Monthly Archives: Ocak 2013

RÜYA DİLİ

2 hafta kadar önce sabah 07:00’de, Eskişehir’den Ankara’ya gitmek üzere yola çıktım. Arası düz ova. Hava sıcaklığı -2 derece. Gece ya kırağı düşmüş, ya da bir önceki haftadan kalan kar kalıntıları, emin değilim. Sağlı sollu ak sakallı otlar, ağaçlar. Bir de ağır sis var, ama sanki pamuk.

Haftaiçi o saatte yolda kim olur? Saatte 20 arabaya rastlamamışımdır. Sisi yara yara gidiyorum, önümde 20 metrelik bir görüş mesafesi ya var, ya yok. Bazı sinema filmlerinde karakterin rüya gördüğünü anlatmak için çerçeve bir sisle kaplı olur, ortası ise nettir. Çok başarılı olmasa da rüya algısı yaratmayı başarır bizde bu durum. Tıpkı öyle bir şey… Bir rüya gibi.

TRT Radyo 1 olsa gerek. Belki de 4’tür. Sayısı mühim değil. Önce bir flüt solosu çıkıyor. Kimden olduğunu duymayı unutuyorum, ama rüyamı bir sinema sahnesine çeviriveriyor. Hemen ardından da Bach’a ait olduğu söylenen bir obua konçertosu. Üstüste bindirilmiş zevk kıtaları beynime hücum ediyor. Notalar duygulara tercüme oluyor, müzik ise tercüman ve bestecinin ne anlatmak istediğini onun kendi idrak boyutunda anlamaya başlıyorum. Bir uyarıcı almışım gibi. Ve o eseri önündeki porteden okuyan müzisyenlerin parmakları oluyorum. O eseri icra etmek için nasıl da bir ahenk yakalıyor, ortak bir güzelliğin birer ucundan tutuyorlar?

Saat 08:00’i geçtiğinde coğrafya daha da karasallaşıyor. Sisin bittiği yerde parçalı bir bulutun ardından yüzünü gösteriyor güneş. Sivrihisar’ı az geçtiğinde toprağın dumanı tütmeye başlıyor. Radyoyu kapatıyorum bir süre, yolun sesini bana tekerlekler aktarsın. Öyle de yapıyorlar… Biliyorum bir zamanlar asker postalları döverken burayı, bir millet sadece özgür yaşama hakkı için savaş veriyordu.

Polatlı’ya kadar öyle gittim sanıyorum… Polatlı demek Ankara demektir artık. Radyo’yu tekrar açıyorum, yürek okşayan bir TRT sanatçısı, bir Ankara şarkısı söylüyor:

“İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına
İçli sesin ah ne kadar açtı gönülde sızı”

Ve üstüste bindirilmiş zevk kıtalarının ikinci taarruzu başlamış oluyor… İlkinde “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır.” diyerek geri çekilmemiştim zaten.

Ve orada tekrar anladım ki, o sıralarda zihnimi yeni kurtardığım bir ağırlıktan ucuz kurtulmuştum.

O ağırlıkla bu savaşa girişilemezdi, yalnız kalırdım. Yalnız kalmamak içinse savaş meydanına hiç çıkmazdım.

O ağırlıkla savaşın yükü paylaşılamazdı. Yenilgi en baştan kabul edilirdi.

Bir dili vardı herkesin, hayat ile konuşmak için kullandığı ve dil iki kişiyi bağlamayacaksa bir işe de yaramazdı.

Sis tamamen ortadan kalkıp da, güneş bozkırı tamamıyla aydınlattığında, Ankara’da bahardan kalma, temiz bir havanın beni beklediğini biliyordum.

Radyo’yu kapattım, ben başladım:

“Pembe küçük dudağııııııın, söyledi şarkımızıııı…”

UZAK GEZEGENLER-2: KAYDA DEĞER GEZEGENLER

Geçtiğimiz ay Güneş Sistemi dışı gezegenler hakkında başladığımız “UZAK GEZEGENLER” yazı dizimize devam ediyoruz.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Orhan Veli Kanık

(Açık Bilim Dergisi‘nin Ağustos 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

“Göç…”

İnsana sadece kendi varlığı ile pek çok duyguyu tek seferde anlatan pek az kelimeden birisidir. Göç hem ümittir, hem de acı. Bir defa insan niçin doğup büyüdüğü, yerleştiği toprakları terk etsin? Eder. Tarihte pek çok zaman etmek zorunda kalmıştır. Bunun sebebi değişen iklim, yapısı bozulan alanlar, ortaya çıkan kıtlık olabileceği gibi, istenmemek, baskı altında kalmak, huzurun ve düzenin başkaları eliyle aleyhte bozulması olabilir ve göçler çoğu zaman tarihi değiştirmiştir.

İnsanın azmi ve imkânı olduktan sonra erişemeyeceği hiçbir şey olmadığına inananlardanım. Tamam, kabul ediyorum: Bu çok iyimser bir yaklaşım. Pek çok insanın arzu ettiği mutlu bir dünyanın hâlâ yaratılamamış olduğu gerçeği önümüzde kaskatı duruyor, ancak yaşama arzusu o kadar güçlü bir duygu ki, tüm bu gerçekliğin aksine, belki kavramlara ve hayallere erişememiş olsak da umutlarımızı yeşertmek için yeni topraklara daima ve daima göç etmişiz.

