ÖYKÜ: BİR KEDİ HİKAYESİ

Her şey bir Mart ayının gelip çatmasıyla başladı. Memeli doğasıdır, anlarım: Kedimde bir haller var. Hani anlayışlı da bir insanım ama bir de kokmaya başladı ki sormayın. O kokuyor, ben korkuyorum. Korkuyorum ama sevgimi yitirmekten. Ezelden beridir burnum kokulara çok hassas ve kumuna pisleyip geldiğinde bir süre onu göresim gelmiyor. İtmeye yönelik güçlü bir duygu hissediyorum.

Kime anlatsam “İlla kısırlaştır” diyor ama hayvana da kıyamıyorum. Bir hayvan dahi olsa cinsel hayatını sona erdirmek, onu hadım ettirmek başka tür bir canilikmiş gibi geliyor. Ben ne bilirdim başıma gelecekleri?

Bir arkadaşımın beni ziyaret ettiği baharın serin bir akşamında camları kapıları açmış otururken arkadaşımın “bu kiiim!” diye korkuyla bağırmasıyla irkildim. Önümden bana ait olmayan bir kedi geçti. Ben de bir an geri çekildim irkilip. Yabancı kedi de korkuyla balkona fırlayıp evi terk eyledi. Bizim kediye baktım: Mağrur bir hava. “Vaaay, eve kız atmalara başladık!” dedim. Hiç oralı değil. Benimle öyle bir muhabbete girmiyor.

Fazla değil birkaç gün sonra, yorgun argın eve gelirken, yine balkonumdan aşağıya bir kedi iniverdi. Eve girdim bizim yaramaz nerede diye: Baktım yatağında yatıyor. Başka renkte kedi tüyleri yastığına bulaşmış. “Ulan kerata!” dedim içimden, “işin iş valla…” diye de dışımdan söyledim. Hiç oralı değil. Dilimizi ne bilsin hayvan.

Toplumumuzun ataerkil yapısından mıdır nedir, aslında inceden de bir gurur duyuyorum. Kafamda bir hayal var: Pencerenin önüne dişi kediler doluşmuşlar, bizimki de robdöşambrını giymiş, mağrur mağrur balkon doğramaları arasında dolaşıyor. Alttaki dişi kediler ciğercinin suratına bakar gibi, kafaları havada, hayranlıkla izliyor… Sonra gülüyorum kendime bu hayali kurduğumda ve geçip gidiyor.

Buraya kadar yine de her şey normaldi aslında. Alt tarafı azgın bir erkek kedim vardı, öyle değil mi? Evi birkaç kedinin ziyaret etmesinden ya da bizimkinin arada bir ortadan kaybolup bir süre sonra eve gelmesinden başka ne zararı vardı?

Bir Haziran akşamıydı, bizimki iki aydır faal olsa gerek. Artık dairemin kapısına anahtarımı sokup da kapıyı her açtığımda evde başka kedi olup olmadığını tarıyor gözlerim. Yine öyle yaptım. Bizimkinin yattığı odaya girdim ki yine pek bir rahat. Ben geldim diye de yerinden kalktı, yavaş yavaş bana yürüyor. Onu kucağıma almaya eğildiğimde kedimin leş gibi sigara koktuğunu farkettim. Gözüm bir şekilde etrafı taradı. Bir de ne göreyim? Yatağının dibinde bir küllük ve aceleyle söndürülmüş bir sigara. Bir an için kedimin çiftleştikten sonra sigara yakıp tellendirdiği bir manzara geldi gözümün önüne. Olacak iş değil ya? Herhalde o sabah ya da bir önceki sabah kedimi sevmeye ya da beslemeye gelmiş, bir kahvaltı öncesi sigarası yakıp burada aceleyle söndürüp çıkmış olmalıyım. Başka ne olacak? Kokusu da külden falan bulaşmış olmalı.

Dimağım sildi gitti ki bu meseleyi; hadise tekerrür etti birkaç güne. Yine baktım küllüğe, benim sigaram. Herhalde diyorum sabah afyonum patlamıyor ben zıkkımlanırken. Kedimin yemini, suyunu verip çıkarken, sigarayı da küllüğü de bırakıp gidiyorum burada. Yine de kurt düştü ya bir kere aklıma, her sabah evden çıkarken küllüğü bir yana koydum, evde de hiç sigara bırakmamaya başladım.

