Monthly Archives: Mayıs 2012

1 MİLYON DOLARLIK HATIRLATMA

Şu sıralar bahar geldiğinden midir nedir, radyolarda, TV’lerde, dergilerde astrologlar, bilmemne terapisi uzmanları, iyi enerjiler, kötü enerjiler cirit atmış gidiyor. Emin değilim ama mevsime bağlı olarak yükselen aşk arayışı ve insanların buna yönelik ümitleri ile bir ilgisi var herhalde.

Görünen somut çözümler yerine görünmeyen gizlerin işaret ettiği hayallere kapılıp, ümitlere inanmanın insanlara niçin cazip geldiği ile ilgili bir fikrim yok. Eğlenceli olduğu muhakkak. Kimsenin eğlenmesine de bir itirazım yok ama bu işin bir ekonomik kısmı var ve bu yollarla –yasal olmamasına rağmen- para kazanan insanlar, dolayısıyla dönem bir ekonomi var.

Üstelik bu ekonomiye “verici” olarak dahil olan kimler kimler var… Doğa bilimleri ile ilgili eğitim almış, mühendis, fizikçi, kimyager olmuş insanların nelere inandığına ve para ödediğine şahit olduğum zaman ağzım açık kalıyor. Bilim yazarı dostlarımdan birinin (Kerem Kaynar) bir makine mühendisi için yaptığı yoruma da hala gülerim:

“Hani biri gelip ona “Abi türbinlere çörekotu yağı basalım, çok pozitif enerji oluyormuş” desem kabul etmez ama bu tür hurafelere inanıyor.”

Gerçekten de garip…

Benzer bir teşbih de ben yapayım: Mutfak işini iyi bildiğini söyleyen bir astroloğa bile “Yemeklere tuz yerine şeker katıldığında aile içi ilişkiler giderek düzeliyormuş” desem ya da ona “yanımdan geçen yüklü tırın kütleçekim etkisi sayesinde bugün aşk konusunda şanslı olduğumu” söylesem bana saçmaladığımı iddia edecektir. Ancak astronomların, fizikçilerin, aradaki kütleçekiminin bile üzerimizde önemsiz bir etkisi olduğu, gezegenlerin ya da takımyıldızlarının bizler üzerinde hissedilen ya da ölçülebilen bir etkisi olmadığı yönündeki söylemlerine “bilimin henüz keşfedemediği şeyler var” diyecektir…

İnsanların pek çoğu onların iddia ettiği üzere, milyonlarca kilometre uzakta olan gökcisimlerinin insanların karakterini belirleyeceğine inanıyor.

Neyse… Ben müjdeli hatırlatmama geleyim.

Bir şekilde doğaüstü güçlere sahip olduğunu düşünen, sayıların, gezegen konumlarının hayatı fazlasıyla etkilediğini iddia eden ve bu konuda uzman olduğu için gelecek ya da kişiler hakkında doğru kehanetlerde bulunduğuna inananlara önemli bir haberim var.:

James Randi Eğitim Vakfı’nın 1964 yılından beri vermeyi vaat ettiği bir ödül var. Bu ödülün şu anki değeri 1.000.000 USD. 1 milyon USD çok iyi bir para, hem de oldukça iyi.

James Randi Eğitim Vakfı, sahip olduğu paranormal, gizli ya da metafizik, bilimsel olarak varlığı ispat edilememiş ya da yokluğu ispat edilmiş gücü ispatlayabilen kişiye bu parayı verecek. Bu yeni bir haber değil. Ödül rakamı giderek artsa da söz konusu vaat 1964’ten beri var… İşin ilginç yanı, kimse bu parayı almayı beceremedi, hatta, bir kişi hariç, bu meydan okumayı kabul etmeye cesaret bile edemedi.

