Monthly Archives: Temmuz 2010

Blog blog söyle bana…

Bazı okurlarımdan beklenmedik eleştiriler aldım…

Beklemediğim şey eleştirilerin içeriği değildi. Beni “Hep teknik yazılarınızı koyuyorsunuz artık. Biraz daha güncel, edebi ya da sizle ilgili, hayatla ilgili yazılarınız nerede?” diyen okurlarımın bulunmasıydı…

Elbette okunduğumu biliyordum. Site istatistikleri var, geri beslemeler, yorumlar var. Bu yolla tanıştığım kıymetli insanlar var. Ancak yine de beklenmedik oldu benim için. Güzel de oldu.

Aslında haklı bir eleştiri. Ne zamandır kendime ve hayata dair bir şeyler yazamıyorum. Bunda şu son 6 aylık süreçte ailecek yaşadığımız sağlık problemleri, benim iş yoğunluğum vb. bir çok etken var. Düşünmeyi bile bırakmıştım diyebilirim. Bugünlerde yeniden başlamış olduğumda farkettim bunu. Hakikaten: Sorgulamayalı, sual etmeyeli ne kadar zaman olmuş?

Bir de ilerleyen ve levmettiğim kendi rasyonel karakterim beni ele geçiriyor.

Duygu lazım biraz. Duygusallık lazım… Havacılıkla ilgili olmayan son on yazıya bakınca bu defa biyoloji, felsefe vs. ama bir şekilde teknik ya da bilimsel yazılarla karşılaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde “Dünya Oteli”ni yazmış olmam sırf bu yüzdendi…

Şimdi karar verdim, artık mütemadiyen bir şeyler karalayacağım. Yazmanın ve yazıyor olmanın beni rahatlattığını da tamamen unutmuştum ve bunu da yeniden hatırlamamda bana yardımcı olacak yazmak.

Abartıp çok hızlı girersem kusura bakmayın.

Sevgiler.

Dünya Oteli

Otel odalarının az eşyaları ilk başta bir ferahlama hissi yaratsa da gecenin sessizliği ne varsa alıp götürüyor. Sen girmeden önce bir başka kişi yatmıştı buraya ve başka başka hayallere dalmıştı. Başka başka efkarları vardı… Hiç izi kalmadan gidiverdi. Şimdi ben geldim. Dertlerimle, düşüncelerime. Sırtımı yatağa verip yükselen sigara dumanına bakınca ben kendime ait bir şeyler düşünüyorum ve dumanlar bunu tavana çizmiyor. Onunki de çizmemiş. Belki sigara bile içmiyordu. Yarın ya da yarından sonra ben de burayı terk ettiğimde hiçbir iz kalmayacak. Her şey bir çarşafın değişmesine, bir banyonun silinmesine bakıyor. Bir insanı bir odadan silip atmak bu kadar kolay.

Dünya da bu yönüyle otel odasına benziyor. Kimler gelip, kimler geçiyor. Ne sokaklarda kimler oturuyor. Geçtiğimiz gün Eyüp’te bir restorana gittik mesela. Eski bir konak. Garson anlattı: Geçenlerde çok yaşlı bir kadın gelmiş ve demiş ki, “ben çocukluğumda bu konakta oturdum”. Garibine gidiyor insanın. Zaman çok hızlı ilerliyor yaşlandıkça.

Bazen şey düşünürüm: Çocuklara vakit geçmek bilmez, çünkü sözgelimi onlar için bir hafta ömürlerinin 300’de birine falan denk gelir. Bir yıl ise beşte birine örneğin. Ancak yaşlandıkça bir hafta ömrünüzün onbinde birine kadar varıyor. Limiti sıfıra gidiyor yani. Belki o yüzden yaşlandıkça hızlanıyor zaman. Ömre göre, göreceli…

Bir rivayet vardır: Einstein’in zamanın göreceli olduğu söylemini anlamayan bir kız biraz daha açıklamasını istemiş. O da demiş ki: “Altı ısıtılan bir kazandaki 10 dakikayla, sevgilinin kollarındaki 10 dakikayı karşılaştır. Sence ikisi aynı mı?”

