Monthly Archives: Ekim 2011

Afet ve Ahlak

İnternette bazı haber mecralarında aşırı radikal düşüncelere sahip bazı kimselerin ortalık yerde küçük mitingler yaparak “depremin sebebi fuhuş” demiş olduklarına dair haberler yer aldı. Konu doğal olarak büyük bir hızla sosyal medyada kısmen “kuşku” ile yer aldı.Read More

Terör olaylarına anonimleşiyor muyuz?

Yıl 1964. Mart ayı. 28 yaşındaki Catherine (Kitty) Genovese , işten çıkmış ve New York Queens’teki evine dönmüştü. Arabasını evinin otuz metre uzağına parketmiş ve evine yürüyordu.

Kendisini takip etmeye başlayan adamı fark ettiğinde evinin önünde vakit kaybetmek yerine az ilerideki polis istasyonuna kadar gitmeye karar verdi. Baktı ki adam daha hızlı yürüyor, bir kitabevinin önündeki sokak lambasının altında durdu. Aydınlıkta kendisine bir şey olmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı. Adam onu bıçakladı. Kadın can havliyle, “beni bıçakladı! Yardım edin!” diye bağırmaya başladı.Read More

Açık Bilim Radyo Programı’na Başladık!

Dün, 91.6 frekansından İstanbul’da yayın yapan Radyo24’te “Açık Bilim” adıyla yayınlanan radyo programının Ömer Cansızoğlu ile gerçekleştirdiğimiz 1. bölümünü atlattık.

Bir radyo programının ilk bölümünün bazı açılardan zorlukları olacağını biliyordum: Birincisi, nasıl başlarsanız öyle gitmeniz gerekir. Yani üslup açısından… İkincisi ise, genel olarak her konu ve platformda yaşanan ilk intiba meselesi. Fakat tüm bu zorlukları iyi bir şekilde aştığımıza inanıyorum.Read More

Havacılıkta Kamuya Açık Eğitim

Doğu’da söz sanatı, söyleme sanatı vardır. Aşık Paşazade’ye kadar yazılı bir ürüne rastlanmaz. Bu sebeple halk öykülerimiz, türkülerimiz söylendiği tarihten çok sonraları yazıya geçirilmiştir.

Mesela şu an bildiğimiz onca türkü ve öykü, değerli üstad, rahmetli Muzaffer Sarısözen ve Mahmut Ragıp Gazimihal, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Halil Bedii Yönetken, Nurullah Taşkıran ve Rıza Yetişen’den oluşan değerli derleme ekibi tarafından anadolu karış karış gezilip derlenmese ve arşivlenmese idi, bugün kültürel zenginliğimizin farkında olan pek az insan olurdu. Bu konunun uzmanı olmadığımdan adını sayamadığım daha nice üstad varsa hepsine selamlar olsun! Zira bu üstadlar, halkın ürününü halka sunmuş, coğrafyaları birleştirmiştir. Afyonlu’ya Malatya türküsünü, Edirneli’ye avşar bozlağını, İzmirli’ye deyişi, Rizeli’ye semahı ve daha nicelerini nicelerine aktarmışlardır.Read More

İsrail’in de 30-35 hocası var

Taptaze bir haber: Tel Aviv Üniversitesi bilimcileri (bilim artık erkek tekelinde olmadığı için “bilim adamı” kelime öbeğini tercih etmiyorum) bugüne kadar keşfedilmiş en yaşlı –on milyar yıl- süpernovaları keşfettiler. Japonya’da bir volkanik dağın tepesinde bulunan Subaru uydusunun izlediği Subaru Derin Alanı (gökyüzünde derinlemesine incelenmek üzere belirlenmiş alanlar bu şekilde adlandırılıyor) üzerine çalışan araştırmacılar evrenin ve hatta güneş sistemimizin tarihine ışık tutacak çok önemli bilgilere ulaşmayı hedefliyorlar.
Süpernova patlamaları, güneşimizden biraz büyük (1,4 ila 3 katı) yıldızların yakıtını tüketince kendi kütleçekimine dayanamayarak merkezine çökmesi sonucunda gerçekleşiyor. Evrende tespit edilmiş bu en büyük patlama tipi, bir çok elementin kaynağı / fabrikası. Oksijenden daha ağır moleküller yıldızların normal yaşam süreçlerindeki sıcaklıkta üretilemiyorlar. Başta demir olmak üzere vücudumuzdaki ağır elementlerin hepsinin fabrikası bu süpernova patlamaları. Garip değil mi? Hammaddemiz yıldızlardan geliyor…Read More

