Monthly Archives: Eylül 2010

Peyami’ye yanıt

Yalnız değiliz. Nereden çıkardın ilahi Peyami.

Bak etrafımızda bir sürü kuru kalabalık var. Soluğumuzdan alacakları varsa seninle soluklanan, yoksa bir soluk göçüp giden. Bak mesela; içimizde kocaman bir boşluk var. Çin halkını al desen alır. Almazsa yalan de! Diyemezsin. Çin işi, japon işi de değil. Öz be öz kendimizin işi, kendimizin ürünü, yerli malı boşluk. Kendimiz adımımızı atabilecek olsak, düşeceğiz uçuruma, ama hayat sıkı sıkı tutuyor hepimizi. Hayat sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Hayat gözlerimizi gözlerine hapsetmiş. Aslında tüm şarkıları hayat yazıyor bize… Çözümsüzüz biz. Anlamıyoruz.

Bak mesela; hepimizin bastığı bir yer var. Bizi içine alacak kadar seviyor bu kara toprak. O değil, hepimiz de aynı yere gidiyoruz üstelik. Nasıl yalnız olalım? Sağına selam versen, onun da aynı yere bileti var. Soluna selam versen öyle. Git dünyanın öteki ucuna, al karşına bir hintliyi. Bileti farklı yereyse namerdim. Toprağın çocuklarıyız hepimiz. Ondan geldik, ona gideceğiz. Bir de diyorsun ki yalnızız.

Oysa yalnız değiliz. Bak koskoca arayışımız var. Vücuda gelmiş, deli divane dolanıyor. Ümidimiz var, bizi her gün yaşatıyor. Arada bir de kayboluyor; bak oyun oynayanımız var. Nazlı bir yâr gibi kaçıyor bazen ümitler. Tutamıyoruz. Sarı saçlarını gönlümüze bağlayamıyoruz. Gözlerini gözlerimize hapsedemiyoruz. Çözümsüzüz biz, yakalayamıyoruz.

Hatta çeşit çeşit sigaramız var. Envayi çeşit içkimiz. Tanju Okan’ı parası olmadığı için terketmişler ama bizim kredi kartlarımız var! Hatta kiminin daha “derinden” dostları var. Buluştuklarında gözlerini devirip, bir yarin kucağında uyuyakalıyorlar. Bağımlısı olup, fazla uyuyunca, ölüveriyorlar.

Oysa yalnız değiliz. Bak hepimizin bir derdi var. Kimimizin memleketle, kimimizin düzenle, kimimizin kendiyle, ama hiç yalnız bırakmayan, sıkı bir derdi var. Silkinip de atamıyoruz üstelik. Kovamıyoruz mahremimizden. Sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Gözlerimizi esir almış bir hüzünlü bakış. Çaresiziz biz… Atamıyoruz.

Bak mesela; bir türlü bulamadığımız kendimiz var. Bir sürü de maskemiz. Aynanın karşısına geçsek, karşımızda onlarcamızdan var. Kimisi onun dostu, kimisi bunun. Sakladığımız bir yüzümüz var yüz görümlüğü istemez yeni gelin gibi… Aç duvağı istediğin zaman. Tükür kendi suratına. Bir de diyorsun ki yalnızız…

Bir de kelimelerimiz var bak. Gece yaşayışlılar. Çıkarlar en mahrem saatlerde, soğuktan sertleşmiş bir topraktan. Dibine kadar vururlar. Sivrisinekler gibi. İstiladalar.

Yalnız değiliz Peyami. Her şeyden önce yalnızlığımız var, bizi yalnız bırakmayan.

http://www.dailymotion.com/video/x1rfv_depeche-mode-enjoy-the-silence_music

Enjoy the silence

İlahi gibidir bu şarkı.

Şarkının düşünce dünyamdaki karşılığı daha derin. Sözcükler tarif edilebilmiş, deneyimlenmiş, algılanmış olay, olgu, kavram ve nesnelere veriliyor. Tanımlayamadığımız bir şeyin sözcüksel ya da sinappsal bir karşılığı yoksa onu algılamıyoruz. Bir rüya düşünün. O rüyada bugüne dek gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen, hiç tanımadığınız, hiç bilmediğiniz bir şeyle karşılaşın… Muhtemelen onu algılamayacaksınız. Uyandığınız hatırlamayacaksınız. Beyniniz onu esgeçmiştir.

