Monthly Archives: Ağustos 2012

ŞİRKETLERE SİBER SALDIRI

TV’yi hayatımdan çıkaralı çok uzun bir süre oldu. Arkadaşlar sağolsunlar onları ziyarete gittiğimde benim televizyonu hayatımdan çıkarma sebeplerinden birisini icra etmekte devam ederler: TV açık olur. Sohbetin muhabbetin yerini alır. Üstelik normalde izlemediğimden gördüğüm her şey bana pek yeni gelir ve benim de gözüm takılır. Sıkıntılı bir durum. Dünya’yı, yeni çıkan şarkıları, filmleri, haberleri nasıl takip edeceğimi soracak olursanız, yanıt basit. İnternet. İnternetin pek çok alışkanlığımızı değiştirdiği aşikar.

Nasıl ki bir zamanlar havacılık sınırları fiilen büyük ölçüde kaldırdı ve uzak mesafeleri kat etme şansı sağladı ise, bu ortadan kalkışı ve avantajı tamamlayan diğer icat internet oldu.  İletişimin ucuzlaması ana fayda kalemlerinden birisi, ama konuya bireysel olarak değil de kurumsal olarak bakacak olursak, internet içerisinde kullanıldığı her pazarı büyütmüştür.

İnternetin sağladığı bireysel ve kurumsal pek çok avantajın yanısıra yeni bir kültür yarattığını inkar edemeyiz.

Bilimkurgucular ve eserlerini inceleme şansı bulduğum bazı fütürologlar 80 ve 90’larda yazdıkları eserlerde internet ile ilgili pek çok şeyi öngördülerse de kültür konusunda pek çok şeyi hesaba katamadılar. Bugün olan biteni kehanet derecesinde yazanların bu öngörüleri arasında şirketlerin internet korsanlığı yolu ile sabote edilmesi de vardı. Örneğin Matrix fikrinin de yaratıcısı olan William Gibson’un 80’lerde yazdığı bütün romanlarında şirketler ağ teknolojileri aracılığıyla savaşırlar. Bu teknolojiler sayesinde büyük avantajlara sahip olup devleşebildikleri gibi bir hata ya da sabotaj sonucu batabilirler de. Sadece şirketler değil, devletler korsan timleri kullanarak yasadışı işler yaptırır.

Eserler güzel ve ileri görüşlü ancak bu eserlerde sosyal medya öngörülemediğinden olayın toplumsal destek tarafı hep es geçilmiştir…

Geçmişteki bu tip romanlara bir bakın: Genelde şirketler toplum adına değil, başka bir şirket ya da devlet tarafından sabote edilir. Olan biten büyük bir gizlilik içerisinde olur, zaten gizli olmasa da toplum artık bu tip dengeleri gözetmemektedir.

Basit bir analiz

THY’ye geçtiğimiz günlerde yapılan siber saldırılar bana bu konuda pek çok şeyi düşünme fırsatı sundu:

Şirketlere karşı yapılan eski eylemleri düşünün. Gözünüzün önüne kabaca bir grup eylemcinin ilgili işletmeye ait bir şubenin camlarına taş attığı bir görüntü gelecektir. Dün böyleydi…  ama bugünün dünden önemli bir farkı var gibi görünüyor:

Birincisi, kapitalizmin ve küreselleşmenin asli unsuru olan global şirketler için anti kapitalist grupların yarattığı tehdit eskiden sadece sokakta idi. Artık böyle değil.

İkincisi, şirkete ait mala, personele fiili zarar getiren eylemler toplumsal destek görmezken bu tip korsanlık eylemleri geniş halk kitlelerince destekleniyor. Üstelik haber, sosyal medya aracılığıyla çok daha kısa bir sürede Dünya’ya yayılıyor.

Üçüncüsü, eylemleri gerçekleştirenler kimliklerini gizlemekte başarı sağlıyor ve eylemlerin uluslararası boyut kazanması sebebiyle adli ya da fiili takip zorlaşıyor. Ayrıca eylemciler yakalanmadıkça toplum nezdindeki imajlar güçleniyor. Buna karşılık olarak şirketler önce saldırıya maruz kalma sebeplerinden dolayı toplum ya da belirli bir kitle nezdinde imaj kaybederken, korsan grupların faaliyetleri karşısındaki savunmasızlık sebebiyle imaj kayıplarını tazeliyorlar.

