Monthly Archives: Ağustos 2010

Yol verin ağalar, beyler…

Barış Abi vefat ettiğinde kahvaltı ediyordum. Sıradan bir tepki verdim önce. Hatta belki de tepki vermedim. Değerli bir sanatçının vefat ettiğini duyduğumuzdaki şaşkınlık ve “vay be” deyip geçmekti o an için…

Oysa bu dünyadan bir Barış gelip geçmişti…

Aklıma sadece “Adam Olacak Çocuk” gelmişti ve peşisıra-beni de göndermeyi düşünüyorlardı- ve herkesin bildiği şarkıları geldi aklıma. Barış Manço nesli olmama rağmen benim doğumumdan ve küçüklüğümden öncesini kaçırmıştım. 7’den 77’yeden sonra çıkan kliplerden: Dönence, Hala kızı zehra, Delikanlı gibi vs. Çok fazla dağarcığım da yoktu. Son albümlerinden Ayı, Müsadenizle Çocuklar… Onlar zaten bilindik idi.

Hala şarkı sözlerinin internetten aranmadığı, insanların birbirlerinden yazmalarını rica ettikleri, 2 dakikada bir albüm değil, çevirmeli bağlantı ile bir saatte bir şarkı indirildiği, ancak Mp3 denen formatın çıkmasıyla birlikte insanlar arasında bir CD  trafiğinin başgösterdiği zamanlardan sevgili dostum Mehmet Öner Yalçın’dan Barış Manço’ya ait tüm MP3’leri içeren bir CD aldım. Kendisi görüp göreceğim en büyük Barış Manço hayranıydı.

Gerçekten de Dünya’dan bir Barış gelip geçmişti…

Hiç tanımadığım birini özleyebileceğimi, keşke yaşasaydı diyeceğimi hiç düşünmezdim mesela. Ya da hiç sanmıyorum bugün, “aşk” teması dışında bir şarkı yazıp da milyonlara dinletebilmiş bir sanatçı / şarkıcı çıkabilsin.

Barış Abi, Ahmet Bey’in Ceketiyle alçakgönüllülüğü, Halil İbrahim Sofrası ile gözütokluğu, Süleyman ile görgüsüzlüğü, Osman ile ateşli bir aşığın neler yapabileceğini, Sakız Hanım ve Mahur Bey ile yaşlı bir çiftin yaşamlarının mutlu sonlarını vb. daha bir çok şarkıya benzeri bir çok iyiliği, güzelliği, aşk ve aşk acısı dışında bir şeyi, sevgiliye söylenmemiş sözleri anlatmış, sevdirmiş ve dinletebilmişti… Hatta şifayı kapanlara “nane ve limon kabuğundan” tarif vermişti.

Şöyle bir şarkı sözü var mı Allah aşkına?

“Babannem dedemi ilk gördüğü gün vurulmuş,
Dedem de şöyle bir çapkınca bakıp hafifçe bıyığını burmuş,
O zamanın erkeği pek bi ağırmış, kızları ise pek bir hoşmuş!”

Öte yandan, Barış Abi’nin bir ozanlığı da vardır… Bazı şarkılarını dinlerken “pop müziği” dinlemezsiniz aslında. Dinlerken, bir ozanın namesini duyarsınız.

Anadolu’nun acı ezgisini, toprağının kokusunu pop müziğine yedirebilmiştir. Çalgılar ne kadar alafranga olsa da…

Bu yazıyı yazmama sebep olan, yazının başlığına da adını veren bir şarkısı var Barış Abi’nin. “Yol Verin Ağalar Beyler”.

Bu şarkıyı dinlerken insanı hüzün kaplamaması için başıboş bırakılmış herhangi bir imkan yoktur. Hüzün bu şarkıda Barış Manço’nun sesiyle şahsiyet bulur. Hepimizin içindeki Anadolu ve belki de genlerimize işlenmiş kavuşamama, ayrılık, savaş vs. ortaya çıkar. Sözleri şöyledir:

Selam olsun ağalar beyler,
Mor sümbüllü alaca dağlar,
Yol verin, hele bir yol geçeyim,
Yol verin, yare kavuşayım,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.
Bekledim, tam yedi iklim geçti,
Bekledim, bağ bahçe bozuldu,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.

Seherde eser ılık rüzgar,
Hasretliği çekenler anlar,
Yol verin, hele bir yol geçeyim,
Yol verin, yare kavuşayım,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.

Bu şarkı girişi, birinci kısmı, nakaratı ile temposu ve tınısı değişen, çok ama çok kaliteli bir parça. Müzikten anlayanlar direk olarak notunu verecektir: 10/10. Onu bir tarafa bırakalım.

