Monthly Archives: Ekim 2012

ALKOLE KARŞI EMNİYET YÖNETİMİ

7 Aralık’ta Türkiye’de de gösterime girecek olan, Robert Zemeckis’in yönettiği ve Denzel Washington’un başrolünü oynadığı “Flight” (Uçuş) adlı film önce bir kazayı başarılı bir şekilde yöneterek uçaktaki tüm yolcuları yüksek olasılıklı bir ölümden kurtardığı için kahraman ilan edilen, ancak daha sonra uçuş öncesinde alkol kullandığı ortaya çıkan bir pilotun bu süreçte yaşadıklarını konu ediniyor.

Fragmanlarına ve konusuna bakılırsa film bence başarılı bir film. Bu yüzden 7 Aralık için gün sayanlardanım ve filmi gelir gelmez de izlemeyi planlıyorum.

Havacılıkta emniyet ve kalite yönetimi üzerine çalıştığımdan film benim için ayrıca ilgi çekici, zira aslında film, oldukça gerçekçi bir şekilde, olası bir riski bir hayat üzerinden anlatmaya çalışıyor.

Bir süre önce yer hizmetleri veren şirketleri denetlerken kullandığım kontrol listelerine yeni bir soru ekledim:

“Herhangi bir şikayete ya da olaya bağlı olmadan, önleyici ya da sadece kontrol amaçlı periyodik alkol muayenesi içeren bir prosedürünüz mevcut mu?”

Çoğunlukla yanıt “hayır” oluyor ama devamında da “bir kaza ya da kırım gerçekleştiği zaman ya da şikayet olduğu zaman kesinlikle gerçekleştirildiği” oluyor.

Kaza-kırım araştırmalarında böyle bir muayenenin mevcut olması önemli, fakat bu daha çok suçluyu belirlemeye yönelik bir uygulama. Olası bir kaza ya da kırım için bir engel oluşturmuyor. Şikayet üzerine olması da, elbette böyle bir şikayete kayıtsız kalınamayacak olmasından.

Oysa emniyet yönetimi, olası riskleri önceden tespit edip bertaraf etmeye yarayan proaktif ve önleyici süreçleri kapsar. Şikayet, bu tip bir riskin şans eseri ya da bu riski yaratan kişinin dikkatsizliği sonucunda kendini teşhir etmesiyle vuku bulan reaktif bir ihbar… Peki ya şikayet edecek kimse olmazsa?

Havayollarına bakıldığında mevcut durum şöyle görünüyor: Ülkemizde operasyon usül ve talimatlarını içeren ve SHGM tarafından yayınlanan SHT OPS-1 talimatına göre uçuştan sekiz saat öncesine kadar alkol tüketilmemeli ve uçuştan önce kandaki alkol seviyesi 0,2 promili aşmamalıdır. Bildiğiniz üzere şirketler bu kuralları daraltabilirler, ama esnetemezler. Pek çok operatör de bu sekiz saati on iki saate çıkartmak suretiyle bu kuralı sıkılaştırmışlardır (hatta kural olarak yer almasa da alkolün metabolik olarak parçalanmasının yavaş olması dolayısıyla 24 saat öncesinden itibaren alkol tüketilmemesi tavsiye edilir). Bu kural hem şirketlerin işletme ya da kabin ekibi el kitaplarında yer aldığı gibi çalışanların sözleşmelerinde de yer alır ve iş akdinin feshedilmesi için geçerli bir sebeptir.

Kural koymak iyidir… Ancak Emniyet Yönetim Sistemi gereği olarak bu kuralın yerine getirilip getirilmediğine yönelik bir önleyici prosedür oluşturmak zorunlu olmasa da gereklidir (bu zorunluluk şirketin söz konusu riski kabul edilebilri / kabul edilemez kabul edip etmemesine bağlı. Geçmişe dönük olay raporlamalarından elde edilen “olayın yaşanma sıklığı” değeri burada belirleyicidir).

Bu yüzden zaman zaman tüm şirketlerin ilgili personellerine (pilot, kabin memuru, yer hizmetleri görevlisi, PAT sahaları araç sürücüsü) şikayete ya da olaya bağlı olmadan rastgele örnekleme yoluyla alkol kontrolü yapması uygundur.

Bu tip bir kontrol prosedürlerde yer alsa dahi –ki yer almadığına da çok kez şahit oluyorum- bu yazıyı yazmadan önce konuştuğum, sektörümüzde çeşitli sahalarda görev yapan pek çok kimse böyle bir kontrole rastgelmediğini söyledi.

Demek ki bu kurala uymak tamamıyla kişilerin görev bilinç ve sorumluluğuna bırakılmış. İnsan faktörleri konusunda biraz bilgi sahibi olan birisi küçük bir yüzde de olsa bir grup insanın içerisinde kuralları ihlal eden bireylerin olduğunu ya da bireylerin hayatlarının çok küçük bir yüzdesinde kuralları ihlal edebilecek özel şart ve durumlara sahip olduğunu bilir.

O halde böyle bir kontrolün eksikliği, tüm kaza ve kırım modellerine bahsedilen “örtük sebeplerin” başında geliyor diyebiliriz.

Elbette rastgele yöntem böyle bir kuralın ihlalilini kesinlikle engellemeyecektir, ancak herhangi bir sebepten ötürü bu kuralı ihlal ederek uçuş ve görev emniyetine risk oluşturabilecek kimseyi caydırıcı bir özelliğe sahip olmakla birlikte rastgele kontroller sayesinde uygunsuzluklar tespit edilebilir.

Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun.

Herkese iyi haftalar.

ULAŞILAMAMA HAKKI

Günde ortalama bir arama, beş de mesaj alıyorum.

Bu mesajlar içerisinde bilindik markaların kampanya uygulamaları olduğu gibi, kredi kartı borçlarını muvazaalı bir şekilde ödeyerek sizi kendine borçlandıran neo-tefecilerin ilanları da var.

Artık anlaşılıyor ki cep telefonu numaralarımız isimlerimizle birlikte elden ele geziyor. Buna nasıl bir önlem alabileceğimizi nereye sorduysam yanıt yok.

Operatörümü arayıp her tür reklam içerikli mesaj ve arama alımını kapattıralı epey zaman geçti, ancak operatörler sadece kendileri ile anlaşmalı olan şirket ya da merkezlerin mesajlarına karşı önlem alabiliyor. Fakat bakteri gibi üreyen çağrı merkezlerinin kaçak telefonları için yapılabilecek hiçbir şey yok.

Aramalar geldiğinde davranışımı standartlaştırdım. Bu yüzden diyaloglar da standartlaştı. Genelde şöyle gerçekleşiyor:

–          “Tevfik Bey ile mi görüşüyorum?”

–          “Evet buyrun?”

–          “Sizi bilmemne bilmemne hakkında bilgilendirmek için aradım. Müsait misiniz?”

–          “Öncelikle ben bir soru sorayım: Numaramı nereden aldınız?”

–          “Bu bilgiyi sizinle paylaşamam…”

Süper… Yani siz beni arayacaksınız, benim ben olduğumu bileceksiniz, hatta atıyorum ev telefonu hizmet sağlayıcımla sözleşmemin bittiğini bileceksiniz, ama ben numaramı nereden aldığınızı öğrenmek isteyeceğim, ama bunu söylemeyeceksiniz? Bu düşüncelerimi aynen ifade etmeye çalışıyorum:

–          “Nasıl yani? Beni aradınız. Benim Tevfik olduğumu biliyorsunuz… Ben de sizden bu bilgiyi nereden aldığınızı öğrenmek istiyorum. Bunu bana söylemeyecek misiniz?”

–          “Bakın beyefendi, burası bir çağrı merkezi. Biz numaraların nereden alındığını göremiyoruz.”

–          “Hangi çağrı merkezi?”

–          “Onu da paylaşamayız…”

Haydaaa… Görgü kuralıdır bir kere. Birini aradıysanız kendinizi tanıtmak zorundasınız değil mi? Hadi tamam, numaramı nereden aldığını bilmiyorsun, bari kim olduğunu söyle?

–          “Bana yetkili birini bağlar mısınız?” diyorum en sonunda.

Bu noktada “yetkili yok benim” diyen de var, bana gerçekten bir yetkili bağlayan da. Burada yeni bir savaş başlıyor.

–          “Beyefendi/Hanımefendi merhaba. Ben numaramı nereden öğrendiğinizi merak ediyorum.”

–          “Birisi referans olarak paylaşmıştır. Gizlilik gereği bu bilgiyi sizinle paylaşamıyorum.”

–          “Beyefendi. Ben bu saatte uyuyor muyum, uyumuyor muyum, müsait miyim, değil miyim diye düşünmeden beni tanımadığım bir numaradan arıyorsunuz, adımı biliyorsunuz [varsa spesifik başka bir bilgi onu da söylüyorum burada] ama ben numaramı kimden aldığınızı sorunca “gizli bilgi” diyorsunuz öyle mi?”