Görüldüğü üzere şirketlerin ve kurumların bir kısmı siber saldırılara karşı savunmasız.

Faaliyetlerini büyük ölçüde internete bağlayan, internetin etkin kullanımı sayesinde pazarını büyüten ve müşterisine ulaşan kurumlarda risk çok büyük. Yeni durum, yeni bir risk yönetimi anlayışı gerektiriyor. (Belki de bu yüzden pek yakında SPK  -Sermaye Piyasası Kurulu- ilkeleri arasında “siber güvenlik” başlığı yer alacaktır.)

Öte yandan bu durum yönetim anlayışında bir değişiklik yaratmaya da muktedir:

Mesela artık şirket faaliyetlerinin ne derece etik olduğu ya da etik algılandığının çok önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

GEZİ NOTLARI: ÇATALCA – İHSANİYE KÖYÜ

Bayramın birinci günü bir anda boşa çıktığımda Beşyol’da işyerimin hemen yakınındaki parkta Ertan Ağabey ile birlikte tavla oynuyordum. Şöyle bir rüzgar esip de ağaç yapraklarını salladığında doğayla kavuşma damarımın nasıl tuttuğunu hissettim hemen. İğneada’ya bir aksilik sonucunda birlikte gidemediğimiz Hasan‘ı aradım hemen.

Hasan da uygundu, İstanbul’da idi, kampa müsaitti. Saat zaten 18:00 olduğundan ve sadece bir gece kalmayı planladığımızdan yakın bir yer olmasını istiyorduk ve nereye gideceğimiz konusunda fikrimiz yoktu. İnternetten kısa bir araştırma Çatalca’nın ya da Silivri’nin köylerinde uygun yerler olduğunu söyledi bize.

2 saat gibi kısa bir sürede eş zamanlı olarak hazırlanmaya çalıştık. Pazar günü olmasından dolayı Airporthaber’e yazı yetiştirmem gerekiyordu. O işi bir internet kafede gördüm. Konumun hazır olması zaten bir avantajdı; internet kafelerin büründüğü yeni hali görmek konumu besledi.

Velhasıl, yola çıktık. TEM’den bir süre ilerledikten sonra Silivri’ye saptık, o sapıştan hemen sonra gişelerden geçtikten sonra yine sağa kıvrılan eski bir yola girdik. Bu yol bizi bölgenin karadeniz kıyısına götürecek yoldu.

Az sonra yine internette adına rastladığımız Bekirli Köyü’nün tabelasını gördünce bu defa o yöne döndük. Çok değil, yaklaşık bir 20 km. sonra köye vardık ancak kimsenin nerede kamp yapabileceğimize dair bir fikri yoktu. Derken yolda rastladığımız bir genç, 8-10 km. ötedeki İhsaniye Köyü’nde böyle bir alan bulabileceğimizi, daha önce orada kamp yapan insanlar olduğunu duyduğunu söyledi.

İlginçtir, Bekirli Köyü ve İhsaniye Köyü arasında bir canlı balık tesisi var. Tüm adresler buraya göre yapılıyor. Zira İhsaniye’ye gidince bize yine bu balıkçı referans alınarak bir yerler tarif edilecekti.

Çok değil 15 dakika içerisinde sık sık otomobilden kaçmayan cesur baykuşlar gördüğümüz bir yoldan ilerledik. Canlı balık tesisini geçtiğimizin farkına varmadan köye girdik. Köydeki açık bayiye aynı sorumuzu yineledik: “Çadırımızı nereye kurabiliriz?”. Bize canlı balık tesisi işaret edildi. Gerisin geriye dönerek o tesisi yine bulduk. Köyden 2-3 km. uzakta olduğunu tahmin ediyorum. Balık tesisinin sahibi Recep Ağabey ile tanıştık, bizi az sonra öyküsünü anlatacağım gariban yoluna götürdü ve bizi orada bıraktı.