Şarkıdaki “Anadolu”, şarkının yüreğe batan iğneleri.

Mor sümbüllü dağ, hasret duyulan memleket metaforu olarak geçmiş görünüyor edebiyatımıza. Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere / Şimdi dağlarında mor sümbül vardır” şiirini hatırlayanlarınız vardır mesela… Hayatımızda mor sümbül görmesek bile bu dağı, bu hasreti, bu özlemi hissetmemek mümkün müdür mesela? Uzunca bir yolda “Yalçın ve alaca dağlara selam vermek” tatbik ettiğimiz bir duygu olmasa da “genetik bir empati” yapmamız mümkün değil midir? “Selam Olsun”, “Hele bir yol geçeyim” ifadeleri unuttuğumuz Türkçe’de kalmış görünüyor. Bu cümleler yine de aşina gelmiyor mu? Seher dendiği zaman, o seherin rüzgarı, güneşten önceki o alaca karanlık, gözümüzde canlanmıyor mu? Anadolu’nun “zaman skalasında” yer alan “bağ bozumu”, yaklaşan kışın hüznünü, bir şeyleri yapmak için artık imkanın kalmadığını anlatmıyor mu?

Sadece ben hissetmemişim bunları. Mesela ekşisözlük’ten bu şarkı ile ilgili başlıktan da bir iki alıntı yapayım:

“hüzünlü mü hüzünlü, içten mi içten, kaliteli mi kaliteli (barış manço yapar da kalitesiz mi olur !! ), sevimli mi sevimli, böyle insanın içine hüzün dolu, dolu dolu bir huzur veren, serinlik veren barış manço şarkısı. bir kere daha yüceltiyor onu gözümde, bir kez daha kaptırıyor beni onun eşsiz,uçsuz bucaksız enginliğine…”

“ister yalnızca müziği dinleyin ister yalnızca barış manço’nun sesini… içiniz burkulur, boğazınız düğümlenir, hüzün ne demek anlarsınız. şarkı bitince barış abiye özleminiz katmerlenir. isyan edesiniz gelir.”

Yeri gelmişken benzer karakterdeki bir şarkıdan da bahsetmek isterim aslında: Ne ola Yar ola,

Barış Manço’nun bu pek bilinmeyen şarkısı, Michel Palnaroff’a ait  “Le bal des laze” şarkısından esinlenmedir. Ancak Barış Manço sürümünde harika bir soloya, derin ve gizemli bir tınıya, yankılı söyleyişte hüznün korkutucu boşluğuna ve sözlerinde Anadolu’nun Bağrı ve “Yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola” ile muhteşem bir felsefeye rastlarsınız.

Göklerden daha mavi
Denizlerden daha derin
Topraktan güzel kokan ne ola?

Rüzgardan daha serin
Başaklardan daha nazlı
Ay ışığından ılık ne ola?

Ahu gibi gözleri baktıkça yürek yakan yar ola
Cennet bahçesi kokan, göğsünde çiçek açan yar ola

Damla damla yağmurdan
Boynu bükük çiçeklerden
Daha hüzün verici ne ola?

Sonbahar yaprağından
Hele akşam güneşinden
Daha içini burkan ne ola?

Buğulu gözleriyle yollarımı bekleyen yar ola
Islak dudaklarında bir garip türküsüyle yar ola

Göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım,
Umudun ötesinde ne ola?

Nefesimde yaşayan, sıcaklığımı paylaşan yar ola
Yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola

Hemen göze çarpıyor değil mi? Islak dudaklardaki “garip türküsü”, buğulu gözlerle yolları beklemek, sıcaklığını paylaşmak, bakışların yürek yakması… İnce duygunun insanıymış Barış Abi. “Pop müziğinin ozanı” imiş. Zira bu şarkı 1970’lerde, Barış Manço’nun pelerin ile çıktığı ve yadsındığı dönemde, klibi de çekilmiş bir parça olup, “Yol Verin Ağalar Beyler” ile aynı döneme gelir. (Şarkıya şu adresten ulaşılabilir: http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/19952/baris-manco—ne-ola-yar-ola)

Ekşi sözlükten kojiro diyor ki:

“barış manço’nun vefatından sonra her dinlediğimde gözlerimi dolduran hatta ağlatan bir şarkıydı bu. ama böyle ağlatmasının asıl sebebi diğer şarkılarını dinlerken de ortaya çıkan böylesi güzel şarkıların sahibinin artık olmayışının hüznünden daha çok, bu şarkının kendi kişiliğinin, içindeki duygu karmaşasının bir sonucuydu.

