Monthly Archives: Aralık 2012

FAKİR ANNELER KIZLARINA YATIRIM YAPIYOR

Başlık garip gelebilir; ama araştırmanın sonucu tam olarak da böyle. Tabi buradaki “yatırım yapma” biyolojik bir yatırımı kastediyor ve evrimsel antropolojik bir hipoteze işaret ediyor.

(Açık Bilim Dergisi‘nin Temmuz 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

Eski Türk filmlerinin bazı klişelerini hatırlayalım:

Kızlar ağa ile ya da zengin bir çocuk ile evlendirilmeye çalışılır. Kimi zaman sevdiği adam sırf fakir diye kız verilmez. Ya da tam tersi: Zengin çocuk fakir kızı sever, ama babası kızdan ve ailesinden şüphelenir. Kızlarına “zengin bir koca bul” diyen anneler de vardır hatta.

Bir de tarihi düşünün: Osmanlı padişahları pek çok kez evlenmişlerdir ama saraya ortak bir aile çıkmaması için evliliklerini Türk ailelerin kızlarıyla yapmamışlardır. Başka coğrafyalarda başka çağlarda kızını bir prens ya da hakanla evlendirerek o prensin, hakanın ülkesinden koruma, imtiyaz alan devletlere de rastlayabiliriz.

Tamam, kabul ediyorum, varsayımsal konuşuyorum belki ama ben bunu söyledim diye bana kızmayın. “Kız verme” aracılığıyla sosyal statü değişimi özellikle ataerkil ve çok eşliliğin yaygın olduğu toplumlarda rastlanan bir gerçek. Peki… Sizce bu durum kız ve erkek doğum oranlarına etki edecek evimsel bir gelişime sebep olmuş mudur?

1970’li yıllarda kızıl geyiklerin beslenme olanakları ile kız/erkek yavrulamaları arasında bir ilişki olduğunu düşünen araştırmacılar beslenme olanakları zayıf olan kızıl geyiklerin dişi yavruladığını, ve olanakları iyi olan kızıl geyikler için de tersinin geçerli olduğunu, yani daha çok erkek yavruladığını buldular. Buna bir açıklama getirmek isteyen ekolojist Robert Trivers ve matematikçi Dan Willard, 1973’te kendi isimleriyle Trivers-Willard hipotezi olarak anılan hipotezi ortaya attılar ve “yoksul aileler kız çocuğuna, zengin aileler erkek çocuğuna yatırım yapıyor olabilir, çünkü kız çocuğu yoksul aile için statü değiştirme şansı yaratır” dediler (1). Başka bir deyişle evrimsel seçilim sürecinde kızlarına iyi “yatırım” yapabilmiş olan ‘güçsüz’ aileler, kızlarının güçlü bir aileye gelin olma yoluyla statü değiştirerek hayatta kalma olasılıklarını arttırıyor ve bu sayede nesillerini sürdürüyor. Bu da dişi yavru sahibi olan ve üstelik ona iyi yatırım yapabilen ailelerin soy devamlılığı konusunda bir avantaja sahip olması anlamına geliyor.

Trivers ve Willard’ın bu hipotezi önce bazı başka gözlemsel çalışmalarla desteklendi. Statünün farklı anlamlar ifade ettiği farklı türlerde ise varyasyonlar arandı. Nitekim makaklar üzerine yapılan bir çalışmada da benzer bulgulara rastladılar: Baskın olmayan makak dişilerinde dişi yavrulama oranı yüksekken, baskın makak dişilerinin ise daha çok erkek yavrusu oluyordu. 2001 yılında Larson ve arkadaşları ise Trivers ve Willard’ı biyolojik bulgularla desteklediler. Araştırmacılar büyükbaş hayvanlarda kanda dolaşan yüksek seviye glukozun erkek blastosistlerin hayatta kalma şansını arttırdıklarını bularak Trivers ve Willard hipotezinin biyolojik mekanizmasını örneklendirdiler (2).

Trivers-Willard’ın hipotezi, özellikle erkeklerin çok eşli olduğu türler/toplumlar için ortaya atılmıştı. Hipoteze göre bu türlerde zengin erkekler pek çok eş sahibi iken, fakir erkekler ya bir eşe sahiptir, ya da hiç eşleşemez. Öte yandan zengin erkekler pek çok dişiyle eşleşirler. Dişiler, yoksul ailenin statü değiştirme ya da hayatta kalabilmesi için anahtar rolü oynar.

2006 yılında Hindistan’daki 1.1 milyon hanede yapılan bir araştırma annelerin eğitim durumu (dolayısıyla da statü) ile erkek çocuk sahibi olma arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. 2007 yılında Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, 48 milyon doğumu ve 310.000 çocuk ölümünü masaya yatırdılar ve evli, iyi eğitilmiş ve genç annelerin daha çok erkek çocuk doğurduğunu, erkek bebek ölümlerinde ise evlenmemiş, genç annelerin öne çıktığı sonuçlarına ulaştı (ancak bu çalışmanın çok güçlü ilişkiler ortaya koyduğunu düşünmüyorum; zira ABD toplumu erkeklerin birden fazla kadınla evlenmelerine izin verilen bir toplum değil). Zira Trivers-Willard’ın varsayımları geçerli olmadığında sonuçlar tutarsız da olabiliyor. Sözgelimi Cameron ve Dalerum, Forbes’un milyarder listesi için de aynı şeyin geçerli olup olmadığına baktılar: Ortada bir ilişki yoktu (3).

Haziran ayında yayınlanan bir çalışma, Trivers-Willard’ın hipotezini insan türü için de doğrular nitelikte. American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayınlanan, Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Masako Fujita liderliğinde yürütülen çalışma, erkeklerin çok eşli olduğu Kenya kasabalarında 83 anneden alınan süt örnekleri üzerine yapılan bir incelemeyi içeriyordu (4)(5).

Nature dergisinde de yayınlanan araştırmanın sonuçları ilgi çekici: Yoksul annelerin kız çocukları olduğunda verdikleri süt, erkek çocukları olduğunda verdikleri sütten besin değeri ve yağ içeriği açısından daha zengindi.

Kanımca Fujita’nın çalışması daha pek çok topluma uygulanarak enteresan bulgulara ulaşılabilir. Özellikle Türkiye’de bu durumun nasıl olduğunu da merak etmiyor değilim.