Başta Paskalya Adası olmak üzere Pasifik adaları bu açıdan oldukça ilgi çekicidir: Paskalya Adası en yakın kara komşusu 3700 km. doğudaki Şili kıyısı ile 2000 km. batıdaki Pitcairn Adaları iken, M.S. 600 yılında sadece sandallarla yanlarında tavukları ve köpekleri ile buraya gelip yerleşmiş insanlar olmuş (1). Jared Diamond’un tabiriyle bu ada o kadar küçüktür ki, insan uçakla oraya alçalırken, “ya uçak bu adayı ıska geçer ve sonra kaybeder de inemezse?” diye düşünür… Ama göç güdüsü, denizciliğin gelişmediği, pusulanın olmadığı bir tarihte insanları tahta kanolarla okyanusa açılarak bu küçük adayı bulmaya ve oraya yerleşmeye itmiştir. Peki bu kadar tehlikeyi göze aldıran nedir?

Zulümden ya da yoksulluktan kaçmak mı? Belki… Ama muhtemelen tek başına bu sebep yetersiz. Zira daha başka yerlerde çoktan yerleşildiği bilinen başka topraklar var.

Ya merak ve keşfetme arzusu?

Olabilir… Kimi insanlarda –ve insan topluluklarında– merakın ve ümidin diğer insanlardan çok daha fazla olduğu aşikâr. Tarihte yeni yerleri, yeni kavramları, yeni buluşları ortaya çıkaranlar bu arzu ve meraklarının peşlerinden gidenlerdir. Bu arzuların peşinden gitmek için, mevcut durumdan da epey bir rahatsızlık çekiliyor olunmalı. Mesela Orhan Veli’nin meşhur Anlatamıyorum şiirinin son dört dizesi bu dünyadan pek de keyif almayanların ümidini yansıtır dizelere.

Peki… Dünya bizleri kesmiyor. Bu gezegenden de artık ümidimizi kesmişiz. Gelecek de pek iyi görünmüyor zaten: Yeni teknolojiler geliştirmediğimiz sürece çözemediğimiz enerji ve çevre problemlerimiz olacağı çok net olarak görülüyor.

Günü geldiğinde ve ihtiyaç duyduğumuzda başka gezegenlere göç edebilecek miyiz?

Kolonizasyon ve dünyalaştırma, dergimizdeki daha önceki yazıların konusuydu (2, 3). Biz bu yazımızda, 1992 yılından bu yana keşfedilen gezegenlerden bahsedecek, “Bize anayurdumuzu aratmayacak gezegenler var mı?” sorusunun yanıtlarını arayacağız.

Öncelikle keşiflere genel olarak bakalım:

Keşiflerin karnesi

Yazı dizimizin ilk yazısında ilk gözlemin 1988’de yapıldığını yazmıştık. Bu keşfe yönelik gözlemler 1989 yılında tamamlandıysa da bunların doğrulanması 2003 yılını buldu. Eğer gözlenmiş ve daha sonra doğrulanmış olan uzak gezegenleri gözlendikleri tarihlere göre sıralayacak olursak aşağıdaki grafik karşımıza çıkar:

Doğrulanmış gözlemlerin yıllara göre dağılımları. Görüldüğü üzere, dış gezegenlere yönelik gözlemlerin sayısı ciddi bir artış gösteriyor. (Kaynak: exoplanet.eu adresindeki katalogdan grafikleştirilmiştir (4) )

Bu grafikten görüleceği üzere keşif sayılarında çeşitli sıçrama noktaları bulunuyor. Bunlardan birincisi 1998 yılı. Bir önceki yıl hiçbir keşif yok iken, 1998 yılında 7 keşif yapılmış, ancak bu tarihten sonra keşifler sabit bir seyir izleyerek 2002 yılına dek yeni bir sıçrama yapmamış. 2002 yılında ise keşif sayısı 30’ları bulmaya başlıyor ve 2007 yılına dek böyle sürüyor. 2010 yılı itibariyle keşif sayıları üç basamaklı sayıları bulmaya başlıyor.

Bu sıçralamaların arkasında hem gözlem kabiliyetlerinin artışı, hem de giderek daha çok gözlemevi ve çalışma grubunun yeni gezegenlerin keşfine yönelmesi –ve elbette finansman bulması– var. Özellikle bu görev için fırlatılan uyduların ve bunlara bağlı başlatılan programların etkisi yadsınamaz. Örneğin 2007 yılındaki artış, büyük ölçüde 2006 yılında Fransızlar tarafından fırlatılan ve Avrupa Uzay Ajansı ESA ile ortak yürütülen COROT uydusunun devreye girmesinden besleniyor. Üç basamaklı sayılara ulaşmamızda ise 2009 yılında NASA tarafından başlatılan Kepler programı var. Mart ayında fırlatılan ve geçişlerin tespiti yöntemi konusunda uzmanlaşmış olan Kepler uydusu görevde olduğu 2 yıl boyunca 63 gezegenin keşfini sağladı. Bu sayının doğrulanmış gezegen keşiflerini ifade ettiğini tekrar söylemek isterim; zira Kepler’in toplamda gözlemlediği “gezegen adayı” sayısı 2300’ü aşıyor (5).

Gözlem kabiliyetlerindeki artışın gezegen keşiflerinde ne kadar önemli rol oynadığını anlayabilmek için birkaç grafiğe daha göz atmakta fayda var. Exoplanet.eu adresinin sağladığı “diyagram oluşturma” olanağı sayesinde keşfedilen gezegenlerin bir takım özellikleri 2 boyutlu bir şema üzerinde resmedilebiliyor.

Örneğin gezegen yarıçapları ile keşif yılları arasındaki ilişkiyi görmek istediğimizde ortaya çıkan manzara şöyle:

Yıllar geçtikçe ve gözlem kabiliyetleri arttıkça daha küçük çaplı gezegenlerin keşifleri mümkün hale geliyor. Oluşturduğumuz bu grafik ve ortasındaki eğilim, keşfedilen gezegenlerin gittikçe daha küçük gezegenler olduğunu gösteriyor (4).