evet bir kişiliği vardır şarkının, bildiğin canlı gibidir sanki. çünkü dinlerken kişinin bilincinin ne kadar açık olduğundan bağımsız olarak hayal gördürür insana, bitene kadar geçenki sürede bi bakıma soyutlar insanı dünyadan, müziğin başlamasıyla sanki hüzünlü melekler yeryüzüne inmiş, gri kelebekler havada matem tutuyorcasına uçuyormuş sanırsınız, evet siyah değil gridir bu kelebekler çünkü bu şarkının rengi gridir, puslu bir hava hakimdir ortamda ve eğer hazırlıklı değilseniz arada duyduğunuz rüzgar sesi üşütebilir sizi. algılarınızın daha açık olabildiği tek yer flüt solosunun girdiği zamanlardır ancak o zamanda o melodi kendinize gelmenize izin vermez pek. dediğim gibi şarkı bitene kadar sürer bu duygu.

bir şarkının böyle etkiler yaratabilmesi garip gelebilir, çoğu kimse için de bir şey ifade etmeyebilir, hatta buradaki yorumları okuyana kadar bu duyguların bana özel olduğunu sanardım. öyledir de aslında, hissettirdiği duygular yakın olsa da herkes için farklıdır bu şarkının anlamı ve duygu yoğunluğu. ama bir kez onu hissetmişseniz sonra her duyduğunuzda o anı hatırlatır bu şarkı. yıllar sonra tüyleri diken diken olarak dinleyebilmenin nedeni budur…”

Kısacası…

Barış Abi geldi geçti bu dünyadan. Şanslı bir milletsek eğer, bu da sebeplerinden birisi… İleride her ne olursa olsun, eğer bir çocuğum olursa, onu Barış Manço şarkılarıyla büyüteceğim.

Tevfik Uyar,
Ağustos’10.

Yağmurun gelişini seyretmek

Tarkan’ın ilk kasedi yenice çıkmıştı herhalde. Bahçevan kot pantalonlu “Çok Ararsın Beni” klibinden dişlek haliyle o “Çok! Çok!” diyerek sağa sola dönüşünden “süper star” olacağı günleri tahmin edemeyeceğini anlardınız -eğer siz de bilseydiniz-.

Kasedin içinde bir kaç yavaş parçası vardı. Bunlardan birisi “Yine Sensiz” idi.

Evde Tarkan kasedi olduğundan da değil. Hasbelkader bir yerde duyup beynime işlemiştim. Bir çocuğun bir paket jelibonu bitirişi gibi tükenmediği zaman daha tatlı oluyordu şarkılar. Mp3 yok, CD yok. Kredi kartı yok. Kaset lükstü. (Bilmiyorum belki de baba hiç o kadar para vermezlerdi.) Bir yerde duydunuz ve beğendiniz… Kaset almıyorsanız, ve hele ki bir çocuksanız ve kendi kasedinize sahip olmak henüz bir lüks ise, radyolarda o şarkının çıkacağı ümidiyle tüm frekansları tararsınız…

İşte bu ulaşılmazlık ne tatlı yapar o şarkıyı. Yavaş yavaş pişen et gibi.

Üstelik bu şarkının hem ulaşılmazlığı vardı, hem de benim için her daim bir metafor olmuş “güneşin batışını”, hatta bir de “sensiz güneşin batışını” içeriyordu ya. O sıralar yedi katlı bir apartmanın altıncı katındaki evimizin kardeşimin kabus düşüşleri annemin rüyasına girdiği için uzun parmaklıklarla çevrilmiş balkonunda, evin önündeki yolun tam batıya gitmesi talihsizliği sonucu soldan soldan alıyor olduğum batan güneş hep bu şarkıyı canlandırıyordu kafamda.

Sanırım bana da hep Simge’yi anımsatıyordu. Simge ilkokuldaki, aynı kasetteki şarkılardan biris olan “Kış Güneşi” şarkısını birlikte tersten ezberlediğimiz, ilk istikrarlı platonik aşkım.

“Kıtra koç çeg amralvay, Şünöd koy aralnuyo, İklib anas ub nos adev” (Vallahi de billahi de düşünmeden yazdım. Hala ezberimde çünkü.)

Velhasıl, böyle bir akşamdı. Babamın da evde olduğu bir akşam. Uzun yol şöförüydü kendisi, evde bulmak zordu ve onun olduğu bazı anları bu yüzden bazı mutluluk anları olarak anımsıyorum. İçeride patates, biber, kabak ve patlıcan kızarıyor. Domates de kavrularak sos yapılacak. Sarımsaklı yoğurdun eşliğinde.