Bu yüzden kelimeler aslında düşüncemizi, ifade etmek istediklerimizi sınırlar, onları şekle sokar ve değersel olarak kelimelere indirger. “Seni seviyorum” cümlesi kimbilir kaç farklı tip sevgiyi karşılamıştır mesela? Her söyleyen aynı hislerle mi söyler? Her duyan aynı şeyi mi anlar? Şeklen aynı olmasına rağmen duygusal karşılıkları, şiddeti farklı olabilir.

Bu yüzden…

Kelimeler bazen konudışıdır. Konuşmamak daha iyidir.

Hele ki ortada kelimelere dökünce zarar görecek hassas şeyler varsa, o anı yaşamak konuşmaktan evladır.

Klibine girersem hiç susmam. Sadece karlı dağa çıkıp da koltuğunu oraya koyduğu an… Yeter. Gerçekten yeter.



Depeche Mode – Enjoy The Silence
Yükleyen eatthemich. – Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaÅ�ayın!

Motor Savaşları

14 Eylül’deki yeni F-35 bütçe taslağında ikinci alternatif motora ayrılan bütçenin kesilmesine geçtiğimiz hafta Obama’nın da destek vermesi ciddi şekilde yankı buldu.

Yeni bütçe ile maliyetleri düşürülmeye çalışılan F-35 projesinde süren yarış, bütçede alternatif motora ayrılan payın geri çekilmesi talebiyle P&W lehine sonuçlanma sürecine girdi. Taraflar hem kamuoyunu, hem de senatörleri etkilemek için ciddi bir propoganda yarışında.

Pratt & Whitney, Boeing’in tanker ihalesinde gerçekleştirdiği ve başarısını tasdik ettiği bir projeyi uygulayarak konu vatanseverlik eksenine çekerek, propoganda tabanlı bir kampanya yürütüyor. Konuyla ilgili karar verme sürecinin devam ettiği şu günlerde “Senatörünüzü uyarın” şeklinde otomatik mail sistemi kuran Pratt & Whitney, www.f135engine.com adresinden kampanyayı tabana yaymaya çalışıyor.

Rolls Royce ise İngiltere hükümetinin de desteğiyle kısa vadede kâr ettiriyor gibi görünse de uzun vadede zararlı olacağı yönünde bir kampanya yürütüyor. Obama’nın direkt olarak talimat vermesi ise GE-Rolls Royce birlikteliği için ciddi bir kaygı yaratmış durumda. Olayı sadece “teknik üstünlük” bazında ele alan bir diğer propoganda sitesi de www.f136.com ancak P&W gibi vatanseverlik ekseninde bir propoganda yapılamadığı için ilk bakışta F135 için daha başarılı bir “internet propogandası” yapıldığı izlenimi elde edilebilir.

İngiltere ise Rolls Royce’un konuyla ilgili mağduriyetini önlemek için diplomatik yolları devreye soktu. Karardan bir kaç gün sonra senatoya mektup yollayan İngiltere Savunma Bakanı Liam Fox, konuyla ilgili düşüncelerini iletti. Senato’nun ilgili komitesinde (Senate Armed Services Committee) değerlendirilen mektup komite başkanı Carl Levin tarafından kongreye okundu.

Mektuba İngiltere’nin şu ana dek 2 milyar USD ile projeye en fazla finansman sağlayan ülke olduğunu ifade ederek başlayan Fox, başta STOVL (Kısa kalkışlı ve dikey inişli) modelin uçuş kontrolleri olmak üzere bir çok önemli teknolojinin üreticisi olarak İngiltere’nin programın önemli üyelerinden birisi olduğunu belirtiyor. ve lazer  göre Liam Fox, F135 motorunun yaratacağı bir tekelin önemli dezavantajları olacağından bahsediyor. Bu bağlamda projenin gidişatında söz sahibi olması gerektiğini “ima” eden İngiltere, uçağın motoru gibi önemli bir parçanın sadece tek kaynaktan temin ediliyor olmasının çeşitli risk ve zaafiyetlere sebebiyet verebileceği gibi ekonomik olarak da mantıklı olmadığını ve yaratılacak bir tekelin programa zarar verebileceğini ifade ediyor. Burada amaçlarının Rolls Royce’u kayırmak olmadığını, Rolls Royce’un zaten deniz piyadelerinin kullanacağı F-35B türevinin motor tipinden bağımsız olmak üzere Pratt &Whitney’in alt tedarikçisi olarak taşıyıcı fan motorlarının ve General Electric’in bir alt tedarikçisi olarak da F136 programının içinde olduğunu öne çıkarıyor.