Bu da farklı bir yaklaşım. Çocukluk sevgilinin kollarındaki anlar gibi. Heyecanlı. Güvenli bir liman çoğu zaman. Günü geçirmek tek dert. Ayı geçirmek yok, yılı doldurmak yok. Bir önceki yıla göre artan tek sayı kışın “kaça gidiyorsun?” ile yazın “kaça geçtin?” sorularının yanıtları. Öte taraftan yaşlılık, altı giderek ısınan bir kazanda olmak gibi. İnsan aynı soruların araya bir “l” harfi sokuşturularak sorulmasından korkuyor:
“Kaçla gidiyorsun?”
“Nasıl yani?”
“Tahtalı köye diyorum…”
Ya da,
“Kaçla geçtin?”
“Nerden?”
“Hayattan canım…”

Özellikle “kaçla” diye soruyorum… Konumuz bu ya. Hızlanıyor zaman.

Hani tatile ya da köye gideceksinizdir. Yol bitmek bilmez, ama dönüşte de bir o kadar çabuk ve sıkıcı geçer.

Çocukken büyümek işte o köy…

Yaşlıyken ise “orda bir köy var uzakta…”

Güzel bir şarkısı vardı Harun Kolçak’ın, ilk kasetinde:

“Nasıl? Bırakıp gitti bizi günler, geceler… Nerede? Önümüzdeki uzun uzun seneler… Bu hazin, bu ezik duruş, kabul ediş neden? Bu hayal kim? Kim bu resimler?”

Otel odası bu dünya…

İş çarşafı değiştirmeye bakar. Bir de banyoyu temizlemeye…

Pilot-Kule Oryantasyonu

Zaman zaman pilotlar ve kule arasındaki konuşmaların facebook, youtube gibi sosyal ya da görsel paylaşım sitelerine düştüğünü görüyoruz. Kim haklı kim haksız, konuşmalar ne kadar etik mühim değil… Elbette kime sorsanız kendini savunacak nedenleri vardır. Bu yazıda kimin haklı olduğuna karar vermeyeceğiz, ancak bu gibi sorunların önüne nasıl geçilebilir diye bir öneride bulunacağız.

Empati, Türkçe söyleyişiyle: Eşduyum.

Eşduyum kelimesinin çok güzel bir havası var.

Eğer ki bir insan kaynakları uzmanıysanız, ya da bir eğitmen ya da öğretmenseniz, ilk olarak size empati kurmayı öğreteceklerdir.

Eğitici olmak için aldığımız bir eğitimde saygıdeğer hocamız Nilgün Özkan bizlere “buz kırma” adlı bir uygulama yaptırmıştı. Kimse kendini tanıtmamıştı. Herkes karşı cinsinden bir partnerle eşleşmiş, verilen yarım saat süre içerisinde onu tanımaya çalışmış ve sanki oymuşçasına tahtaya çıkıp kendini anlatmıştı. Burada mesele, bir piyes, eğlenceli bir faaliyet yürütmek değildi. Başkası gibi düşünebilmeyi öğrenmekti, hatta tüm kimlik öğelerinin yanısıra cinsiyeti farklı olduğunda bile.

Geçtiğimiz hafta yılların hava trafik kontrolörü bir insanla sohbet etme şansım oldu. Şirketimize ziyarette bulunan kişi ile güzel bir çay sohbeti yaptık. Eskiler anıldı, başlarına gelen ilginç olayları anlattı. Hatta hava trafik kontrolörlüğünün kendine has meslek hastalıkları olabilecek kadar stresli bir iş olduğunu anlattı… Böylece bu hastalıklar dolayısıyla hakk-ın rahmetine kavuşanları da anmış olduk. Bu değerli havacılarımıza tekrar tekrar rahmet dilerim.

Kendisiyle sohbet ederken aklımda bu gibi sorunların nasıl aşılabileceğine dair onlarca fikir oluşturmaya çalışıyordum.

Çözüm o güzel ahengi ve telaffuzuyla “eşduyum” olarak canlanıyordu aklımda.