Ben, çocukluğunu hızlı devirli sosyomanik geçirmiş ben! Bazen günün yarısını sokaklarda sürtüp, kalan yarısını tek başına, kendi başına oynadığı oyunlarla, düşüncelerle ve yalnızlıkla geçiren ben, saydığım bu iki devirden ikincisinde idim ve balkonda güneşin batışına mukabil “Yine Sensiz”i mırıldanıyor, kaş arası gamzesi olan Simge’yi anımsıyordum.

Tek, küçük, bir yağmur bulutunun yoğuşacağı tuttu demek ki.

Cadde’ nin güneş tarafından bulunduğum tarada doğru cadde ikiye bölünmüştü ve yarısına yağmur yağıyor, yarısına yağmıyordu ve yağan yarısı giderek büyüyerek bana yaklaşıyordu…

Hakikaten de yağmur boşaltan bir bulutun üstteki seyahatinin alttaki yansımasına şahit oluyordum. İri taneli yağmur damlalarının etki alanı içine girip çıktık…

Bu benim anımsadığım ve beni en çok etkiyelen görüntülerden biriydi.

Ne muazzamdı ama…

(Aynı şarkıyı Beşiktaş’ta oturup da Kadıköy’de çalıştığım zamanlar, her akşam eve dönerken güneş batıyor olduğunda, vapurda elimde cigarayla tüttürüyor olacaktım çok uzun yıllar sonra… Arkamda ne kızartma kokusu olacaktı. Ne de aklımda Simge… Sadece şarkılar kalıyor yarınlara.)

THY’den Sosyal Sorumluluk Bekliyoruz

Türkiye gazetesi yazarı Ata Karataş’ın THY’yi Güreş sporumuzu da desteklemeye yönelik davet içeren yazısını okuduktan sonra kendisine hak verdim. Böyle bir öneri için öncelikle şahsım adına kendilerine teşekkür ederim. Kendisine THY’nin başka spor alanlarını ve sporcuları da desteklemesi gerektiği konusunda katılıyorum.

Futbol ve basketbolun en popüler sporlar olduğu bir gerçek. Türkiye’de en çok desteklenen spor dalları arasında bu iki spor dalı olduğu gibi halter, güreş ve şimdilerde de atletizm olduğunu da eklemem gerek. Ancak diğer spor dalları destek görmediği için başarılı sporcu yetiştirmekte zoruluk çekiyoruz. 70 milyon insan içinde bir şekilde zihni, bedeni ve zekası herhangi bir spor dalına uygun ve yıldız olmaya, rekorlar kırmaya aday yüzlerce insan bulunduğu neredeyse kesin. San Marino ya da Lihtenştayn gibi az nüfusa, insan kaynağına ve sınırlı ekonomik güce sahip olup aynı anda başka meslekler icra eden sporcular yetiştirmek zorunda değiliz neticede.

Tabi bir de olayı sadece spor olarak ele almamak lazım. THY’nin bir sosyal sorumluluğu var. Neden?

Sosyal sorumluluk, tanım gereği, eğer ki işletme olarak yaşamınızı bir ülkenin insanına verdiğiniz hizmetten kâr ederek sürdürüyorsanız, o insanların menfaatine ve etik kurallara uygun şekilde davranmak gibi bir sorumluluğunuz vardır.

SPK ilkelerine göre ise sosyal sorumluluk, çevreye, tüketiciye ve kamu sağlığına yönelik düzenlemeler ile ilgili etik kurallara uymak ve bu konudaki politikaları kamuya duyurmak. SPK ilkelerinde böyle bir tanımın yer alması, etik ve “kurumsal” bir şirket olmak için böyle bir zorunluluğun mantıken bulunmasından ileri geliyor. Zira, SPK ilkelerinde sosyal sorumluluk başlığı “Menfaat Sahipleri” ana başlığı altında yer alır. SPK’ya göre şirketle ilgili
menfaat sahipleri “Pay sahipleri ile birlikte çalışanları, alacaklıları, müşterileri, tedarikçileri,
sendikaları, çeşitli sivil toplum kuruluşlarını, devleti ve hatta şirkete yatırım yapmayı düşünebilecek potansiyel tasarruf sahiplerini de içerir.”

Yani THY’nin sponsorlukları sosyal sorumluluk kapsamına giriyor girmesine de; THY’nin sponsorluklarını “sosyal sorumluluk” bütçesinden değil de “pazarlama” bütçesinden karşıladığı muhakkak. Barcelona, Manchester, Euroleague, FIBA vs. gibi sponsorluk çalışmaları hem reklam etkinliğimi, hem de marka değerini yükselten çalışmalar.

Ancak THY mertebesinde bir şirketin –ve hatta artık vurguluca: markanın- biraz sosyal sorumluluk projelerine eğilmesi gerekiyor. Üstelik halka açık bir şirket olduğu için, SPK ilkelerince, sosyal sorumluluklarına karşı duyarlı olmalı ve bunu da kamuoyuna duyurmalı.