–          “Evet öyle…”

–          “Güzel. O halde bana beni aradığınız çağrı merkez her neyse onun ticari ünvanını verin lütfen…”

Yasal olarak yapabileceğim hiçbir şey yok evet… Ama varmış gibi ünvanını öğrenmek istiyorum… Bana yetkili olarak bağladıkları kişinin ticari ünvanın ne olduğu konusunda hiçbir fikri yok. “XYZ Ltd. Şti” ya da “XYZ A.Ş.” dedirtene kadar canım çıkıyor. Ya salağa yatıyor, ya da sonuna kadar gizlemeye çalışıyor, ya da gerçekten bilmiyor…

Bu sırada ben sinirlendiğim için suratıma kapatan da var. Suratıma kapatıldığında bana verilen numarayı arıyorum: Bazen birisi çıkıyor ve aynı saçmalıkları onunla da yaşıyorum, bazense bant kaydına alınmış bir kampanya metniyle karşılaşıyorum.

Ben bir vatandaşım. Her şeyden önce de insanım, bireyim… Gece vardiyasında çalışıyor olabilirim ve bu yüzden gündüz uyuyor olabilirim, hastam olabilir, bebeğim uyuyor olabilir, hiç aranmak istemediğim, havamda olmadığım bir anda olabilirim. Ben cep telefonunu sadece yakınlarım beni arayabilsin diye kullanıyor olabilirim…

Ama es kaza cep telefonumuzu kime verdiysek –bu bir mağazada alıveriş sırasında kart çıkarttırmak için olabilir, belki de bankadır bilemiyorum- ya da birisi her ne için referans verdi ise numaralarımız öbek öbek, paket paket çağrı merkezleri arasında satılıyor olabilir.

Hiç unutmuyorum, evde dijital TV hizmeti veren bir firma –adını vermeyeceğim- 20-30 çağrı merkezi ile anlaşmış sanırım, her gün birisi Hatay’dan, birisi Bursa’dan telefon almaktan bıkmış, sinir hastası olmaya doğru yol almıştım.

Tüketici koruma derneklerinin yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını da geçen hafta bu derneklerden birinin şubesini arayarak öğrendim: Evet bu numaralar hakkında suç duyurusunda bulunabiliyoruz ama bu numaralar zaten gün aşırı değiştiriliyor olabilir.

Hukukçulara bu köşe aracılığıyla sesleniyorum: Bundan kurtulmanın bir yolu olmalı! Kişilerin özel cep telefonlarını pazarlama amacıyla her önüne gelen yerden aramasınlar! Cep telefonu numaralarının ticari değer taşıyan bir ürün olarak satışları ya da elden ele dolaşması engellensin.

Yazılımcı arkadaşlara da sesleniyorum: Bu numaraların toplandığı merkezler olsun. Telefonumuza bir program yükleyelim. Yasaklı numaradansa engellesin, mesajını bana göstermesin. E-posta’lardaki “gereksiz e-posta” kontrolü gibi yani…

Zaten olmadı bir imza kampanyası falan bizzat ben başlatmayı düşünüyorum.

Herkese iyi haftalar. Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun!

(29.10.2012’de Gazeteport‘ta yayınlanmıştır.)

“SAAT 22:22, BENİ DÜŞÜNÜYOR…”

Geçtiğimiz günlerde kalabalık bir arkadaş sofrasında cereyan eden muhabbet sonrasında kendi kendime bir düşünce tufanı yaşayayım dedim ve saat/dakika çiftinin birbirini tutması üzerine “birisi/sevgilim/sevenim beni düşünüyor” muhabbetini bir analiz edeyim dedim.

(Şu 11:11, 23:23 gibi saatlere denk gelmeyle ilgili batıl inanç ya da inanılmasa dahi popüler olmuş söylem).

Bir saatte 60 dakika var. Bir saatin herhangi bir anında dakika/saat çiftinin birbirini tutması olasılığı 1/60’tır. Hem rakamsal olarak, hem de her bir dakika özdeş olduğundan zaman dilimi olarak elimizde kesin ve net bir 1/60 var.

Telefonumuzun saatine her saat içinde yalnız bir kez baksa idik bu oran geçerli olurdu. 1/60 zaten yüksek bir oran.

Ancak kalabalık bir masada sohbet ederken gerek gelen mesaj ya da e-postalara bakmak, gerekse saate bakmak, gerekse muhabbetten sıkılıp “telefonda bir şey var mı acep?” demek ya da “dur ben şu arkadaşa bir şey yazayım” diye düşünmek için göz atmak amacıyla saatte ortalama 10 kez telefona baktığımızı düşünürsek bu oran 10 X 1/60 = 1/6’ya çıkar.

1/6 oldukça yüksek bir olasılık. Yani tek bir zar attığımızda onun 5 ya da 2 gelme olasılığı kadar.

Üstelik bakma sayımız arttıkça bu olasılık 1’e, yani %100’e kadar yükselecektir. Bir öğle saatinde gözümüzü bir saatten ayırmazsak en sonunda 12:12 ya da 13:13 rakamlarını görürüz. Dolayısıyla ortamdan sıkıldıkça bu saate rastlama olasılığımız da artacaktır. Ama biz yine de 1/6’yı esas alıp devam edelim.

1/60’ı ya da 1/6’yı yine de düşük bir olasılık değeri olarak buluyorsanız eğer ve gerçekten de bu saatlere nadiren rastladığınızı düşünüyorsanız açıklaması örneği ile birlikte şöyle:

1/6 olasılığını değerlendirelim,  yani bir akşam sofrasında saate 15 kez bakmış olalım ve birisinde 22:22’ye denk gelelim. Saate baktığımız ancak anlamlı bir durumla karşılaşmadığımız 14 seferde “Demek ki sevgilim beni düşünmüyor?” dedik mi? Muhtemelen demedik. Üzüldük mü? Hayır, esasında bu durum tersinir değildir. Yani 22:22’de sevgilimiz bizi düşünüyorsa 22:01’de düşünmez ve böyle bir inancımız yoktur. Zira bu rastgele 15 bakışta ya saati öğrenme ihtiyacımız söz konusu idi, ya da böyle bir ihtiyaç yoktu ve sadece telefon ekranını açtık ve mesajlara girerek bir mesajı okuduk. Saat ilgimizi çekmediği için geri ekranı kapatma düğmesine basarak muhabbete daldık.

Hafızanızın diğerine nispeten bu kadar önemsiz bir olayı muhafaza etmesi için herhangi bir sebep var gibi görünüyor mu? Oysa 22:22 gibi afilli bir sonuç, bir de “sevgilim beni düşünüyor” cümlesi ile süslendiğinde bu akılda kalacak bir olaydı öyle değil mi? En azından bir heyecan ya da duygu yaratıyordu.

İşte psikoloji ve davranış bilimlerinde “bulunabilirlik etkisi” olarak adlandırılan bu durum, dramatik, heyecanlı ya da duygulu sonuçları hatırlayıp nispeten önemsiz, sıradan olaylara dair herhangi bir hafıza kaydı yapmamamızdan kaynaklanıyor.

Bulunabilirlik hatası hayatımızın pek çok alanında hakimdir. Aslında davranış ve uğraşlarımızın temelinde de bu psikolojik etki yer alır: Sayısal Lotoyu tutturan 1 kişiyi düşünüp, kazanamayan milyonları hesaba katmayıp ümitlenmemiz gibi… Ya da kaza yapmayan 999.999 uçak yerine kaza yapan tek uçağı düşünerek uçmaktan korkmak gibi. Daha da derini fal ya da astrolojide: Tutanları hatırlayıp tutmayanları hatırlamamak…

Saat ve dakikanın birbirini tutması gibi estetik ve en azından bir saat içerisindeki tek bir bakış için nadir olan bir olaya aşk ile ilişkili bir anlam yüklemek irrasyonel olduğu kadar oldukça insanı görünüyor ama benim bu inanç sahiplerine bir tavsiyem var:

Saat/dakika çiftlerinden medet umma. Seviyosan git konuş bence :)

 

TV’DE BİLİM VE HAVACILIĞIN KATLİ

Dün Felix Baumgartner serbest düşme ile ses hızını aştı ve üçü rekor olmak üzere dört kalemde tarihe geçti (İlk kez araç olmadan ses hızını aşmak, en uzun süren serbest düşüş, en yüksek balon uçuşu ve en yüksek atlayış).

Felix Baumgartner atlayışından önce…

Felix kendi adına, ülkesi olan Avusturya adına ve insanlık adına bu üç rekora imza atarak elbette güzel katkılarda bulundu. Kendisini naçizane, buralardan tebrik ediyoruz etmesine… Ammavelakin dün TV’de bir bilim ve havacılık katli yaşandığını da söylemeden geçemiyoruz.