Grafikten de görüleceği üzere, kabiliyetler arttıkça daha küçük yarıçapa sahip gezegenlerin keşfi de mümkün hale geldi. İşte gezegenimize benzeyen, yaşanabilir kuşaktaki gezegenlerin keşifleri de böylelikle başlamış oldu.

Kayda değer keşiflerden bahsetmeden önce gezegenlerin nasıl ve neye göre isimlendirildiklerinden bahsetmekte fayda var; ki böylece bir gezegenin adını söylediğimizde onun hangi yıldız çevresinde döndüğü ve o yıldıza ait keşfedilen kaçıncı gezegen olduğuna dair bilgileri hemen anlayabilelim.

Eğer standart bir formattan bahsedebilecek olsaydık bu az çok şöyle bir şey olurdu:

Gezegen adı = Yıldız Sisteminin Adı + [Yıldızın Parlaklık Sırası] + Gezegenin Bulunuş Sırası

Yıldız sistemlerine isim vermenin şekli Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin keşfinden çok daha uzun yıllar önce gelenekselleşmiştir. Bir yıldız sistemindeki en parlak yıldıza A kodu verilirken, diğerlerine parlaklık sırasına göre harfler verilmeye devam eder. Eğer bu yıldız sisteminde birbiri etrafında dönen yakın çift yıldızlar varsa bunlar ikinci bir küçük harfle temsil edilirler. Aa, Ab, B ve C gibi. Ancak bazen bu kuralın işlemediği durumlar da oluşur. Örneğin Alpha Centauri üçlü bir yıldız sistemidir ve iki yıldızı birbirinin çevresinde dönerler. Fakat bu yıldızlar Aa, Ab ve B olarak değil, A, B, C diye adlandırılmıştır. Tekli yıldızlarda herhangi bir harfli gösterim yoktur.

Yıldız sistemi adı ve parlaklık sırasına göre kodu belirlendikten sonra onun çevresindeki gezegenin adlandırılmasına “b”, yani “küçük b” harfinden başlanır. Daha sonra bulunuş sırasına göre ingilizce alfabedeki harfleri takip eder. Doğrulanmış gezegenler arasında en ileri harfe HD 10180 h sahiptir. Başka bir deyişle HD 10180 yıldızının doğrulanmış 7 gezegeni vardır (b, c, d, e, f, g, h) . Gezegen adayları arasındaki en ileri harfe yine aynı yıldıza ait bir gezegen, HD 10180 j sahiptir. Bu da bize aynı yıldızın doğrulanmamış ama gözlenmiş iki gezegen adayı daha olduğu bilgisini veriyor.

Çift yıldız sistemine ait bir gezegenin isimlendirilişine bir örnek vermek gerekirse HD 142022 Ab konumuza uygundur. Gezegen, bahse konu yıldız sisteminin en parlak üyesinin çevresinde keşfedilen ilk gezegendir. (Parlak olmayan üye etrafında dönüyor olsayd HD142022 Bb olacaktı.)

Ne var ki bu kurala aykırı isimlendirmeler de yapılmıştır. Örneğin Tau Boötis b gezegeni, bir çift yıldız sistemine ait olup, en parlak yıldızın çevresinde dönmesine karşın Tau Boötis Ab olarak isimlendirilmemiş ve A düşürülmüştür.

Bu isimleri karışık bulanlar da olmuş ve tıpkı bilim kurgu eserlerinde olduğu gibi bu gezegenlere özel isimler vermek isteyenler de ortaya çıkmıştır. Osiris (HD 209458 b), Bellerophon (51 Pegasi b), Zarmina (Gliese 581 g) ve Methuselah (PSR B1620-26 b) bu özel isimlere örnektir. 2009 Ekim’inde Max Planck Enstitüsü’nden W. Lyra, çoğu Roma ve Yunan mitolojisinden edinilmiş 403 isimlik bir liste oluşturmuştur, ancak Uluslararası Astronomi Birliği bu durumu pratik bulmadığı için bu konuda herhangi bir plan ya da öneriyi ne kabul etmiş, ne de tasarlamıştır. Yani şimdilik bu isimlendirme sistemi olduğu şekliyle devam ediyor.

Kayda değer keşifler

Şimdi de bu gezegen keşiflerinin ilklerinden bahsedelim:

Önceki yazımızdan ilklerin bazılarını biliyoruz. Bunlar 1992 yılında keşfedilerek ilk keşfedilen gezegen olma özelliğine sahip olan atarca (pulsar) gezegenleri PSR 1257+12b, PSR 1257+12c ve PSR 1257+12d.

Güneş benzeri bir anakol yıldızı etrafında döndüğü belirlenen ilk gezegen ise 1995 yılında keşfedilen 51 Pegasi b. 48 ışıkyılı uzaklıktaki gezegen Dünya’nın 150 katı kütleye sahip.

Yaşanabilir bölgede bulunduğu tespit edilen ilk gezegen Gliese 581 d’nin temsili resmi. (Kaynak: NASA)

Yaşanabilir bölgede keşfedilen ilk gezegen: 2007 yılında Terazi takımyıldızında keşfedilen Gliese 581 d, yaşanabilir bölgede bulunan ilk gezegen olma unvanına sahip. 2011 yılında keşif hakkında yapılan güncellemelerle gezegenin yıldızına ilk düşünüldüğünden daha yakın olduğu bulunarak, gezegenin yaşanabilirlik vasfı da artmış. Gliese 581 d en olası okyanus gezegeni adaylarından. Yani gezegenin tamamı derin okyanuslardan oluşuyor olabilir. Aslında gezegenin güneşinden aldığı ışık, Dünya’nınkinin %30’u oranında, ancak sera gazlarının sıcaklığı gezegen içerisinde sıvı suyun varlığı destekleyecek ölçüde arttırdığı düşünülüyor.