Pilotlarla kule personeli arasında zaman zaman sorunlar olabiliyor. İlk cümlemde de söylediğim gibi, bazen bu diyalogların sosyal paylaşım sitelerine düştüğünü görüyoruz. Gülüp geçiyoruz ya da hayretler içerisinde dinliyoruz belki ama o sırada çok ciddi bir işi yürütüyor olan iki ayrı çalışanın hangi stres içerisinde bu gibi diyaloglara girerek belki de hem kendilerini, hem de sorumlu oldukları yolcuları nasıl bir tehlikeye atabileceğini düşünmüyoruz. Onları suçlayamayız… Onları suçlarsak biz de eşduyum eksikliği yapmış oluruz. Bir yanda, arkasındaki 100’den fazla yolcu ile sağ salim meydana inmeye çalışan pilot, diğer yanda ise onlarca uçağı sınırlı bir zamanda emniyetli bir şekilde konumlandırmaya ve indirmeye çalışan, konuşmaya bile vakit bulamayacak bir personel…

Şimdi… Bu iki personelin birbirlerine daha hoşgörülü ve daha anlayışlı yaklaşmalarını sağlamak için ne yapmak gerek?

Oryantasyon!

Eğer ki her pilotu, eline brövesini vermeden önce bir kez kule ziyaretine, eğer ki her kuleciyi lisansını vermeden önce bir kez kokpite bindirirsek, bu iki personelin hangi şart ve streste çalıştıklarını birbirlerine göstermek için bir şans tanımış olmaz mıyız?

Hatta küçücük sektörümüzde bu insanların birbirleriyle tanışmalarını sağlayacak organizasyonlar düzenleyerek, hiç bilmedikleri bir kişiye mikrofon aracılığıyla değil de, en azından tanıdıkları birine konuşmalarını sağlamak iyi bir çözüm olmaz mıydı?

Anlayış ve hoşgörü için eş duyum şart…

Buradan havayolu firmalarının ilgili yöneticilerine,
SHGM ve DHMİ yetkililerine sesleniyorum:

Pilot ya da hava trafik kontrolörü olmak için, bir oryantasyon aşaması şart olsun. O zaman herkes birbirlerini daha iyi anlayacaktır.

İyi haftalar,

Beste: Topuk Sevdası

Topuk Sevdası

Söz-Müzik:

Tevfik Uyar

Gitar1, Ritm Gitar:

Burak Unutulmazsoy

Gitar2 / Baslar / Düzenleme / Seslendiren:

Tevfik Uyar

[powerpress]

İndir(MP3)

Sözleri:

Yüksek topuklarında;
Caddelerin sesi var…
Bozuk plaklar gibi, çalar da çalar
Uzunca eteğinde,
Sokakların tozu var…
Çalı süpürge gibi, sürer de sürer

Acemi makyajında,
Gece kabusları var…
İnci gözyaşlarını döker de döker
Her gözyaşında;
Bin çile izi var,
Makyajı yüzünü boyar da boyar

Orjinal şiirin devamı:

Güzel ablalar vardı, dudakları boyalı…
Beklerlerdi köşede, elleri aynalı,
Muallaydı belki de onların havalısı
En çok onu severdi, sanki oydu ablası
Özendi bir gün ona, “Ne yüksekti havası! ”
O zaman tutuverdi, yüksek topuk hevesi
“Giyeceğim illa, çıkacağım sokağa”
“Beni de sevsin mehmet, ismail, rıza ağa”

Duyduğunda köpürdü, “hayır” dedi babası,
Bir araba dayak da “hayır”ın cabası…
Sırtına yüklemişti, ortancadan bir bohça
İçerisinde topuklusu, bir iki de poğaça
Kaçtı evden; bakmadı giderken arkasına
Kış ayları soğuktu, sarıldı parkasına…

Poğaçası yetmedi, parka zaten eskiydi,
O sıra arkasına üç beş piçi takdıydı,
“Sıcak ev verelim, karnını doyuralım”
“Akşam da oturup işimize bakalım”
Kandı gitti zavallı, ne bilsin ki kötüyü
Muhabbet çok uzadı, kabul etti yatıyı

Uyandı ki sabaha, pis bir oda içinde,
“Ne içtim de dokundu? ”, yorganı kan içinde
Açınca yorganı, anladı ki çıplanmış,
Tuvalet aynasında, sanki yüzü yaşlanmış
Çocuk aklıyla ancak, anladı belasını
Akşamına satıldı, tutamadan yasını

*

Et!
Et var satılık…
Önce biraz rakı, peynir ve zeytin
Sonra biraz Huriye, yeni adı Rengin
Et!
Et var satılık…
Et var!
Et var satılık!