Atlayış NTV ekranlarındaydı. Birinci bombayı NTV’nin kendisi patlattı ve alt taraftaki bilgi hanesinde “BAUMGARTNER SERBEST DÜŞMEYLE IŞIK HIZINI GEÇECEK” yazdı. Evet, yanlış görmediniz. Işık hızını… Işık hızının geçilemeyeceği bir yana, -hadi diyelim Einstein yanılıyordu- bunu serbest düşme ile bir insanın gerçekleştirecek olmasını düşünmek gafletten başkası değil. Bunu Baumgartner’la ilgili haberler ilk olarak ajanslara düştüğünda Anadolu Ajansı da yapmıştı. Bütün gazetelere “ışık hızı geçme çabası” olarak servis edilen haber kanımca Türk basın tarihi adına bilimsel bir kara lekedir.

NTV’nin hatası, “hata hata doğurur” sözünün ispatı idi. Daha önceleri Anadolu Ajansı’nın yanlış geçtiği haber, en nihayetinde bu hataya sebep olmuş görünüyor (Kaynak: @sbasegmez).

Geçelim…

NTV, bu muhteşem hatasının üzerine bilirkişi olarak binlerce uçuş saati olduğunu ifade eden bir Öğretmen Kaptan Pilota bağlandı.

NTV’nin uzman bir bilirkişi olarak bir öğretmen kaptan pilota başvurması elbette yerinde bir davranış. Zira daha önceki yazılarımızda basınımızın hukuk için hukukçulara, deprem için ilgili bilim adamlarına başvururken, niçin diğer konularda bilirkişilere başvurmadığını sorgulamış ve eleştirmiştik.

Kaptan pilotun havacılık konusunda epey bir tecrübesi ve bilgisi olduğuna eminim ama kendisine konuyu araştırması için vakit verilmemiş olmalı. Biraz da heyecanlı olduğunu düşünebiliriz, zira dün orada, spiker ile bilirkişi arasındaki diyalogta pek çok yanlış dile getirildi. Düzeltmesi bize kalsın:

Evvela spikerin sorusu da bilirkişimizin sorudan pası alarak devam edişi de hatalıydı. Spiker “Ses hızının aşılmış olması ne ifade ediyor acaba?” diye sordu. Bu soru yanlıştı. Hadi diyelim maddi hata… Zira ses hızı geçileli yarım asırı geçti, ama bilirkişimizin cevabı “Ses hızının aşılmış olması…” şeklinde aynen devam etti ve “daha önce pek çok kez aşılmaya çalışılan bu hızın aşılması” şeklinde de çeşitlendi. Dinleyenlerin ses hızı ilk defa aşılıyor zannına kapıldığına eminim. Neyse ki sonradan “önemli ses hızının aşılması serbest düşmeyle…” şeklinde düzeltildi.

Baumgartner’ın ses hızını aşmasının havacılık sanayii açısından çok önemli olduğu ve önümüzdeki yıllarda bazı atılımlar olabileceği dile getirildi. Baumgartner’ın bu atlayışı teknoloji açısından bir adım değildir. Sadece bir cesaret işidir ve havacılık tarihinin yanısıra spor tarihi için de bir rekordur. Bu yüzden Boeing, NASA, Lockheed Martin falan değil, Redbull sponsor olmuştur. Zira bu bir paraşüt atlayışıdır. (Hakkını yemeyelim, bu kadar yüksek irtifaya çıkan bir balonla insanlı uçuş yapılmamıştı…) Bu aşımın teknolojiye olan kazanımları arasında bir ara ilaç sanayii de geçti. Ses hızının aşılması ile ilaç sanayiinin bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Yanılıyorsam siz söyleyiniz.

Bilirkişi insan vücudunun böyle bir atlayışta nasıl tepki verdiğini açıklarken kokpitte kapatılan şişe örneğini verdi. Ben kendisinin irtifa ile basınç arasındaki ilişkiyi anlatmak için böyle bir örneği tercih ettiğini düşünüyorum. Biz konuyu açalım: Bahse konu eğitim uçaklarının kabinleri tazyikli değildir. Eğer yolcu uçağı kastediliyorsa, 8-10 bin feet gibi bir irtifada basınçlandırma başlar ve o irtifa altında yine tazyikleme söz konusu değildir. Yani basınçlandırılmamış bir uçak ortamıyla Baumgartner’ın özel kıyafet ortamı arasında ciddi bir fark var. Baumgartner’ın bulunduğu kıyafet ortamı kıyasa konu edilen kokpite eşdeğer olsa idi yukarıda oksijensizlikten kısa sürede mefta olur, bir süre sonra da donardı.

Bu kıyafetten bir yenilik gibi bahsedilmiş olması da hatalıdır. Özel basınç ve sıcaklık koşullarında insan vücudunu koruyan kostümlerin Yuri Gagarin’de ve Neil Armstrong’ta da vardı benzeri. (Yine hakkını yemeyelim Baumgartner bu atlayışıyla yeni nesil tam basınç kostümlerine katkıda bulunacak veriler sağlamıştır.)

Gelelim spikerin esaslı sorusuna: “Bu teknoloji sayesinde astronotların kapsülsüz dönüşü mümkün olur mu?”

Şimdi efendim, sağolsun Kazım Bey konuya tereddütlü yaklaşarak kesin yanıt vermeyi tercih etmedi ve kapsülden çıkış yollarına bir alternatif olabileceğini söyledi. Bu konuda haklı olabilir. Uygun bir yanıt ben vereyim: Baumgartner’ın atladığı irtifa 39 km. Yani “uzayın” u’su sayılmaz. Uzay, 100. Km’de var olduğu düşünülen “Karman Sınırı” ile başlar. Kapsülle dönüşün temel amacı, atmosfere girişte ulaşılan çok yüksek sıcaklıktır. Göktaşlarının bile bu sıcaklıkta eriyip bittiğini biliyoruz, fakat balonumuzun da tırmanabildiği 39. Km’de atmosfer hala vardır ve az çok yoğundur da. Bu yüzden kapsülsüz dönüş biraz daha farklı bir konu. Bu uçuş yörünge altı olarak kabul edilen, uzaya çıkılmayan bir uçuştur.

Bu arada Baumgartner üzerindeki vericilerin takdir edilmesi gerektiğini söylendi. Baumgartner’ın sağlık durumunu ve uçuş durumunu yer istasyonlarına telemetrik olarak ileten bu vericiler sayesinde şu an Mars’tan haber aldığımızı hatırlatayım. Ses hızını aşıp giden balistik füzeler üzerinde yıllardır kullanılıyor.

Ah be NTV… Biraz daha dikkat etseydiniz keşke.

İlgili video: http://video.ntvmsnbc.com/insanlik-tarihi-icin-onemli.html

KAT’İ TEMİNAT

İç içe bükülüp kıvrılmış her şeyi bırakınca açılacak kabul ettim.

Açılınca kırışık kalacak olmalarını da kabul ettim.

Kırışık denen şeyin gölgeli halini de kabul ettim.

Kırışık şeye bakınca, düz görmeyeceğim… Kabul ettim…

Düz görmek için düşünmemek gerek ya, onu da kabul ettim.

Düşünmemek için ölmek gerek, kabul ettim.

Ölmek için kaybedecek bir şeyinin olmaması gerektiğini de kabul ettim.

Kaybedecek bir şeyin kalmaması iki türlü: Ya hiçbir şeyin olmaz, ya da zaten her şey senindir. -Kayıplar da senindir- Bildim, anladım, kabul ettim.

Her şeyin benim olmasını değil ama hiçbir şeyim olmamasını kabul ettim.

Hiçbir şeyim olmamasını kabul ettim, ama beceremedim. İşte onu beceremedim.

Tutulacak her yanı kazıklara bağlanmış bir at gibiyim ağzı köpüklü…

Kıyıya ulaşmaya çalışırken dalga kırana çarpan bir deniz, üstü köpüklü…

Sular kesilmiş gibi arınırken tam, her yanım köpüklü.

Şu hayat, şu mânâ, şu gerçek denen şey hep bir köpüklü.

Bir illet ki vücuda bulaşmış gibi, ağza bulaşmış gibi, suya bulaşmış gibi, kaygan, kaypak bir zehir.

Bir zehir ki dermana bulaşmış gibi, mümkünü yok yaşamanın, mümkünü yok ölmenin, mümkünü yok doğmanın, kabul etmek ne mümkün?

Bir kabul ki, her şeyi içine alır da bir türlü kaybetmeyi almaz, beceremez, bebeğe süt gerek, bebeğe sevgi,

Bir bebek ki büyümez, büyüse ölmez, ölse dirilmez, dirilse yine kıyamet,

Bir kıyamet ki insana bulaşmış, mümkünü yok günahın, mümkünü yok sevabın, mümkünü yok ölmenin, tartmak ne mümkün?

Ne mümkün nezaket, ne mümkün hoyrat olmak, kontrolun nesi mümkün, nasıl mümkün onu elden bırakmak?