Açık Bilim, Gazeteport ve yine Açık Bilim

Bir süredir süregiden sessizliğimin arkasında bir çok gelişme var ve ancak kişisel sitemde paylaşma imkanı buluyorum diyebilirim. Yoğun bir dönemden geçiyorum…

Bu gelişmelerden ilk önce söylemek istediğim şu: 91.6 frekansından yayın yapan Radyo 24’te önümüzdeki haftadan itibaren her salı Ömer Cansızoğlu ile “Açık Bilim” adında bir program yapacağız. Program daha önce Ozan Haktanır ile “Muhabbet Teorisi” adıyla gerçekleştirdiğimiz cepyayının (podcast) biraz daha yumuşak ve genel hali diyebiliriz ve adından da anlaşılacağı üzere genel konsept bilim, teknik ve biraz da felsefe üzerine.

Öte yandan Açık Bilim adlı bir çevrimiçi bilim dergisinin hazırlıklarını yapıyoruz. Planımıza göre ilk sayının yayın tarihi 1 Kasım olacak. Bu da ikinci gelişme.

Üçüncü ve son gelişmeye gelirsek: Türkiye’nin en itibarlı haber portallarından birisi olan Gazeteport’ta yazmaya başladım. Havacılık ve Savunma Sanayii haricindeki konularda kaleme aldığım deneme ve köşe yazılarını artık Gazeteport’taki köşemden paylaşacağım.

http://www.gazeteport.com.tr/yazarlar/

Eğirisiyle doğrusuyla uçakta cep telefonu

İnternetin yaygınlaşması ve ucuzlamasının insanlığa büyük getirileri olmasının yanısıra bazı olumsuzlukların kaynağı olduğu da bir gerçek. Asosyalleşme, bireyselleşme vb. gibi etkilerine hiç değinmeyeceğim… Bence en kötüsü bilgi kirliliği.

Takıldığımız noktalarda bilgi alma talebiye internete başvurmak artık bizler için ciddi bir alışkanlık oldu. Hele ki internetin cep telefonlarından kullanılabilir ve dolayısıyla taşınabilir hale gelmesiyle, her sorumuzun yanıtını biraz gecikmeli de olsa cebimizde taşır olduk.Read More

Şu uzaylı meselesi…

Yine gayrinizami not kısmından bir yazı… Uzun yazamadığım zamanlardayım. Herkesin en az bir kez düşündüğü şeyi, her bir kaç saatte bir düşünüyorum: Bizden başka hayatlar. Evrenden bahsediyorum, zengin, fakir, siyah, beyaz, meczup, budist vs. değil. Evrende bizden başka bir yerde canlılık mevcut mu?

Ne kadar yeni gelişmeler olsa da bir süre sonra başka bilim adamlarınca yanlışlanan ve cevabı “şimdilik hayır” olan soru. (Yeni bir gelişme olmuş ve göktaşlarından birinin içinde bakteri fosilleri tespit edilmiş, hem de dünyamızdakine benzer. Detaylı bilgi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25189460/)

Her şeyden önce, gözlenen onlarca manalı ve uzaylı icadı olduğundan emin olunan ışık, anlatılan yüzlerce kaçırılma öyküsü genelde palavra. Bunu bilimci ağzıyla söylemiyorum; zira bilimciler de keyfine yalanlamıyorlar: Carl Sagan’ın deyimiyle, emin olun biraz gerçeklik payı olsa bunu en çok ispatlamak isteyen aslında bilimcilerdir, zira uzay keşfi programlarında çalışan onlarca, yüzlerce, +binlerce bilim adamı ve mühendis hayatlarını buna adamışlar.