O bir kişi de Sylvia Browne adlı bir ABD vatandaşı idi. Sylvia Browne ölülerle konuştuğunu iddia eden, seans başına ölü yakınlarından ciddi paralar alan bir “medyum”du. 2001 yılında katıldığı bir Talk Show programında kendisine önerilen meydan okumayı kabul eden Sylvia Brown, 11 yıldır sözünü yerine getirmedi. Bugüne dek kendisine bu konuyu soranlara da “Bay Randi’yi çok aradım ama ulaşamdım” gibi kaçak yanıtlar verdi. (Randi bir konuşmasında bu durumu esprili şekilde şöyle anlatır: “Hanımefendi ölüleri bile bulup onlarla konuşuyor ama bana ulaşamamış…”)

Türkiye’de dinlediğim, gördüğüm pek çok insan falcılıkta muazzam bir yeteneğe sahip olduğundan çok emin! Hele geçtiğimiz günlerde hasbel kader radyoda dinlediğim “melek terapisi uzmanı”, hem kendisinin bu işi becerebilecek kabiliyete sahip pek az insandan birisi olduğunu iddia ediyor, insanları sahte melek terapisi öğretmenlerine ve terapistlerine karşı uyarıyordu. Yine tesadüfen rastladığım birisi özel yeteneği sayesinde insanların düşüncelerini neredeyse okuduğunu iddia ediyordu.

Şu halde bu ödülden haberdar ettiğim yetenekli şahıslar dakika durmayıp, ABD’ye bir bilet alsınlar. Ödülü kapıp gelsinler. Böylece yasal yoldan da bu parayı haketsinler.

Parada gözüm yok diyebilirler. Doğrudur, insanların öncelikleri farklıdır zira, ama sırf şu “Ukala” Randi’yi alt etmeye ve Dünya’da onu altetmiş ilk kişi olup, bir şeyler terapisi ya da kehanet üzerine olan mesleğin itibarını kanıtlamaya değmez mi?

Başarırlarsa kıyağıma karşılık bana da ısmarlarlarsa bir çay ısmarlasınlar, onu da ısmarlamazlarsa canları sağolsun.

(Bu yazı 27 Mayıs 2012’de Gazeteport‘ta yayınlanmıştır.)

 

GELECEĞİN ASTRONOTLARI

Bir süre önce bir Avrupa gezisine çıktım. Bu gezim sırasında kimi zaman planlı, kimi zaman da vakit buldukça bazı müzeleri ve çocuklar için kurulmuş deney merkezlerini gezdim. Öncelikle kendi meraklarımı gidermek için gezmiş olduğum bu yerlerde çocukların fen ve teknoloji konularındaki eğitimi problemine yönelik bir bakış açısı geliştirebilmek ve devletlerin bu konularda yürüttüğü politikaları görmek için özellikle bazı konulara dikkat ettim.

Sözgelimi, Viyana’daki Doğa Tarihi Müzesi, Sofya’daki Dünya ve İnsan Müzesi özellikle çocuklara yönelik müzeler olmasa da, minik arkadaşlarımız unutulmamış ve onların merakını cezbedebilecek pek çok uygulamaya yer verilmişti. Frankfurt’ta ise EXPERIMINTA adlı bir bilim deney merkezi ise tamamıyla çocuklara yönelik hazırlanmıştı. Hatta öyle ki, tek başına bir yetişkin olarak içeriye girmek istediğim zaman resepsiyonda bana sırtı dönük olan kadın buna gülmüştü.

Her müzeyi, her merkezi gezerken aklımda tek bir soru vardı: Türkiye’de bu tip merkezler nerelerde var? Onların nitelikleri nasıl?

Ve nihayet geçtiğimiz haftasonu Eskişehir’deki Bilim Deney Merkezi ile Uzay Evi’ni, bugün de Şişli’deki bilim merkezini gezdim. Gezerken elbette bir çok konuyu karşılaştırma imkanı da buldum. Bu hususlardan kısaca bahsedeceğim. Detaylı bir değerlendirmeyi ise bir dosya yazısı olarak daha sonrasınra bırakmayı düşünüyorum.