Üzerinden bir hafta geçmedi ki iş üstünde yakaladım bizimkini. Eve girmemle yine dişi bir kedinin kaçması bir oldu. Odasına gittim bizimkinin, amanın ne göreyim? Küllük yine bizimkinin yatağının yanında, bir sigara hala tütüyor hatta! Uzaktan baktığımda sarı filtreli olduğunu gördüm sigaranın, benimki beyaz olduğuna göre bana da ait değil. Küllüğe bakıyorum, bizimkine bakıyorum, bizimki ise küllük ile aralarında bir bağ olabilecek kadar akıl kırıntısı göstermeden elimdeki market poşetlerine aval aval ama meraklıca bakıyor. Tövbeler çekerek sigarayı bastım, söndürdüm. Tüylerim diken diken.

Bu olayı zihnimin bana oynadığı bir oyun addedip konuyu unutmaya çalışıyordum ki, başka bir tuhaflık kafamı karıştırmaya başladı. Hep kedimin olacak değil ya, bir gün benim de özel bir misafirim geldi. Sabahtan planlarım da var: Misafirim gelecek, içmeye kıyamadığım o yıllanmış şarabı o gün onun için açacağım. Akşamı nasıl ettim bilemedim, her şey düzgün olsun istiyorum.

Neyse, akşam oldu, geldi misafirim. Güzel bir sohbetten sonra şarap ikramını da kabul etti. Yerimden fırladım -misafirimden ziyade şarap için heyecanlı idim itiraf edeyim- ve şarabı muhafaza ettiğim odaya koştum. O da ne? Şarabın yerinde yeller esiyor. “Acep başka yere mi koydum?” diye düşünüyor, arıyor, tarıyorum, yok… O değil, misafir de bekliyor içeride ya, üzüldüm, şaşırdım, kızdım ama belli etmedim. Mahçup olmamak için bakkaldan başka bir şarap getirttim.

Bakkalın şarabını servis edecektim ki bu defa da kadehlerin olduğu dolabın içerisini bomboş buldum! Evet! Evde bir tek kadeh kalmamış. Misafirimi “misafir edemeyip” kapıdan uğurlarken kedimle göz göze geldik. Pis pis sırıtıyordu it oğlu it. Dayanamadım, elime geçen ilk şeyi fırlattım. Kaçtı gitti.

O gece bu hususa ciddi ciddi kafa yormaya karar verdim. Aklım almıyor, volta atarak düşünüyordum: Çapkın bir kediydi, anladık, ama bir kedinin sevişip sonra bir sigara tellendirmesi, yıllanmış bir şarabı algılayıp bunu özel konuklarına ikram etmek üzere açabilmesi, bulaşık bırakmamak ve beni kıllandırmamak için kadehleri ortadan kaldırması mümkün olabilir miydi? Olacak iş değildi. Böylesi Stephen King romanlarında olur, onda da kedi bir serseri değil, olsa olsa katil olur.

O gün ona bir şey fırlattığımdan da alınmış ya da bana kızmış olsa gerek ki birkaç gün ortalarda gözükmedi.  Kendi kendime pek çok senaryo kurdum: Neler düşünmedim ki? İçine şeytan mı girmişti? Bir serserinin ruhu mu kaçmıştı? Aslında herhangi bir insanoğlundan daha zeki bir yaşam formu idi ve şimdi foyası ortaya çıktığı için başka bir ev aramak üzere yollara mı düşmüştü?

Böyle, biten aşklardan bir süre sonra daha tarafsız muhakeme yapmaya başlayıp kendini suçlu görmeye başlayan âşıklar gibi, kedim gittikten sonra “yoksa bana zekâsını göstermeye çalışmıştı da ben mi onu hiç anlamamıştım?” diye düşünmeye başlamış ve kendi anlayışsızlığımın nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum. Hiçbir mantıklı açıklama bulamıyor olmanın yarattığı infial daha başka. Bir yandan da kafamı kurcalıyor. İşte, yolda, evde hep dalgınım. Aklım mantıklı bir açıklama arıyor. Belki de evimi kullanan bir gebeş var, kediyi kendine maske ediyor, onun arkasına saklanıyor. Neden olmasın?

Fakat yok işte… Bir kanıt, bir ispat, bir ipucu… Hiçbiri yok!

Gittim yine iyi bir şarap bulup aldım. Dolaplarımdaki eksikleri tamamladım. Yokluğuna da alışmaya başlamıştım artık. Kedi gitti, gariplikler tükendi. Yaşadıklarımın da birer hayal olduğunu düşünüyordum. Herhalde çok stresli ve yorgundum. Halüsinasyon, delüzyon… Bunlar mümkün şeyler. İnsanın kendine neler edebildiğini az çok okuduğum kitaplardan biliyorum.