*

Yüksek topuklarında;
Caddelerin sesi var…
Bozuk plaklar gibi, çalar da çalar
Uzunca eteğinde,
Sokakların tozu var…
Çalı süpürge gibi, sürer de sürer

Acemi makyajında,
Gece kabusları var…
İnci gözyaşlarını döker de döker
Her gözyaşında;
Bin çile izi var,
Makyajı yüzünü boyar da boyar

(Tevfik UYAR, 17 Ağustos 2006)

ANKA Başarısı ve İnsansız Hava Araçları

İsrail ile başlayan yeni gergin süreçte “Yerli Heron” diye sürekli atıfta bulunulan, TAI’nin beş yıllık emeğinin ürünü TİHA’nın üzerindeki perde kalktı. Yeni adıyla ANKA, görücüye çıktı. Uçuş testleri için gün sayılıyor.

Askeri teknolojilerde belli mesafeleri katetmiş olan ülkelerin giderek insansız teknolojilere yönelmesine gıpta ile baktığımız şu günlerde ülkemizde de sevindirici gelişmeler gerçekleşiyor. Bilhassa İsrail ile girilen yeni gergin süreç ve Heron’ların teslimatı ve kullanımı ile ilgili yaşanan sıkıntılar, bir yandan bugüne kadar işlerini sessizlik içerisinde yürüten firmaların çalışmalarını sergilemelerine sebep olurken diğer yandan önemli bir gelişmeye tanık olunduğu tarihe tesadüf geldi: TİHA’nın üzerindeki giz perdesi kalktı ve yeni adı olan ANKA olarak TAI’nin tarihi bir başarısı olarak kayda geçti.

ANKA’nın doğuşu ve ortaya çıkışından bahsetmeden önce, İnsansız Hava Aracı kavramını daha derinden irdeleyelim.

Yeni anlayış: İnsansız Savunma En İyi Savunma!

Her ne kadar 2000’li yılların “F-35 21. yüzyıldaki son insansız uçak. Bundan böyle tüm uçaklar insansız olacak” şeklindeki moda söylemi haklı çıkmamış ve halen insanlı muharebe uçağı çalışmaları devam ediyor olsa da 2000’li yıllarda askeri envanterlere giren yeni tip uçakların büyük çoğunluğu insansız hava araçlarından oluştu.

İnsansız teknolojilerin kullanımının yaygınlaşmasının altında gelişen teknolojinin sağladığı imkanla birlikte bazı maliyetli ya da sorunlu kalemleri aşabilmenin getirisi var.Read More

SHGM’de bilimsel dönüşüm

Geçtiğimiz hafta hasbelkader öğrendiğim bir gelişmenin bende memnuniyet yarattığını bu köşeden ifade etmek isterim. SHGM’de kurum ve kişilere verilen cezalar, ilgili daire başkanının yetkisinden alınıp, oluşturulacak bir komisyonun yetkisine bırakılıyor.

Böylece her ceza sonrasında –kimseyi töhmet altında bırakmak istemem- birilerinin kayırma ya da kişisel kasıt iddialarının önüne geçilmiş olacak.

Böyle bir ceza komisyonu (ya da disiplin kurulu. Adının daha tam olarak ne konmuş olduğunu bilmiyorum) cezaların daha objektif, daha bilimsel ve rasyonel temellere dayaranarak verileceğinin bir göstergesi. Şüphesiz iddiaların önüne geçilemeyecektir, ancak grup kararının birey kararlarından daha işlevsel olduğu gerçeği ispatlanmış bir olgu olduğundan iddialar zayıflayacaktır.