Türkiye’deki bilim deney merkezleri

Her şeyden önce 1998 yılından bu yana Şişli’de faaliyet gösteren Şişli Belediyesi Bilim Merkezi’ni harikulade buldum. Bir deney merkezi olarak yapılanmış olan ana binadaki gezim etkinliklerinin yanısıra, bir çok atölye çalışması ile de çocuklar için muazzam bir bilim etkinlikleri yelpazesi sunuluyor. Fizik konu ve deneylerinin ağır bastığı merkezde özel olarak bir cam içerisine saklanmış birkaç türü de görmek mümkün. (Daha fazla bilgi için: www.bilimmerkezi.org.tr)

Eskişehir’de Nisan 2012’de faaliyete başlayan Bilim Deney Merkezi’nde ise yine fizik deneyleri ağırlıklı olmak üzere çok çeşitli aletler, rehberler eşliğinde gezilen salonda çocuklara sunulmuş. İlk etapta Ali Kuşçu, Albert Einstein, Marie Curie gibi bilim insanlarının sesli animasyonlarıyla karşılandıktan sonra hareketli dinozor modellerinin sergilendiği bir oda geziliyor. eski Türk bilim insanlarının yapmış olduğu makinaların gösteriminden sonra fizik deneylerinin izlenmesine geçiliyor. (Daha fazla bilgi için: http://www.eskisehirbilimdeneymerkezi.com/)

Her iki bilim deney merkezinde de rehberler size eşlik ediyor ve aletleri tanıtıyorlar… Ancak…

Frankfurt’taki EXPERIMINTA’DA çocukların serbestçe gezmesi ve istedikleri aletle istedikleri kadar istedikleri şekilde oynaması mümkün ve öğenciler, kendi öğretmenleri aracılığıyla geziyorlar. Özellikle istenmedikçe bir rehber eşlik etmiyor.

Şişli’deki Bilim Merkezi’nde ise, eğer merkez kalabalık değilse çocuklar EXPERIMINTUM’daki özgürlüğe sahipler. Fakat kimi zaman günde 800 kişiyi bulan ziyaretçi sebebiyle hafta içi yoğun zamanlarda çocuklara yine rehberler eşlik ediyor ve belli bir program dahilinde göreceklerini görüp çıkıyorlar.

Eskişehir’deki bilim deney merkezinde ise gezimler saatli. Çocuklar, saat başı başlayan gezi süresince rehberi takip etmek zorundalar. Programdan kopmamaları gerektiği için rehber müsaade etmedikçe aletleri deneme şansı bulamıyorlar. Bir aletle fazlasıyla ilgilendikleri kimi zaman ise kalabalıktan kopabiliyorlar.

Lakin merkezin yeni açılması dolayısıyla ilgi yoğun ve her seans, velileriyle beraber gelmiş kalabalık bir çocuk grubu tüm biletleri tüketiyorlar. Bu durum, şartlar sebebiyle gerçekleştirilen zorunlu bir uygulama ise, bu anlaşılır bir şey. Fakat bence tüm deney merkezlerinin Frankfurt’taki muadilleriyle aynı sistemi uygulaması, çocukların deneyleri ve sergi ürünlerini serbestçe, özümseyerek anlayabilmeleri için bence önem teşkil ediyor.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; bir deprem ülkesi olduğumuz için her iki merkezde de yurtdışındaki muadillerinden farklı olarak birer deprem simülatörü vardı. Eşyaların sabitlenmesinin, panik yapmadan yere, doğru pozisyonda uzanmanın öneminin anlatıldığı simülatörler, hareketli bir platform üzerine inşa edilmiş gerçek odalar halindeler. Bu konunun unutulmaması ve çocukların bu konuda özellikle bilinçlendirilmesi takdire şayan.

Sabancı Uzay PEvi

Eskişehir’de, hemen bilim deney merkezinin yanında konuşlanmış olan uzay parkı tahminimin çok ötesinde bir seyir keyfi sunuyordu. Planetaryum şeklinde düzenlenmiş özel salonda, koltuklarınıza yatıp, tavana bakıyorsunuz. Az sonra ışıklar kapatılıyor ve kısaca uzay tarihine değinen, görsel olarak çok zengin kısa bir film oynatıldıktan sonra, gerçek zamanlı olarak gezegen ve yıldızların konumunu sağlayan üç boyutlu bir program aracılığıyla evrende ne kadar küçük bir yer teşkil ettiğimiz oradaki görevlilerce anlatılıyor.

Sadece Bilim & Teknik dergisinin verdiği yıldız haritasına bakarak, gökyüzündeki yıldızların konumunu bulmaya çalışan ve bundan heyecanlanarak astronom ya da astronot olmayı kafaya takmış bir çocuk olduğumu hatırlayınca düşünüyorum ki, bu imkanlara sahip olup bu görüntüleri izleyen çocuklar kimbilir ne hayallere kapılıyorlar!

