. Beyniniz siz istemeseniz de bir birleştirme çabasına giriyor zaten. Bir süre sonra da yani bir çözüm ya da yeni bir model yaratma arzusu.

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Sosyoloji öğrencisi olduğumdan beri de biraz daha literatürü daha tarihsel olarak okumaya başladım. Malumun ilanı değil, ama malumun ilan şekli, yani yorumu önemli. İşlevselciler, yapısalcılar, çatışmacılar, sembolik etkileşimciler, postmodernistler… Sosyal bilimler doğa bilimler gibi tek bir gerçeği bulmayı amaçlamıyor, en doğru yaklaşımı getirmeyi amaçlıyor. Hatta aslına bakarsanız doğa bilimlerinde de öyle, sadece muğlaklık derecesi daha düşük.

Neyse… Twitter’de @iremmkizz‘in paylaştığı harikulade bir kısa animasyonu bir kaç laf torbası ile paylaşmak istedim. Yukarısı torbayı dolduran laflar. Aşağıda da bir mikta var… Ama asıl animasyon şu:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=WfGMYdalClU&w=480&h=360]

Bir türün önce yaşadığı gezegende baskın tür haline dönüşmesi, gezegenin diğer kaynaklarını tüketmesi ve geliştirdiği üretim teknikleri ve teknoloji ile gezegenin inorganik kaynaklarını işlevsel bir biçimde dönüştürmesine iki türlü bakılabilir. İki uçlu bir diyalog yazacak olursak:

1a. Bu doğaldır ve kaçınılmazdır. Elimizde üzerinde yaşam barındırdığını bildiğimiz başka bir gezegen olmadığına göre bir gezegenizm sempatizanlığı yaratmaya gerek yok. Bir gezegen üzerinde niçin kararlı bir habitat olmak zorunda olsun? Bir canlı türü niçin diğer canlılara saygı göstermek zorunda olsun? Bunlar bizim yarattığımız moral değerler.

2a. Diğer canlılara, yaşanılan gezegene saygı gösterilmesi moral değer olsa da, türün devamlılığı için kaynakların kontrollü tüketimi rasyoneldir. Baskın tür kaynakları tüketmeyecek şekilde yaşamalıdır ki türünün devamlılığı sağlansın. Eşitlik -her ne kadar yine bizim yarattığımız moral bir değer olsa da- evrensel kılınmalıdır. İnsan aklı ve sağduyusu neyin doğru ve erdemli olduğunu belirlemezse kaos çıkar.

1b. İkinci maddeyi büyük ölçüde kabul etsek de türün devamlılığının sağlanmasının bir önemi olduğunu nasıl iddia ederiz? Kimse sekiz kuşak sonraki torunlarını düşünmek zorunda değil. Ayrıca bu seçilim prensibi ile uyumludur. Kurallara uymayan oyun dışı kalır. Gerekirse insan türü kendini yok eder, ve çevresine uyum sağlayamadığı, onu tahrip ettiği için ölür. Bu oldukça normal.

2b. Peki ama tüm ekosisteme zarar verirse, sadece kendi türünü yok etmiş olmaz. Rakiplerini de yok eden bir yok oluş tam olarak doğal seleksiyona karşılık gelmiyor. İnsan türü dışındaki başka hiçbir tür küresel boyutta bir zarar yaratacak düzeye ulaşamadı.

1c. İyi işte… Ulaşabilmesi için bu gerek. Dinozorların yok olmasıyla memelilerin baskınlık kazandığı, insanı ortaya çıkaran o aynı süreç pekala milyonlarca yıl sonraki zeki tür hangisi olacaksa bizim yok olmamızla tekrarlanabilir. Çevremizi ve kendimizi yok ettikten sonra hayatta kalacak olan çok az tür milyonlarca yıl sonra yeni bir zekâ türüne atalık edebilir. Belki de olması gereken döngü budur.

2c. Gezegenin koşulları kötüleşirse ortaya yeni bir zeki türün çıkması imkansız hale gelir. Canlıların kolaylıkla evrimleşebileceği bir ortam bırakmış olmayacağız. İnsanın geliştiği Dünya şartları ile kaynakların kıt olduğu pis bir dünya eşit avantajlara sahip değiller.

1d. Bir kuyruklu yıldıza ya da meteor çarpmasına bakar o iş. Dinozorlar yok olduğunda Dünya muhteşem bir yer değildi. Yine aynısı olabilir.

2d. Ya olmazsa? Belki kainatta eşi benzeri görülmeyen bir türüz ve bu noktaya erişmişken kendimizi yok etmeye ses çıkarmadan nasıl durabiliriz? Kumar oynamıyoruz, ihtimallerle hareket etmek yerine, aklımızı varkalma yönünde kullanmalıyız.

Ve bir de Rafet El Roman şarkısı:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=sXZTfdRJ2Co&w=480&h=360]

Zaman geçmiş, işin bitmiş, ecel kapında…

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Tarih 8 Mart 1857.