Tezler ve iddialar

İlgili komitenin başkanı Levin, açık olarak ikinci motor programının iptal edilmemesinden yana olan senatörlerden birisi. Zira bu mektuptan bir süre önce resmi kurumların bazı raporlarına dayanarak ikinci motorun tamamlanmasının Pentagon’un ön gördüğü bütçeden daha ucuza çıkacağını ifade eden Levin, Pentagon’un rakamları baz alınarak karar verilmesinin hatalı olabileceğini ifade etmeye çalışmıştı.

Vatansever söylemlerden birisi olan ve F-136 programının iptali 5000 Amerikalı’nın işini kurtaracağına yönelik söylentiler gerçeği yansıtmıyor. Zira F-136 ayağı sadece İngiltere’de olan bir proje olmayacak. Rolls Royce’un açıklamalarına göre ilk etapta ABD’de 2500 kişilik istihdam, üretim safhasında ise yaklaşık 4000 istihdam söz konusu.

Öte yandan ortada bu yarışın zaten daha önce yapıldığı ve Pratt & Whitney lehine sonuçlandığı yönünde bir iddia daha var. 1996’da ilk kez McDonnel Douglas ve Lockheed Martin F-35 tasarımlarının çarpıştığı zaman kazanan tasarım F-22 için geliştirilen P&W F119 motorunu içeriyordu. Bu ise bir çeşit kafa karışıklığına sebep oluyor.

ABD kamuoyunu ve senatörleri etkilemek için bazı mecralarda “Donanmanın gemilerde iki ayrı tipte motoru muhafaza edecek yeri yok”, “F-135 ve F-136 birbiriyle değiştirilebilir olamayacağından bazı uçaklar İngiliz teknlojisine mahkum olacak” gibi komik söylemlerden, “F-136 programı başladığında birim fiyatı belli olmayacağı için ABD sonradan ciddi bir kazık yiyebilir” gibi gerçeği yansıtmayan söylemlere kadar ciddi bir bilgi kirliliği de mevcut.

Ortada gerçek denebilecen neredeyse tek iddia, F135’in şu ana kadar 17500 saatten fazla test uçuşunda kullanılmış olması ve bu sayede rüştünü ispatlamış olması. Zira P&W konuyla ilgili yaptığı her açıklamada F135’in test uçuş saatine konuyu dayandırarak F136’ya karşı teknik bir üstünlük elde etmeye çalışıyor. F136 ise bu yılın sonunda 6 prototip ile ancak 1000 saate ulaşacak gibi görünüyor. Bu da F136’nın belini büken etkenlerden birisi.

Sonuç

İngiltere’nin müşterek geliştirilmiş ya da ithal hava araçlarında kendi motorlarını kullanmak konusundaki takıntılı davranışı da hesaba katılırsa, kongrenin oylarından çok uluslararası ilişkiler devreye girecek gibi görünüyor. İkinci projenin devamı konusunda kongreden hayır çıkması bu uluslararası kuliste Obama’nın elini güçlendirecek bir etken olduğu için önem taşıyor.

Ancak İngiltere’de hizmete dayalı ekonominin masaya yatırıldığı ve bir dizi önlemlerin alındığı şu günlerde ortaya çıkabilecek bir F136 başarısızlığı muhalefet için de iyi bir koz olacaktır.

Olayın başka devletler açısından yansımalarını bırakıp, Türkiye’ye dönecek olursak: Naçizane fikrimce altenatif bir motor, birim maliyeti arttıracak olsa bile, hava kuvvetlerimizin gelecekteki bel kemiğini oluşturacak stratejik bir uçağın tekelleşmiş bir motor üreticisine bağımlı kalması iyi olmayacaktır. Ayrıca TEI, Kale Havacılık, Alp Havacılık gibi yerli firmalarımızın yükleniciliğinde Türkiye her iki motordan belli bir pasta payına sahip olduğundan her iki motor projesinin da alternatifli olarak devam etmesi, Türk Havacılık Endüstrisi’nin ilerlemesi ve bu gelişmelerden zarar görmemesi adına temennimdir.