Giderek bir bilim, kültür ve sanat şehri olan Eskişehir’in Türkiye’nin nitelikli, yetişmiş ve kendi alanlarında önemli işler başarmış müstakbel sanatçılarını, mühendislerini, astronotlarını vb. yetiştireceğini söyleyebiliriz.

Vakit kaybetmeyin…

Tüm bu imkanları sağladıkları ve görevlerini en iyi şekilde yerine getirdikleri için Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ne, Şişli Belediyesi’ne ve orada Türkiye’nin ilk bilim merkezini kuran Türkiye Bilim Merkezleri Vakfı’na da özellikle teşekkür ederim.

Göreve geldiği günden bu yana Eskişehir’e karakter kazandıran ve üç seçimdir belediye başkanlığı koltuğunu hakeden Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşan sahip olduğu vizyonu için -naçizane- takdiri ve övgüyü hakediyor.

Her üç merkeze de finansal olarak destek olan sponsorlar da alkışı hakediyor.

Okurlarıma naçizane tavsiyem ise, çocuklarını bir an önce bu merkezlere götürmeleri ve onlara vizyon kazandırmalarıdır. Bir bilim merkezini gezip, görüp anlamış bir çocukla görmemiş bir çocuğun aynı bakış açısına olabileceğini söylemek çok zor.

Bu arada; Gaziantep’te de bir adet bilim merkezi ve gezegenevi bulunuyor. Kısmetse orayı da uygun bir zamanda ziyaret ettiğimde, seriyi tamamlamış olacağım.

Herkese iyi haftalar.

PANİK YOK: ORTALANACAKTIR!

Her kötü şeyin üstüste geldiğini mi düşünüyorsunuz? Bahtsız olduğunuza dair bir inancınız var mı? Her şey iyi giderken hep aksilik mi çıkıyor? Murphy kanunları sizce de geçerli mi? O zaman bu yazıya bir göz atın: Yalnız dikkat, bu yazı bir kişisel gelişim yazısı değildir.Read More

KIZIL MARS: DÜNYALAŞTIRMA NELERE GEBE?

1993’te Nebula En İyi Roman Ödülü’nü alan Kim Stanley Robinson’un Kızıl Mars’ı insanın kaderini “coğrafyası”ndan bağımsız ele alıyor. Ancak başlığımız, girişimiz, her birisi bir kitap incelemesi gibi dursa da biz o kitap üzerinden insanın kaderinin değişmezliğini sorgulayacağız.Read More

ADIN ÇIKMIŞ RUSYA

Havacılık çevrelerinde geçtiğimiz hafta (9 Mayıs) 37 yolcu ve 8 mürettebat ile gerçekleştirdiği gösterim uçuşunda düşen Sukhoi Superjet 100’ün akıbeti tartışılıyor…

Sukhoi Superjet projesinin bittiği, iptal edilebileceği, bu kazadan sağ çıkamayacağı yönünde yorumlar var.

Sebep? Yeni uçak… Üstelik bir de Rus uçağı.Read More

Öykü: İKİ İKRAMİYE

Sabah gözümü açtım. Baktım saat yediye bir var. Alarm çalmadan bir dakika önce uyanıvermişim. Benim gibi zor uyanan bir adam için hayret verici. Yoksa alarm çalacak ve ben duymayacağım, karım uyku sersemliğinde onu bir ahtapot sanacağım kadar maharetli ve eşzamanlı el, kol ve ayak darbeleriyle bir yandan beni dürterken bir yandan “Kazım kalk!” diye tutturacak. O da işe yaramayınca önce yükselen “Kazım! Kazııııım!” sonra alçalan, “Kazıııım! Kazım!” ve sonra da giderek küfre dönüşen “Kör olasıca Kazım”lar ile beni hayattan bezdirmek suretiyle uyandıracak. Ben evden çıkana kadar da söylenmeyi ihmal etmeyecek. Bense o sırada, yeniden uyumak ve rahatlamak yerine niçin söylenip durduğunu merak edeceğim ve söylediklerinin içeriğine de pek ehemmiyet vermeyeceğim. Ama öyle olmadı. Kalkıverdim yediye bir varken, ama o da ne? Karım Neriman benden önce kalkmış, ortalıkta yok. Sıcaklığı bile muhafaza etmemiş yatak. “Rüya mı acep?” diye şöyle bir silkindim, olmadı kendimi çimdikledim, o da yetmedi dilimle damağımı gıdıkladım, damağım kaşındı, kendime geldim ama yok değişen bir şey. Bildiğin uyanığım. Bu sükûneti bozar korkusuyla alarm çalmadan saatin çentiğini çektim ki çalmasın.