New York’taki dokuma fabrikasının emekçi kadınları için önemli bir gündü. Daha ucuza daha uzun süreler çalıştırabildikleri için özellikle istihdam edilen kadınlar her gün olduğu gibi o sabah da hiç memnun olmadıkları ancak çalışmaya da mecbur oldukları işlerine gidiyorlardı. Dinlenebilmiş değillerdi, işlerinde mutlu da değillerdi, zaten mutluluk gibi bir beklentileri de yoktu… Tek dertleri hayatta kalmak, çocuklarını doyurabilmek, yaşayabilmekti; ta ki o güne kadar:

O gün bekledikleri büyük gündü. O güne dek becerilemeyeni becermeye, hep birlikte greve gitmeye karar vermişlerdi. Clara, Rachel, Anne ve daha niceleri, henüz icat edilmemiş asgari ücretten, azami çalışma sürelerinden haberdar değillerdi, ama yaşamın gereğiymiş gibi görünen ve hayatlarından çalan bu düzene o gün karşı çıkacaklar, seslerini kendilerini bir makine parçasından farksız görenlere duyurmaya çalışacaklar, gerekirse insan gibi yaşayabilmek için öleceklerdi.

Fabrika önünde biriken kalabalık az sonra grevin startını verdi. Zaten işkillenen polis kuvvetleri de patron tarafından oraya sevk edilmişti. Polis patronun yanında yer aldı, kalabalığı var gücüyle dağıtmaya çalıştı. Saldırıya uğrayan işçi kadınlar kendilerini fabrikaya attılar ama daha kötü bir talihsizlikle karşılaştılar: İçeride bir yangın patlak verdi ve az önce dayaklarından kaçtıkları polisin kurduğu barikat bu defa kadınların yangından kaçmalarını engelledi. İzdiham sonucunda 129 kadın işçi ezilerek ve yanarak öldüler*.

Bu hikaye, bugünlerde her yıl 8 Mart geldiğinde size kadınlar gününe özel indirimler sunan mağazalarınız, bu mağazalarla anlaşma yapan bankalarınız, dudaklarını bükerek “kadınlar günümü kutlamadın amaaa” diye serzenişte bulunan arkadaşlarınızın bilmediği hikayedir. 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” değil, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’dür. Sırf kadın oldukları için, çocuklarına ekmek götürmek için çalışmak zorunda olan, emeklerinin sömürülmesine sesini çıkaramayan, dayak ya da işkenceye maruz kalan kadının günüdür.

Tekstil işçisi Fatma Ana’nın, temizlikçi Huriye Hanım’ın ve hatta Sema Amir’in günüdür.

Ücret “doyurucu” değil “koruyucu”dur

Ölüm kaçınılmaz. Bundan kaçamayacağız. Bundan kaçamayacağımız için hem kendimiz, hem de yakınlarımız için “en azından şöyle olsun…” dediğimiz temenniler vardır. Şüphesiz bu temennilerden birisi ölümün acısız olması ise, bir diğeri de ecelin biz sevdiklerimizin yanında iken gelmesidir.

Merhum Sema Amir’in ilk temennisi gerçekleşmiş ise bu bize bir tesellidir, ama ya ikincisi?

Eminim onunla aynı sektörde yer aldığımız için işin bu uluslararası doğasından nasibini alan hepimiz rahatlıkla empati yapabiliyoruzdur: Kendimizin ya da bir yakınımızın sevdiklerinden uzakta hayata gözlerini aniden yumması ne acı, ne katlanılmaz bir sondur…

Şimdi bu acı son bazı konuların yeniden gündeme gelmesine sebep oluyor bakıyorum: Herkes yeniden kabin personelinin çalışma şartlarına odaklanmış durumda. Hala aynı tartışmalar. Toplu sözleşme zamanında ya da grev sırasında olandan pek bir farkı yok… Tek fark, acı bir ölüm.

Bernard Shaw’un haklı bulduğum bir sözünü paylaşmak isterim: “ Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil, ölüm kuvvetidir.”

Peki Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 129 tekstil işçisinin ölümünden doğuşu gibi, kabin personelinin çalışma şartları da bu “ölüm” ile gerçek anlamda sorgulanmaya başlanabilecek mi?

Şimdi duyguları bir kenara bırakalım ve bilimsel bakalım…

Birikmiş (başka bir deyişle kronik yorgunluk) konusunun tıbbi olarak tartışılmasının bugüne kadar bir işe yaramadığını gördük. Şimdi daha farklı bir alandan bakacağız: Yüksek ücret gerçekten de her derde deva mıdır?

İş tatmini insanların işlerinden duydukları mutluluğu ifade eder. Başka bir deyişle çalışanların işlerine karşı tutumudur. Pek çok faktörden etkilenir. Herzberg, iş tatminini sağlayan faktörleri ikiye ayırmıştır:

Birincisi, insanın işini sevmesine sebep olan, onun işine karşı olumlu duygular beslemesini sağlayan ve o işe sahip olduğu için mutlu kılan “doyurucu faktörler”.