THY’nin web sitesindeki duyuru ve haberlere baktığımız zaman (2009’un başına kadar gidiyor), böyle bir şey göremiyoruz.

SPK ilkelerine göre hazırlanan yıllık faaliyet raporlarına göz attığımızda ise şunları görüyoruz:

1. 2009 yılının faaliyet raporunda sosyal sorumluluk başlığı altında “Yakıt Tasarrufu Projesi” kapsamında THY’nin karbon salınımını azaltarak 1 milyon ağaç dikmeye eşdeğer bir değer yarattığından bahsediliyor. Bu gerçekten bir sosyal sorumluluk örneği olsa bile, işin içinde yine “kârlılık” yatmış oluyor.

2. 2008 yılı faaliyet raporunda ise sosyal sorumluluk başlığı altında sadece THY’nin uluslarası alanda bayrak taşıyıcı firma kimliğine uygun davrandığı ve çevreye verilen zarar nedeniyle THY aleyhinde herhangi bir dava açılmadığı belirtilmiş.

3. 2007 yılı faaliyet raporunda 2008 yılında yazan cümlenin tıpatıp aynısı kullanılmıştır.

4. 2006 yılı faaliyet raporunda da aynı cümle aynı şekilde kullanılmıştır.

Daha gerisine gitmeye gerek yok.

Tabi burada kamuya faaliyet raporuyla duyurulmamış olsa da, benim hatırladığım 2007 yılında THY’nin engelli vatandaşlara bilette indirim yapmaya başlamasıydı. O günden bu yana ben bir şey hatırlamıyorum. Varsa ve hatırlamıyorsam ya da bilmiyorsam da affola –ve aslında benim suçum değil: Kamuya duyurulmuş olması gerekiyor-.

Özetle, naçizane şahsım adına, THY’nin marka değerini yükselten ve pazarlama bütçesinden karşılanan sponsorluklar yerine daha “sosyal” çalışmalar yapmasını bekliyorum. Bu başarılı olduğumuz diğer spor alanlarının desteklenmesi olduğu gibi, desteksizlik dolayısıyla başarılı olamadığımız ancak gelecekte o dalda da sporcularımızı başarılı görmek istediğimiz bir spor dalı da olabilir. Ya da aile durumları parlak olmayan çocuklar uçakla uçurulabilir, en azından uçağa bindirilebilir. Havacılık bölümlerinde okuyan öğrencilere burs verilebilir. Ya da Türk Havacılığı’na katkı sağlayacak bazı yüksek lisans ve doktora çalışmaları desteklenebilir… Bunlar sadece benim buraya yazdıklarım… Bu seçenekleri türetmek ve çoğaltmak mümkün…

İyi Haftalar.

Tevfik Uyar, 16.08.2010

Yer çekimi ve tombala

Tombalada 6 ile 9’un birbirine karışmaması için altına çizgi koyarlar. Sadece tombalada değil, bir şekilde ters ya da düz tutulabilecek ve biribirine karıştırılabilecek tüm durumlarda.

Kendi kendime bunun sebebini düşündüm: Niçin çizgi altta? Ayrıca niçin çizgili defterlerde harfleri alta yaslıyoruz. Halbuki amaç kılavuzsa üst çizgiye de dayayabilirdik. Harfler üstleri bir satıha değecek şekilde geliştirilebilirdi.

Benim naçiz beynim bunun yerçekimiyle alakalı olabileceğini söylüyor. Bir şeylerin düşmemesi için bir satıh üzerinde durması gerekir. Harfleri de benzer şekilde bir satıh üzerine koyuyoruz demek ki…

Ne ilginç…

Kilo Diskriminasyonu

Gün geçmesin ki THY’nin sponsorluk haberleri üstüne sponsorluk haberleri gelmesin.

Asrın reklam atağını başlatan THY, “Globally Yours” sloganının hakkını vermeye çalışıyor. Bir bakıyorsunuz Avrupa, bir bakıyorsunuz Tayland… Her taşın altından THY çıkabilir. Yolcu sayısı ve filosu da sürekli büyüyor. Çeşitli anlaşmalarla işin sadece “taşımacılık” boyutuna değil, aynı zamanda endüstriyel boyutuna da sıçramış durumda.

Küresel bir firma olmak için misyonunu iyi konumlandırmış olan THY, vizyonunu da gelişirerek değiştirme yoluna ilerliyor.