Grup Kararı ve Birey Kararı

Olaya biraz bilimsel açıdan bakalım.

Türkiye’nin bana göre en ünlü ve önemli davranışbilimcisi Prof. Dr. Mahmut Paksoy’dan “Örgütsel Davranış ve Değişim Yönetimi” dersi almıştım. Kendisi derste bizlere NASA’nın daha önce uygulamış olduğu bir vaka verdi. Vakaya göre hepimiz ayda mahsur kalmıştık. Yanımıza alabileceğimiz malzemelerin bir listesi elimizdeydi. Bu malzemeleri bizler için önem sırasında göre dizecektik. Hepimiz bunu bireysel olarak yaptık. Daha sonra bizleri gruplara ayırdı ve grup olarak tartışarak bir de grup kararı olarak hepimiz bu malzemeleri önem sırasına göre listelemiştik.

Hoca sonucu açıkladığında ortaya tek bir gerçek çıkmıştı. Bireysel olarak aldığımız puanlar, grup kararı olarak aldığımız puanlardan daha düşüktü. Bu vakadan ortaya çıkan sonuç: grup kararlarının bireysel kararlardan daha başarılı ya da rasyonel olacağıdır.

Bireysel karar vermede hepimizin yapabilecek olduğu bazı önemli hatalar var. Meraklısı için bir kaç tanesini burada açıklamak isterim:

Hale etkisi: Hale etkisi (halo effect), bir kişinin olumlu bir özelliğini diğer özelliklerine de yaymak ya da tam tersine olumsuz bir özelliğini diğer özelliklerine yaymaktır. Daha basit bir deyişle, bir kişiyi tek bir kötü ya da iyi özelliği sebebiyle iyi ya da kötü addetmektir. Örnek vermek gerekire: Bir kişi sırf yardımsever diye onun çok iyi bir mühendis olduğunu iddia etmek alakasızdır. Ya da bir kişi yasadışı bir şey yaptı diye onun aynı zamanda kötü bir aile sahibi olduğunu iddia etmek tam bir hale etkisidir. Türkiye’de daha sık karşılaşılan durum, güzel kadınların mülakatlardan kolayca geçmesiyle ortaya çıkar: Bir kişinin fiziksel olarak güzel olması o iş için en iyi kişi olması anlamına gelmez. Varın siz bunu havacılık alanına uygulayın. İyi bir teknisyen illa ki dikkatli olacak değildir. Ya da çok iyi niyetli bir pilotun emergency prosedürlerinde iyi olduğunu iddia edemeyiz.

İlk durum etkisi: İlk durum etkisi, bilhassa sıra ile yapılan değelendirmelerde ortaya çıkar. Örneğin bir konuda bir sunum yapılması gereksin. Eğer en muhteşem sunum yapan kişi ilk sırada girerse, ondan sonra girecek olanlar daha düşük puan alacaklardır. Bu kişi hasbelkader sona bırakılırsa, ilk girenlerin alacağı puan birinci durumdakinden yüksek olacaktır. İlk durum etkisi, kişilerin birbirine göreceli olarak farklılıklarından etkilenir.

Kişisel önyargılar: Objektif olmak dile kolay olsa da gerçek hayatta hepimiz için çok zordur. Gerçek bir sayısal değerlendirme olmadıkça objektiflik zarar görmeye meyillidir. Albert Einstein’in deyimiyle: “Önyargıyı kırmak atomu parçalamaktan zordur”. Havacılık sektörü küçük olduğundan herkesin birbiriyle olumlu, olumsuz ya da nötr olmak üzere bir geçmişi olması oldukça muhtemel. İnsanların bir geçmişi olmasa bile kişilerin daha önce yapmış olduğu hatalar gerek arşivlerde gerekse hafızalarda yerini koruyor olabilir. Bu, o kimselerin tekrar kasıtlı ve isteyerek hata yapacağını göstermeyeceği için bir önyargı unsuru olmaması gerekir ve kişiler tekrar adil ve objektif olarak yargılanmalıdır.