Yatağın kenarına oturdum, biraz daha açılmayı bekliyorum, derken karım kendisine iki beden büyük gelen beyaz geceliğinin eteklerini savura savura içeri girdi, kahvaltıyı hazırladığını söyleyip, yeni gelin heyecanıyla gülerek ve sekerek uzaklaştı. Ben on küsür yıllık evliliğimizin şu an küsüratını teşkil eden ilk iki yıllık kısmından beri karşılaşmadığım bu durumun sebebini merak ediyordum artık. Aklım komedi filmlerine gitti: Ya dün bana piyango vurmuştu ya da Yedi Bela Kazım ile kimliklerim karışmıştı… Anlam veremedim.

Kahvaltıyı yaparken karım boşalan çay bardağımı dolduruyor da dolduruyor, ben daha son yudumu alır almaz çaydanlığın uzayan giden şefkatli ağzını bardağımın içinde görüyordum. Anın keyfini çıkarayım diye içtim de içtim, belki on, belki on beş ince belli bardak çay içtim. İçim, dışım, midem, ağzım hep çay. Şişkinlik yapsın, radyasyonlu olsun, yine içerim. İkinci bardağı görmeyeli, hele ki onu Neriman koyarken görmeyeli çok oldu. Kızaran ekmeklerde çeşit çeşit reçeller sürülü. Hangisini yersem onu yiyorum. Yemediğimi ya o yiyecek, ya da atılacak mıdır nedir, sorgulamıyorum da… Kesin piyango vurmuş olmalı.

Hepsi zaten şaşırtıcı idi de en duygusal anlarımı karım kravatımı boynuma bağlarken yaşadım. Öyle ki iki damla yaşı gözümden süzülmemesi için tutuyordum, zira kravat bağlamasını bildiğini bile bilmiyordum. Az sonra bu rüyayı terkedecek ve işe gidecektim, biraz da ona üzülüyordum.

Dışarısı daha bir garip hatta hakikaten bir facia idi ve ben konunun benim piyango kazanmam ya da Yedi Bela Kazım olmamdan daha aşkın, daha derin bir şey olduğuna, karımınsa bizim evi aşan bir düzenin kuklası olduğuna kani oluyordum. Keşke evde kalsaydım! Evde karım her zamankinin tersine kibar, anlayışlı, saygılı ve sevecendi. Dışarıda ise bir keşmekeş, bir tuhaflık, yanlışlarla doğrular yer değiştirmiş, daha doğrusu yanlışın doğru olduğu iddiasındakiler onu bir hayli abartmış görünüyordu.

Evimin bulunduğu caddeden E-5’e çıkana dek üç şeritli caddenin iki şeridi park halindeki araçlarla doldurulmuş. Biri çıkarken diğeri de üçüncü şeride geçip yol vereceğim derken orası da tıkanıyor. Zaten boş olan tek şeritte dörtlüleri yakıp mal boşaltan kamyonetler ve ticari araçlar beni en az bir yarım saat daha oralarda tutmuştur. E-5’teki manzara daha bir başka. Arabalar emniyet şeridinde kuyruk olmuş, ilerlemeye çalışıyorlar. Kalan bütün şeritler boş. Ben normal şeritten gidiyorum diye her üç-dört arabadan birinden okkalı bir küfür yiyordum. Hiç küfreden kadın sürücü görmemişken bir günde onlarcasına şahit oluverdim. “Utamıyor musun ayı!” bunlardan en hafifiydi ve neyden utanacağımı da bilmiyordum. Demek ki düzen falan değişmişti dün gece, benim yeni haberim oluyor.