Ammavelakin bir gün eve geldim. Daha dış kapıdayken anladım ki benim dairemden müzik geliyor. Kapıyı anahtarla açıp girdim: Müzik seti açık. Dinlemeyi çoktan bırakmış olduğum bir ergen müziği tıngırdıyor. Gittim kapattım.  Odaları tek tek taradım, bizim çapkına rastlamadım ama kumunda taze bir dışkı kokusu var. Uğramış demek ki… (Ve müzik dinleyip gitmiş… Böyle mi yani?)

Şimdi de garsoniyer olarak mı kullanıyordu yani evimi?

İyice izanımı yitirmiş olmalıyım ki sağa sola bir not yazmıştır diye bakınıyordum. Masa üstlerinde bir kâğıt, bir zarf aradım. Tabi ki –ve iyiki de- bulmadım öyle bir şey (oldu olacak bulsaydım ve zarfa para da koysaydı…).

Ben tam da bu olayı unutmuş halüsinasyona falan yorarken kedimin geri gelmesi iyi olmadı. Gece uyumadan aklıma düşüyor artık, tüylerim yine diken diken oluyor, yükselen adrenalin beni bir yarım saat kadar uyutmuyor. Nasıl uyuyayım? İnanmam normalde ama ruhani varlıklardan falan da şüphelenmeye başladım mı tamam, gitti bir saatlik uyku.

Neyse ki artık sonbahar da yaklaşıyordu. “Evden çıkarken kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatabilirim. Hala sıcak ama en azından akşam serinliği var, gece geldim mi açarım.” diye düşünüyordum. Hem gelirse de giremesindi pezevenk. Garsoniyer miydi burası?

Bir süre öyle yaptım. Yine her şey normale döndü. Eylül’ün ortasıydı ki iki üç günlük bir şehir dışı seyahati durumu çıktı. Atladım, gittim. Bir süre otelde kalmak da iyi geldi: Evden uzaklaşmam lazımmış. Camım, kapım da kapalıydı: Ohhhh!

Geri döndüğümde aklımda kedi medi yoktu artık. Ankara’daki o oteldeki masum güzelliğe sahip, cici resepsiyonisti düşünüyorum (cici ne yav?). Düşünün işte, o kadar masum, o kadar cici.

Sokağın başından eve doğru yürürken haliyle daireme baktım. O sırada şaşkınlıktan takılıp düşüyordum: Evimde bir şeyler oluyor! Mavi, kırmızı ışıklar geziniyor! Hah dedim, işin sırrı çözüldü. Demek ki inler, cinler, periler bastı benim evi. Kanım çekildi oracıkta, gözlerim faltaşı gibi açık, tüylerimin yine dikeldiğini hissediyorum, dikeldiler, bana batıyorlar, tenimi acıtıyorlar ben yürürken.

Bir süre apartmanın önünde durdum, eve girmeye cesaretim yok. İnceden bir mor ışığın kapladığı odamın her yerinde renkli renkli hayaletler uçuşuyor. Çevreme bakıyorum, bu garipliği algılayan başka birisi var mı diye? Yok. Gece yarısını geçmiş vakit, sokakta kim olsun?

Bir süre daha daireme bakınca hareketlerde bir tekrarlılık fark ettim: Misal, kırmızı bir ışık geçiyorsa perdeden, 10 saniye sonra bir daha geçiyor, 10 saniye sonra bir daha… “Tıpkı şu diskolardaki küreler gibi…” dedim dışımdan ki jeton düştü. Apar topar apartmana girdim, anahtarı koyduğum yerden zor çekip çıkardım, bir hışımla girdim eve (peh, peh, peh!).

Tahmin ettiğim gibi: Tepede bir disko topu dönüyor, içerisi mor ötesi lambalarla aydınlatılmış. Ortalık leş… Alkol alınmış, meze yenmiş, keyif yapmış birileri. İmkansız… Kedi işi değil bu.

Yatak odamdan da bir ses duydum, “İşte!” dedim, benim evimi kullanan kim ise yakaladım. Baskın basanındır, yallah! Büyük bir heyecanla yatak odama koşturuyorum. Ne kadar inandıysam orada iki kişi göreceğime “yakaladım sizi!” diye bağırarak girdim içeri.

Ama tablo çok farklı: Benim yatağın üzerinde benim kedi, iki yanında da birer dişi kedi.