Kamp alanı ve imkanlar

Kısaca bahsetmek gerekirse, canlı balık tesisinin arkasında iki derenin kavuşumunun arasında kalan hafif meyilli bir alan kamp kurmaya çok elverişliydi. Gece olmasına karşın kendimize iri ağaç gövdelerinin güvenli bir uzaklığında ama ince dallarının ve sık yapraklarının sağladığı ve gündüz bize serinlik sağlayacak olan dallarının altında iyi bir yer bulup çadırımızı kurduk. Daha önce kamp yapanların ateş yaktığı noktaya da gerekli yakınlığı sağlamaya çalıştık.

Bir süre zorlansak da kısa bir süre sonra çevreyi keşfettikçe bizi aydınlatacak kadar yakacak bulduk.

İki suyun kavuşuyor olması biraz klostrofobik bir durum yarattı, zira gece yürümek tehlikeli olacağından güvenli bir çıkış noktası belirleyerek o nokta dışında yürümemeye karar verdik. İlk başta odun sıkıntısı çekmiştik ama güvenli yolumuzun ucunda daha önce kesilmiş kuru ağaçlar olduğunu bulduk. Ağaçlardan birisi tüten ağaçlardandı -cinsini belirleyemedim- ancak bölgede hatırı sayılır miktarda meşe olması işimizi kolaylaştırdı. Ateşi beslemekte ilk başlarda zorlanırken sonra gece boyunca bizi ziyadesiyle aydınlatacak kaynaklara ulaştık.

Aceleyle hazırlandığından dolayı yemek yemeyi ihmal etmek zorunda olan Hasan’ın yanındaki torbaların kısa bir süre sonra içi boşalacak :)

Suların kavuşumunda olmasından dolayı hafifçe serince olan havanın rahatsız edici olmadığını söyleyebiliriz. Epey bir geç yatarak gündüz kaldığımız yeri derinlemesine görecek olmaktan heyecan duyarak uyuduk.

Gündüz gözüyle çevre ve yürüyüş yolumuz

Sabah uyandığımızda çevreyi kolaçan etme şansımız oldu. Oldukça güvenli bir yerde olduğumuzu söyleyebilirim. Aradaki su ve sınırlarında bulunduğumuz tesisin arkaya uzanan telleri herhangi bir ziyaretçinin ancak iki yönden gelebileceğini gösteriyordu. Alandaki meyil herhangi bir su taşması halinde çadırın altını dolduracak cinsten değildi. Ayrıca çevrede daha yüksek alanlar bulunduğundan yıldırım tehlikesi de bulunmuyor. Yağmurlu havalarda dahi güvenle kalınabilecek bir mahalmiş.

Kamp alanı

Ayrıca bulunduğumuz yerde pek çok elma ağacı vardı. Bakımsızlık dolayısıyla elmalar çok iç açıcı görünmese de iyi bir besin kaynağı olabilir. Az sonra hemen yakınlarda bolca böğürtlen, kızılcık ve yaban mersini bulunduğunu da görecektik. Dereden balık tutulabileceğini düşünüyoruz (yakınlarda da bir canlı balık tesisi olduğuna göre?) ama kısa bir kamp olduğu için hiç denemedik ve mevsimi olmadığını da daha sonra öğrendik.

Yürüyüş öncesinde…

Sabah İhsaniye köyüne hem biraz yiyecek bulmak, hem de bilgi almak üzere uğradık. Köy halkının çok konuksever olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bayram da olması dolayısıyla idi galiba insanlar pek sıcak davrandılar. Tekrar kamp alanına döndüğümüzde hazırlığımızı yaptık ve yürüyüşümüze hazırlandık. Yürüyüş için rastgele bir rota seçmeye, dönüş yolunu planlı dönmeye karar verdik.

Yaklaşık 11 km.lik yürüyüş yolumuz.