Gliese 581 d keşfedildiğinde Avustralyalı ve Ukraynalı astronomlar ayrı ayrı oraya bir “selamlama” mesajı gönderdiler. 2008 yılı sonunda gönderilen mesaj 2029’da gezegene ulaşacak. Olası bir yanıtın bize dönmesi için tarihse 2049.

Kayaç yapıya sahip olduğu keşfedilen ilk gezegen: 2009’da keşfedilen CoRoT-7b ise Dünya gibi kayaç yapıya sahip ilk gezegen olma özelliğini taşıyor, ancak bu kayaların buharlaşarak kaya bulutları oluşturduğu ve arada bir de kaya yağmurlarına rastlanılan ilginç bir meteorolojisi var. Yıldızının çevresinde 1 dünya gününden çok daha kısa sürede dönen gezegen, ilk keşfedildiğinde üzerinde yaşam barındırma potansiyeli bulunduğu düşünülen ilk gezegendir ve 2011 Ocak’ında Kepler 10b keşfedilene kadar sahip olduğu, Dünya’nın 1,58 katı çapıyla, keşfedilen en küçük boyutlu gezegen ünvanını da taşımıştır. CoRoT 7b’nin kütlesi Dünya’nın 4,8 katıdır.

Dünya, GJ 1214 b ve Neptün’ün karşılaştırılması. (Kaynak: Wikipedia)

Keşfedilen ilk Süper Dünya: Yine 2009’da keşfedilen GJ 1214 b, gözlenebilen bir atmosfere sahip ilk Süper Dünya’dır. Süper Dünya, gaz cücesi olarak da anılan ve gezegenin kütlesine atıfta bulunan bir terimdir. Dünya’dan daha ağır olup, Uranüs ve Neptün’den daha küçük olan gezegenlere Süper Dünya denmektedir.

Samanyolu galaksisindeki yıldız akımları. İşaretli yerde güneşimiz bulunuyor. (Kaynak: Wikimedia commons)

Galaksi değiştiren ilk gezegen: HIP 13044b’nin ise ilginç bir özelliği var. 2010 yılı Kasım ayında Şili’deki La Silla gözlemevi tarafından keşfedilen Jüpiter benzeri gezegenin düzensiz yörüngesinden dolayı, onun başka bir galakside oluştuğu ancak 6 ila 9 milyar yıl önce Helmi akımından bizim galaksimize dahil olduğu düşünülüyor. Helmi akımı, galaksimiz tarafından absorbe edilmeye başlanarak bir yıldız takımına dönüşmüş cüce galaksidir.

Dünya ölçülerinde olduğu keşfedilen ilk gezegen: 2011 yılında keşfedilen Kepler 20e ve Kepler 20f ise Dünyamız ölçülerindeki ilk gezegenlerdir. Kepler 20 yıldızı neredeyse güneşimizle aynı boyutta iken Kepler 20e ve 20f ise Dünya ölçülerine çok yakındır. Bu ölçüler Kepler 20e ve 20f’yi özel kılmaktadır. Gezegenlerin karşılaştırılması, geçiş yönteminin nasıl gerçekleştiği ile ilgili NASA’nın hazırladığı bir animasyona şu adresten ulaşabilirsiniz: http://kepler.nasa.gov/Mission/discoveries/kepler20e/

2011 yılında keşfedilen Kepler 20e ve Kepler 20f ise Dünya’mız ölçülerindeki ilk gezegenlerdir. Kepler gezegenlerinin resimleri temsilidir. (Kaynak: NASA)

Olası bir yeni dünya: 2011 yılındaki bir başka keşifse Kepler 22b’dir. Daha önce de sıkça bahsedilen Kepler 22b ise Güneş benzeri bir yıldızın yaşanabilir alanında bulunmasından dolayı onu keşfedenler için heyecan verici olmuştur. Yaşanabilir bölgede bulunduğu tespit edilen ilk gezegen, Gliese 581d’den farkı öncelikle yıldızının Güneş benzeri bir yıldız olmasıdır. Diğer bir farkı da Kepler 22b’nin muhtemelen kayaç bir yapıya sahip olma olasılığı (5).

Gezegenden gezegene el sallamak… Kepler 36b ve 36c, 97 günde bir birbirlerinin semalarındalar. (Temsili resim, NASA)

Gökyüzüne el sallamak: Komşu gezegenler: Kepler 36b ve Kepler 36c aynı yıldız çevresinde dönen birbirine çok yakın iki gezegendir. Her 97 günde bir, bir gezegenin gökyüzü manzarasını diğer gezegen oluşturmaktadır. İki gezegen birbirine yaklaştığında aralarındaki mesafe Dünya ile Ay arasındaki mesafenin 5 katından daha az bir uzaklığa denk düşmektedir.

Çifte günbatımı izlemek ister miydiniz? Kepler 34b ve Kepler 35b Star Wars film serisinde Luke Skywalker’ın memleketi Tatooine’i andırıyor.

Tatooine / Fazla güneş göz çıkarmaz: Kepler 34 ve Kepler 35 çift yıldız sisteminin çevresinde dönen gezegenler, Kepler 34b ve Kepler 35b, Star Wars filmindeki Tatooine gezegeni gibi, iki güneşin batışına şahit olmaktadır.

Yıldız olmaya ramak kala: HAT-P-2b gezegeninin neredeyse tüm atmosferi hidrojen gazından oluşmaktadır. Jüpiter’in 8,2 katı kütleye sahip olmasına karşın çapı Jüpiter’inkinin sadece 1,18 katı. Bu da demek oluyor ki, eğer bu gezegen sahip olduğu kütlenin yarısına daha sahip olsaydı, mevcut koşullar orada bir fizyon başlatmaya ve gezegeni bir yıldıza çevirmeye yeterdi.