Açık Bilim Dergisi, Temmuz 2012
http://www.acikbilim.com/2012/07/guncel/fakir-anneler-kizlarina-yatirim-yapiyor.html

Notlar:

(1) İlgili yayın: Trivers, R.L., & Willard, D.E. (1973). Natural selection of parental ability to vary the sex ratio of offspring. Science, 179: 90–92.
(2) Larson, M. et al. (2001). Sexual Dimorphism among Bovine Embryos in Their Ability to Make the Transition to Expanded Blastocyst and in the Expression of the Signaling Molecule IFN-τ. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. 98:17; 9677–9682
(3) http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0004195
(4) Anthropology: Rich milk for poor girls. Nature, 07 June 2012
(5) İlgili yayın: Masako Fujita, Eric Roth, Yun-Jia Lo, Carolyn Hurst, Jennifer Vollner, Ashley Kendell. In poor families, mothers’ milk is richer for daughters than sons: A test of Trivers-Willard hypothesis in agropastoral settlements in Northern Kenya. American Journal of Physical Anthropology, 2012

Kaynaklar:

1) Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2012/06/120621113339.htm
2) Wikipedia
3) http://academiccommons.columbia.edu

UZAK GEZEGENLER-1: Ordaaa, bir gezegen var uzakta…

Güneş sistemi dışındaki gezegenler hakkındaki bilgilerimiz giderek artarken, bilim kurgu filmlerinde hayal edilmiş manzaraların bir yerlerde gerçek olduğunu öğrenmeye devam ediyoruz.

(Açık Bilim Dergisi‘nin Temmuz 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

Yeni keşfedilen gezegenlerden Kepler-35’e ait temsili resim. Satürn boyutlarındaki gezegen birisi bizim güneşimiz, diğeri güneşimizin %79’u büyüklükte olan bir ikili yıldız sistemi çevresinde 21 günde bir dönüyor. (Illustrasyon: Lynette Cook, NASA)

İlkokul sıralarında iken hepimizin söylediği o meşhur şarkıyı hatırlamayan var mı? “Ordaaa, bir köy var uzakta…” dizeleriyle öğrendiğimiz o şarkının bestesini hala anlayabilmiş değilim. Niçin “uzaktaki o köy, ev bizimdir!” diye coşkuyla değil de acıyla söylenir bilemedim ve bilemeyeceğim de. Ancak… Belki de bu şarkıyı günü gelince değiştirmek gerekecek. Henüz erken ama, keşfedilen yeni gezegenlerle her geçen gün evrenin kalabalıklığını anladıkça, merak, keşif ve belki de fetih duygularımız giderek kabarıyor; bu kürede sıkışıp kalmış türümüz için yeni umutlar doğuyor.

Güneş sistemi dışındaki gezegenleri keşfimizden çok önce, aslında kendi güneş sistemimizde bizden başka gezegenler olduğu bilgisine bile sahip değildik. Hatta o günün astronomi bilgileri, Dünya’nın da bir yıldız çevresinde dönüp duran herhangi bir gezegen olduğunu söylemekten çok uzaktı ve Dünya diğer cisimlerin çevresinde döndüğü bir merkez kabul ediliyordu. Diğer gezegenlerin her zaman yerinde duran yıldızların aksine oldukça hareketli ve “manasız” hareketlere sahip olmaları yeryüzündeki meraklı toplulukların ilgilerini çok çekmişti. O günkü insanları şaşırtacak bu hareket dinamikleri, onların kutsal olduğunun düşünülmesine ve sonunda ortaya astrolojinin çıkmasına sebep olacaktı. (Ne gariptir ki bugün onların da alelade bir gezegen olduklarını bilmemize ve fiziksel tüm dinamiklerini öğrenmemize rağmen astroloji hala nüfusun büyük çoğunluğunun inandığı bir inanç sistemi olarak kalmıştır.)

Bir idam ve hayal kırıklıkları…

Antik Yunan’da gökyüzü hakkında pek çok düşünce kol gezse de diğer yıldızlar ve olası gezegenleri hakkındaki bugünkü bilgilerimize en yakın önerme gezegenlerin ne olduklarını anladıktan bir süre sonra, 16. yy sonlarında, Bruno tarafından ortaya atıldı:

Giordano Bruno, evrendeki diğer yıldızların çevresinde de bizimki gibi gezegenler olduğunu söylediği için 1600 yılında engizisyon mahkemeleri tarafından yakılarak öldürüldü.

İtalyan filozof, matematikçi ve astronom Giordano Bruno, güneşin de bir yıldız olduğunu, ve daha bir çok yıldız olduğuna göre onların çevresinde de bizimki gibi başka dünyaların olabileceğini öne sürdü, ama maalesef kabul görmedi. Hatta bu iddia onun 1600 yılında Roma Engizisyon Mahkemesi tarafından kazığa bağlanarak diri diri yakılarak öldürülmesine sebep oldu.

Engizisyon mahkemesinin gücünü yitirmeye başladığı zamanlarda, mahkemenin nüfuzunun erişmediği Prag şehrinde Kepler’in gezegenlerin eliptik yörüngesini keşfederek güneşi merkeze oturtması, tabiri yerindeyse güneşin bir yıldız olarak, gezegenlerin de onun çevresinde dönen gökcisimleri olarak tescili oldu. Göğe dair bildiklerimiz hızla değişirken kilisenin iddiaları bir bir çürüdü. Kısa süre sonra Bruno’nun fikirleri de pek çok düşünür tarafından benimsendi. Hatta kütleçekim esaslarını bulan Isaac Newton da, yıldızların güneş benzeri sistemlerin merkezi olabileceğini, dolayısıyla onların etrafında da gezegenler bulunabileceğini öne sürenler arasında yer aldı.

Ne var ki o zamanın teleskopları uzak yıldızları detaylı bir şekilde incelemekten çok uzaktı ve gökyüzü gözlemlerinde çok hassas ölçümler yapabilmek mümkün değildi; ama teknik imkansızlıklar hep böyle sürmedi. 19. yy. ortalarına doğru gerek teleskop, gerekse radyo astronomi alanındaki gelişmeler çok daha uzak yıldızları çeşitli açılardan inceleyip değerlendirmemize, hassas ölçümlerle onların o değişmeyen görüntüsünde bir takım anormallikler ya da dengesizlikler olabileceğini hissedebilmemize imkan vermeye başladı.

1855 yılında Capt. W. S. Jacob 16.6 ışık yılı uzaklıktaki 70 Ophiuchi çifte yıldız sistemini izleyerek yıldızların yörüngesel durumunda orada başka bir cisim varmışçasına görünen bir anormallik olduğunu raporladı. 1890 yılında bu bilgiye Chicago Üniversitesi’nden Thomas J. J. See’nin gözlemi eklendi. See’ye göre yıldızlardan birinin yörüngesinde var olması muhtemel bir cisim sebebiyle yıldızın konumunda 36 yılda bir anormallik oluşuyordu. Bu fikir onu benimseyen astronomlara büyük heyecan verse de Forest Ray Moulton’un iddia edildiği şekildeki bir üçlü sistemin kararlı olamayacağını ispatlayan makalesiyle gözlemcilerin uzak bir gezegene yönelik umutları tarihin mezarına gömüldü.