“Allah’ım rüya mı görüyorum!” diye haykırdığımı hatırlıyorum, sesime tepki veren kediler yerinden fırlayıp açık unuttuğum kapıdan çıkıp gittiler.

Disko topu, tabaklara servis edilmiş mezeler, rakı bardakları… Bunlar açıklayabileceğimden çok öte şeylerdi. O küçücük patilerin bu işi ortaya çıkarabileceğine ihtimal dahi vermek mümkün değil. Hadi yapabiliyor olsun da, disko topunu nereden temin edecek? (Hayır bir de çok kroydu yani…)

Evimde rakı olmaz benim, bu rakıyı kim satın aldı, nereden satın aldı, neyle satın aldı? Bilmediğimiz bir kedi uygarlığı mı var? Bu uygarlık bizim göremediğimiz başka bir tür varlıkla bir antlaşma halinde mi? Ucundan başından tutabileceğim hiçbir açıklama yok! Hem kapı pencere kapalıyken eve nereden girdi bu mahlukatlar? Yanıt bulmanın imkanı yok.

O gece nevresimleri falan değiştirdim –nasıl bir tiksintiyse artık- ama akabinde hiç uyumadım. Düşünerek hiçbir şey bulamayacağımı bildiğimdem düşünmemeye karar verdim. Akıl sağlığım için yapmam gereken tek şeyin ne olduğunu biliyordum: Taşınmak.

Nitekim ertesi gün de ilk işim emlakçının birine gitmek oldu. “Parası mühim değil, iyi bir yerde şöyle iyi kötü bir ev” diye yalvarır gözlerle baktığımı hatırlıyorum. Yine aynı mahallede ama birkaç sokak ötede başka bir evi tuttum. Kirası oturduğum yerle aynıydı ama ev biraz daha küçük. Olsun. Artık bir kedim de olmadığına göre büyük, küçük farketmiyordu.

Velhasıl, eşyaları iyi kötü topladıktan sonra ev sahibiyle hesabımızı kapatacaktık. Büyük eşyalar gitti, küçükler hala duruyordu. Ev sahibim vermiş olduğum depozitodan ne kesebileceğini görmek için her şeyin inciğine, cıncığına bakmak üzere eve geldi. Kedimin tırnaklarıyla kazıdığı kapı bana bir boya parasına mal oldu. Başka da bir masraf yok.

Her şeyi konuştuktan sonra artık anahtaları da teslim edip yollanmam gerekiyordu. Bir tanesi zaten cebimde. Yedek olanı vermek için salondaki derin vazonun içerisine elimi attım… Evet! Tahmin ettiğim gibi. Anahtar orada yoktu…

Anahtarın orada olmaması olan bitene daha basit manalar kazandırıyordu: Biri beni kötü bir oyuna getirdi ve kedimi de bir şekilde maske olarak kullandı. (Diğer uzak ihtimal: Kediler sandığımız şeyler değiller…)

Bu işin sırrını öğrenir miyim bir gün? Sanmıyorum. Evi de bıraktık gitti zaten. Belki yıllar sonra birisi gelip, “abi hakkını helal et, şarap çok iyiydi” diyecek. Ya da kedim (ya da arkasındaki hınzır) her kimse benden sonra bu eve musallat olmaya devam edecek ve benden sonra taşınan komşu her kimse ondan da bir şeyler duyacağız.  Kısmet. Zaman neler gösterecek…

Tevfik Uyar, Eylül 2012
İstanbul

Yazar Hakkında: Tevfik Uyar


Uçak Mühendisi, Sosyolog ve MBA. Organizasyonel davranış ve örgüt psikolojisi üzerine çalışmıştır. Aynı sahada doktora eğitimine devam eden Uyar, ödüllü bir bilimkurgu yazarıdır.

İlgili Yazılar

4 Comments On This Topic
  1. Özlem AKKEL
    15 Ekim 2012

    zaman zaman kahkaha zaman zaman pür dikkat kesilerek,merakla okudum,çok zevkli bir yazı tevfik,sabah sabah çok tatlı geldi..

    • admin
      16 Ekim 2012

      Teşekkürler Özlem, Ne mutlu bana. Sevgiler.

  2. Güray demirezen
    19 Ekim 2012

    Emin olmak için soruyorum tevfik bey bu bir kurgu öyle değil mi

    • admin
      20 Ekim 2012

      Girişteki “yabancı” kedi ile karşılaşma hadisesi dışında evet :)

Yorum yapın (Facebook ya da Twitter profilinizle de yorum yapabilirsiniz...)

%d blogcu bunu beğendi: