Monthly Archives: Haziran 2012

HAVAALANLARINDA ELEKTRİKLİ ARAÇLAR

Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün (SHGM) vizyoner davranarak 2009 yılında başlattığı “Yeşil Havaalanı” ve akabinde “Yeşil Kuruluş” projeleri bir çok alanda amaca ulaştı ve şirketler başta atık yönetimi olmak üzere pek çok alanda çevreyi ve geleceği koruyan önlemler alarak gezegenimize katkıda bulundular.

Havaalanları’nda çevre yönetimi bu işin ilk ayağını oluşturduğundan oradan başlayan ve havaalanı işleticileri ağırlıklı ilerleyen projenin yer ve yolcu hizmetleri veren kuruluşları ve havayollarını da kapsaması sevindirici. 2012 yılı içerisinde Antalya havalimanında Sunexpress, Havaş ve TGS yeşil kuruluş ünvanlarını alırken, Sabiha Gökçen’de işletici firma olan ISG ve Dalaman’da da yine HAVAŞ’ın “Yeşil Kuruluş” ünvanını almasıyla bu  ünvanı alan firma sayısı 16’ye yükselmiş oldu.

Ancak…

Arzulanan ve uygulanan “Atık Yönetimi” konusu kontrol edilebilir atıklar açısından büyük önem taşısa da, apron içinde yoğun olarak araç kullanan bu firmaların bir de kontrol edemediği atıklar var: Egsoz. Fosil yakıtlarla çalışan standart araçlar kullanan bu araçlar şirketin tamamının üreteceği zararlı ve kontrol edilebilir atıktan daha fazlasını üretiyor olabilir. Çaresi ise hibrit ya da tamamen elektrikli araçlar…

Küçük bir fizibilite çalışması gösterecektir ki elektrikli araçlar ilk yatırım maliyetleri yüksek olsa da, şirketin büyüklüğü ve araç kullanım miktarlarına göre, uzun vadede oldukça akıllıca bir yatırım olabilir. Bana kalırsa elektrikli araçlar yolcu ve yer hizmetleri veren kuruluşların apron içi kullanımlarına yönelik en ideal çözümdür. Çünkü:

– Elektrik motorlarının içerisinde bir elin parmakları kadar hareketli parça varken benzinli bir motorda yüzlerce, ve hatta düşük maliyetli olduğu için kullanılan bir dizel motorunda çok daha fazla hareketli parça bulunmaktadır ve içten yanmalı bu motorların bakım maliyetleri elektrikli motora göre kat kat fazladır.

– Apron içerisinde 25 km/sa hızdan daha fazla hız yapmak yasaktır. İstenen azami hızın düşük olması daha düşük maliyetli elektrikli araçlar, daha uzun süreli batarya kullanımı demektir.

– Elektrikli araçların en pahalı ünitesi bataryalardır. Dışarıda görev yapmayan bu araçların araç başına ortalama km’leri düşüktür. Bataryalar her şarj edildiğinde ömürleri biraz daha kısalmaktadır. Ancak daha uzun periyotlarda batarya şarjı demek, sıradan bir şirkete göre daha düşük batarya yenileme maliyeti demektir.

– Apron içerisinde fosil yakıt muhafaza etmenin maliyeti, prizden alınabilecek bir elektiğin stok maliyetine göre daha yüksektir.

– Bu durum aynı zamanda yedek parça stok maliyetini de oldukça fazla düşürmektedir.

– ABD standartlarına göre bir hesap yapıldığında içten yanmalı motorlu standart bir aracın km. başına maliyeti, elektrikli aracın km. başına maliyetinin 40 katıdır. Türkiye’de yakıtın daha pahalı olduğu gerçeği göz önünde bulundurulursa tasarruf miktarı daha da yükselecektir.

Elektrik motorunun daha gürültüsüz, daha temiz olduğu ve pek çok gizli maliyeti ortadan kaldırdığı gibi gerçekleri saymıyorum.

Petroldeki ithalat oranı ile elektrikteki ithalat oranı karşılaştırıldığında ortaya çıkan tablodan elektrikli araç kullanmanın ülke ekonomimize olan katkıları ise önemli bir getiridir ki, petrole olan bağımlılıktan kurtulmanın başlıca yollarından birisinin içten yanmalı motorlu araçların kullanım sıklığındaki azalma olduğunu hatırlatmama da gerek yok.

Dünya’da pek çok havaalanı tamamen elektrikli araçlara geçti, geçmekle de kalmadı, havaalanları içerisinde oluşturdukları güneş parkları ile, elektrikli araçların elektrik teminlerini güneş enerjisi ile gerçekleştirmeye başladı.
Şu halde öncelikle şirketlere naçizane tavsiyemiz, yukarıdaki özellikleri de dikkate alarak bir yatırım planı oluşturarak, elektrikli araçlara geçişin kendileri için yarattığı maliyeti sözkonusu tasarruflar ile ne kadar sürede bertaraf edeceklerini de hesaplayarak mantıklı olması halinde vakit kaybetmeden bu planı gerçekleştirmeleridir.

Daha sonra da havaalanları yönetimine, elektrikli araçların kullanımına teşvik edecek ve Dünya’daki diğer muadillerinin gerçekleştirdiği gibi gerektiğinde güneş ya da rüzgar parkları açarak araç şarjlarını daha temiz enerjiyle gerçekleştirecek tesislerin temellerini atmalarıdır.

Öte taraftan, SHGM’nin yeşil kuruluşlara bazı harçlarda indirim teşviki yaptığı gibi, gerekli bakanlıkların elektrikli araçlarla ilgili ÖTV ve MTV düzenlemelerinde fosil yakıtlı araçlara göre belirgin bir rekabet avantajı yaratmaları gerekmektedir.

İyi haftalar.

SENİNKİNİN VE BENİMKİNİN YALNIZLIKLARI

Tamam. O gezegendesin. Anladık. O yıldızında yarattığın küçük salınımdan anladık.

Sen de bu taraflarda bir yerlerde arıyorsun; senin de krallıklarının kalıntıları var. Beri yanı dökülmüş, kırılmış, yeni kral eskisinden kalanlara bakmıyor. Senin denizin gibisi var mı, senin toprağın gibisi? Bir merak var sende de almış başını gitmiş. Bizim uzay dediğimize başka bir şey diyorsunuz; muhtemel; ama yalnızlığın tıpkı bizimkisi gibi. Senin de çenenin altına koyacağın ellerin, seninde ellerinle tuttuğun çenenin üzerinde meraklı bir düş. Bir düş, anca senin dünyanı içeriyor, düşlerimin benimkileri içerdikleri gibi. Düşünde göremediklerine ayıkken zorlamayla koşuyorsun ve “gerçekten kopmak ne de zor” değil mi?

Michael Whelan - Ephemeros.

Anladık. O geçişlerinde gördüğümüz kara kum. O kara kum sizdeki rüzgarla uçar; bizim rüzgar hiç kaldırmaz zaten. Seninki farklı, benimki farklı. Bizimki farklı ve sizinki farklı. O gördüğün dağlar da ne kadar değişiyormuş meğer, yerin dibiyle birlikte? Şu sendeki iki güneşten ne ayarlar doğuyormuş, bizde bir iki su yükselirken.

Pencerelerin var, pencerelerimiz gibi. Saksıda yetiştirdiğiniz bizde yok. Belki konuşur sizinki, bizimkiler dilsiz; ama konuştuğundan olsa gerek bir şey anlatmaz, bizdekiler pek çok şey anlatırken. Bunları hiçbir şeyden anlamadık. Benim düşündüklerim, benim sana ve seninkilere atfettiklerim.

Buradan öyküler başka çıkar, biz öykünüzü gözleyerek bildik sanırız, ama sizden başka öyküler çıkar. Belki daha da kan dökersiniz, hala döküyorsunuzdur, belki sizde hiç duygu yoktur, belki hepiniz birer dişli, ya da hepiniz korkak, cani bir kralın düşünmeyen çiftçileri. Belki aşıp da gittiniz, size ait tüm kederleri. Buradan öyküler başka çıkar ve sizden başka öyküler çıkar. Siz de biz de tarih deriz adına, katipler ellerine alıp yazmaya başladığı anda.

Yalnızlığının ihtimalini düşündüm. Belki herkes öldü senden başka, belki var olmadılar, sen de bir garipsin, öyle yalnız başına. Ama olmalı değil mi anası, babası, olmadı hatırası herkesin. Herkes deyince sizde de herkesi mi söylerler? Buralar hep genelleme… Belki bir nesil senden var, hep aynı, hepsi birbirinin tıpkısı ve aynısı, hepsinin elleri çenelerinin altında ve gökyüzüne bakıyorlar kurtarılmayı bekler halde. Kurtarılmak dediğin belki sade bizde, siz çoktan sevdiniz üzerinde yaşadığınız her şeyi. Küçük kardeşleriniz ve sizden olmayanlar var, aralarınızda turlar atıp çemberler çiziyorlar, hepsi kendi alemlerinde.

Bir müziğiniz yoksa üzülürüm ben, hani üzülmem de “keşke olsaydı” der ve boyun bükerim. Ama bize ne? Biz yıldızınızdaki küçük salınımdan anladık sizleri. Her bir kaç günde bir geçiverdiniz, yıllar ne de kısa? Ne de çabuk geçiyor yıllar insanın yüzüne nakışlar işleye işleye ve her nakışın artığı bir tutam kır.

Kır derken yeşildir buralar -yeşildi eskiden daha da fazla, daha önce- ve dumanımızdan da tanırsınız aslında; özgürce dolaşan bir şeyler varsa sizden karanlık boşluklarda.

Tamam. Burada sıkışmışız. Anladık. Anladınız. O yıldızımızda yarattığımız küçük salınımlardan anladınız. Belki okudunuz bilemem, belki izlediniz hep, belki vapurlardan, simitlerden ve martılardan da haberiniz var.

Belki tüm savaşları canlı izlediniz, belki savaşlar sizi izledi, siz bizden ileridesiniz ve biz hepimiz, bu evrenin sakinleri aynı acılardan geçerek ilerliyoruz yeni acılara ve savaşlara doğru; yeni riyakarlıklar eskinin erdemlerine hep baskın geliyor ve belki onlar da evrenin değişmeyen sakinleri zaten ve biz sadece bizleri canlı zannediyoruz.

Belki senin yalnızlığın benim yalnızlığımdan haberdar. Arada hep ışık yılları…

Ve de seninkinin yalnızlığı benimkinin yalnızlığından haberdar; bir gezegen kadar…

(26-06-12)

SKYPE KAYDI VE SKYPE İLE PODCAST

Günümüzde giderek popülerleşen cepyayın (podcast) olayına amatör olarak girişmek isteyen pek çok kişi fiziki olarak aynı ortamda bulunamamaktan muzdarip olabilirler.

Böyle durumlarda akla ilk olarak Skype geliyor. Skype konuşmalarını kaydetmek mümkün. Ozan Oğuz Haktanır ile “Muhabbet Teorisi” adlı bir cepyayın olayına giriştiğimizde olanakları araştırmıştık. Zannedersem iyi kayıt yapan eklentiler var ancak ücretliler.

Ama biz hiç o kısma bulaşmadık ve her birimiz kendi bilgisayarlarımızdaki ses kaydedicilerle kendi konuşmamızı kaydedip daha sonra üstüste oturttuk.

Böyle bir yol tutabilmek için:

– Bir kulaklık seti (karşınızdaki kişi ve kişilerin sesleri de sizin mikrofonunuza girmesin diye.)
Audacity ya da benzeri bir ses işlemci programı
– Ses dosyası büyük olacağından bir FTP ya da Rapidshare tarzı bir dosya deposu

Eğer bunlar tamamsa yapılacak iş kolay:

Skype ile bağlantı sağladıktan sonra herkes bilgisayarındaki ses kaydedici programı açar. Bu Microsoft ile gelen basit kaydedici de olabilir; Audacity de.

Daha sonra sesleri rahat örtüştürmek için bir mottoya ihtiyacınız var. Biz Susam Sokağı’ndaki uzaylıların “Yep yep yep” seslerini kullanmıştık. Bu ne işe yarayacak peki? Şöyle: Konuşmaya başlamadan koro halinde “yep yep yep” diyorsanız, sesleri örtüştürme zamanı geldiğinde bu yepleri örtüştürün yeter. İlla ki tekrarlı bir ses olmak zorunda değil. Aynı ton ve ritimde söyleyebileceğiniz herhangi bir şey de olabilir.

Konuşmaya başlamadan önce bunu yaptıktan sonra muhabbete devam edebilirsiniz. Muhabbet bittikten sonra birleştirmeyi kim yapacaksa ses dosyasının ona gönderilmesi gerek. Wav biçeminde kayıt yaparsanız çok büyük tutacaktır. Bu yüzden Audacity’ye Lame MP3 kodlayıcısı kurup bu Wav’ları MP3 olarak dönüştürebilmek önemli. (Başka bir dönüştürücünüz varsa onu da kullanabilirsiniz. Uzun sürer ama bu işi çevrimiçi yapan siteler de var: http://media.io/)

Sesler örtüştürüldükten sonra MP3 çıktı alın. İşte bu kadar…

ŞİRKETLERİN VİCDANI

Bir önceki hafta THY’ye konuyu aile içi bir mesele gibi halletmesini tavsiye ettik. Olmadı. Şirket vicdanlı davranmadı.

“Ama bu bir şirket… Şirket için vicdan ne ola ki?” diyenlere iktisadın felsefi bir yanından bahsedeyim:

Vicdan.

Evet… Ciddi ciddi, iktisadın felsefi sahasında vicdan tartışılır. Neden? Bizler özel kişiyiz. Vicdani davranma sorumluluğumuz, daha da önemlisi vicdanımız var.

Peki tüzel kişiler? Tüzel kişiler, özel kişiler gibi ada, ünvana, varlığa, daha pek çok şeye –ve tabi ki de hakka- sahip olurlarken bu özellikleri sayesinde özek kişi gibi davranabiliyorkar, ancak onların vicdanını belirleyen nedir?  Tüzel kişiler, doğaları gereği “kârlılık” amacı güderler ve yatırımcı da ondan onu bekler. Peki ortada vicdan da olmadığına göre, gerçekten de kâr için gerçekleştirilen ya da zarara karşı gösterilen tüm “şirket” davranışları mübah mıdır?

Değildir… Yasalar bu yüzden var. İş kanunu mesela; tüzel kişilerin işçiler konusundaki vicdanlarının sınırlarını belirler. Özellikle THY gibi borsaya kote olan firmalar için SPK’nın da ayrı kuralları vardır. Daha pek çok yasa, yönetmelik, sistem vb. şeyler tüzel kişilerin vicdanlarının ve yapabileceklerinin sınırlarını belirler.

Sözgelimi, kimyasal madde üretimi yaparken çevreyi de kirleten bir şirketin sınırları nerede çizilecektir? Bu şirketin “kârlılığa” dayalı çıkarları ona büyümesi, gerekli filtreleri kullanmaması vb. çıkış yolları sağlayabilir, ama öte yandan çevrede yaşayanların sağlığı bozulup, gezegenin o köşesi kirlenecekse burada bir çıkar çatışması vardır. Şirketin yüzlerce, binlerce ortağından pek çoğu evlerinde geri dönüşümlü ürünleri ayıracak, yolda gördüğü çöpü alacak kadar çevreci olabilir, ama onların belli dönemlerin sonunda baktıkları tek şey, hisse senetlerinin değeri, ya da yılda bir veya birkaç kez dağıtılan temettünün miktarı olacaktır.

İktisadın ağa babası Marx’a göre sermaye ve emeğin çıkarları daima çatışır. Bu tek yönlü değildir. Teorik olarak sermayenin çıkarları emeği tehdit ettiği gibi, emeğin çıkarları da sermayeyi tehdit eder. Grev ve lokavt ile ilgili yasa da bu yüzden vardı.

Bu yasa ortadan kalktığına göre vicdan yükünü artık tamamen şirketin yönetim kurulunun omuzları üzerinde kalıyor. İşte bu noktada “şirketin metaneti” bu yönetim kurulunun ortak bir kararı haline geliyor. O karar da vicdanlı olmadı.

Atla deveyi karıştırmak

Önceki yazımızda da tavsiye ettiğimiz üzere, THY bu işi bir aile meselesi gibi çözmeli. Bize göre hala THY “Aile içinde kavga olur, kol kırılır yen içinde kaldır” diyerek ilişiğini kestiği personeli geri almalı.

Ancak yönetim, personel ve sendika taraflarının dışında bir taraf daha var:

Eylemler başladığı günden bu yana eylemle ilgili haberlerin altına “o kadar maaş almasını biliyordunuz…”, “asgari ücretle o kadar çalışan var, siz çıkın işi onlar yapar, ne grevi?” minvalinde yorumlar görüyorum.

Bu oldukça üzücü bir yaklaşım; hem de ne üzücü…

Birincisi yorumu yapanlar haklarının –ve belki de onurlarının- gerektiğinde satılık olduğunu itiraf etmiş oluyorlar–ve üstelik bunun farkında da değiller- buna üzülüyorum.

İkincisi ise empati eksikliği ve kopmuşluk. Bahsedilen o asgari ücret, işsizlik vs… Bunların sorumlusu işten çıkarılan THY personeli değil… Ama vatandaş birbirine söyleniyor.

İyi haftalar.

 

GEZİ NOTLARI: İĞNEADA / DUPNİSA

Haftasonu kamp amacıyla Kırklareli ili, Demirköy ilçesi, İğneada beldesinde idik. İğneada sahilinde Dallas Büfe tarafından işletilen, Erikli gölü kıyısındaki kamp işletmesindeydik. Bu bölgede kamp yapmak isteyenler için özelliklerinden bahsedelim.

Kamp yeri özellikleri

Longoz ormanları yürüyüşünde ensem tamamen yandığı için korunmak amacıyla kafama tişört bağlamak zorunda kaldım. Kamp yerinin bitki örtüsü arkada görülüyor.

Haziran ayı ilk haftasında gece oldukça soğuk oluyor. Yakınlardaki göl nedeniyle tüm gece yoğun kurbağa sesleri rahat bir uyku çekmenize engel olabilir. Dinlenmeden uyanmak bir dezavantaj. Hakim rüzgar karadenizden estiğinden sıkı giyinilmediği ve uygun bir mat kullanılmadığı halinde soğuk da uykuyu bölebilen etkenlerden.

Bölgede sürekli kampçı bulunması sebebiyle uysallaşmış, evcilleşmiş ama başıboş köpekler çok fazla. Siz uyur uyumaz açıktaki poşetleri dağıtmaya başladıklarından eşyaların mutlaka ağaç dallarına asılması gerekiyor. Köpeklerin gece kendi aralarında yaptığı kavgalar da iyi bir uyku için engel.

Gecenin soğukluğuna karşın gündüz çok sıcak. Çadırı mutlaka gölgelik bir yere çekmek gerekiyor. Çadırınız iyi yalıtımlı ise güneş doğduktan sonra bir miktar daha uygun sıcaklık düzeyi tutturulsa da saat 08:00’den sonra toprağın da ısınması ile birlikte içeride durulmaz hale geliyor.

Bölgede su yılanı sayısı fazla, ancak herhangi bir tehdit yaratmıyor. Göl bataklık yapısına sahip olsa da rahatsız edici bir kokusu yok. Büfe işletmesinin ilgilendiği 2 erkek, 2 de kadın tuvalet kabini var. Sahildeki duş kabinlerinin kapıları kırık.

Merkezde ihtiyaçlarınızı giderebileceğiniz büyük bir market var. (Işık Market)

Sınırlı çeşitteki ihtiyaçlar Dallas Büfe’den karşılanabilir.

Bölge gece yoğun çiğ altında kaldığından oradan toplanabilecek çalı çırpı çok yaş ve yanmada problem çıkarıyor. Ağaçlar yanan değil tüten cinsten. Bu yüzden liman tarafındaki ormandan ya da şehrin hemen dışındaki meşelikten odun toplayıp gelmek gerekiyor.

Longoz ormanları

Bölgenin en önemli gezi parkurlarından birisi Longoz Ormanları. İğneada Longoz ormanları kaldığımız kamp alanına 7,5, şehrin tam çıkışına ise 5,5 kilometre idi. Sabah yola çıkıldığında karayolu sürekli güneş aldığından gerekli önlemler alınmalı. Yol üzerinde sadece bir çeşme var. Bu yüzden su ihtiyacı iyi hesaplanmalı. Temmuz ve Ağustos için yavaşlatma durumu dahi olsa yanlardaki ormanlık alanlardan yürünmesini şiddetle tavsiye ederim.

Longoz Ormanları için rota. Toplamda 7,5 km. Gidiş dönüş 15 km. süreceğinden ve az çeşme bulunduğundan su miktarı iyi ayarlanmalı.

Longoz ormanları oldukça vahşi bir orman. Geyik sinekleri ve eşek arıları büyük risk. Ben bölgede hiç geyik görme şansı yakalayamadım. Yaban domuzu olmaması da bir avantaj ancak haziran sonu itibariyle engerek yılanlarına dikkat etmek gerekiyormuş. Orman deniz seviyesi altında olduğundan bataklık yapılarla karşılaşma riski yüksek, zira Longoz demek Türkçe’de “Subasar” demek. Bu orman, dere suyunun birikintileri üzerine kurulu ve yer yer ağaç kökleri tamamen su içerisinde. Bu yüzden yalnız girilmemesi ve gerekli önlemlerin alınması önemli.

Yol boyunca en sık görülebilecek ağaçlar Kayın, Meşe ve Çam. Orman yakacak yönünden bol. Zaman zaman yaban eriklerine rastlanabiliyor.

Karayolundan yürürken en büyük problem güneş. Sinek kovucu ile güneş kremi arasındaki tercihi 2.sinden yana kullanın.

Siz siz olun sinek kovucu ile güneş kremi arasındaki tercihi ikinciden yana kullanın. Sinekler büyük dert açmadılar -ve geyik sinekleri de sinek kovucudan pek etkilenmiyorlar- ama karayolundan yürüyecekseniz mutlaka güneş kremi sürün. Ayrıca yol çakıllı ve gelen geçen arabaların fırlatabileceği taşları da dikkate alarak daha açıktan yürüyün.

İğneada Deniz Feneri

İğneada’dan sahil yolu tutulduğunda yaklaşık 4 km. sonra liman ve limanın üzerinde deLimanköy var.

Limanköy’de Türkiye’nin en kuzeybatı deniz feneri bulunuyor. Çok özellikli olmasa da burası görülebilir. Ayrıca gördüğümüz kadarıyla Limanköy de kamp için oldukça uygun bir yerdi. Son gününüzde hazır yemek isterseniz Limanköy’deki konukevini deneyebilirsiniz. Oldukça temiz olan tesiste güzel yemekler var. İşleticilerden Şermin Hanım ilginç börek denemeleri yapabiliyor.