“Seninle cehennem ödüldür bana”: WASP-12b, 2250 derecelik yüzey sıcaklığı ile keşfedilen en sıcak gezegen unvanını elinde bulunduruyor. Yıldızının çevresinde sadece bir Dünya gününde dönen gezegen, günün birinde ne için kullanılır bilinmez.

Kuyruklu gezegen: Bir gezegen düşünün ki, yıldızına çok yakın ve yıldızının buharının içerisinden geçiyor. HD 209458b böyle bir gezegen ve döndükçe arkasından kuyruğu uzanıyor.

Başka gezegenlerden kaderimizi okumak

Şüphesiz yeni keşfedilen gezegenler bizlere Dünya’nın ve Güneş Sistemimizde bulunan diğer gezegenlerin yaşam döngüleri, geçmişleri ve akıbetleri hakkında da fikir veriyor.

Evrende çok çeşitli kütlelerde, çok çeşitli konumlarda pek çok gezegen var. Hayal gücümüzün sınırları bu gezegenlerin gerçekliğine kavuşurken, onlara şöyle bir uzaktan bakmaktan ötesini yapabileceğimiz bir zaman olup olmadığını bilemiyoruz. En azından bu satırlar yazılırken, NASA’nın Mars’a gönderdiği Curiosity aracı Mars’a bir günlük mesafede ve kendisi bize komşu gezegenimiz hakkında pek çok bilgi verecek.

Keşfedilen dış gezegenlerden bize en yakın olan HD 20794 b 6,06 ışık yılı uzaklıkta ve sahip olduğumuz teknoloji ile oraya başarılı bir görev gerçekleştirerek bilgi almak imkânımız maalesef yok. Fakat teknik ilerledikçe uzaktan algılayabildiğimiz boyutların da değişeceğini öngörmek zor değil.

Şimdilik sadece bekliyor olacağız ve Orhan Veli gibi bizler de “Bir yer var biliyorum…” demeye devam edeceğiz.

 

Notlar

(1) Jared Diamond, Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır? Timaş Yayınları.
(2) Kaan Öztürk, Uzay Çağı Henüz Başlamadı: O’Neill’in Uzay Kolonileri Vizyonu , Açık Bilim Çevrimiçi Dergisi, Haziran 2012.
(3) Tevfik Uyar, Kızıl Mars: Kolonileştirme Nelere Gebe? , Açık Bilim Çevrimiçi Dergisi, Ocak 2012.
(4) http://exoplanet.eu/catalog/ adresinde yer alan veriler veritabanı olarak indirilebiliyor. CSV olarak indirilerek Excel üzerinde çalışılabilir.
(5) Işıl Arıcan, Yaşanabilir Kuşakta Bir Dış Gezegen, Açık Bilim Çevrimiçi Dergisi, Ocak 2012.

Kaynaklar:

– NASA Kepler Program, http://kepler.nasa.gov/
– The Extrasolar Planets Encyclopedia, http://exoplanet.eu
– Exoplanet Orbit Database, http://exoplanets.org
– Wikipedia (İngilizce)
– Vikipedi (Türkçe)
– Discovery News
– Science Daily

Bu yazı dizimizdeki geçmiş yazılar:

UZAK GEZEGENLER-1: ORDAAA BİR GEZEGEN VAR UZAKTA

Yazının ana kaynağı:

Ağustos, 2012 – Açık Bilim Dergisi
http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/uzak-gezegenler-2-kayda-deger-gezegenler.html

TRT RADYO-1 “SESLİ REHBER”: FELIX BAUMGARTNER RÖPORTAJ KAYDI

7464_395_292

Sesli Rehber, TRT Radyo 1’de

TRT Radyo 1’de Salı ve Perşembe günleri yayınlanan “Sesli Rehber” programı birbirinden ilginç konulara değiniyor ve uzmanlar aracılığıyla dinleyenlerini bilgilendiriyor.

Program yapımcısı Cumhur Özkaynak son derece titiz ve basında yer alan haberleri mutlaka didikliyor, sorguluyor. Bu didikleme ve sorgulama sürecinde Açık Bilim yazarlarıyla da konuşuyor. Daha önce yine benimle, Gökhan İnce ve Kaan Öztürk ile de çeşitli konularda konuşmuşlardı.

Felix Baumgartner’ın39 kilometre irtifadan gerçekleştirdiği atlayış sonrasında medyada çok fazla yanlış yapılınca, Sesli Rehber de -sağolsunlar- benim bilgime başvurdular. Kaydı aşağıda sunuyorum:

[powerpress]

TRT Radyo 1’e ve “Sesli Rehber” ekibine teşekkürlerimle.

LACİVERT DERGİSİ 49. SAYISINDAKİ DENEMEM

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi 49. Sayı Kapağı

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi 49. Sayı Kapağı

İki ayda bir yayınlanan ve 24.01.2013 tarihinde 49. sayısı yayınlanan istikrarlı edebiyat dergisi Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin bu son, 49. sayısında “Hap Edebiyatı” adlı denememe yer verildi.

“Hap Edebiyatı” adlı yazım, çok kısa öykü türü hakkında bir değerlendirmemi ve sosyal medyada giderek kendine daha çok yer bulan bu edebi türün sınıflandırılmasıyla ilgili eleştirilerimi içeriyor.
Lacivert dergisi hakkında daha fazla bilgi almak, satış noktalarını öğrenmek ve abone olmak için http://www.lacivertdergisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

HAVACILIK SES GETİRİR: HAVACILIĞIN SOSYAL VASIFLARI

Dün THY’nin İstanbul-Cidde seferini yapacak olan uçakta kargo bölümünden gelen sesler üzerine kargo kısmında davetsiz bir misafir olabileceği üzerine uçak geri döndü.