İyi Haftalar.

Büyük camlı bir evin fırtınaya bakması

Batıdan bir fırtına yaklaşıyor İstanbul’a. kızıllığını yitirmemiş güneşin yoğun CB bulutları arkasından görünmeye temayülü var ama imkanı ve gücü yok. gölgeler ışık olup olmadığından emin olmadıkları için görünüp görünmemeye de karar veremediler henüz. “Kızılın gölgesi nasıl olur ki?” diyor acemileri… Ustaları pikniğe gitmişler bulutlara.

Güneşin olduğu ve batışını bizlere göstermediği tarafta mütemadiyen yıldırımlar düşüyor. Buradan bakınca bir bacak boyunca. Yanına gitmeye cesaret ister.

Bir evi tercih etmemin sebebi olan büyük camlar, kocaman bir sinema perdesinde bir fırtına sahnesi döndüğünü hissettiriyor. Ben bu satırları yazarken şehrin uzakta görünen parçacıkları birer birer ışıklarını yakıyorlar. Sol yarısı kızıl ufkun. Sağ yarısı kara. Sol yarısında deniz var -sanki İstanbul-. Sağ yarısının dumanı tütüyor -sanki Ankara-.

Şehrin tek hareketi uzak yollardaki araçların farları. Bir hat üzerinde vızır vızır çalışan ateş böcekleri gibi görünüyorlar. Birisi gelip ezecek diye korkuyorum. Hatta yıldırım buralara da gelir ve düşer diye de korkuyorum. İki yanımdaki bina daha yüksek. Elektrik bile tembel… Biliyorum. Rahatlıyorum.

Büyük camlı evim fırtınaya bakıyor işte. Fırtına oralı bile değil. Yüz vermiyor.

Facebook’u kapattım. Twitter hesabım.

Facebook’u hem güvenlik gerekçeleri ile, hem de artık tabir-i caizse baydığı için kapattım.

Konuyla ilgili bana üzüntü ve sitemlerini bildiren arkadaşlara teşekkür ederim. Bir twitter hesabı açtım ve bu hesaptan iletişimime devam edeceğim. Zira kişisel sitemi takip eden arkadaşlarla hiç kopmamış oluyoruz.

Herkese saygı ve sevgiler.

Twitter: http://twitter.com/tevfik_uyar

Münferit Kahramanlar

Arefe günü yarım gün olduğu için bir devlet dairesiyle olan işimi görmek üzere Çarşamba sabahı Antalya’da olmak zorunda idim. Kendi aracımla gitmişken de şu sıralar doğan arkeoloji merakımı gidermek üzere kıyı şeridinde antik kent ve tümülüs avına da çıkmaya karar vermiş oldum. Zira yaptım da.

Son gün dönüş yolunda Saklıkent adında, Antalya ile Muğla sınırı arasındaki o muhteşem kanyonu görme fırsatım oldu. Buz gibi akan nehrin bir tarafındaki kayalıklar Antalya il sınırına, diğer tarafındaki kayalıklar Muğla il sınırına dahil. Normalde 18 km. uzunluğa sahip olan kanyonun bir kısmı münferit bir kahraman tarafından yaptırılmış köprü sayesinde geziliyor. Orada küçük bir lokanta işleten Suzan Abla’dan tüm hikayenin detaylarını dinleyip de bu münferit kahramanın adını nasıl sormadım kendime şaşıyorum. Notlarımı arıyorum, tarıyorum, bir türlü isme rastlayamıyorum. Her neyse, vardır bir hayır…

Velhasıl bu kahraman, orayı dünya turizmine tanıtan kişi.