Ancak THY’nin kilolu kabin memurları için aldığı yeni karar biraz can sıktı. Naçizane fikrimce, böyle bir uygulama ve bu tarz bir zorlama, küresel bir firma olma yoluna baş koymuş olan THY’ye pek yakışmadı, çünkü bu tarz bir yaklaşım, bir tür ayrımcılık olmakla beraber, dünyadaki pek çok modern ülkede uygulanması mümkün olmayan bir eylem.

Sözgelimi şekil olarak liberal olmasına rağmen sosyal hakları liberalizasyon içinde korumayı deneyen –başarılı ya da başarısız, tartışılır- ABD’de birisini kilolu olduğu için işten çıkarmak işverenin başına ciddi bela açar. Zencilerin otobüste arka koltuklara oturduğu günlerden, bugüne sert bir geçiş yaşan ABD’de “Diskriminasyon”, yani Türkçesiyle “ayrımcılık” davası açıldı mı bir kere… Yandınız.

ABD’de birisini renginden dolayı –işten çıkarmayı bırakın-, iş görüşmesinde reddedin hadi. Ya da kilosundan, güzelliğinden, çirkinliğinden, siyasi görüşünden…

Tabi şimdi diyeceksiniz: “Ne yani, her başvuranı alıyorlar mı?”

Elbette hayır. Ya da değerlendiren kişinin kişisel görüşleri mutlaka sonuç üzerinde etkili oluyor. Ya da işe göre zayıf, güzel, çirkin, demokrat, cumhuriyetçi, siyah, Çinli, kadın, erkek vs. birini almamayı tercih edebilirsiniz. Ancak şöyle bir şart var:

İlgili pozisyonla ilgili bir iş analizi yapılmalıdır. Bu iş analizi sonucunda bu iş için temin edilecek personelin özellikleri ortaya çıkarılmalıdır. Mesela birini şişman diye işe almayacaksanız ya da şişmanladı diye işten çıkaracaksanız, şöyle bir gerekçeniz olmalı: “Biz New Jersey caddeleri altına boru döşüyoruz, borularımızın çapı 1 m ve biz 90-60-90 birilerini çalıştırmak zorundayız.” Aksi takdirde bir şekilde belli ederseniz ya da es kaza iş analizi sonucunda böyle bir yargıya ulaşılmamış bir pozisyon için “biz zayıf birilerini arıyoruz” derseniz, kapınıza gelecek tazminat tebligatını bekleyin.

Kısacası, kabin memurları için bir boy-kilo endeksi belirliyorsanız bunun haklı gerekçeleri olmalı. Bu uçuş emniyeti olabilir. Ya da uçağınızın kabin yüksekliği sınırlayıcı olabilir. Ancak THY’nin aldığı karar arkasında böyle bir gerekçe görünmüyor. Uluslararası mevzuatlarda da böyle bir tanım yok. Zira insan haklarının gözetildiği ve ayrımcılığın kesin olarak reddedildiği ülkelerde sadece kendi isteğinize göre bir boy-kilo endeksi belirleyemezsiniz.

Ayrıca başarılı ve bugün kabul gören en modern insan kaynakları ilkeleri, personeller hakkında böyle bir yaptırım gerçekleştirmeden önce performans görüşmeleri yapmayı, koçlukta bulunmayı, belki sağlıklı kilo vermeleri için yönlendirme, yine başaramazsa o kişi, alternatif pozisyonlarda değerlendirmeyi ön görüyor.

Bir kabin memurunun kilo vermeye zorlanması da anoreksiya (sürekli kendini şişman bulma tanısıyla karakterize edilen bir tür psikolojik rahatsızlık) veya blumia gibi yeme bozukluklarına sebep olabilir ki bu da imkansız değil. Kriz ortamında insanların mesleklerini kaybetmemek için çok büyük fedakarlıklara katlandığına şahit oluyoruz.

İyi haftalar.

Çocukluğum…

Uyumaya karar verip de uyuyamadığım çok nadirdir. Işık hızıyla uyuyup uzay zamanı rüyamda büker, bir de zamanı yavaşlatırım. Ama uyuyamadığım zaman da uyuyamam işte. Ne kadar çağırsam da uyku gelmez. Sağa ve sola dönmenin yanısıra sırtüstü ve yüzüstü denemeler de gerçekleştiririm:

İmkansız. “Sorun şehirlerde değil ki, biz tam yalandık” adlı iğrenç parçanın anlatmak istediğini o an anlarım işte: Sorun yatakta ya da pozisyonda değil… Bildiğin yalan o yatış. O zaman iki ihtimal var. Ya kalk (Hayır! Kalkarsan bir daha yatamazsın! Dolayısıyla günün mahvolur.), ya da donarak ölen insanların mutlu tebessümüyle hayal kur: ama geleceğe yönelik değil. Geçmişe doğru… Bir seyahate çık…

Geçmişi anımsamamda üç temel unsur var: Yemek, müzik ve “o sırada nerede oturuyordum”. Aslında bir nev-i mekân.