Kargo bölümü, iniş takımı yuvaları… Bu alanlar gerçekten de kimi zaman davetsiz misafirlere mekan olabilirler. O kısımda unutulmuş, uyuyakalmış bir kimse olabileceği gibi tehlikeli bir kaçak yolculuğa çıkmış birisi de olabilir.

Dünkü vaka bana bu hususu tekrar hatırlattı. İniş takımına ya da kargo kompartmanlarına saklanma vakalarını 2010 yılının Şubat ayında gerçekleşen iki kaçak yolcu vakasından sonra yazmış, örneklerden de bahsetmiştim (ulaşmak için tıklayın).

Ancak bu defa, aynı şeyleri tekrar etmemeye özen göstererek konuyu yeni bir açıdan, havacılığın toplumsal vasıfları açısından değerlendirmek istiyorum: Havacılığın Sosyal ve Toplumsal Vasıfları.

İnsanoğlunun taşımacılık ve seyahat kabiliyetleri bakımından ulaştığı son noktayı temsil eden havacılığın, küreselleşmenin hızlanmasına katkısının yanısıra, sosyal açıdan çok daha başka önemlere haiz olma durumu vardır: çünkü havacılık ses getirir.

Günümüzde son derece sık gerçekleşen, alelade bir taşımacılık operasyonu olmasına karşın, uçak kazaları ya da kaçırmalarının uluslararası medyada kendine epey bir yer bulma durumu vardır. Teknoloji ilerlediği için sıklığı oldukça azalan uçak kaza ve kırımlarının gerçekleşmeleri halinde de eskisi kadar katastrofik, yani yıkıcı sonuçlar doğurmadığı da ortadadır. Uçak kazalarından çok daha sık gerçekleşen ve hatta daha fazla can kaybına sebep olan pek çok husus küresel medyada kendine yer bulmaz, ama uçak olayları bulur. Havacılığın doğası gereği uluslararası bir vasfı olduğu da gerçektir. 40 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir otobüs kazası “yerel” olarak görülürken, 30 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir uçak kazası “global” bir olay olarak nitelendirilir. Muhtemelen bir havacılık faaliyetinin, kullanılan donanımdan, uygulanan kurallara, tabi olunan otoriteden ve içinde gidilen rotadan, üzerinden geçilen ülke sayısına kadar, onu yerel olmaktan çıkaran etkenlerin varlığı bu anlayışı doğurmaktadır. Fakat yine de bu durumun bir basın geleneği olduğundan şüphe edenler varsa onlar da haklıdırlar.

Havacılık olaylarının küresel ilgi görmesinin bir zamanların moda eylemi olan uçak kaçırmalarına sebep olduğunu biliyoruz. Yerel davalarına küresel dikkati çekmek isteyen bazı terör örgütleri ya da baskı grupları, davalarını dünyaya anlatabilmek için uçak kaçırma yolunu tercih etmişlerdir. Hiç başarı sağlamadıkları söylenemez, ama kazaya sebebiyet vererek sempati toplamak yerine antipati topladıkları da olmuştur.

Ancak havacılığın kaçırmalar kadar ilgi görmeyen diğer bir toplumsal vasfı daha var:  Coğrafyaları birbirine direkt olarak bağlamasından kaynaklı, bir kaçış umudu, bir yaşama ümidi olması.

Normal şartlarda bir Afrikalının kara sınırından Fransa’ya erişebilmesi çok zahmet gerektirir. Geçmesi gereken onlarca sınır olduğu gibi, bunu başarabilmek aylar alacaktır, ama bir uçağa kendini atabilirse, “hayalleri ile arasında bir gün bile olmayacaktır”. Uçağın basınçlandırılmamış ve ısıtılmamış bir bölgesinde hayatta kalamayacağını bilmeyen pek çok kişi bu yolu denemeye kalkmıştır.

Otoriter ve totaliter rejimlerin hakim olduğu ya da gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkelerde yaşayan halkların ümitlerini törpülediği, temiz su kaynaklarına ulaşamadığı ya da savaş ve ölüm tehdidi altında yaşadığı gibi bir gerçek var. Bu halklar yaşadıkları hali o kadar içselleştirmiş olmalılar ki, terör örgütleri gibi bir uçak kaçırıp durumlarını gösterip Dünya’dan yardım istemek yerine, öncelikle kendilerini daha güvenli(!) bir ülkeye atma derdindeler demek ki. Bu yüzden iniş takımına saklanma vakalarında Asya ya da Afrika ülkelerine gitmeye çalışan maceraperest batılılara değil Afrika, Güney Amerika ya da Asyalılara rastlıyoruz. Tabi bu durumu bir “cesaret” ya da “imkan” meselesi olarak da görebiliriz.

Bu vakalar arasında, daha önce başka bir yazımda paylaştığım, ve çevirisini bu yazının sonuna da koyduğum bir mektupla, uçak kaçırma eylemlerinde olduğu gibi Dünya’ya mesaj verme işlevine de sahip olabilmiş tek bir vaka var. Bir sonuç yarattığı söylenemez, ama bir dram olarak havacılık tarihine geçmiştir.

Havacılık bu vasıflarını yitirmedikçe kaçırılma ve saklanma vakalarına hala sahne olacağını unutmamak gerekir. Bu yüzden operasyonel yönetmeliklerde hala işletmelere bu tip vakalara karşı önlem alma zorunluluğu yükleniyor. Yetkisiz Taşıma ve Uçuş Güvenliği (Dikkat! Emniyet değil, güvenlik…) hususları dahilinde geliştirilen standart güvenlik önemlerini hepimiz biliyoruz. Her uçuş öncesinde ya da sonrasında gerçekleştirilen kontrollerin ihmali umulmadık sonuçlara sebep olabilir.