Orası için onca yazışma yapıyor, yanıt alamıyor. Kendi imkanları ile bir şeyler yapmaya koyuluyor ve bir alabalık üretim çiftliği kurmak üzere izinler alıyor. Bu sayede bir şekilde oraya ilk işletmeyi kuruyor. Bir de otel yapıyor. Yetkililerden ilgi görmeyince, bizim üstünde gezindiğimiz ve bu sayede kanyonu gördüğümüz yürüme köprüsünü de kendi imkanlarıyla o yaptırıyor. E haliyle tüm bu maliyetleri karşılamak üzere, orada bir de Alabalık lokantası açıyor.

Gün gelip de Saklıkent’in güzelliği saklı olmaktan çıkınca ilgili yetkililer “sen alabalık üretim ruhsatı aldın, tüketim ruhsatı almadın” ki diyerek adamın restoranın elinden alıyorlar ve köy muhtarlığının kontrolüne veriyorlar. Köy muhtarıyla beraber yine bazı “ilgili” kişiler, restoranı işletmeye başlıyor bu sefer. Fiş miş kesmiyorlar zaten, kesse de bunu denetleyecek kimse yok. Oradan elde edilen gelir nereye gidiyor, bilinmiyor. Orayı yaptıran kişi “ruhsatsız ve usülsüz” bu yerin niçin yıkılmadığını araştırıyor. Verdiği mücadele sonucunda “yıkım bütçesi yok” gibi bir yanıt alıyor. Ne zaman? Tam 3 sene sonra…

Bunun üzerine bu kahraman, “madem öyle, bütçe benden, tüm masraflar benden, ben yıkacağım” diyor… Hukuksal zeminde her şeyi hallederek kendi elleriyle yaptığı yeri kendi elleriyle yıkıyor. Oradan nemalanan “ilgili” kişiler engel olmaya çalışsalar da hukuk çalışıyor.

Netice itibariyle, kendisi gerçekten de Saklıkent’i tüm dünyaya tanıtıyor. Bugün orada bir çok işletme var. Köylülerin ürünlerini pazarladıkları bir küçük çarşının yanısıra Rafting yapmak isteyenler için çeşitli imkanlar mevcut. Ne mutlu o kahramana!

Kocaeli’de Yunuslar Yüzüyor

Bu konuyu bir şekilde bir yerlerde yazmak için Suzan Abla’ya söz verdiğim için işte burada yazıyorum…

Ancak münferit kahraman kıtlığı yok ülkemizde.

Bu kahramanlardan birisi de Hakan Osanmaz.

Hakan Osanmaz ile daha önce çalıştığım bir şirketteki tanışıklığımız, kendisinin öyküsünü dinleyerek hem bir zamanlar Genel Yayın Yönetmeni olduğum Aviation Türk dergisinde, hem de Airport TV’de yapımını gerçekleştirdiğim Havacılık Endüstrisi adlı programda sizlere aktarmaya çalıştığım günlerde derinleşti.

Geçtiğimiz günlerde yine karşılaştık ve uzunca sohbet etme imkanımız oldu.

Ben kendisini tanımayanlar için ufak bir bilgi vereyim:

Hakan Osanmaz hem gemi kaptanıdır, hem de deniz uçağı pilotudur. Türkiye’ye deniz uçağı kavramını taşıyan insandır. Keyifli sohbetine, anılarına doyum olmaz. Bu anılardan benim en çok güldüğüm, yıllar önce deniz uçağıyla ilk kez buraya geldiğinde Ataköy Marina’ya inişidir. Uçakla Marina’ya indikten sonra balıkçılar kıyıya koşup kendisine “Atla! Atla!” diye bağırmışlar: Çünkü denize uçak düştü sanmışlar.

Bu uğurda bir kaç kez kelepçelenip nezarethaneye tıkılan Hakan Osanmaz, bir süredir Kocaeli Belediyesi ile ortaklaşa yürüttüğü faaliyetlerle ülkemize büyük hizmetlerde bulunuyor.

Hakan Osanmaz sabah gün doğmadan uyanıyor. Gün doğduğunda havada oluyor ki, geceden sintinesini, pisliğini bırakmış bir gemi varsa keşfedebilsin.

Gün boyu taciz uçuşları yapıyor ve anonsla denize sintinesini döken gemilere ceza kesileceğinden bahsediyor. Sadece gemilere değil, kıyıda bulunan tersanelere de aynı muamele… Odasını uçağı görmeyecek bir yere taşıyan genel müdürler var.