Akıllı işi değil şu “mânâ aramak”,

Akıllı işi değil sevmek, görmek, gitmek, yine sevmek, görülmek, gelinmek, gelin, damat, hayat, memat…

Deli işi de değil hepsini bir kenara bırakmak.

Siyahlar, beyazlar, beyazlar, yine siyahlar, beklemek, görmek, görülmek, gelin, damat, sabır, sebat…

Akıllı işi değil seyahat, oradan oraya, ne sıla, ne gurbet.

Mekânsızlık başka, imkânsızlık ona keza, bir kansızlık durumu bu, öyle çirkin, öyle menfî…

Bu öylesine bir ölüm ki…

 

ÖYKÜ: BİR KEDİ HİKAYESİ

Her şey bir Mart ayının gelip çatmasıyla başladı. Memeli doğasıdır, anlarım: Kedimde bir haller var. Hani anlayışlı da bir insanım ama bir de kokmaya başladı ki sormayın. O kokuyor, ben korkuyorum. Korkuyorum ama sevgimi yitirmekten. Ezelden beridir burnum kokulara çok hassas ve kumuna pisleyip geldiğinde bir süre onu göresim gelmiyor. İtmeye yönelik güçlü bir duygu hissediyorum.

Kime anlatsam “İlla kısırlaştır” diyor ama hayvana da kıyamıyorum. Bir hayvan dahi olsa cinsel hayatını sona erdirmek, onu hadım ettirmek başka tür bir canilikmiş gibi geliyor. Ben ne bilirdim başıma gelecekleri?

Bir arkadaşımın beni ziyaret ettiği baharın serin bir akşamında camları kapıları açmış otururken arkadaşımın “bu kiiim!” diye korkuyla bağırmasıyla irkildim. Önümden bana ait olmayan bir kedi geçti. Ben de bir an geri çekildim irkilip. Yabancı kedi de korkuyla balkona fırlayıp evi terk eyledi. Bizim kediye baktım: Mağrur bir hava. “Vaaay, eve kız atmalara başladık!” dedim. Hiç oralı değil. Benimle öyle bir muhabbete girmiyor.

Fazla değil birkaç gün sonra, yorgun argın eve gelirken, yine balkonumdan aşağıya bir kedi iniverdi. Eve girdim bizim yaramaz nerede diye: Baktım yatağında yatıyor. Başka renkte kedi tüyleri yastığına bulaşmış. “Ulan kerata!” dedim içimden, “işin iş valla…” diye de dışımdan söyledim. Hiç oralı değil. Dilimizi ne bilsin hayvan.

Toplumumuzun ataerkil yapısından mıdır nedir, aslında inceden de bir gurur duyuyorum. Kafamda bir hayal var: Pencerenin önüne dişi kediler doluşmuşlar, bizimki de robdöşambrını giymiş, mağrur mağrur balkon doğramaları arasında dolaşıyor. Alttaki dişi kediler ciğercinin suratına bakar gibi, kafaları havada, hayranlıkla izliyor… Sonra gülüyorum kendime bu hayali kurduğumda ve geçip gidiyor.

Buraya kadar yine de her şey normaldi aslında. Alt tarafı azgın bir erkek kedim vardı, öyle değil mi? Evi birkaç kedinin ziyaret etmesinden ya da bizimkinin arada bir ortadan kaybolup bir süre sonra eve gelmesinden başka ne zararı vardı?

Bir Haziran akşamıydı, bizimki iki aydır faal olsa gerek. Artık dairemin kapısına anahtarımı sokup da kapıyı her açtığımda evde başka kedi olup olmadığını tarıyor gözlerim. Yine öyle yaptım. Bizimkinin yattığı odaya girdim ki yine pek bir rahat. Ben geldim diye de yerinden kalktı, yavaş yavaş bana yürüyor. Onu kucağıma almaya eğildiğimde kedimin leş gibi sigara koktuğunu farkettim. Gözüm bir şekilde etrafı taradı. Bir de ne göreyim? Yatağının dibinde bir küllük ve aceleyle söndürülmüş bir sigara. Bir an için kedimin çiftleştikten sonra sigara yakıp tellendirdiği bir manzara geldi gözümün önüne. Olacak iş değil ya? Herhalde o sabah ya da bir önceki sabah kedimi sevmeye ya da beslemeye gelmiş, bir kahvaltı öncesi sigarası yakıp burada aceleyle söndürüp çıkmış olmalıyım. Başka ne olacak? Kokusu da külden falan bulaşmış olmalı.

Dimağım sildi gitti ki bu meseleyi; hadise tekerrür etti birkaç güne. Yine baktım küllüğe, benim sigaram. Herhalde diyorum sabah afyonum patlamıyor ben zıkkımlanırken. Kedimin yemini, suyunu verip çıkarken, sigarayı da küllüğü de bırakıp gidiyorum burada. Yine de kurt düştü ya bir kere aklıma, her sabah evden çıkarken küllüğü bir yana koydum, evde de hiç sigara bırakmamaya başladım.

Üzerinden bir hafta geçmedi ki iş üstünde yakaladım bizimkini. Eve girmemle yine dişi bir kedinin kaçması bir oldu. Odasına gittim bizimkinin, amanın ne göreyim? Küllük yine bizimkinin yatağının yanında, bir sigara hala tütüyor hatta! Uzaktan baktığımda sarı filtreli olduğunu gördüm sigaranın, benimki beyaz olduğuna göre bana da ait değil. Küllüğe bakıyorum, bizimkine bakıyorum, bizimki ise küllük ile aralarında bir bağ olabilecek kadar akıl kırıntısı göstermeden elimdeki market poşetlerine aval aval ama meraklıca bakıyor. Tövbeler çekerek sigarayı bastım, söndürdüm. Tüylerim diken diken.

Bu olayı zihnimin bana oynadığı bir oyun addedip konuyu unutmaya çalışıyordum ki, başka bir tuhaflık kafamı karıştırmaya başladı. Hep kedimin olacak değil ya, bir gün benim de özel bir misafirim geldi. Sabahtan planlarım da var: Misafirim gelecek, içmeye kıyamadığım o yıllanmış şarabı o gün onun için açacağım. Akşamı nasıl ettim bilemedim, her şey düzgün olsun istiyorum.

Neyse, akşam oldu, geldi misafirim. Güzel bir sohbetten sonra şarap ikramını da kabul etti. Yerimden fırladım -misafirimden ziyade şarap için heyecanlı idim itiraf edeyim- ve şarabı muhafaza ettiğim odaya koştum. O da ne? Şarabın yerinde yeller esiyor. “Acep başka yere mi koydum?” diye düşünüyor, arıyor, tarıyorum, yok… O değil, misafir de bekliyor içeride ya, üzüldüm, şaşırdım, kızdım ama belli etmedim. Mahçup olmamak için bakkaldan başka bir şarap getirttim.

Bakkalın şarabını servis edecektim ki bu defa da kadehlerin olduğu dolabın içerisini bomboş buldum! Evet! Evde bir tek kadeh kalmamış. Misafirimi “misafir edemeyip” kapıdan uğurlarken kedimle göz göze geldik. Pis pis sırıtıyordu it oğlu it. Dayanamadım, elime geçen ilk şeyi fırlattım. Kaçtı gitti.

O gece bu hususa ciddi ciddi kafa yormaya karar verdim. Aklım almıyor, volta atarak düşünüyordum: Çapkın bir kediydi, anladık, ama bir kedinin sevişip sonra bir sigara tellendirmesi, yıllanmış bir şarabı algılayıp bunu özel konuklarına ikram etmek üzere açabilmesi, bulaşık bırakmamak ve beni kıllandırmamak için kadehleri ortadan kaldırması mümkün olabilir miydi? Olacak iş değildi. Böylesi Stephen King romanlarında olur, onda da kedi bir serseri değil, olsa olsa katil olur.

O gün ona bir şey fırlattığımdan da alınmış ya da bana kızmış olsa gerek ki birkaç gün ortalarda gözükmedi.  Kendi kendime pek çok senaryo kurdum: Neler düşünmedim ki? İçine şeytan mı girmişti? Bir serserinin ruhu mu kaçmıştı? Aslında herhangi bir insanoğlundan daha zeki bir yaşam formu idi ve şimdi foyası ortaya çıktığı için başka bir ev aramak üzere yollara mı düşmüştü?

Böyle, biten aşklardan bir süre sonra daha tarafsız muhakeme yapmaya başlayıp kendini suçlu görmeye başlayan âşıklar gibi, kedim gittikten sonra “yoksa bana zekâsını göstermeye çalışmıştı da ben mi onu hiç anlamamıştım?” diye düşünmeye başlamış ve kendi anlayışsızlığımın nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum. Hiçbir mantıklı açıklama bulamıyor olmanın yarattığı infial daha başka. Bir yandan da kafamı kurcalıyor. İşte, yolda, evde hep dalgınım. Aklım mantıklı bir açıklama arıyor. Belki de evimi kullanan bir gebeş var, kediyi kendine maske ediyor, onun arkasına saklanıyor. Neden olmasın?