Kişisel ruh hali: Tüm diğer yargı hatalarının yanısıra yargıya varacak kişinin o gün ne kadar pozitif veya negatif olduğu da önemli bir husustur. Doğru ya da değil, daha önce Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in zirai ilaçlama pilotları için söylediği “Pilot bir gün önce karısıyla kavga ediyor, köylünün verdiği yemeği beğenmiyor, ilacı yüksekten atıyor” savı herhangi bir konuda değerlendirme yapıp yargıya varacak kişiler için de geçerlidir.

Sonuç

Bir süredir eleştirilen konu ya da özelliklerini aşmaya çalışan ve bu konuda kimi noktalarda başarıya erişen SHGM’nin bundan sonra cezaları bir kurul aracılığıyla verecek olması önemli bir adımdır. Kişilerin SHGM kararlarına duyduğu güveni arttıracağını tahmin ettiğim bu uygulamanın tüm havacılık camiası için hayırlı olmasını temenni ederim.

İyi haftalar,
Tevfik UYAR

İnceleme: Girl Interrupted

Sevgili kuzenim Pınar Aslan’ın bana aylar önce önerdiği, ama “film izleyebilecek düzeye” yenice gelmemle birlikte henüz geçtiğimiz hafta izlediğim Girl Interrupted filmi için bir şeyler yazasım geldi.

Filmden çok mu etkilendim? Hayır. Filmi çok mu beğendim? O da hayır. Ancak filmin kötü olması “kötü bir film” olmasından kaynaklanmıyor.

İki ihtimal var:

1. Gerçek bir yaşam öyküsünden, hatta filmin başrolündeki Susanna Kaysen’in anılarından oluşan 1993 yılı en iyi satanları arasındaki kitaptan uyarlanmış olduğu için, Susanna Kaysen’in kendi Borderline’lığının farkındalığındaki düşüklük. Yani neyi Borderline Kişilik Bozukluğu’na (BKB) sahip olduğu için yaptığını vurgulayabilmesi önemliydi.

2. Belki kitapta bunlar vurgulanıyordu ama filmi beyaz perdeye aktaran James Mangold’un ilgili rahatsızlığı iyi araştırmaması böyle bir sonuç vermiş olabilir.

Kitabı okumadan bu tarz bir değerlendirme yapmam kesinlikle eksik bilgiye dayalı konuşmak olur; bu yüzden değerlendirme yapmak yerine bazı noktalara dikkat çekmek filmi izleyenlerle aynı tespitlere sahip olup olmadığımızı belirlemek açısından iyi olur. Benim dikkat çekmek istediğim noktalar şunlar:

– Susanna’nın bir gün önce bir an için Lisa’yı dudağından öpecek kadar ona sevgi ve minnet duymasına rağmen ertesi günkü davranışı sonrasında onu görmek istemeyecek kadar nefret etmesi tam olarak vurgulanamamış. BKB için rutin bir davranış olan “yüceltme/yerin dibine sokma” ikileminin bu filmde ön plana çıkması gerekiyordu.

– Kişilik bozukluğunun bir hastalık olarak görülmesi ve yatarak tedavi edilmeye çalışılması psikolojinin o dönemde ne kadar geri bir halde olduğunun göstergesi. Bugün kişilik bozuklukları hastalık kapsamında değil.

– Borderline Kişilik Bozukluğu, seks düşkünlüğüne değil, sonunu ve uygunluğunu düşünmeden cinsel arzuların serbest bırakılmasına ve tercihlerin dalgalanma gösterme ihtimaline neden olur. Filmde yanlış aktarılan noktalardan biriydi, ancak bunun filmin çekildiği yıllardaki klinik psikoloji kitaplarında bu şekilde tanımlanmış olma ihtimalini göz önünde bulundurmak gerek.

– Tobby’i sadece kendisini anlamadığı için apar topar yatakta bırakarak terketmesi BKB’den beklenen bir davranıştır. Benzer şekilde sıradaki görüşmede onunla o kısa süre içerisinde sevişecek kadar ona değer vermesi de yine BKB dalgalanmalarından. Ancak bana sorarsanız Tobby’nin onu Kanada’ya götürmek için gelmesi de BKB’ye uygun. Gelmişken yatırmak lazımdı :)

– Angelina Jolie’nin bu rolde bu kadar muhteşem rol yapabileceğini hiç düşünmezdim.