Kamp alanından “Gariban yolu” adı verilen bir yol aracılığıyla 2. km.de bulunan yere kadar sürekli olarak tırmandık. Bu yola gariban yolu denmesinin sebebi Kabakçı Köyü’nde bulunan tren istasyonuna gitmek isteyen kişiler bu yolu kullanırken, gariban olarak addeddikleri bir gencin onların çantalarını taşımak suretiyle hayatını kazanması imiş. Gariban yolu 5. km’ye kadar sürüyor, ancak söylediğim gibi, bunun 2 km.si tırmanış.

Ayçiçek tarlaları ile mavi gökyüzü insana tabloları anımsatıyor.

1. km.nin bulunduğu yerde iz bırakarak çok da sık olmayan ormana girerek geri döndik. 3. km’den sonra zaten rahat bir iniş başlıyor. Burada yazlık evler görünmeye başlıyor. Pek çok insan çiftlik şeklinde yazlık evler inşa etmişler. 6 km. sonra Kabakçı’ya varılıyor. Her ikimiz de yanımıza nakit para almayı unuttuğumuzdan köyde banka kartı ile alışveriş yapılacak market olması çok isabet oldu. Acıkmaya başladığımız için yaban mersini, kızılcık ya da elmadan farklı planlarımız vardı :)

Kabakçı köyünden karayolunu kullanarak da yine İhsaniye köyü üzerinden karayolu ile dönebilirdik ancak haritadan gördüğümüz bir patikayı kullanmaya karar verdik. 6. km’de gerçekleştirdiğimiz keskin dönüşle bu patikaya saptık. 7. km’de görülen sapma mısır tarlalarına dalarak bir süre yanlış yolda gitmemizden kaynaklanıyor. 8. km itibariyle tırmanış başladığından ormana girince tekrar mola verdik.

Planımız gereği dönüş odununu burada toplayacaktık; zira sağlı sollu meşe ağaçları, kurumuş palamutlar vs. Burası bir yakacak cennetiydi. Molalar düşüldüğünde 1 saat 50 dakika ortalama 5,5 km/sa hızla bir kısmını öğle saatinde gerçekleştirdiğimiz yolculuk bizi yormaya başlamıştı.

Doğa bizi yormadı…

Epeyce işe yarar odun bulduk. (Keşke gece de bu kadarını bulabilseymişiz.) Karşılaştığımız tek tehlikenin sağlam bir arı kovanı olduğunu söyleyebilirim. Onun dışında bir kaç başıboş köpek gördük, o kadar.

 

Mutlu son!

Nihayet kamp alanına döndük. Fazla dinlenmeden ateş yakarak yiyeceklerimizi hazırladık. Ve mutlu son. Yemekten sonra biraz dinlendik ve İstanbul’a döndük.

Gitmek isteyenler için özet geçelim:

Kamp yeri: Çatalca ya da Silivri üzerinden İhsaniye köyüne vardıktan sonra İhsaniye-Bekirli yolu üzerinde Canlı Balık Tesislerini bulun. Tesisler solda kalıyor ise bir köprüden geçer geçmez soldaki toprak yola, oradan da solda kalan hafif eğimli toprak yola girerek ikinci küçük derenin üzerinden geçin. Solda elma ağaçları altında iyi bir kamp alanı göreceksiniz. Sola sapmasa idiniz gariban yoluna girecekti. Orası sık orman olduğundan en iyi alan burası.

İhtiyaçlar: Köyde ihtiyaç duyulabilecek her şey temin edilebilir. Dere olduğundan sivrisineklere dikkat. Güvelerin sivrisinekten daha çok rahatsız ettiğini söyleyebilirim. Ateş yakınca yaklaşmayacaklardır.

Doğal besin kaynakları: Elma, kızılcık, böğürtlen, yaban mersini (yemek isteyenler için çekirge).

Hava: Ağustos ayında gece yaklaşık 10-15 derece kadar düştü. İstanbul ve Tekirdağ tarafında hafif ışık kirliliği olduğundan astronomik gözlem için pek de iyi olduğu söylenemez.

Yakacak: Yanan ağaçlar bol. Tüten ağaçlara dikkat. Gece nemi olmadığından yine de bölgede bulunan dal parçaları efektif olacaktır.

İletişim: Kesinti yok. 3G dahi çekiyor.