1950’li yıllarda ise Swarthmore Kolejinden Peter van de Kamp, Ophiuchus takım yıldızında yer alan ve Dünya’mıza 6 ışık yılı mesafesiyle en yakın üçüncü yıldız konumunda olan Bernard’ın Yıldızı’nı gözlemleyerek çevresinde bir gezegen olabileceğine yorulabilecek –ve bugün hatalı olduğu kanıtlanan- bulgulara ulaştı. Bir süre sonra Hollandalı bilim adamının keşfettiği anormalliklerin teleskopun lensi çıkarılıp, temizlenip tekrar takıldığında oluştuğu ve hatta bu durumun sadece Bernard’ın yıldızında değil, lens her çıkarılıp temizlendiğinde diğer yıldızlarda da gerçekleştiği ortaya çıktı. Buna rağmen Kamp, 1980 yılına kadar iddiasından vazgeçmedi ama asla doğrulayamadı.

En son 1991’de PSR 1829-10 atarcası (pulsar) çevresinde bir atarca gezegen keşfedildiği iddia edilse de, bir süre sonra bu ekip kendi gözlemlerini çürüterek iddialarından vazgeçti.

Ve nihayet: Yalnız değiliz…

Atarcalar tıpkı bir deniz feneri gibi süresi belli bir döngüde uzaya radyo dalgaları gönderen nötron yıldızlarıdır. Nötron yıldızları süpernova patlaması sonucu ortaya çıkarlar. Arta kalan bulutsu (nebula) kalbinde bir nötron yıldızı bulunur ve bu artıklardan yeni gezegenler oluşarak bu nötron yıldızının çevresinde dönebilirler. (Animasyon: Wikipedia)

1991’de Lyne ve ekibi yukarıda bahsettiğimiz atarca gezegeninin varlığını doğrulamaya çalışırken aslında çok daha sağlam bir bulguya ulaşılalı 3 yıl olmuş ancak henüz doğrulanamamıştı. 1988 yılında Kanadalı astronomlar Campbell, Walker ve Yang, Cepheus takım yıldızında bulunan ve bize uzaklığı 45 ışık yılı olan Gamma Cephei yıldızı çevresinde var olan bir gezegene dair gözlemlerini yayınladılar. 1990’da bu keşfi destekleyecek yeni bulgular ortaya çıksa da zamanın gözlem teknolojisinin henüz kanıtları sunacak kadar gelişmemiş olması bu keşif hakkındaki kuşkuların sürmesine yol açacak, hatta gezegenin varlığı 2003 yılına dek doğrulanamayacak, araya başka bir çok gezegenin keşifleri girecekti.

Gözlemlenen ilk gezegen 1988’te gözlenen bu gezegen olsa da varlığı ilk doğrulanan gezegen 1992’de Aleksander Wolszczan and Dale Frail tarafından PSR 1257+12 atarcası çevresinde keşfedilen bir atarca gezegenidir.

Bir atarca gezegenin keşfi elbette bizim güneşimiz gibi bir anakol yıldızı çevresinde dönen bir gezegenin keşfiyle aynı tadı vermez, çünkü Dünya bir anakol yıldızı olan güneşin etrafında dönmektedir. Eğer içimizde bir yerlerde Dünya’mız gibi gezegenler olduğu ve bir gün o gezegenden bu gezegene cirit atacağımızı ya da gidip yeni bir yuva sahibi olacağımızı düşünüyorsak bir atarca gezegeni keşfetmeyle bitmemiştir bu iş. Uzaklardan bize gülümseyen, bizim yıldızımız gibi bir yıldız etrafında da gezegenler olduğunu gözlemleyebilmeliydik!

İşte bu gözlem haberi üç yıl sonra, yüksek çözünürlüklü spektroskopi teknolojisinin yardımıyla, 1995’te Cenevre Üniversitesi’nden geldi. Michel Mayor ile Didier Queloz, Dünya’mıza 50.9 ışık yılı uzaklıkta bulunan, güneşimizle aynı tipteki bir yıldız olan 51 Pegasi yıldızı çevresinde bir gezegenin varlığına parmak bastılar.

Bu keşiften sonra yöntemlerin gelişmesi ve çeşitlenmesi ile güneşötesi gezegenlerin yenileri bir çorap söküğü gibi geldi. Üniversiteler yeni gezegen keşfetmede birbirleriyle yarışır hale geldiler ve 20 yılda daha bir çok gezegenin keşfine imza atıldı. O kadar ki, bu yazının yazıldığı tarihte (24.06.2012) toplamda 778 güneş sistemi dışı gezegen keşfedilmiş ve kataloglarda yer almıştı.

Keşif yöntemleri

İnsanın varolmasından başlayarak, günümüzden50-60 yıl öncesine değin büyük ölçüde çıplak gözün esiri olan astronomi, fotoğraflama, görüntüleme ve en nihayetinde hassas ölçüm aletleri ve bilgisayarlar yardımıyla büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. Başta spektroskopi teknolojisi olmak üzere, gözlem, ölçüm ve görüntü işleme teknolojilerindeki ilerleme, evrenin sırlarını ve evrendeki diğer coğrafyaları keşfetmemize büyük katkıda bulundu.

Güneş gibi çevresinde bir çok gezegen bulunan yıldızların merkezleri zaman içerisinde oldukça düzensiz bir biçimde konum değiştiriyormuş gibi bir görüntü verebilirler. Resimde, güneşin yıllar içindeki hareketi gösterilmektedir. (Kaynak: Wikipedia)

Güneş sistemi dışındaki gezegenlerin keşfi, bir ya da bir kaç yöntemin birlikte kullanılması ile gerçekleştirilir. Artık oldukça da kolaylaşmıştır. Bu yöntemlerin tamamının temelindeki teorik bilgiye on yıllardır sahip olduğumuzu da tekrar hatırlatmak isterim: 1992 yılına değin güneş sistemi dışında gezegen keşfedilmemiş olması bilgilerimizin yetersizliğinden değil, gözlemlerimizin imkansızlıklarındandır.