Zira bizden başka bir yaşam olması demek, kainattaki derin yalnızlık duygumuzu paylaşmak demek. Varlığa, canlılığa dair bildiğimiz ne varsa hepsinin yeniden yazılması, değişmesi demek. Hatta ve hatta insanlık tarihinde tek bir devrim olacaksa da o devrim bu devrim olacaktır.

Dünya’dan başka gezegenlerde hayat olma olasılığı var mıdır tabi? Elbette vardır. Üstelik olabilmesi için dünya gibi bir gezegen de olması şart değildir diye düşünüyorum. Zira canlılık dediğimiz illa ki kaçırıldığını ya da uzaylı gördüğünün iddia edenlerin ya da biz insanların bilim kurgu filmlerinde görmeye ve göstermeye alışık olduğu türden iki kollu, iki bacaklı, varsa gözlü, burunlu olmak zorunda da değil.

Yine de ortak bazı noktalar var: Mesela karbon, sonsuz sayıda kombinasyon yaratabilecek kadar bağ oluşturabilen çok özel bir element ve eğer ki yaşamın bir yapıtaşı olacaksa bunun karbon olma olasılığı daha yüksek. (“Bu karbondur” değil! Dikkat! Olasılığı yüksek.)

Neredeyse aynı kabiliyette bağ yapabilen bir element daha var: Silisyum. Ne var ki silisyumdan elde edebileceğiniz bileşikler karbon gibi yumuşak ve esnek olmayacaktır, ancak bu silisyumdan da canlılık gelişemeyeceği anlamına gelmiyor: Dediğim gibi, canlılık bizim hayalimizde canlandırdığımız kadar sınırlı bir olay değil.

Çok aşırı soğuk bir gezegende silisyum bileşiklerinden oluşan bir havuzda çakan bir yıldırım sonucu oluşabilmiş bir molekül kendini kopyalayabilecek bir form alabilirdi. Derken bu molekül metalik bağ ile tutturulmuş bir kaç bakır atomuna da denk gelebilirdi. Bir şekilde kendini kopyalayan bu moleküller yaygın olarak bulunan bakır atomlarını yakalayıp ilk tek hücreli canlıları oluşturabilirlerdi. Daha sonra bunların bir kısmı sık sık çakan şimşekler sayesinde besin üretir hale gelebilirlerdi ki bu bir süre sonra onların ürettiği besini yiyen asalak canlılar da oluşmasına yol açardı. (Av-avcı ilişkisi). Yüz binlerce yıl sonra zayıf olan magnetosfer sebebiyle sık sık gerçekleşen mutasyonlardan birisi sayesinde bir hücre diğerlerini organize edebilecek yapıya kavuşabilirdi ve ilk çok hücreli canlı da oluşurdu. Milyonlarca yıl sonra bu gezegene geldiğinizde şöyle bir manzara ile karşılaşabilirdiniz: Temelde birbiriyle bakır teller (sinirler) aracılığıyla haberleşen özelleşmiş silisyum tabanlı dokulardan oluşan yüzlerce çeşit canlı. Bunların bir kısmı avcı, bir kısmı av. Bir kısmı da çakıp duran şimşeklerden kendi besinlerini üretebilen bakır gövdeli ağaçlar, fidanlar… Manyetik alanı algılayabilen özel organları olduğundan bugün bizim onlarsız kendimizi düşünemediğimiz göz, kulak vb. organlara da hiç ihtiyaç olmazdı. Bu manyetik alanı algılayan duyargalar gezegendeki demirlerin topçuklar halindeki şekillerinden olabilirdi: Bizim salyangozumuz içerisinde yer çekimini algılamamızı sağlayan toplar gibi. (Onlar demir değil tabi ama böyle deneyler yapıldı: Kedinin salyangozuna demir tozları yerleştirildi ve nereden mıknatıs yaklaştırıldıysa orayı yer sandı).

Bu yüzden bu sorunun yanıtı hala ve hala “şimdilik hayır”dır.