İkincisi ise, insan mutsuz, stresli dahi olsa, sağlığı bile bozulsa, işinden nefret dahi etse onun işten ayrılmasını engelleyen “koruyucu faktörler”.

Yapılan yüzlerce bilimsel çalışma göstermektedir ki, ücret faktörü, yani maaş, insanın sadece işinden ayrılmasını engelleyen bir “koruyucu faktör”dür. Doyurucu faktör değildir. Kabin personelinin şikayetlerine, işleriyle ilgili beyan ettikleri mutsuzluklara “ama standardın üzerinde maaş alıyorsunuz” yanıtını vermek Herzberg’in ilk olarak ortaya attığı ve araştırmalarla defalarca kez ortaya konan bu gerçeği göz ardı etmektir . Bu hatayı sadece konuyla direkt olarak ilgisi bulunmayan insanlar değil, THY ve hatta sendika yöneticileri de yapıyor. (Oysa Dünya markası olma yolundaki THY’nin İşletme’nin bu çok önemli konusuyla ilgili teorileri ve pratik çalışmaları bilmesi gerekir. Öyle değil mi?)

İddia ediyorum, şimdi yapabiliyorsanız 200-300 kadar kabin memuruna sorun, “size daha az ücret verilse, ancak yorgunluğunuz ve sosyal, ailevi ve duygusal dünyanız da dikkate alınarak, daha insani, daha az yorucu bir uçuş programı sağlansa kabul eder miydiniz?” deyin, büyük oradan “evet” yanıtını duyacaksınız.

Belki de odaklanılması gereken kısım burasıdır ve hatta çözüm de burada yatıyordur.

THY doğal olarak maliyetlerini düşürmek ve kâr etmek isteyen bir işletmedir ama en doğru stratejiyi belirlerken işletme biliminden ne kadar faydalanmaktadır? İş tatminin faktörlerine ne kadar eğilinmektedir? Gerçekten de buna karar veren yöneticiler sadece yüksek ücretle her şeyin çözüleceğini düşünüyorlar mı? Aynı soruyu sendikal örgütlere de soruyorum: Ücreti pazarlık unsuru yaparken daha önemli noktaları gözden kaçırıyor olabilir misiniz?

Her şey para değil. Hatta para hiçbir şey değil… Şimdi Sema Amir’in ailesi bugüne kadar THYAO’dan aldığı tüm ücretleri iade etsin, hadi bakalım Sema Amir’i geri getirebilecekler mi?

“Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün hemen ardından gerçekleşen bu acı olay için, Müstecaplıoğlu ailesine, Türk Hava Yolları’na ve tüm sektörümüze başsağlığı dilerim.

*   Bu hikaye bir apokriftir. Yani gerçekte olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir, ancak 1910 yılındaki Uluslar arası Sosyalist Kadın Konferansı’ndan bu yana gerçekleştiği kabul edilir ve Kadınlar Günü fikri de bu hikayeye dayandırılmıştır.

KÖŞE (SEZAİ KARAKOÇ)

1.

Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın
Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen
Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin
Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir
Sen kaç köşeli yıldızsın

Fabrika dumanlarında resmin
Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun
Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi
Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun

Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana
Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Sen kaç köşeli yıldızsın

2.

Evlerinin içi ayna döşeli
Ayna hatıra gözler ve sevmek
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli
Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek
Ayna hatıra gözler ve sevmek

Evlerinin içi kabartma bahar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar
Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar
Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

Evlerinin içi yeni güllerden
Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren
Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka
Beni katıl suların ortasına bıraka
Katıl sular güneşi gözlerinden götüren

Evlerinin içi gurur döşeli
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli

3.

Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu
Bulutlar geldi altında durduk

Konuştun güneşi hatırlıyordum
Gariptin yepyeni bir sesin vardı
Bu ses öyle benim öyle yabancı
Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı

Dişlerin öpülen çocuk yüzleri
Güneşe açılan küçük aynalar
Sert içkiler keskin kokular dişlerin
İçinden geçilen küçük aynalar

Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı
İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı
Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak
Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı

Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin

4.

Taşların ortasında Leylanın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında

Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam
Şehir gece gündüz benim içimde uyur
Leylayı götürüp Londranın ortasına bıraksam
Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur

Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla
Üç köşeli dünyasıyla
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla
Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla

Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla
O gitti bize ağlamak kaldı kala kala

5.

Beni yeraltı sularına karşı iyi savun
Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı
Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek
Senin bahtsız ve mesut Eyyubun

Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor
İçımde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme
Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum
Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme

Su akıyor birikiyor kan lekeleri
Kurtulsam diyorum bir eser buna engel
Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun
İstanbul kalmıyor

Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme

Köşe / Sezai Karakoç

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google