Bu gemilere ve işletmelere ceza kesiliyor. Bu sayede üç yılda 5 trilyon ceza kesilmiş. Bugünse hiç kesilemiyor, çünkü kimse korkusundan ne pisliğini, ne atığını denize dökebiliyor.

Bu yüzden üç yıl önce kokusundan geçilmeyen körfezde bugün yunuslar yüzüyor.

Hakan Osanmaz sadece pislik tespiti yapmıyor: Havadan gördüğü orman yangınlarını ihbar ediyor. Bugüne dek sayısız orman yangını kendisi sayesinde büyümeden söndürülmüş.

Ayrıca Deniz Uçağı ile ilgili düzenlemelerin SHGM Mevzuatlarına girmesi için de ortaklaşa çalışma yürütüyor…

Kısacası,

Hakan Osanmaz da bir kahramandır ve deniz uçağı denince akla gelen ilk insandır.

Ancak, kendisine bu imkanı veren, projesini dinleyince ilgilenen, sonuna kadar arkasında uran Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nu da unutmamak gerek.

Belediye Başkanı Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’na ve Sn. Hakan Osanmaz’a, yukarıda, yazının girişinde bahsettiğim ve ismini bilmediğim değerli insana, çevreyi, doğayı ve ülkesini seven bir insan olarak sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

AB Askeri Ortaklık projelerine start verdi

Avrupa Birliği’nin nihai amacı en sonunda politik birliğe erişmek, ancak bunun önündeki tek engelin de ekonomik zorluklar olduğu aşikar. Yunanistan’ın ekonomisinin çökmesi ve ödemeler dengesinin bozulmasıyla Avrupa’da bu konu hakkında çıkan çatlak sesler, İngiltere’nin hizmete dayalı ekonomisinin de alarm vermesiyle beraber iyice derinleşti.

Ancak ekonominin ayırdığı yollar askeri projelerle birleştirilmeye çalışılıyor.

1 Eylül’le beraber Avrupa Birliği içerisinde yeni bir komutanlık devreye sokuldu: European Air Transport Command (EATC). Yani Avrupa Hava Nakliye Komutanlığı.

Hollanda, Almanya, Belçika ve Hollanda’nın müştereken oluşturduğu nakliye filosunun merkezi Hollanda, Eindhoven’da ve komutası şimdilik Almanya’da. Filonun başında 160 kişilik personelle görevini yürütecek olan bir Alman Tümgeneral (Jochen Both) bulunacak.

23 Şubat 2010’da oluşturulmaya başlanan filo AB için barış gücü hariç operasyonlarda oluşturulmuş ilk müşterek hava filosu olma özelliğini taşıyor. Bu filoya en yakın zamanda katılmak için açıkça niyetlerini belirten diğer iki ülke ise: İspanya ve Lüksemburg.

Şimdilik filoda bulunacağı deklare edilen uçaklar şöyle:

— C-160 (135 adet);
— C-130 (29 adet)
— CASA 235 (19 adet);
— A-310 (10 adet);
— A-340 (2 adet);
— KDC-10 (2 adet),
— DC-10 (1 adet),
— Haberleşme / VIP (20 adet).

Oysa 10 Kasım 2008’de müşterek bir hava nakliye filosu oluşturmak için oluşturulan niyet bildirgesine 12 ülke imza atmıştı. Bu 12 ülkeden yukarıda belirttiğim 6 Savunma Bakanlığı haricindeki diğer bakanlıklar olan Çek, Romen, İtalyan, Portekiz, Slovak ve Yunan Savunma Bakanlıkları konuya tekrar eğilmediler ve herhangi bir niyet bildirmediler.

Ancak konuyla ilgili birkaç noktaya dikkat çekmem gerekiyor:

Söz konusu komutanlık görevlere koşulsuz şartsız koşulacak bir filo değil. 10 Kasım’daki niyet bildirgesinde “Uçuş Saati Satın Almak” diye bir ibare göze çarpıyor.

Yani sözgelimi, bu filo dahilinde görev yapan bir Hollanda uçağı, bu görevi her kimin adına yaptıysa diğer ülkeye tabiri caizse fatura edecek. Öte yandan, “Uçuş saati sağlamak ya da takas etmek” ibaresi de bulunuyor. Yani filosunda eksikleri bulunan ülkeler, daha sonra uçakları müsait olduğunda görev ile iade etmek üzere diğer paydaşlarından uçak kiralamış olacak.