Gezegenlerin büyük çoğunluğu, kendi varlıklarının yansıttığı ya da yaydığı ışınların gözlemlenmesi ile değil, yarattıkları dinamik etkilerin ölçülmelerine dayanan yöntemlerle keşfedilmiştir. Dolaylı yöntemlerden bahsetmeden önce, bazı gezegenlerin güçlü teleskoplarla elektromanyetik spektrumun çeşitli bantlarındaki ışıklarının analiziyle doğrudan gözlenebileceğini, fakat ancak otuz kadar gezegenin doğrudan gözlemle görülebildiğini de ilave etmek gerekir. (Beta Pictoris sistemindeki bir gezegenin doğrudan gözlemine imkan veren fotoğrafı için tıklayınız).

Ancak büyük bir çoğunluğu, gezegenin yıldızı üzerinde ya da yıldıza ait ışık üzerinde yarattığı kinematik ya da optik etkiler sayesinde keşfedilmiştir. Bu etkileri kullanarak ortaya çıkarılan keşif yöntemleri aşağıdaki gibidir:

Açısal Hız ve Doppler Yöntemi: Hızla giden bir ambulansın bize yaklaşırken siren sesinin tizleşmesi ve bizden uzaklaşırken de pesleşmesi Doppler tarafından formülize edilmiştir ve bu yüzden “Doppler Etkisi” olarak anılır. Genelleştirilmiş bir tanım yapacak olursak, dalgalar onu yaratan kaynağın hızından etkilendikleri için, kaynak bize yaklaşırken dalga boyu kısalır (ışık için maviye kayma, ses için tizleşme), uzaklaşırken ise uzar (ışık için kırmızıya kayma, ses için pesleşme).

Şu halde bir yıldızı gözlemleyerek onun bizden uzaklaşma ya da bize yaklaşma hızındaki değişikliklerini, onun ışığının maviye ya da kırmızıya kayma oranlarından anlayabiliriz… İşte bu prensip, gözlenen bir yıldızın çevresindeki gezegenin yıldıza olan kütle çekimi etkilerini anlamamıza yardımcı olur. İyi bir spektrografla bir yıldızın açısal hızındaki 1m/s’lik değişim bile kolaylıkla tespit edilebilir.

Yüksek çözünürlüklü teleskoplar ve alınan görüntüyü işleyen spektrograflar sayesinde bu yöntem gezegenlerin keşfinde etkin olarak kullanılmıştır. 716 gezegen bu yolla keşfedilmiştir.

Geçişlerin Tespiti: Bir yıldızın çevresinde dönen gezegenlerin belli bir periyotta döndüğünü ve bu dönüşleri aynı sürede tamamlayarak “yıl” kavramını oluşturduklarını yüzyıllardır biliyoruz. Bu adet, bittabi güneş sistemi dışındaki gezegenler ve onların kendi gezegenleri için de geçerlidir.

Gözlemlediğimiz bir yıldızın çevresinde dönen gezegen her geçişinde bir tür “minik” tutulma yaratarak onun parlaklığında bir miktar azalmaya sebep olacaktır. İşte bu azalmanın periyodu ve miktarı anlaşıldığında artık elimizde bir adet gezegen gözlemi vardır. 205 adet gezegen bu yolla keşfedilmiştir. Yıldızın çevresinde birden fazla gezegen dönüyorsa eğer, yöntem biraz daha değişir ve adı “Geçiş Zamanlaması Değişim Ölçümü” adını alır.

Kepler 4-8b gezegenlerinin yıldızlarının önünden geçişi sırasında yarattıkları tutulma kaynaklı parlaklık kayıpları şekilde görülüyor. (Mikulski Archive For Space Telescopes, (1))

Bu yöntem aynı zamanda bize gezegen hakkında bilgi sağlar; zira gözlenen yıldızın bu gezegenin atmosferinden geçerek gelen ışığı da spektroskopi yöntemiyle incelenebilir ve gezegenin atmosferi hakkında hatırı sayılır bilgiler elde edilir.

Geçiş Zamanlaması Değişim Ölçümü: “Geçişlerin Tespiti” yönteminde anlatılanlar, yıldızı çevresinde tek başına dönen yalnız bir gezegen için uygun olsa da gezegenler birbirlerini de etkilediklerinden gezegen sayısı arttıkça durum farklı bir hal alır. İşte bir yıldızın çevresinde birkaç gezegen var ise, bunu da anlamamıza yarayan başka bir yöntem daha vardır.

Bu yöntem, alttaki videoda gösterildiği gibi, tek başına bir gezegenin sabit periyodu olmasına karşın, birden fazla gezegenin birbirlerine olan etkileri sebebiyle belli bir hesaplama ile erişilebilecek çoklu etki sonucu oluşan bir periyodu verir bizlere.

Örneğin tek başına bir gezegen 136 gün 12 saat 14 dakika 25 saniyede bir dönüş gerçekleştirirken, başka gezegenlerin varlığı sebebiyle bu durum her dönüşte dakikalar veya saniyeler mertebesinde bir fark yaratabilir. NASA’nın hazırladığı aşağıdaki video, söylenmek isteneni iyi bir şekilde açıklayacaktır.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=zxDXT8qIqQ0&w=480&h=360]

Video: NASA, Tek ve çift gezegenli yıldızların geçiş zamanlamalarının ölçülmesi

Kütleçekimsel Mikromercekleme: Einstein fotonların da kütleçekiminden etkilendiğini iddia etmiş, bu iddiası bir süre sonra bir güneş tutulması sırasında ispatlanmıştı. Bugün pek çok gözlemle zaten kanıtlanan bu olayın varlığından şüphe etmiyoruz.

Gözlemlediğimiz yıldızlar da arka planda yer alan diğer yıldızların ışığında sapma meydana getirerek bir mikromercekleme durumu yaratırlar. İşte bu mikromercekleme durumu da bölgeden geçiyor olan bir gezegen tarafından küçük değişikliklere uğrar. Bölgenin sürekli izlenmesi halinde tespit edilen bu küçük değişimlerin ölçümü, bize orada yer alan gezegen hakkında fikir verir. Diğer yöntemlere göre daha az kullanılan bu yöntem sadece 16 adet gezegenin varlığını anlamada kullanılmıştır.

Atarca Zamanlaması: Atarcalar, döndükleri sırada periyodik olarak radyo dalgaları yayarlar. Tıpkı bir deniz feneri gibi. Bir atarca çevresinde yer alan bir gezegense, bu periyodik yayınlamada küçük zamanlama sapmalarına sebep olurlar ve bize orada var olan bir gezegeni keşfetmek için yeteri kadar bilgi verirler. 15 adet gezegen bu yolla keşfedilmiştir.