İşyerimin bulunduğu büyük binanın kapalı otoparkına girecekken her şey normale dönmüşe benziyordu. Güvenlik görevlileri beni durdurdular ve aracımın LPG’li olup olmadığını bakmak üzere bagaj kapağını açmamı beklediler. Ben adamın devam etmemi ima eden el işaretini beklerken o aheste aheste kapının yanına geldi. Pencereyi açtım: “Üzgünüz, LPG’siz araçları kapalı otoparka almıyoruz, açık otoparka lütfen” dedi. Olabilir dedim, ne de olsa bina yönetiminin politikası. “LPG’li araçlara hep haksızlık ettik, onları küçük düşürdük, biraz da onlar kapalı otoparka gitsinler” demiş olabilirler. Hem hava güzel, yağmur yağacak gibi de değil. Aracımı açık otoparka parkettim.

Otoparktan çalıştığım binaya yürüyorum. Gökdelenleri pek severim ben. Bu işi de sırf ondan kabul ettim. Orada çalışanların ayrı bir havaları vardır ve birbirleriyle de pek muhattap olmazlar. Sırf bu asosyalliğe tutkunum ben. Adımı bilmeyne insan çoktur…

Asansörün düğmesine bastıktan sonra aşağıya, bana doğru gelen asansörün kapısı önünde bekliyordum. Kapı bir açıldı ki içeride 3-5 kişi. Ben insinler diye beklerken sanki konsere çıkacak, geciken bir şarkıcıyı karşılıyor gibi, evine saklanıp karanlıkta oturmaktan bıkmış olan doğum günü sürprizcilerini andıran bir eda ile, neşeli çığlıklar arasında beni içeri çektiler. Sanki bu sosyal ortamın tek eksiği benmişim de tamamlanmış ve eğlence başlıyormuşçasına herkesin gözlerinde bir sevinç. Ama o nasıl mutluluk. Yavaş yavaş beni de sarıyor. 10. Kat civarında iken ortaya hızla alışmış oluyorum ve çıkacağım on sekizinci kata kadar bir an için asansörün bozulmasını ve bu arızanın bu dehşetli sevgi ortamını uzatmasını istiyorum! Öyle olmadı, ama asansördeki beşliden ikisi bana ben içince de eşlik etti. Yolda durdurup durdurup sarılıp öpüyorlar, üzerindeki parti simlerini bana da bulaştırıyorlar. “Karım ne der?” diye düşünüp kaygılanacakken sabahki tavırlarını hatırlayıp boşverdim. Sarmaş dolaş ofisin yolunu tuttuk.

Çalıştığım ofise girdim ki bir de ne göreyim. Herkes çıplak ve birbiriyle fazla samimi. Suratsız genel müdürümün iki yanında şirketimizin iki uzmanı pek bir şen şakrak, hepimizin epeyce bir çekindiği orta yaşlı pek muhafazakâr bir kadın olan genel müdür yardımcımız ise genç çalışanlarla oynaşmada. Uzaktan giderek büyüyen bir varlık keşfettim ki, o da genel müdürümün bakmaya doyamadığım sevgili sekreteri Müjgan. Kemik gözlüklerini az aşağıya indirmiş, bakışlarını onun üzerinden bana dikmiş bana doğru geliyor. Elindeki kalemin arkasını da dudaklarının arasına yerleştirmiş ki ben o bu hareketi her yaptığında çok tahrik olurdum. Müjgan’ın zaten bana ulaşmış olan bakışlarına bir süre sonra bedeni de eşlik etti. Karımın sabah bağlayarak beni şaşırtıp duygulandırdığı kravattan yakaladı beni, sevişmelerin yoğun olduğu yere, yularımdan çeker gibi götürüyor. Daha da garibi geçtiğim yerdekileri bir elektrik süpürgesinin pinpon topunu çektiği gibi çekiyorum, biz yürüdükçe cihada katılan askerler gibi arkamızda bir kadınlar ordusu oluşuyor. Büyük bir yıldız, kadınların rüyası, tek kullanımlık beyaz atlı bir prens gibiyim ve üstelik atım da Müjgan ve üstelik yularından çekilen de ben. Genel Müdür’ün hep niçin metrekaresi pek büyük olduğunu merak ettiğim odasına doğru gidiyoruz. Gerisi malum. Beş kişi miydik, yedi kişi miydik anlayamadım.