Biraz daha açmak gerekirse, “o sırada ne yiyordum” sorunun bir karşılığı varsa o an ne olmuş, ne bitmiş anımsıyorum. “O sıralar popüler şarkılar neydi? Ya da ben neyi sık dinliyordum” sorusu da öyle. Diğer soruyu da üstte telafuz etmiştim zaten.

Ve belki de bu yüzden dinlediğim şarkılar bana onları ilk dinlediğim ya da sık dinlediğim mekanları çağrıştırıyor hemen… Pek minikken de aşık olduğum her kısa bir şarkı / şarkıcı addedmiştim ve onları dinleyince hemen ilgili minik bayan gelirdi aklıma…

Beynimin dosyalama sisteminin 3 ana parametresi olduğuna da bu yüzden inanıyorum. Biri midemi, biri ruhumu besliyor. Diğerinde ise var oluyorum. Onu üs ve merkez ediniyorum kendime.

İşte uyuyamadığım günlerin çoğunda şarkı, mekan ve yemek eşleştirmelerini anımsamaya çalışırım kafamda. Tekrar edilen şey unutulmadığı için, tüm ayrıntılar yıllardır aklımda duruyor: Bilhassa 0 yaşımdan bugüne kadar oturduğumuz/oturduğum her evin eşya, oda yerleşimi, akşam hali, gündüz hali, apartman kapısı, balkondaki annemin görüntüsü, beni çağırdığı zamanki sesi, güneşin batışını alan odalar, doğuşunu alan odalar ve elbette bu ayrıntılara bağlı onlarca anı vb. gibi şeyleri bilinç altından üstüne sağlam bir yer vermek üzere davet ediyorum.

Sonunda fırtına şeklinde öyle bir hüzün doğuyor ki,

Sanki büyüdüğüme pişmanmışım gibi…

Bazen hayatın değişim hızı beni ağlatıyor. Neden bilmiyorum. Büyüdüğümü, kaybettiklerimi ve kaybedeceklerimi, zamanın bu kadar acımasız olduğunu ve benim şu ortalama 70 yıllık hayatımın milyonlarca yıllık canlılık tarihinin, milyarlarca yıllık güneş sistemi tarihinin ve bir o kadar da evren tarihinin içinde zerrenin zerresi, bu bütün yaşadıklarımızın, anılarımızın, tarihimizin, varlığımızın da evrenin tamamının içinde zerreden bahsedemeyecek kadar ihmal etmek zorunda olduğumuz bir noktadan, -dünyadan- ibaret olduğu, karışık bir hüzünle başımı döndürüyor.

Şimdi bu detayların, bu beyin içerisinde kimyasal olarak resmedilmiş sinapslar yerine, yazılı olarak kalması için zaman zaman çocukluğumun ruhsal portresini yazmaya karar verdim.

İlkini ya bu yazıdan sonra yazarım, ya da bir kaç gün içinde herhalde…

(Neden hüzün? Anlamış değilim…)

Taşınmak…

Bejan’ın “Constructal Theory”si (Düzen Teorisi) ile ilk karşılaştığımda çok heyecanlanmıştım.  1996 yılında ortaya attığı teori canlı ve cansız sistemleri tek teori ile modellemesi ve termodinamiğe yeni bir yaklaşım getirmesiyle beni büyülemişti. Tüm makalelerini bulup indirip tek tek okumaya başladım… Yine de eksik bir noktası vardı. Ozan’a sordum: Aynı eksikliği o da hissetmiş. Hayal kırıklığına uğradım.

Şirket bölünme ya da şirket teşkilatlanmalarını “Constructal Theory” ışığında incelemek istediğimi yüksek lisans tez danışmanıma söylediğimde “ben öyle bir çalışma istemiyorum” dedi. İşletme Yönetim Uzmanlığı yüksek lisansına girişimdeki amaçlarımdan birisi genetik algoritmalar, bulanık mantık ya da constructal theory gibi mühendislik alanında uygulamalarda kullandığımız yöntem ve yaklaşımları işletme alanına uygulamaktı. Hayal kırıklığına uğradım.