Yıldız Halkaları Ölçümü: Satürn benzeri gezegenlerde olduğu gibi, yıldızlar da yaşamlarının farklı evrelerinde çevrelerinde gaz, toz, göktaşları gibi atıklardan oluşan bir halka bulundurabilirler. Bu halkalar yıldızın ışığını emerek yaydıkları kızılötesi ışınlardan tanınır ve tespit edilirler. Bazı gezegenlerin varlıkları, bu kızılötesi ışınımlar gözlemlenerek anlaşılabilir. Bu yöntem bir gezegenin varlığını tespit etmede birincil bir yöntem olmasa da varlığının doğrulanmasına bir araç olarak kullanılabilir.

Astrometri, gezegen ve yıldız arasındaki kütleçekimi mekaniğine dayalı bir tespit yöntemidir.

Astrometri: Astrometri yöntemi bir yıldızın konumunun kesin olarak ölçülmesine ve bu yıldızın çevresinde bir gezegen var ise bu gezegenin dönüşü sırasında kütleçekiminden dolayı yıldızın konumunu bir miktar değiştireceği ilkesine dayanan bir yöntemdir. Bu yöntem gezegenlerin keşfinde çok sağlıklı sonuçlar vermez; zira hayalkırıklığı yaratan ilk keşifler de astrometrik gözlemlere dayanıyordu, ancak astrometri varlığı kesin olarak tespit edilmiş gezegenlerin kinematik özelliklerinin anlaşılmasında ve varlıklarının doğrulanmasında önem kazanır.

Gezegenin Evreleri: Keskin bir tespit yöntemi olmamakla birlikte iki gezegenin keşfinde ana yöntem olmuştur. Gezegenler de yıldızlar çevresinde dönerlerken konumlarına göre tıpkı ayın evrelerinde olduğu gibi evrelere sahip olurlar. Bugünkü teleskoplarımız bu evreleri kesin olarak tespit edemeseler de yıldızlan alınan ışınlardaki değişimler ve oluşan kombinasyonlar gezegenler hakkında fikir verir.

Polarimetre: Olası bir tespit yöntemi olan polarimetre ile henüz hiç gezegen keşfedilmemiştir ama yeri gelmişken teorisinden bahsedelim: Yıldızlardan gelen ışıklar düzensiz ve polarize edilmemiştir, ancak bu ışıklar bir gezegenin atmosferinden geçerek geldikleri zaman atmosferdeki moleküller sebebiyle polarize olurlar. Polarimetre yoluyla gezegenlerin keşfedilebileceği düşünülmektedir.

Fikri bir devrim!

Uzay canlılar için hiç de uygun bir boşluk değildir. Boşluğun bulunmadığı yerde de büyük ölçüde, şiddetli patlamaların meydana geldiği yıldızlar bulunur. Gezegenler, korkunç büyüklükteki uzayda, canlıların sığınabileceği nadir, ender bulunur güvenli limanlardır. Görece evrenin çok ama çok küçük bir hacmini kaplamaktadırlar. Tüm uzayı düşündüğünüz zaman canlıların var olabileceği ve yaşayabileceği alanların oranı, bir anlam ifade etmeyecek kadar küçüktür.

Şimdilik üzerinde canlı varlıkların yaşadığını bildiğimiz tek gezegen Dünya gezegeni. Belki de bu yüzden insanlığın kainatı anlamaya başladığı ilk andan bu yana Dünya’nın kainatta özellikli bir konuma sahip olduğu,başka bir gezegen olmadığı ve canlıların da sadece burada var olabileceği düşünüldü. Dünya’nın ayrıcalıklı konumu olduğuna karşı düşüncelerin her çağda can aldığını ya da sahiplerine acılar çektirdiklerini biliyoruz. Galileo ve Bruno bunun en bilinen örnekleri. Felsefe’nin altın çağında, Antik Yunan’da dahi bu görüşlerinden dolayı acı çeken filozoflar biliyoruz. Fakat bu inanç, önce kendi sistemimizdeki gezegenlerin varlığının anlaşılmasıyla, daha sonra da diğer yıldızlardaki gezegen sistemlerinin keşfiyle ciddi sarsıntıya uğradı. 1992 yılından bu yana 778 adet gezegen keşfedildi! Hatta Kepler 22b’nin keşfiyle, Dünya’ya ölçü ve özellik bakımından benzer gezegenlerin varlığı da keşfedildi ki, bu keşif başka gezegenlerin hayat barındırabileceği ihtimalini destekleyen önemli bir bulgu.

Keşfedilmiş ve daha keşfedilmemiş pek çok gezegenin muhtemelen bir kısmı Dünya’ya çok benziyor. Hatta bir kısmı Dünya’dan çok daha güzel manzaralara, dağlara, taşlara, yaylalara bile sahip olabilir. Artık bilimkurgu filmlerinde hayal edildiği ve arzulandığı gibi, bir ikili yıldız sistemine dahil olan, günde iki kez günbatımı manzarası veren gezegenler bile bulunduğunu biliyoruz. Biliyoruz ki, güneş de anakol yıldızlarından herhangi bir tanesidir ve daha onun gibi nice yıldız ve o yıldızlar çevresinde nice gezegenler var. Güneş sistemimizde olduğu gibi pek çok gezegen, evrende kendi yıldızlarının çevresinde milyarlaca yıldır dönüp durmaktadır.

Bu, ümit demektir. Bu hem evrendeki derin yalnızlığımızın geçerli olmadığı, hem de eğer ki yerküremiz bir felaketle karşılaşır ise, ve teknolojimiz de buna müsait olursa, başka gezegenlere göç etme deneyimini yaşayabileceğimiz anlamına gelmektedir.

Aslına bakarsanız bu adım, insan medeniyetinin en önemli adımlarından birisidir ve fikirlerde gerçekleşmiş bir devrimdir. Geçmişte insanın coğrafi keşifler gerçekleştirmesi ve en büyük atılımlarını da bu keşiflerden sonra yapmış olduğu gibi; biz de sıradaki büyük adımları bu keşifleri takiben atacak olabiliriz. Hele ki bir gün, evren denen sonsuzlukta bizden başka canlıların olduğunu öğrenirsek, ve hatta bir gün bu gezegenlerden birinde doğal olmayacak kadar anormal, gelişmiş bir uygarlığa ait bir mesaj keşfedersek, bu burnu büyüklüğümüzün ve kibrimizin de sonu olacaktır.

Yazımıza son verirken, daha önce Açık Bilim ekibi olarak hazırladığımız, bu konuda yazılmış en güzel metinlerden birini, Carl Sagan’ın “Soluk Mavi Nokta”sını da paylaşmak isteriz.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=cqJQMPryBcY&w=480&h=360]

(Dış gezegenlerle ilgili başlatmış olduğumuz bu yazı dizisinin sıradaki bölümünde, bugüne dek yapılmış kaydadeğer gezegenlerden bahsedecek, bu gezegenlerin en küçüğünden en büyüğüne, özellik ve ebat olarak nasıl sıralandıklarını belirteceğim. Önümüzdeki sayıda görüşmek üzere.)