Fakat yok işte… Bir kanıt, bir ispat, bir ipucu… Hiçbiri yok!

Gittim yine iyi bir şarap bulup aldım. Dolaplarımdaki eksikleri tamamladım. Yokluğuna da alışmaya başlamıştım artık. Kedi gitti, gariplikler tükendi. Yaşadıklarımın da birer hayal olduğunu düşünüyordum. Herhalde çok stresli ve yorgundum. Halüsinasyon, delüzyon… Bunlar mümkün şeyler. İnsanın kendine neler edebildiğini az çok okuduğum kitaplardan biliyorum.

Ammavelakin bir gün eve geldim. Daha dış kapıdayken anladım ki benim dairemden müzik geliyor. Kapıyı anahtarla açıp girdim: Müzik seti açık. Dinlemeyi çoktan bırakmış olduğum bir ergen müziği tıngırdıyor. Gittim kapattım.  Odaları tek tek taradım, bizim çapkına rastlamadım ama kumunda taze bir dışkı kokusu var. Uğramış demek ki… (Ve müzik dinleyip gitmiş… Böyle mi yani?)

Şimdi de garsoniyer olarak mı kullanıyordu yani evimi?

İyice izanımı yitirmiş olmalıyım ki sağa sola bir not yazmıştır diye bakınıyordum. Masa üstlerinde bir kâğıt, bir zarf aradım. Tabi ki –ve iyiki de- bulmadım öyle bir şey (oldu olacak bulsaydım ve zarfa para da koysaydı…).

Ben tam da bu olayı unutmuş halüsinasyona falan yorarken kedimin geri gelmesi iyi olmadı. Gece uyumadan aklıma düşüyor artık, tüylerim yine diken diken oluyor, yükselen adrenalin beni bir yarım saat kadar uyutmuyor. Nasıl uyuyayım? İnanmam normalde ama ruhani varlıklardan falan da şüphelenmeye başladım mı tamam, gitti bir saatlik uyku.

Neyse ki artık sonbahar da yaklaşıyordu. “Evden çıkarken kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatabilirim. Hala sıcak ama en azından akşam serinliği var, gece geldim mi açarım.” diye düşünüyordum. Hem gelirse de giremesindi pezevenk. Garsoniyer miydi burası?

Bir süre öyle yaptım. Yine her şey normale döndü. Eylül’ün ortasıydı ki iki üç günlük bir şehir dışı seyahati durumu çıktı. Atladım, gittim. Bir süre otelde kalmak da iyi geldi: Evden uzaklaşmam lazımmış. Camım, kapım da kapalıydı: Ohhhh!

Geri döndüğümde aklımda kedi medi yoktu artık. Ankara’daki o oteldeki masum güzelliğe sahip, cici resepsiyonisti düşünüyorum (cici ne yav?). Düşünün işte, o kadar masum, o kadar cici.

Sokağın başından eve doğru yürürken haliyle daireme baktım. O sırada şaşkınlıktan takılıp düşüyordum: Evimde bir şeyler oluyor! Mavi, kırmızı ışıklar geziniyor! Hah dedim, işin sırrı çözüldü. Demek ki inler, cinler, periler bastı benim evi. Kanım çekildi oracıkta, gözlerim faltaşı gibi açık, tüylerimin yine dikeldiğini hissediyorum, dikeldiler, bana batıyorlar, tenimi acıtıyorlar ben yürürken.

Bir süre apartmanın önünde durdum, eve girmeye cesaretim yok. İnceden bir mor ışığın kapladığı odamın her yerinde renkli renkli hayaletler uçuşuyor. Çevreme bakıyorum, bu garipliği algılayan başka birisi var mı diye? Yok. Gece yarısını geçmiş vakit, sokakta kim olsun?

Bir süre daha daireme bakınca hareketlerde bir tekrarlılık fark ettim: Misal, kırmızı bir ışık geçiyorsa perdeden, 10 saniye sonra bir daha geçiyor, 10 saniye sonra bir daha… “Tıpkı şu diskolardaki küreler gibi…” dedim dışımdan ki jeton düştü. Apar topar apartmana girdim, anahtarı koyduğum yerden zor çekip çıkardım, bir hışımla girdim eve (peh, peh, peh!).

Tahmin ettiğim gibi: Tepede bir disko topu dönüyor, içerisi mor ötesi lambalarla aydınlatılmış. Ortalık leş… Alkol alınmış, meze yenmiş, keyif yapmış birileri. İmkansız… Kedi işi değil bu.

Yatak odamdan da bir ses duydum, “İşte!” dedim, benim evimi kullanan kim ise yakaladım. Baskın basanındır, yallah! Büyük bir heyecanla yatak odama koşturuyorum. Ne kadar inandıysam orada iki kişi göreceğime “yakaladım sizi!” diye bağırarak girdim içeri.

Ama tablo çok farklı: Benim yatağın üzerinde benim kedi, iki yanında da birer dişi kedi.

“Allah’ım rüya mı görüyorum!” diye haykırdığımı hatırlıyorum, sesime tepki veren kediler yerinden fırlayıp açık unuttuğum kapıdan çıkıp gittiler.

Disko topu, tabaklara servis edilmiş mezeler, rakı bardakları… Bunlar açıklayabileceğimden çok öte şeylerdi. O küçücük patilerin bu işi ortaya çıkarabileceğine ihtimal dahi vermek mümkün değil. Hadi yapabiliyor olsun da, disko topunu nereden temin edecek? (Hayır bir de çok kroydu yani…)

Evimde rakı olmaz benim, bu rakıyı kim satın aldı, nereden satın aldı, neyle satın aldı? Bilmediğimiz bir kedi uygarlığı mı var? Bu uygarlık bizim göremediğimiz başka bir tür varlıkla bir antlaşma halinde mi? Ucundan başından tutabileceğim hiçbir açıklama yok! Hem kapı pencere kapalıyken eve nereden girdi bu mahlukatlar? Yanıt bulmanın imkanı yok.

O gece nevresimleri falan değiştirdim –nasıl bir tiksintiyse artık- ama akabinde hiç uyumadım. Düşünerek hiçbir şey bulamayacağımı bildiğimdem düşünmemeye karar verdim. Akıl sağlığım için yapmam gereken tek şeyin ne olduğunu biliyordum: Taşınmak.

Nitekim ertesi gün de ilk işim emlakçının birine gitmek oldu. “Parası mühim değil, iyi bir yerde şöyle iyi kötü bir ev” diye yalvarır gözlerle baktığımı hatırlıyorum. Yine aynı mahallede ama birkaç sokak ötede başka bir evi tuttum. Kirası oturduğum yerle aynıydı ama ev biraz daha küçük. Olsun. Artık bir kedim de olmadığına göre büyük, küçük farketmiyordu.

Velhasıl, eşyaları iyi kötü topladıktan sonra ev sahibiyle hesabımızı kapatacaktık. Büyük eşyalar gitti, küçükler hala duruyordu. Ev sahibim vermiş olduğum depozitodan ne kesebileceğini görmek için her şeyin inciğine, cıncığına bakmak üzere eve geldi. Kedimin tırnaklarıyla kazıdığı kapı bana bir boya parasına mal oldu. Başka da bir masraf yok.

Her şeyi konuştuktan sonra artık anahtaları da teslim edip yollanmam gerekiyordu. Bir tanesi zaten cebimde. Yedek olanı vermek için salondaki derin vazonun içerisine elimi attım… Evet! Tahmin ettiğim gibi. Anahtar orada yoktu…

Anahtarın orada olmaması olan bitene daha basit manalar kazandırıyordu: Biri beni kötü bir oyuna getirdi ve kedimi de bir şekilde maske olarak kullandı. (Diğer uzak ihtimal: Kediler sandığımız şeyler değiller…)

Bu işin sırrını öğrenir miyim bir gün? Sanmıyorum. Evi de bıraktık gitti zaten. Belki yıllar sonra birisi gelip, “abi hakkını helal et, şarap çok iyiydi” diyecek. Ya da kedim (ya da arkasındaki hınzır) her kimse benden sonra bu eve musallat olmaya devam edecek ve benden sonra taşınan komşu her kimse ondan da bir şeyler duyacağız.  Kısmet. Zaman neler gösterecek…

Tevfik Uyar, Eylül 2012
İstanbul

İZLEYİCİ ETKİSİ VE MARS FOSİLİ

(Gazeteport’ta yayınlanmıştır.)

Daha önce bu köşede “Genovese Sendromu” olarak anılan bir olgudan bahsettik.

Kısaca hatırlayalım: ABD’de bir kadın sokaktaki feryatlarına rağmen 1 saat içinde 3 ayrı saldırıya uğrayıp öldürüldü. Olayı pencereden gören –ve birbirlerini de gören- 35’e yakın kişiden birisi dahi polisi aramadı. Neden? Muhtemelen bir başkası aramıştır diye.