 

 

Bir bilene danışmak

(09.08.2012’de Gazeteport’ta yayınlanmıştır.)

Bilim yazarlığı sıkıntılı bir şey…

“Bilim yazarı” derken, böyle bir kavram da yok aslında. Hani daha çok bilimsel, teknik gelişmeler üzerinde yazan, bilim politikalarını ele alan yazılara ağırlık vermekle böyle bir sıfata sahip olunduğunu varsayalım…

Siyaset üzerine yazmak kolay. Türkiye’de her gün ayrı bir skandal, ayrı bir perde. Gaflardan çatışmalara, adaletsizliklerden yolsuzluklara… Hangi birini sayalım? Siyaset yazarlarının Türkiye hakkında yazmak konusunda hiçbir sıkıntı çekeceklerini sanmıyorum. Siyasete bağlı daha pek çok konu da öyle. Mesela ekonomi. Bir şekilde o fırlıyor, bu azalıyor, onda tavan, bunda taban derken iyi kötü insanın fikirlerini ifade edebileceği yeni şeyler daima var. Bir gidişat var ve çoğunluğu da ilgilendiriyor.

Bilim ve teknikte yok mu? Türkiye’de çok az, olan da bir garip, hatta bir ucundan siyasete bulaşıyor… Gerçi yönümüzü gelişmiş ülkelere çevirirsek her gün bir hayli fazla gelişmeler bulabiliyoruz fakat bunlar bir fikir, bir köşe yazısı değil, önce haber olmalı. Haber olup kitlelere ulaşmalı, soru işaretleri oluşmalı ki yorum yapma şansımız da olsun.

Pek az habere bakınca da kötü bir manzara ile karşılaşıyoruz:

İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilen ‘Yaşambilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’na bilimin magazini adlı bir konuşma ile katıldım. Bu konuşmayı hazırlarken Türkiye’de yayınlanan pek çok bilim haberini inceleme ve kategorize etme fırsatını yakalamış oldum. Bilim haberciliğimiz bir facia: Dikkatsizlik, bilgisizlik, abartıcılık ve hatta çarpıtma hâkim.

Bu kategorilerden ilki ve en masumu “bilgi bakımından eksik haber”. Haber, onu hazırlayanın bilgisizliğine kurban gittiği için bir şekilde hatalı ya da önemli noktalarda boşluklu oluyor.

Sıradaki kategori abartılı haber. Bu tip haberler ilgi çekmesi için ya da bir şekilde onu hazırlayanın kasıtsız olarak kattığı heyecan ile ucu çok başka yerlere giden bir hal alıyor. Gerçekten uzaklaşılıyor ama yine de üçüncü kategori gibi değil.

Üçüncü kategori, en tehlikelisi: Bilimselmiş gibi görünen hurafe ve saçmalıklar. Okurlara bilim haberi adı altında ve bilimsel bir anlatımla saçma sapan iddialar sunuluyor. Evrene mesaj göndermenin yollarından, sağ beynin 100 atom bombası gücünde olmasına, ağaçlardaki titreşimlerin insana iyi gelmesinden, “11.11.11” gibi tarihlerin yeni boyutlar açacağına kadar bir dolu hurafe, bir dolu anlamsız, temelsiz bilgi. Tamamen magazinsel.

İnsan merak ediyor: Hukukla ilgili konularda hukukçulara danışıp görüşlerine yer veren basının bilim konusunda kendine güveniyor olması neden? Bu özgüven hukuk ve fizik ya da hukuk ve astronominin hangi farkından kaynaklanıyor?

Elbette “Ne zararı var?” diye de sorulabilir. Zira ilk bakışta yokmuş gibi görünüyor. “Kim takıyor ki?” diye de sorulabilir; zaten “sen gazetelere ne bakıyorsun!” gibi bir deyim dilinize aşina gelecektir. Ama öyle değil!