Kanter içinde odadan çıktığımda çoraplarımdan birini kaybettiğimi farkediyorum. Uzaklarda bir karaltı var birinin elinde, tanıdık geliyor! Aha diyorum benim çorap. Bizim mali müşavirin elinde, bana uzatıyor. Yanına gidiyorum. Çorabımı kendi etrafında büküp bir top yapmış ve tam ben alacakken personel müdürüne atıyor. Ona koşarken artık gözlüklerini çıkarmış olan Müjgan’a uçuyor çorap. Kızacak oluyorum ama anlıyorum ki bu bir oyun. Güle eğlene oynuyoruz. Nitekim bir ara kaptım çorabı ve bana kaptıran Şaziye ebe oldu. Hep “acaba bel ağrısı çekiyor mudur?” diye düşünmeme sebep olan koca memelerini zıplata zıplata çorabın peşinden koşuyordu. Birisi “Sami Bey geliyor!” diye bağırdı. Ben hemen toparlanacak oldum, baktım kimsenin salladığı yok.

Sami Bey bizim cimri ve çok çakal patronumuzdur. Bildiğimiz kadarıyla şirketin %76’sı onun, ama söylentiye göre bu da bir oyun. Yönetim Kurulu Başkanı da olduğundan her şeye o karar verir. O gün bir el arabasıyla para getirmeye ve onu da bizlere dağıtmaya karar vereceğini ne bileyim ben?  Baktım Sami Bey şöförüne taşıttığı el arabasından tutam tutam para alıp lunaparkta çember atar gibi ortalığa saçıyor. Ben davranacak oluyorum ama diğer insanlarda bir gözü tokluk var ki sormayın, kimse kılını kıpırdatmıyor. Sanki dağıtılanlar para değil, martıya atılan ekmek. Hayretimden kaskatı kesilmişken kafama gelen çorap ile ayıldım, yere düşen çorabı Şaziye aldı ve bana “ebesin” dediler.

Artık bedenim oyun oynuyor ama aklım parada. O kadar para yerde ve hatta süzüle süzüle bizim oyun sahamıza düşenleri bile var. Diyorum “Kimseye çaktırmadan şunları cebime koyuversem ne olur?”. İyi de para ha, benim iki maaşım kadar… Yani olup olabilecek en yüksek banknottan on beş yirmi tane var. Ben paralara dalmış onları saymaya çalışırken oyunla ilgilenmiyorum diye sitemler, işveler. Hatta sekreter bir ara gelip oyun için şansa ihtiyacım olduğunu söyleyip kalın dudaklarıya beni ıslak ıslak öpüyor. Gaza gelip oyuna devam etsem de yok, aklım paralarda. Remzi’ye atılan çorabı yakalayıveriyorum. Herkes neşe içinde yeni ebeyi oyun sahasına davet ediyor. Fırsat bu fırsat dedim, eğildim ve paraları bir çırpıda aldım, cebime soktum.

Zamanın devresi para ile cebim arasındaki mesafeymiş gibi, elimi cebime sokmamla tüm hareketlerin durması bir oldu. Mekân bundan etkilenmedi ve olduğu gibi duruyor yerinde. Ben de yerimdeyim. İnsanlar da yerinde ama her zamanki hallerinde giyimli, yüzlerinde görev aşkı, hareketlerine oldukları yerden başladılar. Remzi elindeki evrakı fotokopi makinesine götürüyor, mali müşavir elinde bir dosya Sami Bey’e koşuyor, Sami Bey boş durmamamızı tembihleyen öğütler verip çalışmanın nimetlerini Allah’a bağlıyor. Bir elim cebimde, parayı hissediyorum, diğer elimde de çorabım. Ayaklarım ayakkabının içinde ama birisi çıplak. O sırada yanıbaşımda olan Müjgan, Genel Müdür Yardımcısı’nın beni çağırdığını söylüyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken cevap veremedim ona ama “geliyorum” anlamına gelsin diye kafamı salladım. Yoluna devam etti.