Birileri size üç bacaklı, iki kollu, iki gözlü bir şeyler anlatıyorsa yüksek ihtimalle yalandır. (Yüzbinlerce yıl önce insanlık gezegen turuna çıkıp başka bir gezegende başka bir evrimi takip etmediyse tabi…)

 

ne kadar yeni gelişmeler olsa da bir süre sonra başka bilim adamlarınca yanlışlanan ve cevabı “şimdilik hayır” olan soru.

her şeyden önce, gözlenen onlarca ışık, anlatılan yüzlerce kaçırılma öyküsü genelde palavra. Bunu bilimci ağzıyla söylemiyorum; zira bilimciler de keyfine yalanlamıyorlar: Carl Sagan‘ın deyimiyle, emin olun biraz gerçeklik payı olsa bunu en çok ispatlamak isteyen aslında bilimcilerdir;

Zira bizden başka bir yaşam olması demek, kainattaki derin yalnızlık duygumuzu paylaşmak demek. Varlığa, canlılığa dair bildiğimiz ne varsa hepsinin yeniden yazılması, değişmesi demek. Hatta ve hatta insanlık tarihinde tek bir devrim olacaksa da o devrim bu devrim olacaktır.

Dünya’dan başka gezegenlerde hayat olma olasılığı var mıdır tabi? Elbette vardır. Üstelik olabilmesi için dünya gibi bir gezegen de olması şart değildir diye düşünüyorum. Zira canlılık dediğimiz illa ki kaçırıldığını ya da uzaylı gördüğünün iddia edenlerin ya da biz insanların bilim kurgu filmlerinde görmeye ve göstermeye alışık olduğu türden iki kollu, iki bacaklı, varsa gözlü, burunlu olmak zorunda da değil.

Yine de ortak bazı noktalar var: Mesela karbon, sonsuz sayıda kombinasyon yaratabilecek kadar bağ oluşturabilen çok özel bir element ve eğer ki yaşamın bir yapıtaşı olacaksa bunun karbon olma olasılığı daha yüksek. (Bu karbondur değil! Dikkat! Olasılığı yüksek.)

Neredeyse aynı kabiliyette bağ yapabilen bir element daha var: Silisyum. Ne var ki silisyumdan elde edebileceğiniz bileşikler karbon gibi yumuşak ve esnek olmayacaktır, ancak bu silisyumdan da canlılık gelişemeyeceği anlamına gelmiyor: Dediğim gibi, canlılık bizim hayalimizde canlandırdığımız kadar sınırlı bir olay değil.

Çok aşırı soğuk bir gezegende silisyum bileşiklerinden oluşan bir havuzda çakan bir yıldırım sonucu oluşabilmiş bir molekül kendini kopyalayabilecek bir form alabilirdi. Derken bu molekül metalik bağ ile tutturulmuş bir kaç bakır atomuna da denk gelebilirdi. Bir şekilde kendini kopyalayan bu moleküller yaygın olarak bulunan bakır atomlarını yakalayıp ilk tek hücreli canlıları oluşturabilirlerdi. Daha sonra bunların bir kısmı sık sık çakan şimşekler sayesinde besin üretir hale gelebilirlerdi ki bu bir süre sonra onların ürettiği besini yiyen asalak canlılar da oluşmasına yol açardı. (Av-avcı ilişkisi). Yüz binlerce yıl sonra zayıf olan magnetosfer sebebiyle sık sık gerçekleşen mutasyonlardan birisi sayesinde bir hücre diğerlerini organize edebilecek yapıya kavuşabilirdi ve ilk çok hücreli canlı da oluşurdu. Milyonlarca yıl sonra bu gezegene geldiğinizde şöyle bir manzara ile karşılaşabilirdiniz: Temelde birbiriyle bakır teller (sinirler) aracılığıyla haberleşen özelleşmiş silisyum tabanlı dokulardan oluşan yüzlerce çeşit canlı. Bunların bir kısmı avcı, bir kısmı av. Bir kısmı da çakıp duran şimşeklerden kendi besinlerini üretebilen bakır gövdeli ağaçlar, fidanlar… Manyetik alanı algılayabilen özel organları olduğundan bugün bizim onlarsız kendimizi düşünemediğimiz göz, kulak vb. organlara da hiç ihtiyaç olmazdı. Bu manyetik alanı algılayan duyargalar gezegendeki demirlerin topçuklar halindeki şekillerinden olabilirdi: Bizim salyangozumuz içerisinde yer çekimini algılamamızı sağlayan toplar gibi. (Onlar demir değil tabi ama böyle deneyler yapıldı: Kedinin salyangozuna demir tozları yerleştirildi ve nereden mıknatıs yaklaştırıldıysa orayı yer sandı).