Açık Bilim, Temmuz 2012http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/uzak-gezegenler-1-ordaaa-bir-gezegen-var-uzakta.html

Kaynaklar ve Notlar:

(1) http://archive.stsci.edu/prepds/kepler_hlsp/
(2) Wikipedia ilgili makaleler
(3) The Extrasolar Planets Encyclopedia, http://exoplanet.eu/
(4) NASA, Kepler Programı – http://kepler.nasa.gov/

HAVALİMANLARINDA RETİNA TARAMASI VE KİŞİSEL HAKLAR

Demokrasi sadece bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda bireysel hak ve özgürlüklerimiz için bir hak paketidir. Demokratik, otoriter ya da totaliter rejimleri birbirinden ayrıran en önemli kısım, vatandaşlara sağlanan hak ve özgürlükler kısmıdır.

İngiltere’de doğan Westminster tipi demokrasi parlamenter demokrasi olarak birer birer modern ülkelerin yönetim biçimi haline gelirken, dünyanın paralel olarak birinci ve ikinci dünya savaşlarına, faşizme, nasyonal sosyalizme ve komünizme şahit olması dönem yazarlarının geleceğe yönelik karamsar dünyalar yaratmasına sebep oldu.

Şüphesiz bu korku ütopyalarından, yani distopyalardan en meşhurları George Orwell’a ait “1984” ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz bilimkurgu üstadı Ray Bradbury’e ait olan “Fahrenheit 451”dir. Modern sinemanın gelişmesi ve yaygınlaşması da bu tipteki eserlerin sayısı ve yayılımındaki artışı körükledi.

Bu korku ütopyalarının ortak özelliklerinden birisi otoritenin kişiler üzerindeki sınırsız denetimi… Kanımca bu özgür bir bireyin sahip olduğu doğal bir korku. Bu eserlerin her birinde bugün “Totaliter Rejim” olarak anlandırdığımız, dolayısı ile demokrasiyle çelişen sistemler, her vatandaşı ayrı ayrı takip eder ve kendisi için tehdit yarattığı noktada vatandaşın ceza hükmü neyse uygulanır.

Konu bireysel hak ve özgürlüklerimiz olunca kulaklara korkunç gelen bu durum suç ve suçlu takibi söz konusu olduğunda biraz hoşgörülebiliyor, çünkü vicdanlarımız bir buçuk saatlik bir filmde bile zalim karakterin filmin sonuna kadar, yani çabucak cezasını bulmak istiyor. Bu yüzden havaalanlarındaki sıkı güvenlik önlemlerinin bahanesi daima bizim güvenliğimizdir. Pek çok kez ikinci, hatta üçüncü kez taramadan geçmeye, ya da kemerimizi, inciğimizi, cıncığımızı çıkarmaya itirazımızın olmamasının sebebi bunun bir bakıma gerekli olduğudur. Aslında bu sadece emek gerektiren bir husus ve bize külfeti o kadar da fazla değil.

Ancak Honeywell’in, ABD’nin ülke güvenliğini sağlama ile yükümlü kurumu Department of Homeland Security ile imzaladığı protokolün öngördüğü yeni teknoloji bu denetim ve takip işinin cılkını çıkaracak gibi görünüyor, çünkü bu teknoloji şartnamedeki özellikleri sağlarsa bir havaalanına girip çıkan herkesin her saniye nerede olduğu bilinecek ve takip edilebilecek.

Geliştirilmesi düşünülen teknoloji havaalanında bulunan kişilerin retina taramalarını gerçekleştirecek. Bunu yapabilmesi için kurulu ve yayılı cihazlardan herhangi birisine 2 saniye bakmanız yeterli. Gözünüze gönderilen kızılötesi ışınlar retinanızın bir kopyasını alırken bu kopya azami 30 saniye içerisinde retina veritabanı ile karşılaştırılacak ve böylece orada olduğunuz belgelenecek. Bu cihaz şüphesiz önce ABD’de kullanılacak, ancak ticarileşip Dünya’ya açılmaması için hiçbir sebep yok. Böylece sadece güvenlik nedeniyle tüm vatandaşların havaalanında otomatik olarak fişlenmesi sözkonusu olacak ve bu bana biraz hak ihlali gibi geliyor.

Bu gibi teknolojiler geliştikçe, özgürlük ve haklarımızın ihlali ile suçun, suçlunun takibi, ya da olası bir güvenlik ihlalini birbirinden ayıran noktanın tam olarak ne olduğu ve bu ikisinin birbirine karışmamasının, hakkımızda sahip olunan bilgilerin kötüye kullanılmamasının güvencesinin nerede olduğu sorusu gündeme geliyor. Şüphesiz bu iki sorunun yanıtı da “hukuk”tur. Tabi ki adil, hak ve özgürlükleri esas alan bir hukuk. Yoksa zalimin de bir hukuku var.

Lakin şu da bir gerçek ki, bu hukukun otorite, yani devlet ile vatandaş arasındaki bu “bilgi” ilişkisini düzenlemekten daha kapsamlı olmasına da ihtiyaç var: Zira akıllı cihazlar artık her daim nerede olduğumuzu biliyorlar. Hatta neyi sevdiğimizi, neyi aradığımızı, hangi reklamlara tıklayabileceğimizi bile. E hepimizin fotoğrafları, arkadaşlarının adları ve bilgileri internette var. Bize eğlenceli bir platform sunan herhangi bir yerle bunları paylaşmaktan sakınmıyoruz.

Önümüzdeki yirmii yılın en büyük sorunlarından birinin kimliğimize dair bilgilerin özel ve resmi kaynaklarca bulundurulması ve ortaya çıkacak skandalların bu bilgilerin pazarlanması üzerine olabileceğini tahmin edersem, çok da uçmuş olmam herhalde değil mi?

Not: 7 Ocak’ta yayınlanacak olan Açık Bilim dergisinin 15. Sayısında “Kişisel Verileri Koruma Bilmecesi: Koruyalım ama nasıl?” başlığıyla Merve Gözüküçük’ün bilgilendirici bir yazısı yayınlanacak. Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlere ilgili yazıyı okumalarını tavsiye ederim.