O gider gitmez paraları hemen cebimden çıkarıp yere koydum. Bir değişiklik olmadı. Tekrar aldım, elimde evirdim, çevirdim, tekrar yere koydum. Yine yok. İkiye böldüm, ikiye katladım, belki rüşvet istiyordur diye cüzdanımdan para çıkarıp diğer tomara kattım. I ıh! Geri gelmiyor. Sami Bey’in saçıverdiği gibi havaya attım; süzüle süzüle inişlerini izlediğim o kısa an içerisinde yere değdiklerinde her şeyin az önceki haline döneceğinden ümitlendim. Boş ve sonuçsuz. Üstelik paralar bana doğru yaklaşan Sami Bey’in ayaklarının dibine düşmesin mi?

“Ne yapıyorsunuz Kazım Bey?” diye sordu. “Çok maaş veriyoruz herhalde size ki saçıyorsunuz?” diye de ekledi. Elimde çoraptan bir top, aramızda saçtığım paralar, velinimetimizin suratına aval aval bakıyorum.

“Ben az önce en güzel rüyamı bu paraya sattım” dedim. Anlamadı. İyiki de anlamadı zira anlamadığını belli etmemek için devam etti, yürüdü gitti. Bense yerime döndüm hemen ve ayakkabımı çıkarıp çıplak olan ayağımı çorapla buluşturdum.

Genel Müdür Yardımcısı’nın odasına girerken Müjgan yanımdan geçiyordu. Bugün nasıl yaşandığını anlamadığım o hadiseleri gözümün önüne getirerek yürüyordum ki Müjgan durdu. Beni öpüyormuşçasına dudaklarını büzüp benden bir makas aldı. Göz kırptı ve gitti.

O gün pek çalışamadım. İşten çıktım. Asansörde birbirine selam vermekten aciz, daha önce pek hoşlaştığım o heykel müsveddeleriyle aşağıya indim. Arabam sabah bıraktığım yerde.

Eve dönerken her zaman olduğu gibi normal şeritler dolu idi ve birkaç akıllı emniyet şeridini kullanıyor. Karım daha ben merdivenlerde iken dırdıra başlamış, sahip olmaktan hiç vazgeçmediği bir önyargı ile bana almamı tembih ettiği şeyleri unutup geldiğimden yakınıyordu. Yarı yarıya haklıydı çünkü yarısını almıştım. Onları verirken ona daha yaklaşmış olmama rağmen –ve tam tersi olması gerekirken- sesini biraz yükseltmiş, üzerinde sabahtan bu yana belki de hiç çıkarmadığı iki beden büyük gecelikle televizyonun sesini açmaya gitmişti.

Eğer şu an içinde bulunduğum hayat gerçek hayatsa, bir önceki güne göre iki maaş ikramiye ve küsüratı olarak da bu makas kadar kârdaydım şimdi. Öteki hayat her neyse oradaki zenginliğimi tarif edemem. Açıkçası bu elimde kalan para ile güzel bir makasın gerçekçi anısının mı, yoksa o rüyanın mı gerçek ikramiye olduğuna karar veremiyordum ama Sami Bey’e dediğim şey olmuştu tam olarak ve en güzel rüyamı iki maaş karşılığında satmıştım. Zaman zaman da kendimi, “o parayı almasam ne olurdu?” diye düşünmekten alıkoyamıyorum.

Tevfik Uyar
08.05.2012, İstanbul.

Kapak Resmi:

Salvador Dali, Jeopolitik Çocuk Yeni Adamın Doğuşunu İzliyor (1943)

DÖNDÜM!

Değerli dostlar. Sonunda seyahatimden döndüm…Bu süre içerisinde pek çok ülke, pek çok şehir gezdim.

Edindiğim anılar büyük bir yığın, tekini aradan çeksem dayanamayıp çökecek gibi… O yüzden henüz en kolay yolu olan fotoğraflardan başka hiçbir şey aktaramıyorum. Ancak yakın zamanda en azından gezi notlarımı yazarak o şehirlere, o ülkelere gidecek başka insanlara tavsiyelerim olacak.

Fotoğrafları Facebook’taki sayfama yükledim. Daha sonra notlarımla birlikte teker teker yeniden buraya yükleyecek ya da albüme yönlendireceğim. Şimdilik sevgiyle kalın.

Türk Havacılığının Ekosistemi

Geçtiğimiz günlerde Borajet’in de kullanıcısı olduğu ATR-72 tipi uçağın binincisi Air Nostrum’a teslim edildi.

Türkiye’de kaç adet var? 5 adet.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google