Niyet bildirgesinde o tarihte bu kadar gecikeceği tahmin edilmeyen A400M’e yapılan vurgu da dikkate alındığında, konunun A400M’den dolayı zarara uğrayan ağa babası ülkelerin, uçakların operasyonel hale gelmesiyle beraber bunu ekonomik bir şekilde kiralamak olduğunu görüyoruz.

Bu da niçin bazı ülkelerin niyet bildirgesine imza atmalarına rağmen ekonomik bunalımdan sonra bu niyetlerini devam ettirmediklerini gösteriyor.

Ancak yine de bu tarz bir birliğin benzerlerine ilham olacağını düşünüyorum. Zira, içinde bulunduğumuz bu hafta içinde İngiltere ve Fransa, işletme maliyetlerini düşürmek için uçak gemilerinin müşterek kullanımına karar verdiklerini öğrenmiştik.

200 uçaklık bu filonun dünyanın başka çeşitli bölgelerinde görev yapmak üzere kiralanmayacağını, şu halde ekonomide Birleşme (Merging) ya da Müşterek Yatırım (Joint Venture) olarak bildiğimiz kavramların askeri yönetim bilimlerine de sıçramadığını söyleyebilir miyiz?

Bize fikri kutlamak düşüyor.

Tevfik UYAR

Sigara ve çocukluk

Harçlığımın tek başına iyi bir sigara almaya yetmediği bir zamandı.

Bu yüzden Ömer ile ortak kısa Marlboro almak, hem harçlıktan sigara harici bir şeyler için de biraz kırıntı kalmasına hem de havalı bir sigara içmeye yarıyordu.

Ancak ortak sigara almanın çeşitli zorlukları vardır:

Sözgelimi ortağınızın sigara içme hızına uymak adamı deli eder. Ortağınız “ver bi sigara” deyince içesiniz yoksa siz de içerisiniz. Gerçek anlamda bir bölüşme yoktur. Paket bitene kadar ortaklık hissesiz biçimde devam eder çünkü. Sonra paketin çok hızlı bitmesi moralinizi bozar. Siz akşama da kalmasını ümit ediyordunuz ama ortağınızın sünger misali sigara içmesi planlarınızı suya düşürür.

Öte yandan ortağınızın kıramadığı arkadaşları olabilir ve bu kişiler de “Marlboro’nun” dayanılmaz havasına binaen ortağınızdan sigara isteyebilirler. “Tevfik, Ahmet’e de bi tane ver” sözü sermayenizi başka paydaşlarla bölüşmek zorunda bırakır.

Bir de “risk/kazanç” kavramıyla karşılaşırsınız. Okul bitip de eve gitmek gerekince, paketi yanında götüren yakalatma riski alır. Buna karşılık sigara hisselerinin tamamını alarak kontrolü ele geçirmiştir.

Bu riski daima ben aldım çünkü apartmanımızın bir asansörü, bu asansörün tavanının iki kenarında lamba, bu lambanın dışında buzlu mikadan yarı saydam cam paneller vardı ve bu paneller çıkarılabiliyordu. Bu panellerden birini çıkarıp arkasına paket yerleştirebiliyordunuz.

Bu da başka bir riski doğuruyordu gerçi: Apartmanda sigara saklamak için seninle aynı yeri kullanan diğer arkadaşların paketi kısmen ya da tamamen aşırması.

Velhasıl bu da çok çeşitli kavgalara sebep oldu zamanında:

– “Paketi mi sen mi aldın lan?”
– “O… çocuğuyum ben almadım” (Çocuklar arasında bir dönem meşhurlaşan bir yemin türüdür.)

Sigara almaya para bulmak ve ailenizin “Okul yemek veriyor, servise de biniyorsun, bu para neyine yetmiyor?” sorusu ile karşılaşmamak için iyi bir plan yapıp makul bir süre öncesinden okul yemeklerini kötülemeye başlamak gerekiyor. Zira okul yemeğini yiyip yemeyeceğinize dönem başında karar vermeniz gerekiyor. Bunun için öncelikle yemekten çıkacak iyi bir mahlukat bulmak lazım. Besin değeri olmayan yemeklerden hayali menüler oluşturup bir de bunlardan gerçekçi bir şekilde yakınmak lazım. Bunu iyi yapabilenler bugün biyolog, doktor, moleküler biyolog, mikrobiyolog, diyetisyen falan oldular.