Bu enteresan olay sosyopsikolojik olarak teorileştirildikten sonra literatürde basitçe şu soru-yanıtla ifade edilmeye başlanmıştır:

Bir katilin saldırısına uğruyorsunuz. Kaç kişi buna şahitse kurtulma oranınız yüksektir?

Şıklar şöyle: 1, 10 ve 100.

Genovese olayı ile aktarılan ve “izleyici etkisi” olarak anılan varsayıma göre yanıt “bir”dir. Yani on kişi ve yüz kişi muhtemelen bir başkasının müdahalesini bekleyerek seyredecektir.

Gerçekten de Dünya’daki pek çok hazin ya da dramatik olaylar incelendiğinde görülür ki izleyici etkisi genel olarak doğrudur ve kişilerin müdahale olasılığı ile izleyici sayısı arasında ters orantı vardır.

Bir süredir “izleyici etkisi” ülkemizde de vücut buluyor: Başta PKK terörü ile kaybettiğimiz şehitler ve kalan gaziler olmak üzere kronikleşen toplumsal infialler için geliştirilebilen, tartışılabilen hiçbir çözüm olmadığı gibi Twitter ve Facebook düzeyini aşmayan saman alevi tepkiler geliyor ve geçiyor. Herkes de çözümü birbirinden bekliyor.

Buraya kadar her şey yukarıdaki teoriye uygun.  Görünen o ki “İzleyici etkisi” burada da geçerli olmalı ve bu kadar büyük bir nüfusu ilgilendiren bir meselede herkesin anonimleşerek tepkiyi ve çözümü bir başkasından bekliyor olmalı.

Ancak ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm ve hiçbir mantık çerçevesinde açıklayamadığım bir tür tepki daha var:

Kadın hakları adına bir şeylere tepki gösterilir, “Şehitlerimiz için de yürüseydiniz ya…”
Hayvan hakları için yürünür, “Hayvanlar için yürüyorsunuz, şehitlerimiz için neredeydiniz?”
Rahmetli Neşet Ertaş’ın vefatı üzerine kendisi anılır, şarkıları paylaşılır, “o kadar şehit verilirken bu kadar paylaşmıyordunuz, ne oldu da vs. vs. vs.”

Yanlış anlıyorsam düzeltin lütfen:

Bu tip bir tepkiyi veren vatandaşlarımız şöyle düşünüyor olmalı:

“Ülkemizde toplumsal olaylara tepki vermekle yükümlü bir grup var. Bu grup 10 bin kadar kişiden oluşuyor. Bu arkadaşların vazifesi yürümek, protesto etmek vs. Ve bu arkadaşlar utanmadan konular,  davalar arasında ayrım yapıyorlar. X konusu için yürürken Y konusu için yürümüyorlar.”

Eğer gerçekten böyle ise haklılar. Bu yürümekle mükellef 10 bin kişi, hayvan hakları için yürürken, şehitlerimiz için yürümemişlerdir (Bak sen şunlara!). Bu 10 bin kişi Neşet Ertaş için ortalığı ayağa kaldırıyorlar, ama konu şehitlerimiz olunca tepkileri yok. (Yuuuuuuuuh!)

Ama böyle mi? Elbette değil.

Demokratik ülkelerde tepki ve protesto onu göstermesini becerebilen cesur kişilerce değil, hangi konuda tepki gösterilecekse o konudan muzdarip olanlar ya da rahatsızlık duyanlarca gerçekleştirilir.

Dolayısıyla mevcut hal ülkemiz için ikinci ve spesifik bir “izleyici etkisi” durumu oluşturuyor gibi.

İzleyici etkisinin tanımı, “Olumsuz bir hadiseyi izleyenlerin sayısı arttıkça izleyicilerin hissettiği tepki verme sorumluluğunun azalması” idi.  Şimdi bu yeni ve spesifik izleyici etkimiz “Olumsuz bir hadiseyi izleyenlerin sayısı arttıkça izleyicilerin hissettiği tepki verme sorumluluğunun azalması ve izleyicilerin kendileri de tepki vermiyor olmalarına rağmen tepki vermeyen diğerlerine bozuk atması” olarak tanımlanmış oluyor.

Güzel ülkem sosyal teorileri bile alt üst ediyor.

Mars’ta fosil bulunursa

Yayına yeni başlayan Bilim Kurgu Haber (www.bilimkurguhaber.com) haftasonu Twitter’da #marstafosilbulunursa etiketli bir gündem hareketi başlattı.

Bu hareket sonucunda ister istemez tekrar düşünme gereği hissettim: Hakikaten evrende yalnız olmadığımızı kesin olarak anlarsak ne değişecektir?

Aslında önceleri Mars’ta herhangi bir yaşam belirtisi bulunmasının biz insan türü için oldukça sarsıcı bir gelişme olacağını düşünüyordum, fakat daha sonra düşündüğümde bir şeyi fark ettim:

Sahte UFO ve uzaylı fotoğrafları yüzünden zaten insanların pek çoğu evrende yalnız olmadığımıza ve dünyamızın zaman zaman ileri teknolojiye sahip uzaylılar tarafından ziyaret edildiğine inanıyor. Kainattaki herhangi bir başka türle bir şekilde etkileşime girildiğine ya da ziyaret edildiğimize dair bugüne kadar bilimsel olarak kanıtlanabilmiş bir tane bile veri olmamasına rağmen.

Dolayısıyla evrende yalnız olmadığımızın yaratacağı fikri devrimin çok sınırlı bir insan kitlesi tarafından hissedileceğini düşünüyorum.

Ancak bir gün fosil değil de, bizden daha zeki ve ileri düzeyde canlıların varlığı ile karşılaşırsak belki gereksiz burnu büyüklüğümüzü bir kenara bırakabiliriz. Hatta kişisel inancımdan da bahsedeyim: Dünya’da mutlak barışı temin etmenin tek yolu sanırım bizden ileri ve farklı bir uygarlığın tüm Dünya’yı tehdit etmesiyle olacaktır.

(Mars Fosili ile ilgili düşüncelerin bilimkurghaber’de yayınlanmasından sonraki bir tartışmaya da burada yer vermek isterim)

Okur: Müsaadenizle yuh diyorum. Barışı savaş tehdidi ile sağlamak barış demek değildir elime fırsat geçerse ebeni … demektir. Nüfusun çoğunluğu sahte ufo bilgi ve belgeleri ile değil daha çok birer sanat ve edebiyat eseri olan sinema, roman ve çizgi film gibi bilimkurgu eserleri ile uzaylıların varlığını benimsemiştir (inanmıştır değil o farklı). Fosil düzeyinde de olsa bir somut örnek insanların yıllarca inandığı tanrıyı şahsen gördüğünde yaşayacağı duygularla eşdeğer bir etki yaratacaktır… Uzayda dünya dışı hayatın resmi ve bilimsel olarak kabulü belirttiğiniz kitleden çok daha fazlasını sandığınızdan fazla etkileyecektir. Bu sadece bir haber değil bilişimden eğitime kadar, felsefeden dinsel kavramlara kadar herkesin dünya görüşünü mecburen tekrar düzenleyeceği bir olay olacaktır…

Ben: Size ben “yuh” diyemeyeceğim. Bu da sizin görüşünüzdür zira. Henüz gerçekleşmemiş bir şeyin olası etkileri için herkes pek çok şey düşünebilir. Ancak ben de yorumunuzu şu şekilde eleştirmek istiyorum:

Fosil bulunması halinde neler olabileceğini geçmişe bakarak bir kestirim yapmaya çalışıyorum:

Zannedersem fosil dendiğinde bulunabilecek fosilin çok hücreli ve karmaşık bir canlıya ait olduğunu düşündünüz. Bulabileceğimiz olası bir fosil dendiği zaman benim aklıma daha çok bakteri fosili geliyor. Ki böyle bir şey bulunduğunda bunun anlaşılması için muhtemelen epey süre geçecek. Daha önce Mars’ın bir parçası olduğu düşünülen, kutuplarda bulunan bir taş üzerinde de fosil benzeri yapılara rastlanmıştı. O dönemde siz ne hissettiniz bilmiyorum, bilim dünyası heyecanlandı, ancak öte taraftan tüm dünyayı çok enteresan bir heyecan dalgası sarmadı. Bir süre sonra tespit edilen yapıların farklı kaynaklardan olabileceği ve hatta organik yapılar olmayabileceği fikrini destekleyen bulgular elde edildi.

Yine kuasarlar ilk keşfedildiğinde Sovyetler basın toplantısı yapmış ve kuasarlardan gelen düzenli sinyali ileri bir uygarlığa ait düzenli bir veri olarak duyurmuşlardı. Yine de büyük bir olay olmuş ve insanlığın fikirleri kökten sarsılmış olmadı.