 

SIRTIMIZI KAŞIYAN TEKNOLOJİ

Çok değil, yaşı yirminin üzerinde olan herkes bilir ki, eskiden her şey bu kadar kolay değildi ve teknoloji çok hızlı ilerledi…

Teknolojinin hayatımıza çok şey kattığı yadsınamaz. Hele ki şu ceplerimizdeki aletler yaşam tarzlarımızı epey değiştirdi. Bu kadar çok işlevi bir arada barındırmaları harikulade ve şaşırtıcı. Hatta öyle ki, iPhone ilk çıktığında da espri konusu olmuş, ABD ve İngiltere’de bizdeki  “Olacak o kadar” benzeri programlar duş telefonu olarak kullanılmaktan, sırtı kaşımaya kadar pek çok işlevi barındıran iPhone skeçleri oynamışlardı.

Teknolojinin getirdiklerinin yanında götürdükleri de var… İyiler ve kötüler saatlerce tartışılabilir, haklarında sayfalarca, ciltlerce de yazılabilir… Ama bu yazıda bunu tartışmayı amaçlamıyoruz, bu yazıda “zurnanın zırt dediği” yeri göstermeyi amaçlıyoruz:

Dün Sabah Gazetesi’nde bir haber çıktı. Haber oldukça kısa. Diyor ki:

Katar Havayolları’nın jet-lag’i önleyen Boing 787 Dreamliner uçağı Londra’ya indi. Uçakta zaman dilimleri geçilirken insan vücudunun değişime adapte olamama durumunu önleyen teknoloji bulunduğu belirtildi. Doğa dostu uçakta azaltılmış emisyon, daha az kabin sesi ve daha temiz kabin havası sunulduğu kaydedildi. Tavanı diğer uçaklardan daha yüksek olan 787’nin pencereleri de daha geniş.

Yok artık… Uçakta zaman dilimleri geçirilirken insan vücudunun değişime adapte olamama durumunu önleyen teknoloji…

İnsanın gözünün önüne bilimkurgu romanlarından çıkma şeyler geliyor:

İçeride bir uzay-zaman bükücü var, uzay zamanı hızlandırıyor, bu sayede vücut saati tüm yolculuğu on dakika sürmüş gibi algılattırıyor, ve böylece jet-lag’e uğramıyoruz… Bu mudur?

Yoksa içeride insanların bağlandıkları modüller var ve bu modüller insanın kendi vücut saatine has olmak üzere, düzenleyici hormonlar ya da ilaçlar mı zerkediyor?

Olanı söyleyelim… Olan aslında sadece: “Boeing 787 konforlu bir uçuş sağlıyor”

Jet-lag etkisi aslında biri direkt, biri dolaylı iki etkinin bireşimi.

Birincisi haberde de bahsedilen “zaman dilimleri geçme”den kaynaklanan etki. Sözgelimi, İstanbul’dan gündüz biniyor, 10 saat ABD’ye yolculuk ediyorsunuz, bir iniyorsunuz ki, yine gündüz. Geceye de daha çok var. Oysa vücut alıştığı zaman dilimine bağlı olarak yaşamak ve davranmak istiyor, fakat vardığınız yerde zaman öyle işlemiyor. Tıpkı zaman yolculuğu yaşanmış gibi… İşte bu farkın insanda yarattığı fizyolojik ve psikolojik etkiler direkt olarak Jet-lag’i tanımlıyor.

İkincisi ise şu: Jet-lag’in direkt etkisine maruz kalacak kadar uçmuşsanız, epey uçmuşsunuz demektir. Yani uçaktaki düşük basınçlı, düşük nemli ortamda uzun saatler kalmışsınız, muhtemelen pek hareket edememişsiniz, aynı zamanda canınız da sıkılmıştır. İşte bu durumun yarattığı psikolojik ve fizyolojik etkiler de Jet-lag’e dahil ediliyor. Bence dahil edilmemeli, o ayrı…

Boeing 787’de var olduğu söylenen, 2007 yılından bu yana reklamı yapılan konforlu uçuş teknolojisi, kanımca biraz kelime oyunuyla başarısız bir pazarlama stratejisinin konusu oluyor ve “Jet-lag’i önleyen teknoloji” olarak anılıyor. Fakat bu önleyici sistem, ilave nemlendirme, oksijen takviyesi ve LED lambaların zaman dilimine göre zayıflatılması gibi ilaveler içeren ve jet-lag’in değil ama jet-lag yaşayacak kadar uzun uçmanın sıkıntılarını bertarafa çalışıyor. Dolayısıyla aslında jet-lag’i önlemiyor…

Aslına bakarsanız bildiğimiz teknolojilerden hiçbirisi, zaman algınızı değiştirerek, sizi zamanda yolculuk yapmışçasına rahatsız eden jet-lag hissini engelleyebilirmiş gibi görünmüyor.

Görünen o ki, Boeing ve Boeing 787 kullanıcıları müşteri sayılarını arttırmak için burada kelime oyunu yapıyor. Yabancı ajanslarda ve basın bültenlerinde başlıklar “jet-lag’i önleyen uçak” olarak atılsa da altında tıpkı benim burada yazdığım gibi, aslında ne kastedildiği anlatılıyor. Ama bu haberler Türkiye’ye ithal edilirken aynı özen gösterilmiyor ve sadece başlığa bakıp, bundan da iki cümle haber yazmaya kalkınca konu epey bir şekil değiştiriyor.

Neyse… Darısı sırtımızı kaşıyan uçakların başına…

İyi haftalar.

MUHTEŞEM YÜZYIL VE THY

Beni tanıyanlar TV izlemediğimi bilirler. Gerçekten de “Muhteşem Yüzyıl” dizisi nedir, nasıldır bilmem. Tek bildiğim Kanuni dönemini anlattığı, tarihi gerçeklerden faydalanılarak bir dizi kurgulandığı, bu kurgunun zaman zaman siyasilerde ya da hassas insanlarda rahatsızlık yarattığı.

Önce kendi fikrimi açıklayayım: Bu dizi bir tarihi belge ya da belgesel değildir. Zaten bir diziyi salt gerçeklere dayanarak yapamazsınız. Padişahın eşlerinden biriyle yatak odalarında aralarında geçen diyaloğu zapta geçiren biri olmadığına göre, bir noktadan sonra hayal gücünüzü kullanmanız gerekir.

Bu bir dizi değil, sinema filmi olsaydı, sadece tarihi belgelerde yer alan olay ve diyaloglarla 120 dakikayı bulan tarihi belgesel bir film yapabilirdiniz ama neredeyse her hafta 60 dakikadan fazla içeriği olan bir diziye el attığınız zaman bu belgesel nitelikli olamaz ve olamayacağı gibi, elbette ki reyting kaygısıyla bir takım olaylar da yaratılabilir. Bir dizinin birebir tarihi yansıtma zaruriyeti de bulunmuyor, yeter ki başlarken gerçeklere dayandığını iddia etmesin.