– Melvin’in BKB’nin genetik olabileceğini söylediğinde Susanna’nın annesinin kabullenemez bir şekilde ağlaması dikkatimi çekti. Ben Susanna olsam hayatta aileme dönmezdim, ancak dönemin şartları böyle bir düşünüşü ve cesareti kırıcı nitelikte olsa gerek.

– Ben filmin “Borderline Kişilik Bozukluğu”na sahip bir kızın anıları olduğunu duyduğumda filmin BKB’ye sahip kişilerdeki uç durumlar arasındaki yıpranışlarını iyi yansıtacağını düşünürdüm. Ancak yönetmenin odaklandığı anılar “hastane ortamını iyi yansıtmak” üzerine kurulu idi. Susanna’nın psikoz hatırlama nöbetlerinin o anki sahnelerle üstüste konması yönetmenin başarılı eylemleri arasındaydı.

Ben de iyi ve kapsamlı bir inceleme yazısı yazacağımı düşünürken yazacak hiçbir şey bulamayınca hayal kırıklığına uğradım şimdi…

ABD’ye Antonov Sürprizi

Boeing ile EADS arasında çetin bir çekişmeye sebep olan milyar dolarlık tanker ihalesinde Rusların da gözü olduğunu daha önce Ilyushin’in girişimleriyle görmüştük. Daha üç buçuk ay önce Ilyushin’in üreticisi olan Ukrayna merkezli United Aircraft Corporation’ın ABD’li bir ortak bularak Il-96 ile ihaleye katılmayı düşündüğü duyurulmuştu (Konuyla ilgili daha önceki yazım için tıklayın: “Rus tankerinin şansı var mı?”, 22 Mart 2010).

Bir süredir Ilyushin 96’nın ABD aviyonik ve komponentleriyle de dolu olsa KC-X ihale şartnamesinin gerekliliklerini karşılayamayacağı ile ilgili tartışmalar sürerken, ihale için RFP doldurmaya izin verilen son tarih 9 Temmuz olduğundan bazı çevreler ihalenin yine EADS ve Boeing arasında geçeceğine inanmıştı. İşte tam bu noktada başka bir Rus firması, ABD’li ortağını da bularak ihaleye giriş için hazırlıklarını tamamladı. U.S. Aerospace adlı Kaliforniya merkezli firma ile Antonov dört motorlu AN-124-100 ve iki motorlu türevi olan AN-122 ile ihaleye katılacaklar.

U.S. Aerospace, Inc. ve Antonov yetkililerinin 1 Temmuz’da imzaladıkları ortaklık anlaşması ile KC-X tanker ihalesinde Antonov’un ortağı ve projenin ana yüklenicisi olacak olan US Aerospace, Boeing’in 767 ve Airbus’ın A330 modeline AN-124-100 ve AN-122 ile rakip olacak. 9 Temmuz’un teklifler için son tarih olduğu ihalede son hafta gelen bu haber, ihalenin iki firma ile yürüyeceği beklentilerini tamamen boşa çıkararak süreci yeni bir döneme soktu. 1 Temmuz tarihinde Pentagon yetkililerine de gerekli bildirimleri yapan US Aerospace, uçağın ihale gerekliliklerini yerine getirdiğini ispatlamak için çalışmave müzakereleri sürdürüyor.

U.S. Aerospace, Kaliforniya’nın Santa Fe Springs ve Rancho Cucamonga bölgelerinde üretim ve yönetim tesisleri bulunan, bugüne kadar Pentagon, U.S. Air Force, Lockheed Martin, Boeing, L-3, General Electric ve daha bir çok hava-uzay ve savunma firmalarıyla başarılı çalışmalar yürütmüş olan bir firma. ABD ordusunun P-3 filosu ve Boeing 747 programı’nda stratejik parçaların üretimini de başarıyla yerine getirmiş, yükselmek ve büyümek isteyen bir firma. Ayrıca sadece uçak gövde parçaları değil, aynı zamanda motor ve iniş takımı parçaları da üretiyor. Kısacası çalışmalarını bir üst seviyeye taşımak için gerekli tüm altyapıya sahip. Ancak önemli bir ayrıntı var ki, bizdeki sermaye piyasası kurumunun ABD’deki muadili olan SEC’in 24 Mayıs’ta US Aerospace hakkında “finansal risk altında” raporu verdiği. Rusların bu bilgiyi es geçtiğini sanmıyorum. Şirket ihaleye katılmaya yeterli görülürse ve Ruslar bu şirketin bir kısmını satın alırsa hiç şaşırmam.