“Uzaylıların varlığını benimsemek” ile tam olarak ne kastettiğinizi anlamadım ve aslında konuyla ilgisini de çözebilmiş değilim. Benim söz konusu yazıda kastettiğim şey, Dünya’da pek çok insanın yayınlanan yalan yanlış haberlerden ötürü hakikaten de dünyamızın zaten yabancı uygarlıklarca ziyaret edildiğine ve hükümetlerin bunu sakladığı gibi bir komplo teorisine inanıyor olmaları. “Mars’ta fosil bulundu” gibi bir bilgi elbette bilim adamları ve bilim ilgilileri için tam olarak da tabir ettiğiniz gibi “tanrıyı şahsen gördüğünde yaşayacağı duygularla eşdeğer etki”ye sebep olacaktır. Ancak kitleler için durumun geçmişte yukarıdaki örneklerde de anlatmaya çalıştığım üzere farklı olduğunu düşünüyorum.

Barışı savaşla sağlamak kısmına girersek: Tarihte barış sağlayan devrimlerin pek çoğunun ortak bir düşman karşısındaki birleşme güdüsüyle gerçekleşmiş olduğuna dair örnekler görebilirsiniz (Cumhuriyetimizle sonuçlanan Anadolu İhtilali’nde de olduğu gibi).

İlginiz için teşekkür ederim.

İlgili Bağlantılar:

BilimKurgu Haber, “Mars’ta Fosil Bulunursa” – http://www.bilimkurguhaber.com/2012/10/04/marsta-fosil-bulunursa/
Gazeteport – http://www.gazeteport.com.tr/yazar/24/tevfik-uyar/2764

SAHTE UÇAN DAİRE VE UZAYLI FOTOĞRAFLARI

Bilimseverler hayatlarının bir döneminde evrende yalnız olmadığımız fikrinden ve Dünya’nın da zaman zaman uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olabileceğinden heyecan duymuşlardır. Hatta Erich Von Daniken kitaplarıyla geçtiyse çocukluğunuz, uzun bir süre eski uygarlıkların ürünlerini uzaylı ziyaretlerine yormuş olabilirsiniz. Saadettin Teksoy’un “Teksoy Görevde” adlı programını da heyecanla izlemiş olabileceğinizi tahmin edebiliriz.

(Bu yazı Açık Bilim dergisinin Nisan 2012 sayısında ve Yalansavar.org’da yayınlanmıştır.)

Bilinmeyene olan merak doğal bir güdü. Üstelik “bilimi sevmek” de aynı güdüden kaynaklanan bir duygu. Doğa son derece ilginç şeyler içeriyor. Auroralar, süpernova patlamaları gibi artık ne oldukları bilinen fenomenlerin yanısıra, Tunguska olayı gibi hala aydınlığa kavuşmamış gerçek olaylar da söz konusu.

Bilimkurgu filmlerinin konularıyla insanların ilgisi arasında bir parallelik olduğunu var sayarsak –neticede sinema da bir endüstridir ve daha çok insana satış yapmak ister-, uzaylıların, kıyamet senaryolarının ve zaman yolculuğunun bilimin en çok merak edilen kısımlarını oluşturduğunu iddia edebiliriz.

Uzaylılar, bugünkü popüler deyişiyle UFO’lar, her dönem insanların ilgisini çekmiştir. Bunun sebebine ister yalnızlık duygusu deyin, ister sadece merak deyin, ister de korku deyin, insanların büyük bir yüzdesinin, inansın ya da inanmasın bu tip haberlere ilgi gösterdiği aşikardır. Belki de bu yüzden her ay bir iki haber ajanslara düşer.

Öncelikle terminolojik bir hatanın artık kemikleştiğinden bahsetmekte fayda var: UFO (Unidentified Flying Objects), kelime anlamıyla “Tanımlanamayan Uçan Nesne” demektir ve ABD Hava Kuvvetleri’ndeki bir tanımlama ihtiyacından doğmuştur.

Öncülleri “Gizemli Hava Gemileri” (20. yüzyıl başları), Foo Savaşçıları (II. Dünya Savaşı), Uçan Tabaklar (Flying Saucers, II. Dünya Savaşı sonrası) idi. 1952’de Albay Edward J. Ruppelt tarafından UFO olarak tanımlanmasıyla bu ad bu kavrama yapıştı. Teknik anlamda ne olduğu anlaşılamayan uçan nesnelere verilen bu ad bugün “uzaylılara ait hava aracı” anlamında kullanılıyor.

Ne isim verildiği mühim değil. Gerçekte bizden başka, bizim kadar zeki, hatta gezegenimizi ziyaret edebilecek kadar gelişmiş ve bizden de zeki canlıların olup olmadığı da olabilir; fakat şunu ifade edelim ki, bugüne dek somut, kimsenin inkar edemeyeceği bir kanıt elde edilememiştir. Uzaylıların varlığına fanatik bir biçimde inanmış kişiler, diğer pek çok kanıtlanamamış şeyde olduğu gibi, devletlerin kanıtları olduğunu ve bunu gizlediğini ifade edebilirler. Bizler işin burasıyla da ilgilenmeyeceğiz ve sadece inanan kişilerin oluşturduğu sahte fotoğraflarda dikkat edeceğimiz bir kaç küçük püf noktaya bakacağız.

Bir kaç püf nokta

Sahte fotoğrafları ayırt etmede sadece bir kaç püf nokta kullanılabilir. Bazı fotoğraflardaki açıklar ise detaylı incelemeyle bulunabilir.

Fotoğrafları mutlaka dönemine göre incelemek gerekiyor. Dijital fotoğraf teknolojisi ve bilgisayarlarımızdaki görüntü işleme yazılımları ve teknolojisi elbette çok şey değiştirdi. Bu yüzden eski fotoğraflardaki sahteliği anlamak yenileirine göre oldukça kolay. Yeni fotoğraflarda ise daha çok detaylara bakmak gerekebilir.

En azından eski fotoğrafların pek çoğunun sahteliğini anlamada kullandığım bir kaç püf noktadan bahsedeyim:

Tek kanıt

Genelde şehir, stadyum, kasaba, yol gibi yerlerde alınmış pek çok sayıda uçan daire fotoğrafı yer almaktadır.

Bir defa insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde çekilmiş UFO video ya da fotoğraflarının sadece bir tane olması oldukça kafa karıştırıcıdır. Eski fotoğraflar için aynı şeyi söyleyemesek de hepimizin cebinde kamera monteli telefonlarının olduğu bir çağda uzun süreli ve kalıcı bir UFO görüntüsünün tek bir kişi tarafından fotoğraflanmış ya da videoya alınmış olması imkansızdır.

Bir çok fotoğrafta UFO’nun çok hızlı olduğu, fotoğrafın aniden çekildiği iddia edildiği olabilir. Böyle durumlarda da aşağıda bahsettiğimiz diğer problemler açığa çıkar.

Tek açı

Rus bir kadının iki yol dolabında sakladığını iddia ettiği uzaylı yaratık (yalansavar.org)

Özellikle durağan, yani cismin varlığını hep korduğu sahte fotoğraflar ilgili nesneyi tek bir açıdan fotoğraflar. Sahte ve imal edilmiş cismin sahte olduğuna yönelik kanıtların gizlenmesi amacıyla cismin en iyi göründüğü açı kullanılır.

Özellikle “uzaylı yaratık” görüntülerinde buna rastlanır. Muhtemelen kendisini oluşturan bağlantılar belli bir açıdan görünmeyecektir ve bu açı onun en iyi göründüğü açı olduğundan fotoğraf da bu açıdan çekilir.

Solda görülen fotoğraf, Rus bir kadının bahçesinde bulduğu enkazdan çıkarıp buzdolabında sakladığı bir yaratığa ait. 2011 yılı sonlarında ajanslara düşmüştür.

(Konuyla ilgili Yalansavar’a yazmış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın: http://yalansavar.org/2012/02/14/buzdolabinda-uzayli/)

 

Kadraj

Bazen öyle fotoğraflara rastlarsınız ki, fotoğrafın hem UFO’yu ya da yaratığı içermesi, hem de sıradan bir fotoğraf gibi görünmesi için özellikle uğraşılmıştır ve bu mantıksız bir kadraj ortaya çıkarır. Hatta zaman zaman bu kadraj oldukça komik de olabilir.

Bu tip fotoğraflara daima “şurada çekmiştik, eve gelince farkettik” açıklamaları takip eder. Habersiz fotoğraflarda kadrajın niçin öyle ayarlandığını açıklayabilmek çok zordur.

İlerleyen satırlarda verdiğim örnekler oldukça komik olan kadraj durumlarını yansıtmaktadırlar.

Hız ve Hareketli Cisim

Hızla uçtuğu iddia edilen bir uçan dairenin fotoğrafını net bir şekilde çekmek kolay değildir.

Bilindiği üzere hareketli resimler fotoğraflarda hareket yönünde bulanık çıkarlar; çünkü fotoğraf makinasının diyaframı açılıp geri kapanana dek cisim yer değiştirmiştir ve bu yüzden pozlama süresi içerisinde sabit durmayan cismin görüntüsü net çıkamaz.