Sadece okul yemeğini kötülemek yetmez. Bir de kantini methetmek lazım. Olmayan çeşitler uydurup, hayal gücünü zorlamak… Çeşitli ürün gamları, hizmetin ne kadar iyi olduğu, herkesin ne kadar tercih ettiği. Bildiğiniz reklam. Bunu da iyi yapabilenler bugün reklamcı, pazarlamacı, iletişimci oldular mesela.

Ne zaman “İyi yemek yeme bari… Bir hamburger ne kadar mesela?” sorusuna da optimum bir yanıt vermek lazım. Az söylemek okul yemeğine abone olmamak için muhteşem, fakat bu defa harçlık düşecek ve ortak bir marlboro bile alamayacaksınız. Çok söylerseniz okulun yemeğini yemek daha mantıklı bulunabilir. Bu da bütün planları suya düşürür. Bu noktada iki sınır şartı arasında iyi bir optimizasyon yapmak gerekiyor. O soruya iyi yanıt vermek için beynini çok zorlayanlar şimdi mühendis oldular mesela. İddia ediyorum türev bilmeden bunu yapmak geleceğin bilim adamlarını hazırlamıştır.

Çok daha sıkı gözlem altında anne babasından sigara aşırmak zorunda olanlardan iyi eğitim alabilenler polis, hafiye oldular, alamayanlar ise nitelikli hırsız, dolandırıcılık gibi yüz kızartıcı mesleklerin pençesine düştüler. Beni bu durumdan kurtaran annemin ve babamın aşırılmayacak kadar iğrenç bir sigara olan Maltepe içmesidir herhalde. Her şeyde bir hayır vardır derler ya. Babamın Chesterfield, annemin 2001’e döndüğü günü hala bayram olarak kutlamaktayım.

Bu yazının bir mizah olmasının yanısıra, sigaraya özendirici bir yazı olmaması için de bugün sigara içmekle ilgili bazı düşüncelerimi de açıklayayım:

Bağımlılığın her türlüsünden kaçınmak gerek. Sigara insanın günlük enerjisini emen, sizi prangalara bağlayan, kendinizi onsuz karakterize edemeyeceğiniz, rezalet, iğrenç bir şey. Kapalı bir yere girdiğiniz ve uzun toplantılar yapacağınız zaman sigara için dışarıya kaçmak bile küçük düşürücü. İradesizlik göstergesi. Başlamadıysanız hiç bulaşmayın. Yeni başladıysanız yol yakınken dönün. Çok olduysa başlayalı kendinizi kandırmayı bırakın.

Anne babaysanız da eğer, siz sigara içiyorken çocuğunuza içme demek bir anlam ifade etmiyor.

Ben cebime ilk paketi soktuğumda ve hatta sokakta kızlar yakınımdayken o paketi cebimden çıkardığımda kendimi “daha erkek” hissetmiştim. İlk cinsel deneyim ile benzer duygulardı hatta. Demek ki “çocuklar sigara içmez” demek, ya da babanın sigara içiyor olması ve babanın yetişkin ve otoriter erkek figüründe olması, sigarayı büyümekle, erkek çocuğu için “erkek olmak” ile bağdaştırıyor ve büyüme ile eşdeğer bir anlam kazanıyor.

Belki bu yüzde sigara içmeyen bir kadınsanız eşiniz içtiği için çocukların önünde aşağılayın ve o da gidip balkona gizli gizli içsin. Böyle bir görüntü “Sigara = Erkek Olmak” eşitliğini bozacaktır diye düşünüyorum. “Çocuklar içmez” diye geçici bir engelleme çabası yerine “Akıllı olan içmez” daha mantıklı mesela. Aptallıkla eşdeğer tutmak lazım.

Sigaranın bir çok açıdan  keyifli bir şey olduğu gerçek. Keyif veren her şey bağımlılık yaratır. O keyif keşfedilmeden başı ezilirse daha etkili olur.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google