Pratikte Türkiye’de ilköğretim öğrencilerinin tümünün ingilizce dil bilgisi hiç olmadığından ya da yabancı kaynakları takip edemeyecek kadar zayıf olduğundan,  bilimle ilgilenmeye başlamış genç arkadaşlarımız doğal olarak yabancı kaynaklara değil Türkçe kaynaklara yöneliyorlar. Türkçe haber kaynaklarının pek çoğunun hatalı, abartılı ya da sözdebilimsel olması onların bilgilenmelerinde önemli gedikler oluşturuyor ve neticede onları yanlış yönlendiriyor.

Eğitim sistemimizin bilimsel düşünmeye yönelik bir politikası da olmadığından gerçekten bilimsel ve kritik düşünebilmek için kendini geliştirmek zorunda olan, eleştirel düşünüşü doğal yollarla değil de hasbelkader elde edebilmiş bir azınlık oluşuyor. Hem de her söylenene inanan, araştırma zorunluluğu hissetmeyen, kolaylıkla gaza gelebilen ve yönlendirilebilen, tarot, astroloji gibi modern sözdebilimlere ve komplo teorilerine inanmaya meyilli bir çoğunluğa karşılık.

Ne idüğü belirsiz kişilerin tıbbi önerilerine, densiz aşı karşıtı kampanyalara (evet, hatırı sayılır sayıda “ben çocuğuma aşı vurdurmam” diyen vatandaşımız var bu ülkede) ve garip gurüp tedavi yöntemlerine gösterilen prim de yine bundan. İşin kötüsü, yetkili mercilerdekilerin bir kısmı aynı tornadan çıktığı için çoğu zaman bu zararlı akımların tehlikesinin farkına varamıyor olsa gerek ki bir önlem de alınmıyor.

Öncelikli olarak yapılması gerekenleri düşününce akla “bir bilene danışmak” geliyor:

Ulusal basına çağrımız, bilim haberciliğinde her zaman danışılabilecek bir uzman kadro yaratarak bu kadrodan faydalanmalarıdır. Bunda herhangi bir yanlış yok. Anayasa hukukçusuna ya da deprem profesörüne danışmak ayıp olmadığı gibi, bir teorik fizikçiye, bir mühendise, bir sinirbilimcisine de danışmak da ayıp değil.

HAYAT NASIL BİR OYUNDUR?

Bir gün Dünya’mızda bir tek canlı bile kalmadığında, yerimize bırakacağımız bir makina ırkı hatıramızı yaşatabilir miydi? Bu sorunun yanıtı belki hala meçhul ama Neuman’ın rüyası, Conway’in “basit” dehası, hayata dair çok şey öğretiyor.

(Bu yazı Açık Bilim dergisinin Mart 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

Read More

TERCİH DÖNEMİ İÇİN TAVSİYELER

Haftasonu otizmli bir çocuğun başarı öyküsü olan yarı otobiyografik sinema filmi, “Temple Grandin”’i izledim.

Filmin adı aynı zamanda bahsi geçen şahsın adı: Bugün Colorado Eyalet Üniversitesi’nde görev yapan hayvan bilimi profesörü Temple Grandin.

Filmi izlemeyenlere filmi şiddetle önermekle birlikte için de konusu –ya da Grandin’in hayatı hakkında- kısa bir açıklama yapayım: Temple Grandin otizmli bir çocuktur. Ancak annesinin verdiği mücadele ile “konuşamayan” bir insan olmaktan kurtulmuş ve akabinde öğrenimine devam edebilmiştir. Lise yıllarında karşılaştığı eski bir NASA çalışanı olan fen öğretmeninin de olumlu etkisi ile eğitim hayatında ilerlemiş, fotografik hafızası sayesinde, yönelmiş olduğu hayvan davranışları alanında çığır açan çalışmalara imza atmıştır.

Filmden sonra araştırmaktan kendimi alıkoyamadım ve az önce de Temple Grandin’in 2010 yılında TED Konferansları kapsamında yaptığı bir konuşmaya rastgeldim. Grandin, farklı düşünen çocuklar ve çocukların kabiliyetlerine göre yönlendirilebilmesi hakkında olan konuşmasında, aynen filmde de yansıtıldığı gibi, fen öğretmeninin kendisi için ne kadar belirleyici olduğunu tekrar ediyor (meraklısı için yazı sonunda bağlantı mevcut).