Enstantane değeri çok düşük ayarlandığında hareketli cismin görüntüsü iyi bir şekilde yakalanabilir ancak bu defa da fotoğrafta yeteri kadar ışık olamaz ve aydınlık çıkmaz.

Çok hızlı hareket ettiği iddia edilen bir cismin hem görüntüsü net, hem de fotoğraf aydınlık ise bu fotoğraftan rahatlıkla şüphelenebiliriz.

Işık ve Gölgeler

Şimdilerde bilgisayardaki görüntü işleme yazılımları fotoğrafa ilave edilmiş bir cismin ışık ve gölge durumunu muhteşem bir biçimde ayarlasa da geçmişte bunu ayarlamak o kadar kolay değildi.

Eski fotoğraflarda ışık ve gölge hatası pek çok kez yapılmıştır. Işığın geldiği yönün daha aydınlık olma gerekliliği ya da metal olduğu iddia edilen cismin ışığı pek de metal ve dairesel bir cisim gibi yansıtamıyor olması bu fotoğrafların açıklarıdırlar.

Cisim havada ise, fotoğrafta ilk önce kalan nesnelere ışığın nereden geldiğine bakılır ve cismin durumuyla karşılaştırılır. Cisim yerde ise bir de gölgesi için aynı araştırma yapılabilir. Gölgelerin yönleri farklı ise bu önemli bir açıktır.

Özellikle bulandırma

“Hız ve Hareketli Cisim” altbaşlığımızda yazdıklarımızın aksine, bazen montajın ya da sahteliğin anlaşılmaması için cisim özellikle bulandırılabilir. Diğer cisimlerin netliği ile UFO’nun netliğini karşılaştırmak bir çözüm olduğu gibi, eğer tüm fotoğraf net değilse, durağan cisimlerin neden net çıkmadığı sorgulanmalıdır.

Örnekler:

Güney Fransa’da çekilmiş bir fotoğraf. (UFOevidence.org)

Bu fotoğraf ufoevidence.org web sitesinde gökte 9 adet cismin tespit edildiği şekilde anlatılıyor. Fotoğraf makinasına ait leke ya da pixel kayıpları gibi duran cisimlerin ne olduğu mühim değil; ancak başka kimsenin bu dokuz cisimden birini bile tespit edememiş olması düşündürücüdür.

Kanada, 2004. Çeken kişi evde fotoğraflara bakarken farkettiğini söylüyor.

Bu fotoğraf yine ufoevidence.org web sitesinden. Quebec’te alınan fotoğrafta gökyüzünde bir nesne görünüyor. Fotoğrafı çeken kişi fotoğraftaki nesneyi evde farkettiğini söylüyor. Bu yüzden cismin gökyüzünde uzun bir süre kaldığını söyleyemeyiz, ancak eğer öyleyse, fotoğrafı çeken kişinin neyi çektiğini sorgulayabiliriz; çünkü çekmeye değer tek yapı olan kilisenin tamamı kadraja girmemiş bile.

Vancouver Adası’ndan. Yıl 2005. (UFOevidence.org)

Aynı web sitesinden bir başka fotoğraf. Vancouver adasındaki liman üzerinde çekilmiş olduğu iddia edilen fotoğraf zaten perspektif olarak hatalı. Üstelik netliği de hatalı ve ilginç bir şekilde limanda başka kimsede fotoğraf makinası yokmuş ki, başka kimse cismin fotoğrafını çekememiş ve bu olaydan geriye kalan tek kanıt Robs adlı kişinin fotoğrafı olmuş.

Kardan adam ile sanatsal fotoğraflar. Kaynak: Sirius Ufo Araştırma Merkezi Fotoğraf Galerisi

Ülkemizde faaliyet gösteren Sirius UFO ve Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi’nin websitesindeki galeride yer alan bu fotoğraf en sevdiklerimden. Çeken kişi kardan adamı ortalasaydı gerçekçi bir fotoğraf olabilirdi. Kardanadam bir UFO manzarasında kenara koyulmuş bir süs gibi duruyor. Uzaylıyı çekerken niçin kardanadamı da fotoğrafa alma ihtiyacı duyulmuş olabilir ki? Yok eğer kardan adam çekilirken UFO tesadüfen orada yer aldıysa, kardan adamı kadraja almama ihtiyacı nereden doğmuştur?

Kaynak: Siriusufo.org

Muhteşem fotoğraflardan birisi daha. Bu fotoğraftaki mantığı anlamak çok güç. Acemice ayarlanmış bir kadraj olduğu söylenebilir. Fotoğrafı çekilen çocuk kameranın başka bir yere dönmüş olmasına hiç tepki vermiyor. Çeken kişinin bir anda cismi farkedip onu çekmeye karar verdiği düşünülebilir, ama bu sırada illa ki küçük arkadaşını da fotoğrafa dahil etme isteğine ne demeli?

Uçan gümüşlük!

Bu fotoğraf gerçekten de UFO’lar hakkında bilimsel çalışmalar yaptığını iddia eden bir kurumun sitesinde yer alıyor! Bu kadar bariz bir şekilde, salondan alınmış bir süs eşyası olduğu anlaşılan nesne zaten fotoğraf makinasının bir, bilemedik iki metre uzağında yer alıyor. Ne fotoğrafa oturmuş, ne de gerçekçiliği var. Uzaylılara ait bir uçan daire olduğu iddiası illa ki doğru olacaksa, söz konusu cisim onların en iyi sanatçısının elinden çıkmış olmalı.

İşte bir gerçeklik testi:

Şimdi… Aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakalım:

Diğer fotoğraflardan çok daha gerçekçi değil mi?

Oldukça gerçekçi değil mi? Bir gazete küpüründe ya da internet sitesinde “2012 yılında Adapazarı semalarında çektim. Cisim bir süre yavaşça uçtuktan sonra ortadan kayboldu” dense idi, bir an için inanmayı düşünürdünüz belki de. Ancak… İşte böyle gerçekçi fotoğrafların nasıl kolaylıkla yapacağınızı gösteren bir makale:

http://www.instructables.com/id/How-To-Fake-A-UFO-Picture/?ALLSTEPS

Metal bir ayak nelere kadir!

Bilgisayar tekniği ile metal bir duş kafası ya da kültablası ayağı muhteşem bir UFO’ya dönüşebiliyor.Bu da bir başkası:

http://www.instructables.com/id/UFO-Hoax-Picture/?ALLSTEPS

Sonuç

Gezegenimizde kendilerini Ufolog olarak tanıtan bir grup insan var. Ufoloji ve Ufolog kelimeleri bize bir bilimi çağrıştırsa da Ufoloji sözdebilim alanında sınıflandırılır.

Aslında böyle olmayabilirdi. Ufoloji hakikaten de bilimsel bir araştırma alanı olabilirdi, fakat kendilerini Ufolog olarak tanıtan kişiler genelde bu tip fotoğraflara kuşku ile yaklaşmak ve onların açıklarını bulmak yerine, somut bir kanıt olmadan onların gerçekten de uzaylılara ait uçan dairelere ait olduğunu iddia etmekte ve kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bilimin en önemli yöntemlerinden birisi yanlışlamaya ve çürütmeye çalışmaktır.

Ayrıca, gezegenler arası seyahat etme, radarlara ve daha başka pek çok askeri teknolojiye yakalanmayacak kadar gelişmiş bir teknolojiye erişmiş bir ırkın, bir türlü bizim kamera ve fotoğraf makinalarımıza yakalanma konusunu halledememeleri, bugün karbon ve kompozit gibi, metaldan daha sağlam ve hafif malzeme teknolojisine erişilmişken, onların hala metal kullanıyor olmaları (bu bizim Dünya’mıza ait bir özelliğin doğal olarak sahte üretimlere yansımasıdır) bana pek gerçekçi gelmiyor.

Bu yazıyla ortaya koyduğumuz herhangi bir iddia yok. Şahsım adına kainatta bizden başka varlıkların olduğuna ve bunların gezegenler ve yıldızlar arasında seyahat edebilecek teknolojiye ulaşma ihtimalleri bulunduğuna inanmaktayım. Hatta ve hatta bu kainat hemşehrilerimiz gerçekten Dünya’yı da ziyaret etmiş olabilirler. Herhangi bir kimsenin “kesinlikle etmemiştir” ya da “kesinlikle etmiştir” diyebilmesi mümkün değildir; ancak ortaya konan fotoğraflar, daire tasavvurları büyük ölçüde sahtedir ve hiçbirisi somut kanıt teşkil etmemektedir.

Emin olunuz bir çok bilim adamı gerçekten de somut bir şekilde elde edilecek o kanıtın geleceği günü de beklemektedir.

Tevfik Uyar, Sahte Uçan Daire ve Uzaylı Fotoğrafları
http://www.acikbilim.com/2012/04/incelemeler/sahte-ucan-daire-ve-uzayli-fotograflari.html

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google