Antonov ise Rusların efsane uçak üreticilerinden birisi. Dünya’nın birinci ve ikinci en büyük ebatlı uçakları olan AN-225 Mriya ve AN-124 Condor nakliye uçaklarının yaratıcısı. AN-148 ve AN-158 ise şirketin sivil havayolu uçaklarından. Ilyushin’in küresel başarısızlığına karşın Antonov daha disiplinlerarası çalışmış bir şirket olup sertifikasyon konusunda da tecrübeye sahip. AN-148’in EASA sertifikasyonu için bir süredir ter döken firma, Avrupa’da ve ABD’de kabul gören uçak yapma ve böylece dünya pazarında global bir üretici olarak kendini kabul ettirme peşinde. İhalede öne sürülecek başlıca uçak olan AN-124’ün yolcu ve kargo uçağı olarak 5 ülkede 7 kullanıcısı var. Rus Hava Kuvvetleri’nde ise 25 adet AN-124 görev yapıyor.

Antonov’un ihaledeki şansını değerlendirdiğimde Mart ayında söylediğim şeyleri tekrar etmekten başka bir şey bulamıyorum. Boeing, ihalenin “modern ve kapitalist” Avrupalı firmaca tarafından kazanılmasını bile milli bir mesele haline getirmişti. Kaldı ki, merkezi Ukrayna’da da olsa Rus sermayesi olduğu bilinen Antonov’un ola ki ihalede şansı olması yine “milli malzeme” yapılabilecek bir unsurdur.

Ayrıca, az önce değindiğim SEC raporu, Antonov’un kendine seçtiği ortağın mali yapısının ihale değerlendirme komisyonunca uygun bulunmaması gibi bir durumu da doğurabilir. Daha küçük çaplı bir ihalede, bir Rus uçağının belki ABD envanterine girmesi şaşırtıcı ve hoş olabilirdi fakat 35 milyar dolar gibi bir rakam söz konusu olduğunda, işin içinde çok daha farklı parametrelerin yer alacağını söylemek için uzman olmaya gerekmez.

Tevfik UYAR

Şekilsiz heyecan…

Bu da bir gayrinizami not… Böyle bir kategoriyi sırf, giriş, gelişme sonuç olmasın diye koydum… Deneme tahtası gibi… Akılma geleni atıyorum.

Karmakarışık… Neyden niçin hoşlandığımızı anlamaya çalışıyorum. Niçin zevklerimiz var? Niçin bazı şeyler alıp bizi bir yerlere götürüyor? Beynimizdeki kimyayı niçin etkiliyor? Mesela fringe’deki gibi, yeşil ve kırmızı ışıkları belli bir ritmde çakınca kişiyi bayıtlmak mümkün olabilir miydi? Eğer varsa gerçekten öyle şifreler, sanat dediğimiz nirvana yaratmayı beceremeyecek kadar düzensiz ışımalar mı? Duyular aracılığıyla beyinle farklı bir iletişim kurulabilir mi? Konuşarak sadece karşımızdakine öğretilmiş bir dille, düşünce aktarımı yapıyoruz. Ancak bir kaç renkte ışık çakarak, ya da dilin tuzlu suya batırıldığı bir anda kulağa sırasıyla sol, mi ve sol notaları verilince enteresan şeyler olabilir mi? Yani, elektronik eşyaların servis girişi vardır, sadece onarımcılar bilir. Bir düğmeye 10 saniye basıp diğerine 3 kere basınca mesela. Var mıdır bedenimizin öyle bir girişi?

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google