Zaten, Osmanlı İmparatorluğu’nun Harem kurumu, hakkında hiçbir bilgi olmaması ve bu mahremiyetin çok başarılı bir şekilde korunmasıyla da enteresan bir kurumdur. Hakikaten de Harem’in teşkilat yapısı haricinde içinde ne olup bittiğine dair hiçbir belge yoktur. Dolayısıyla bu dönemi kurgulayabilmek için hayal gücüne muhtaçsınız…

Eğer bu bir kurguysa, eleştirilebilir de. Bu eleştiri gerçekçiliği, üslubu, içeriği veya bizzat kurgunun kendisi üzerine olabilir. Bu kurgu bir sanat ya da düşünce eseri ise, eleştiri kaçınılmazdır. Dizinin eleştirilmesine karşı çıkılmasını anlayamıyorum, elbette eleştirilecek. Fakat bu dizinin eleştirilmesine karşı çıkılmasını anlayamadığım kadar, siyasilerin konuya müdahil olmasını hatta bizzat yasal işlem başlatmasını da anlayamıyorum.

Gelelim konumuza: Türk Hava Yolları’nın uçak içi eğlence sistemi Planet’ten “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin çıkardığına yönelik söylentiler dolaşıyor. Pek çok haber organı bu durumu haberleştirdi. Üstelik CHP İstanbul Milletvekili, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkan Vekili Sezgin Tanrıkulu da Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi vererek konuyu “Başbakan’ın eleştirileri dolayısıyla mı çıkarıldı?” zemininde meclise taşıdı.

Ben soru önergesinde sorulduğu üzere, dizinin Planet’ten sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eleştirmesi üzerinde çıkarıldığını düşünmüyorum. Bu olayda uçak için eğlence sistemlerinin içeriği ile ilgili yetkili ve yetkililerin kişisel görüşleri etkili olmalı… Eğer bu konuda birileri yetkili kılındı ise ve THY’nin de konuyla ilgili prosedürü buna uygunsa bu durumda uygunsuz bir taraf yok. Sistem buna müsaade ediyor demektir.

Ancak eğer bu kurumsal bir kararsa ve kurum politikaları ile ilgili ise THY bir açıklama yapmalı. Kurumun uçak içi eğlence sistemi ile ilgili politikası nedir? Bu sisteme seçilecek içerik hangi prosedür aracılığıyla yürütülmektedir? Konunun ahlaki, moral ya da etik sebeplerle ilişkisi var mıdır? (Aynı durum THY uçaklarına alınmayan gazeteler için de geçerli: Kurumun bu konudaki politikası nedir?)

Bildiğiniz üzere Kobe Bryant’ın yer aldığı reklamlar 80 ülkede oynamaya başladı. Eğer gerçekten Muhteşem Yüzyıl konusu ahlaki, moral ve/veya etik sebeplerle ilişkili ise “Kobe Bryant” sponsorluğunu başka bir açıdan ele almak istiyorum:

Bryant, 2003 yazında 19 yaşındaki otel görevlisine tecavüzden yargılandı. Kobe Bryant tutuklanmadı ve davası 2004’te düştü ancak iddiayı kısmen kabul etti ve Kobe Bryant otel görevlisinden özür dilemek zorunda kaldı.

O dönem Bryant’ın prestijini sarsan bu olaydan sonra olaydan hemen önce 5 yıllık sponsorlu anlaşması imzalayna Nike hariç, Bryant’ın sponsorları sponsorluk anlaşmalarını feshetmişti (McDonalds ve Nutella gibi dev şirketler de dahil).

THY gerçekten de ahlaki ve moral değerlere bu derece sıkı sıkıya bağlı ise daha önce tecavüzden yargılanmış olan Kobe Bryant ile ilgili de bir takım kaygılara sahip olması gerekmez miydi?

İyi haftalar.

TRT RADYO-1 “SESLİ REHBER”: CURIOSITY RÖPORTAJ KAYDI

7464_395_292

Sesli Rehber, TRT Radyo 1’de

TRT Radyo 1’de Salı ve Perşembe günleri yayınlanan “Sesli Rehber” programı birbirinden ilginç konulara değiniyor ve uzmanlar aracılığıyla dinleyenlerini bilgilendiriyor.

Program yapımcısı Cumhur Bey son derece titiz ve basında yer alan haberleri mutlaka didikliyor, sorguluyor. Bu didikleme ve sorgulama sürecinde Açık Bilim yazarlarıyla da konuşuyor. (Daha önce Sürücüsüz Araçlar konusunda Açık Bilim yazarı Gökhan İnce‘nin bilgisine ve Felix Baumgartner atlayışı konusunda da yine benim bilgime başvurulmuştur.)

Ayrıca program TRT Radyolarının kalitesine sahip…

NASA’nın basit bir açıklamasının kulaktan kulağa değişerek farklı bir boyut alması üzerine 11 Aralık 2012’deki programda Mars ve Curiosity hakkında konuştuk. Bu kaydı siteme yerleştiriyorum:

[powerpress]

TRT Radyo 1’e ve “Sesli Rehber” ekibine teşekkürlerimle.

TBD 14. BİLİMKURGU ÖYKÜ YARIŞMASI İKİNCİLİĞİM VE ÖYKÜM

14 yıldır Türkiye’de istikrarlı bir biçimde bilimkurgu öykü yarışması düzenleyen Türkiye Bilişim Derneği’nin öykü yarışmasına bu yıl ilk kez katıldım. İlginç de bir kuralı vardı: Çok kısa öykü, 10 tweet’i, yani 1400 karakteri geçmeyecek.

Gerçekten bu kadar kısa bir öykü yazılabilir miydi? Kolları sıvadım ve “Son Mektup” adında bir öykü yazdım.

Öyküm, yarışmada ikincilik ödülüne layık görüldü. Daha önce Matematikçiler Derneği’nin “Zamanın Esiri (Zamansız Apolloina)” adlı eserimi, “Dikkate Değer Eserler” arasında sıralamasını saymazsak bu benim bilimkurgu ve/veya edebiyat alanındaki ilk ödülüm.

Nihayet, TBD öyküleri internette paylaştığından ben de paylaşabiliyorum. (Ayıp olmasın diye…)

Son Mektup adlı çok kısa öyküme (1399 karakter) buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Dereceye giren diğer 4 öyküyü de okumak için Bilişim Dergisi’nin 149. sayısına göz atınız. (Sf. 174-183).

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google