(Alkollü yolcular için hala etkin, ama daha da önemlisi eşitliği ve eşitlikçiliği zedelemeyecek bir çözüm geliştiremiyor olmamız acı. Geçtiğimiz hafta İstanbul-İzmir seferinde ve devamında Adnan Menderes Havalimanı’nda cereyan eden istenmeyen olaylar bu gerekliliği de kanıtlıyor.)

Herkese iyi haftalar.

İki genç

Gine’li iki genç iniş takımı yuvasında donarak öldüler.

EK: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara’nın mektubu.

1999 yılının Temmuz ayında Gine’den kalkan ve Belçika’ya gitmekte olan uçağın iniş takımı yuvalarına saklanan iki Gine’li genç günler sonda donmuş halde bulunduklarında, yanlarındaki plastik çantaları içinde doğum belgeleri, okul karneleri, aile fotoğrafları ve bir de Avrupa halklarına yazılmış mektup olduğu görüldü. Çatpat bir Fransızca ile yazılmış bu mektubun İngilizce’sinden, aynı çatpatlıkla yaptığım çevirisini aşağıda sunuyorum:

Saygıdeğer Ekselansları, Avrupalı beyleri, insanları ve yetkilileri,

Yolculuğumuzun amacını ve Afrika’nın çocukları ve genç insanları olarak çektiğimiz acıları size bu mektupla aktarmaktan büyük onur duyarız.

Ancak her şeyden önce size hayatın en nefis, en büyüleyici ve en saygıdeğer selamlarını sunarız. Bizim desteğimiz ve yardımcımız olun. Sizler biz Afrikalılar için biraz refah isteyebileceğimiz kimselersiniz. Size kıtanıza, insanlarınıza, özellikle tüm ömür boyu sevgi duyduğunuz çocuklarınız adına yalvarıyoruz. Kıtanızı en güzel ve en hayranlık duyulacak hale getiren zenginlik, kabiliyet ve iyi deneyimleri size sunan Tanrı adına yalvarıyoruz.

Avrupalı beyler, insanlar ve yetkilileri, sizlere Afrika’nın refahı için dayanışma ve iyiliğiniz için sesleniyoruz. Bize yardım edin, biz Afrika’da hat safhada acı çekiyoruz, problemlerimiz var ve çocuk hakları konusunda ihlaller var.

Problemleriz ise savaş, hastalık ve kıtlık vb. şeyler. Özellikle Gine’de olmak üzere, Afrika’da çok fazla okul olsa da hiç eğitim ya da öğretim yok. Sadece özel okullarda eğitim var ancak o da ciddi miktarda para gerektiriyor. Bizlerin aileleri ise fakir ve paraya ancak bizi beslemek için ihtiyaçları var. Buna ilave olarak, futbol, basketbol ya da tenis oynayabileceğimiz bir spor okulu da yok.

Bu nedendendir ki, biz, Afrikalı çocuklar ve gençler sizden, bizlere faydalı olmak için büyük ve etkili bir organizasyon gerçekleştirmenizi rica ediyoruz.

İşte bu yüzden hayatımızı riske atıyor ve kendimizi kurban ediyoruz, çünkü Afrika’da da acı çekiyoruz ve sizin Afrika’daki yoksulluğu ve savaşı sonlandırmanıza ihtiyaç duyuyoruz. Sizin gibi nasıl olunur öğrenmek istiyoruz ve sizden bunu öğretmenizi rica ediyoruz.

Son olarak size, bizim saygı duyduğumuz saygıdeğer kişiliklerinize bu mektubu yazma cürretinde bulunduğumuz için çok çok özür diliyoruz. Afrika’daki zayıflığımız ve yetersizliğimiz konusunda yas tutabilecek, dert anlatabilecek kimselerin sizler olduğunuz unutmayınız.

İki Gine’li çocuk tarafından yazılmıştır: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara.

 

WORDPRESS’TE “CANNOT MODIFY HEADER INFORMATION” HATASI

Bugün bir site denemesi için WordPress kurmak istedim ve daha kurulumu gerçekleştirmeden aşağıdaki hata ile karşılaştım:

Warning: Cannot modify header information – headers already sent by (output started at /home/content/t/e/v/tevfikuyar/html/[klasöradı]/wp-config.php:1) in /home/content/t/e/v/tevfikuyar/html/[klasöradı]/wp-includes/pluggable.php on line 876

Bir süre için hatanın nereden kaynaklandığını bilemediğim için çözene dek denemediğim şey kalmadı. En sonunda problemin, daha WordPress yüklemeden önce wp-config.php dosyasında değişiklik yaparken kullandığımız metin editöründen kaynaklandığını öğrendim!

Eğer bu hata ile karşılaşıyorsanız, hiçbir şey denemeden önce Notepad++ yükleyip, değiştirdiğiniz dosyanın kodlamasını “UTF-8 BOMsuz” yapın.

Bu çözümü bulduğum ve bu işlemi detaylıca, güzelce anlatmış olan adresi aşağıda paylaşıyorum:

http://www.yakupgovler.com/wordpress-dosyalarini-duzgun-duzenlemek.html

NEYİN KALORİSİ NE KADAR? GERÇEL FİYATLAR…

Geçtiğimiz günlerde Anadolu Üniversitesi Yayınları’ndan “Sosyal Politika” adlı ders kitabını incelerken “yoksulluk” hakkında çok şey okuma şansı buldum. Yoksulluğun çeşitli tanımları var, bu tanımlardan birisi de “mutlak yoksulluk”. Mutlak yoksulluk, tanımı içerisinde bir birey ya da bir hane için asgari bir kalori edinimini esas alıyor(1).

Aslında insanlık tarihinin avcı/toplayıcı dönemlerine bakıldığında, kalori konusunun çok önemli olduğunu görüyoruz. Öyle ki, çift sıralı buğdayın Avrasya topraklarında bulunması medeniyetin neden burada geliştiğini açıklamaya yeten nedenlerden birisi. Hatta ve hatta kıtaların gelişmişlikleri ile (tabiki de yeni dünyanın keşfinden önce) o kıtada yer alan besinlerin kalori değerleri arasında güçlü bağlantılar var. Medeniyetlerin ilerlemesinin sahip oldukları yüksek kalorili besin kaynaklarıyla ilişkisi ve hatta medeniyetlerin varlıklarını dayandırdıkları ayaklardan birinin de bu olduğu antropoloji bilimince sürekli dikkate alınan gerçeklerden birisidir(2).

Ders kitabını okurken aklıma şu an piyasada satılan besinlerin fiyatları ve kalorilerini karşılaştırmak, böylelikle hangisinin avcı toplayıcı atalarımıza daha pahalı gelebileceğini saptamak geldi. Bunun için bir tablo oluşturdum.

Birim Kalori Fiyatlarına Göre Ürünler

Tabloda sadece popüler ya da sadece aklıma gelen bir kaç ürün, bu ürünlerin kalori değerleri ve fiyatları var. Her birinin fiyatını sağladığı kalori miktarına bölerek birim kalori fiyatlarını elde ettim. Daha sonra en ucuzdan en pahalıya sıraladım.

Ürün Kalori Fiyat Birim Kilokalori Fiyatı (TL/Kcal)
  Sofra Ekmeği (300 gr.) 960 kcal 0,70 TL 0,00073
  Snickers (Standart Paket, 57 gr.) 504 kcal 1,00 TL 0,00198
  Eti Form Kepekli Bisküvi 169 kcal 0,40 TL 0,00237
  Nutella (Kavonoz, 400 gr.) 2160 kcal 5,90 TL 0,00273
  Pınar Yoğurt (1500 gr.) 1425 kcal 4,35 TL 0,00305
  Eti Browni Gold Mini (1 Paket) 704 kcal 2,50 TL 0,00355
  Pringles Normal Boy (165 gr) 845 kcal 4,65 TL 0,00550
  1 kg. Kangal Sucuk 4520 kcal 36,00 TL 0,00796
  Burger King Whooper menü 646 kcal 11,75 TL 0,01819
  Starbucks Venti boy (20oz) Karamel Macciahto 340 kcal 8,50 TL 0,02500
  Dominos Vegi Pizza Büyük Boy 960 kcal 28,90 TL 0,03010

 

Bu tablo bize, en azından bu ürün grubu içerisinde ekmeğin neden temel gıda ürünü olduğunu açıklıyor, ancak tabloda görülen bir diğer enteresan sonucun da Snickers’ın da temel gıda ürünü olabilecek kadar ucuz kalori sağlaması.

Snickers bu kalori değerini içerdiği fıstık ve karamele borçlu. Bu tabloya bakmasam da bu bilgiyi bir şekilde mantık yürütme yoluyla çıkardığım için ben de trenle yaptığım Avrupa gezim sırasında tren garlarındaki otomatlardan Snickers alıp yiyordum… İşe yarar bir şey yapıyormuşum.

Öte yandan bir diyet ürünü olan Eti Form da içerdiği yoğun karbonhidrattan dolayı yine de az maliyetle çok kalori alma yollarından birisi. Nutella’yı de ilk beşte gördüğümüze şaşırmamak gerek. Pek çok kadın Nutella’yı kilo almalarından sorumlu tutar, zira Nutella da kalori açısından oldukça zengin, ve Türkiye’de eskisinden daha ucuz. Nutella büyük bir indirime girse ve 3 TL olsaydı listede Snickers’ın üstünde yer alacaktı.

Pringles da kalori açısından zengin olmasına karşın Türkiye’de uyguladığı fiyat politikasından dolayı listenin ikinci yarısına giriyor. Pringles satıldığının yarı fiyatına olsaydı Nutella ile kafa kafaya gelecekti.

Görüldüğü üzere kalorisi en maliyetli besin ise Dominos Büyük Boy Vegi Pizza. Zira pizza bu haliyle çok pahalı. Zaten bu fiyatıyla bu pizzay genelde kimse tercih etmiyor. Pizza markalarının sunduğu 1+1 kampanyaları ya da büyük boy pizza yanında verilen promosyonlarla bu rakam dengeleniyor olmalı.

Her şey kalori değil

Hatırlatmak gerek ki her şey kalori değil. Dengeli beslenmenin içeriğinde karbonhidrat, yağ ve proteinlerin yanısıra çeşitli vitaminler ve minerallerden de ihtiyacımız kadar almak var. Bu yüzden bir besinin iyi ya da kötü olduğunu, veya zararlı ya da faydalı olduğunu kalori değerlerine bakarak söyleyemeyiz.

Ben burada sadece, eğer ihtiyacımız olan şey sadece kalori ise neyin daha ucuza geldiğini göstermeye çalıştım. Eğlenceden başka bir amacım yok yani :)

Afiyet olsun. (Yemek bloğu yazısı gibi oldu resmen…)

Kaynaklar:

(1) Eyüp Bedir vd. Sosyal Politika, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2012.

(2) Jared Diamond. Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Yayınları, 2008.[/box]

[box]

Açık Bilim Radyo Programı

Bu konuya da şöyle bir değindiğimiz Açık Bilim Radyo Programı

Açık Bilim Radyo Programı, 31. Bölüm: Ekolojik İktisat, Kalkınma ve Çevre

 

[/box]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google