Söylenenlerden ve izlediklerimden anladığım kadarıyla fen öğretmeninin Grandin’de yarattığı davranış değişiminin başlıca iki nedeni vardı:

Birincisi her şeyden önce ona güvenmesi ve daha da mühimi ona güvendiğini hissettirebilmesi idi.

İkincisi ise onun yeteneklerini ve ilgi alanını algılayıp, tam olarak da onun dikkatini cezbedecek ve özgüvenini arttıracak bir ödev vermesi idi.

Grandin’in görsel hafıza ve düşünme kabiliyetlerini keşfeden Bill Carlock, “Ames Odası” olarak adlandırılan ve tek göz ile bakıldığında insanın görme algısını yanıltan bir perspektif algısına dayalı odayı ona gösterdikten sonra, bunun sırrını çözmesini ve bir tane de onun inşa etmesini söylemişti.

Bu ödevi başaran Temple Grandin’in kendi tabiriyle hayatı değişti ve “serseri” bir öğrenci olmaktan, hayatta ilginç şeyler olduğunu ve derslerine çalışarak bunları öğrenmesi gerektiğini anladı. İşte Grandin, devam ettiği yükseköğrenim hayatı boyunca hep sahip olduğu fotografik hafızanın ve duygusal zekanın imkan tanıdığı alanlarda çalışarak oldukça başarılı bir bilim insanı ve uygulamacı haline geldi.

Şimdi… Zurnanın son deliği tam da burada.

2012 ÖSYS tercih dönemi devam ediyor ve 3 Ağustos’ta sona erecek. Hepimizin ailesinde ve çevresinde üniversitelerini, dolayısıyla da çoğunlukla geleceklerini tercih edecek kişiler var. Hatta bu kişi biz de olabiliriz; nitekim bu yazıyı okuyan genç arkadaşlarımız da mutlaka vardır.

Kabul… Türkiye gibi ülkelerde iş olanakları ve ilgi alanı arasında bir denge kurulmak zorunda olunduğunu anlıyor ve biliyorum.

Nereden mi? En başta kendimden. Ben de hep astronom olmak istemiştim… Ancak öncelikle ülkemizin bu alandaki yetersizlikleri sebebiyle eğitim hayatım boyunca da buna yönelik hiçbir uygulama ya da destek ile karşılaşmamış olmam, ve sonrasında da daha işlevsel meslek ve ilgi alanlarına yönelmem sebebiyle bu hayalimi gerçekleştirmemiştim. (Gariptir ama ben de uzaya olan ilgim sebebiyle uçak mühendisliğinin benim için iyi olabileceğini düşünen matematik öğretmenlerimden birisi sayesinde bugünkü mesleğimi tercih ettim.)

Şimdi eminim gençlerin iş bulma ve geçiş sağlama olanakları ile ilgi alanları arasında doğru bir tercih yapmaları için onlara daha iyi olanakları olduğu için tıp, diş hekimliği gibi bölümlere, hiç ilgi duymadığı mühendislik alanlarına, öğretmen olabileceği için popüler olan fen ya da sosyal bilim dallarına girmelerini tavsiye ediyoruz.

Fakat Temple Grandin’in hayatını da örnek göstererek dikkat çekmek istiyorum ki:

İnsanın ilgi duyduğu, sevdiği ve daha da önemlisi becerikli olduğu bir sahada iş yapıyor olması otizmli olsa dahi onu hayata tutundurmakta, hatta ve hatta “iyi”leştirebilmekte.

O halde hiçbir ilgi ve alaka duymuyor olmasına rağmen sadece ilerideki potansiyel çalışma olanakları daha iyi diye onları istemedikleri bir bölüme yönlendirmenin onlar üzerindeki etkisi ne kadar olumlu olabilir?

Tüm genç arkadaşlarımızın gönlündeki, fikrindeki ve hayalindeki mesleğe kavuşması dileğiyle.

İyi haftalar.

Temple Grandin: Dünya’nın her türlü zekaya ihtiyacı vardır.
http://www.ted.com/talks/temple_grandin_the_world_needs_all_kinds_of_minds.html

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google