Şimdi ev taşımaya hazırlanıyorum. Düzen teorisine göre ev taşımanın en kolay nasıl olabileceğini düşünüyorum. Mantık olarak en küçük kutular azami mukavemeti kadar yüklenmeli, o kutular azami mukavemet yaratacak kadar daha büyük kutulara yüklenmeli ve bu kutular bir insanın taşıyabileceği ağırlıkta olduğu gibi, içindeki eşyaları sağa sola oynatmayacak kadar sıkı yüklenmiş olmalı. Bu yükleme için fraktal bir yükleme biçimi belirlemeye çalıştım. Y ekseninde uzanan kitap, o kitabın alt kenarı X ekseni kabul edilirse, X ekseninde yatay uzanan kitap. Aynı kabul yapılarak eksen değiştirilirse daha küçük bir kitap, yine y yönünde dikey olmak üzere. Aralardaki boşluklara da kitapları dikey olarak yerleştirmek üzere, onlardan doğan daha küçük boşluklara kitaplıktaki küçük aksesuarlar. Bu bana verimli bir yükleme şekli sağladı. Bütün kitaplarımı ve kitaplığımdaki aksesuarları 6 küçük kutuya sığdırmış oldum. Şimdi bu kutuların mukavemet sorununu çözmem için daha mukavim ve üçer-dörder kutu alabilecek büyük kolilere ihtiyacım var. Ev taşıma konusunda uzmanlaşmış olan kişilerin kaldırabileceği ağırlığı tutturmam lazım.

Tekrar hayal kırıklığına uğramak istemiyorum Bejan! Küfür yemek istemiyorsan gel de yardım et!

Ankara: Bana biraz renk ver

İsmi bir kitap adı gibi… Gören de yıllarca yaşadım da bir hatırat kaleme aldım sanır. Öyle değil elbet…

Ankara benim için daha önce hep şunlar oldu:

– Askeri basın turları için kalkış noktası olan Etimesgut Havalimanı
– IDEF fuarının eski evsahibi
– Airshow fuarının ev sahibi
– Bir başkent olarak Ulaştırma Bakanlığı ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün konuşlandırıldığı şehir
– Bazı arkadaş ve dostların ikamet ettiği şehir.
– Çeşitli iş ilişkilerini yürütmek ya da halletmek için uğranan mekan

Geçen hafta Ankara’da bir hafta kaldım. İlk defa kendi arabamla gittim. O yüzden listeye şu aşağıdaki maddeler de eklendi:

– İnsanların yol vermediği şehir. (Ankara’da yol verilmez, yol alınır diye de bir deyiş duydum hatta. İstanbul’un gözünü seveyim.)
– Altgeçit /Yangeçit ilişkisini çözmemin ve şehri anlamamın çeyrek depoya mal olduğu şehir
– 2 boyutlu şehir (Ozan Oğuz H. arkadaşım dikkat çekti, bu kavramı ona borçluyum. Şehri üstten göremiyorsun. Tüm sokaklar, ev dizilimleri… aynı oğlu aynı…)

Son gidişimde içinde bulunduğumuz yıl içerisinde iş sebebiyle İstanbul’dan Ankara’ya taşınmak zorunda olan iki arkadaşımın da şikayet ve düşüncelerini dinleme şansım oldu.

Bir kere İstanbul’dan Ankara’ya gitmek çok zor.

Ozan’ın da dikkat çektiği gibi, şehir iki boyutlu. Ovadan ibaret. Sokakları, evleri yüksekten gördüğün çok az nokta var ve bu çok az noktaya günlük hayatta pek de uğramıyorsun.

İstanbul’un ayrı bir havası var. Geçtiğimiz cuma akşamı Eskişehir’de Kentpark’ta kuzenim, kardeşim ve ben yürürken kuzenime de söylediğim gibi: “Şu dağın ardında bir deniz olduğunu bilmek dahi şehrin havasını değiştiriyor. İstersen sen şehrin öteki ucunda ol…”

Atatürk’ün Ankara’yı başkent olarak seçerken düşmanın güçlü donanmasıyla uğraşmak istemediği için denizi olmamasını bir avantaj olarak gördüğünü anlıyorum. Muhteşem bir stratejik karar. Dağlar arasındaki bu ovanın denizlere uzak olması “Hatt-ı müdafaa değil sath-ı müdafaa” prensibini başarılı kıldı. Ancak bizlere bürokrasi uğruna uğradığımız çorak ve bozkır bir başkent bıraktı. Başkent artık bir simge. “Başkent İstanbul olsun” gibi düşünceler de altı boş ve rejimden intikam almak isteyen, geriye dönmek isteyen bir kaç hastalıklı düşüncenin ürünü… Bu yüzden yine de insan Ankara’ya biraz renk gelsin istiyor.

Tabi bu noktada Göksu Parkı’ndan bahsetmemek olmaz. Ankara’nın ortasında bir gölet. Dağ kızağı denen bir şey de yapmışlar ki keyfimden iki kez art arda bindim. Şimdi beni bıraksalar koşar binerim.

Nitekim 1 hafta kalıp geldik işte yine. Özlemişim İstanbul’u.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google