Dupnisa Mağarası

Adı zaman zaman İğneada ile anılsa da Dupnisa Mağarası oldukça uzak ve araçlar için zorlu bi yolda.  İğneada’dan İstanbul’a dönerken değerlendirirseniz Dupnisa yolunun sizi yorabileceğini hesaba katın. Zira Demirköy’den Dupnisa’ya dönüldüğünde 30 km. kadar oldukça bozuk, virajlı bir yoldan gidiliyor ve yol köprü üstlerinde tek şeride düşüyor.

Fakat bu yolu geçip de Dupnisa’ya vardığınızda buna değeceğini düşüneceksiniz.

Dupnisa Mağarası epey büyük bir mağara. Toplam uzunluğu 3200 metre ve 1000 metresi sulu. (Kaynak: Vikipedi)

Yürüyüş parkuru yapılmış ve dışına çıkılmasına izin verilmiyor ama maceracı bir ruh olarak zincirleri aşıp mağaranın gizli köşelerini keşfedebilirsiniz. (Tabi ki biz yapmadık :P )

Mağaranın en yukarıda bir çıkışı var. O çıkıştan insanlar genelde geri dönüyorlar ama ben dönmemenizi, aşağıya tepenin üstünden inmenizi tavsiye ederim. İniş zor değil ve herhangi bir ekipman olmadan da rahat rahat inilebilir. Kayalar kolay bir inişe imkan sağlıyorlar.

En çok üzüldüğüm şey mağara ekosisteminin neredeyse bitmiş olmasıydı. Mağara canlıları için oldukça uygun olabilecek yerdeki canlıların nereye gittiği konusunda hiçbir fikrim yok ve aslında bu konuyu da araştırmak istiyorum.

Dupnisa Mağarası zor bir yolun sonunda ama gördüğünüz zaman pişman olmuyorsunuz.

Dupnisa Mağarası dışında küçük bir işletme var. Burada çay, soğuk içecek ve gözleme bulunabilir. Karpuz satan bir yer yoktu ama yanınızda karpuz getirirseniz Rezve deresinin mağaradan çıkan buz gibi suyunda çatlatabilirsiniz :)

Dönüşte Vize’de iken İstanbul yoluna sapan göbekte ekmek fırını var. Orada köy ekmeği yemeyi de unutmayın.

Not: Fotoğraflar için Sinem Doğan’a teşekkürlerimle…

 

YAŞAM BİLİMLERİNDE MULTİDİSİPLİNER AR-GE VE İNOVASYON SEMPOZYUMU

15-17 Haziran’da İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Yaşam Bilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’nun son gününde “Bilimin Magazini” adlı bir konuşma gerçekleştireceğim ve akabinde Ömer Cansızoğlu’nun da katılımı ile Açık Bilim Radyo Programı hakkında bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

Konuşma ve söyleşi, 17:45-18:30 saatleri arasında olacak. Tüm dostları bekliyoruz.

Kayıt ve bilgi almak için http://www.istanbul.edu.tr/iugen/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ SÖYLEŞİMİZ (SHÖB)

15-17 Haziran tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Yaşam Bilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’nda “Bilimin Magazini” adlı bir konuşma yapacağım. Bu konuşmadan sonra da Ömer Cansızoğlu’nun katılımı ile de birlikte Açık Bilim Radyo Programı hakkında bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

Bu konuşma öncesinde daha önce Kocaeli Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu’nda gerçekleştirdiğimiz söyleşiden bir kesit paylaşmak istiyorum. Söyleşinin üzerinden uzun süre geçmesine rağmen henüz paylaşmamın sebebi, öncelikle arkadaşlarımızın web sitelerinin ziyaret edilerek tanıtımının sağlanması idi.Sivil Havacılık Yüksek Okulu Öğrenciler Birliği’nin diğer faaliyetleri hakkında bilgi almak için www.shobmedya.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=zVfpHyeuXLo&w=360&h=240]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google