Bu yüzden bu sorunun yanıtı hala ve hala “şimdilik hayır“dır.

Birileri size üç bacaklı, iki kollu, iki gözlü bir şeyler anlatıyorsa yüksek ihtimalle yalandır. (Yüzbinlerce yıl önce insanlık gezegen turuna çıkıp başka bir gezegende başka bir evrimi takip etmediyse tabi…)

İddia Bayisi Mezunları

Geçtiğimiz günlerde güzel anadolumuzda Mustafa adında bir postacı, Mısır ve Ortadoğu’da görülen, tür adı Jaculus Jaculus olan bir çöl kemirgeni ile karşılaşmış, bu hayvanı yakalayarak evine götürmüş, fotoğraflarını da çektikten sonra doğaya geri salmış. Onu öldürmemesi, evine götürüp incelemesi, fotoğraflarını çekmesi takdir edilesi bir davranış. Tabi bir anadolu ajansı muhabiri haberi alınca gelmiş ve “görenleri şaşkına çeviren hayvan” başlığı ile haber yapmış.

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Prof. Dr. Celal Şengör, konuyu köşesine taşımış ve bakın ne kadar doğru bir noktaya parmak basıyor:

Mustafa Bey’in fotoğrafında gördükleri hayvan, Mısır ve Orta Doğu’da yaygın olarak bulunan bir çöl kemirgeni olup, adı Arapça «cerbua»dır. Buna «küçük Mısır cerbuası» da denir. Linné sınıflamasındaki adı ise Jaculus jaculus olup hayvancağız daha 1758’de İsveç’te oturan büyük biyolog Linné tarafından bizzat isimlendirilmiştir.

Yani elin İsveçlisinin bu hayvandan 1758’de haberi oluyor da, bizim aziz milletimiz 21. yüzyılda gazete denilen paçavralarında bu pek sıradan hayvancağızı «görenleri şaşkına çeviren bir hayvan» olarak betimliyor. Sıradan diyorum zira hani soyu tehlikede olanlar sınıfında falan bile değil bu hayvan. Yani mebzulen mevcut.

Eh fevkalâde sıradan bir karst hadisesi olan obruk oluşumunu ikide bir sahifelerinde «kıyamet alâmeti» diye haber yapan kazmalar gazeteci oldukça, garibim cerbua da «görenleri şaşkına çeviren hayvan» oluverir.

Aziz ve kıymetli vatandaşım postacı Mustafa Selçuk Bey’in büyüdüğü yerde bir doğa tarihi müzesi olsaydı veya kitapçılarında bir zamanların «Hayvanlar Ansiklopedisi» gibi kitapları bulunsaydı, o da belki cerbuayı tanıyıp geçerdi. Merakı onu bu hayvanı yakından tanımaya teşvik etmiş, ama Mustafa Bey’in başvurabileceği ne bir kütüphanesi, ne bir müzesi ne de bir üniversitesi vardır.

Bu hadise ve özellikle altını çizdiğim satırlar, bence bizlerin bugünkü halinin temel sebebidir.

Bizler bilimsel –ve dolayısıyla tarafsız- düşünmeyi, tartışmayı beceremiyoruz. Adımlarımızı da buna göre atmıyoruz. İşin kötüsü, bu konudaki eksikliklerimizi de görmüyor ve ilerlemeye de çalışmıyoruz.

Sevdiğim bir dostum ve kardeşimin harika bir önerisi var; kendisine mi aittir bilmem, öyleyse de tekrar kendisini takdir ediyorum: “Bu ülkede şans oyunlarını yasakladığın zaman gelişebiliriz”. Ne kadar doğru: Sanırım hepimizi o kısa yoldan köşeyi dönme ümidi yaşatıyor. Çevremizde olup bitenlere tepkisizliğimiz, kabullenişimiz hep bu köşeyi dönme ümidinden. Yine sevgili bir dostum olan Levent Divilioğlu’nun “Bir fakir, zengin olma arzusuna sahip olduğu için zenginlerin vicdanı rahattır.” sözü de benzer düşünceleri ifade ediyor.

Gençlerin iddia bayiilerinde ellerinde çok çeşitli gazetelerle “derslerini” iyi çalıştıkları memleketimizde, eğitimin nasıl daha nitelikli ve bilimsel hale getirilebileceği üzerine kafa yormaktan vazgeçeli onyıllar olmuş olmalı. Üstelik bu gençler de konumlarından rahatsız değiller; çünkü hayal dünyalarında, geçen hafta Ahmet’in, ondan üç hafta önce Remzi’nin tutturduğu 4000-5000 TL gibi bir rakamı önünde sonunda tutturmak var. Bahtın kendisine de gülmesi oradan oraya tekmelenen bir topun ağlara gidip gitmemesine bağlı.
Sn. Celal Şengör’ün de ifade ettiği gibi, bizim onlara sunabildiğimiz bir kütüphane olmadığı gibi, var olmak için var olan il halk kütüphanelerine gitmek gibi bir alışkanlık da kazandıramıyoruz: Zaten o hevesi yaratacak bir eğitim sistemimiz de yok. Türkiye’nin çıkardığı az sayıda başarılı bilim adamı da kişisel heves ve yetenekleri sayesinde ve ancak şansın da yardımı ile bir şeyler yapabiliyor.

Çocuklarımıza bilime ya da sanata ilgi duymaları halinde daha çok para getiren mesleklere yönelmesini salık veriyoruz. Tıp Fakültesi’nin puanlarının yüksek olması, doktorluk ideali olan yüzlerce akıllı gencimiz olmasından değil, doktorluğun Türkiye’de iyi kazandırıyor olmasından. 17. ve 18. yüzyılda bilim para getirmediği için sadece aristokratların uğraşıydı. Bu açıdan bakınca bugün vardığımız noktada bizler de çok farksız değiliz.

Nasıl astronot yetiştireceğiz?

Bugün, geçtiğimiz hafta yazdığımız yazının da konu ettiği “astronot yetiştirme” mevzuu yukarıda bahsettiğimiz zihniyet değişmedikçe ve altyapı sağlanmadıkça, maalesef bir hayal olmaktan öteye gidemez.

Kendi uçağımızı yetiştirme konusuna nasıl yaklaştığımı siz değerli okurlarımız biliyorsunuz; orada yapabileceğimize kesinlikle inanan, çünkü bunun için gerekli altyapı ve tecrübenin oluştuğunu bilen bir kişi olarak, bu astronot yetiştirme konusunda gösterdiğim tavrın tam tersini sergiliyorum…

Fakat bu konu farklı.

Bana hep söylenen “bir yerden başlamak gerektiği”. Doğru. Bir yerden başlamak gerek tabi. Ama sondan değil.

Şu an Türkiye’de astronot yetiştirmeye kalkmak, henüz olmayan bir ilçenin, olmayan bir mahallesinde, olmayan ve temeli kazılmamış bir eve bahçevan almak gibi.

Bilimsel düşünmeyi, rasyonel düşünmeyi, bilimin ve tekniğin bir yöntemi, dolayısıyla her şeyin bir sırası olduğunu idrak etmemiz gerekiyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” veciz sözüyle ifade ettiği gibi, ilim ve fenden geriye kalan her şey gerçeklikten uzaktır. İleri düzeyde bilgi gerektiren bir konu, bilimsel yöntemler kullanılmadan, mantığın süzgecinden geçirilmeden, rasyonel bir bakış açısıyla irdelenmeden, başarıya ulaşamaz.

Bir şeyler yapmazsak, sondan başlamak yerine baştan başlayıp, her şeyden önce eğitim sistemimizi geliştirerek, gençlerimizi bilime, tekniğe sevk etmezsek, elimizde sayıca fazla buşunan iddaa bayisi mezunu bir gençlikle de yerde kalmaya devam ederiz.

T.Uyar

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google