Monthly Archives: Nisan 2010

Volkan’ın getirdikleri

İsmini telaffuzda zorlandığımız Eyjafjallajkul adlı bir volkan geçtiğimiz haftalarda havacılık sektörünü felç etti.

Volkan külleri Türkiye’ye gelecek mi gelmeyecek mi tartışmaları bir yana, volkanın patlaması bir çok yerde bir çok muhabbeti tetikledi. Kimisi Maya’ların takvimlerini 2012 yılında sona erdirmesine istinaden dünyanın sonunun gelmeye başladığını iddia etti, ya da bu iddiaya olan inancının arttığını ifade etti. Kimisi ise benzer şekilde ama biraz daha teolojik bir düşünceyle kıyamet alameti olduğuna inanıyor.

Herkeste bir dünyanın sonunun geldiği düşüncesi…

Öte yandan Vezüv duman ve kül püskürmeye başlarsa havacılığın sonu gelir deniyor. Zaten lav püskürürse bir milyon kişinin hayatına mal olacak.

Tüm bu düşünceler arasında hasbel kader gördüğüm bir yorum beni güldürdü: Geçmişten tanıdığım bir arkadaş Facebook hesabında “Kıbrıs’ı verip, İzlanda’yı alalım, kızları da güzel” diyor. Apayrı bir bakış açısı…

Velhasıl, volkan ve havacılık açısından değinmek istediğim bir kaç nokta var.

Sektör havayolundan ibaret değil

Değinmek istediğim şeylerden ilki hükümet yardımları.

Avrupa, zarara uğrayan havayolu şirketlerine yardım etmek suretiyle volkandan kaynaklanan zararlarını gidermeye hazırlanıyor.

Böyle bir durumda daha önce devletlerin yarı kamu ya da halka arz olmuş kendi bayrak taşıyıcı havayollarına desteklerini engellemek için alınan “yardım yasağı”, volkan gibi bir “mucbir sebep” dolayısıyla istisnai olarak bozulacak. AB Rekabet Kurulu’nun kararlarının dışında kalan Türk Sivil Havacılığı için de kendi kendine bir karar verme durumu söz konusu.

Ancak her iki durumda da şu ana kadar -medyaya yansıdığı kadarıyla- atlanan bir şey var ki, o da sektörün havayolundan ibaret olmadığı.

Uçuşların aksaması ya da tamamı ile iptal olmasından sadece havayolu firmaları olumsuz etkilenmiyor; havayolu firmalarının tedarik zincirine bağlı olarak terminal, yer hizmetleri, ikram gibi diğer kollar da bu işten nasibini alıyor.

Sadece havayolu firmalarına yönelik bir yardım zararı karşılamak konusunda kapsamsız kalabilir.

Bu arada aniden kapıyı çalan volkan için herhangi bir havayolunun hazırlığı olduğunu söylemek imkansız. Pek bir hazırlık yapacak durum da yok gerçi.

Herkes apansız, ani yakalandı.

Ancak bir riski giderememek onu planlar arasına katmamak da değildir.

Bundan sonra havayolu firmaları –ve bağlantılı firmalar- stratejik planlarına bir adet de “patlama ihtimali olan volkanlar” haritası yerleştirmeliler. En azından yolcuların mahsur kalması halinde yapılabilecekler konusunda bir risk yönetim / afet yönetim sistemleri bulundurmak böyle bir durumda rakiplere fark atmaya eşdeğerdir.

ABD ve Avrupa ayrı tellerden…

Dikkatimi çeken bir husus da volkan afeti karşısında ABD ve Avrupa otoritelerinin davranışları arasındaki fark oldu.

2008 yılında Kuzey Amerika’da patlayan bir volkan da derin bir kül bulutu oluşturmuş, ancak ABD’li otoriteler ilgili meydanları ya da hava sahalarını kapatmamış, havayolu firmalarına durumu bildirmişti. Sadece volkanın çevresindeki çok küçük bir sahada uçuş kesinlikle yasaklanmış, kalan sahalar için havayolu firmalarının kendi insiyatiflerine bırakılmıştı.

Muhtemelen ABD, böyle bir durumda devletten “yardım” değil, “tazminat” isteyecek şirketlerden çekinmişti. Gerçek sebebi onlar bilir.

Avrupa –ve Türkiye- bu durumda hiçbir uçağı –ve tabi ki hayatı- riske atmadan ilgili sahaları kapatarak uçuş emniyeti konusunda ne kadar ciddi olduklarını göstermişlerdir.

Ancak, bir önceki başlığın sonunda naçizane salık verdiğim şey ülkeler ve otoriteler için de geçerlidir:

Volkan afeti sonucunda havalimanlarında mahsur kalmış onbinlerce insanın mahsur kalmasına yönelik bir çözüm de afet yönetim planlarına eklenmelidir.

İyi haftalar.

Tevfik UYAR

Mistral Satışı ABD & Avrupa’yı ürkütüyor

Rusya’nın Fransa’dan almak istediği taarruz maksatlı dört adet havuz doklu amfibik çıkarma ve helikopter gemisi, NATO engeline takılabilir.

Mistral satışı için NATO’nun açık ve resmi bir engellemesi yok, ancak NATO çevreleri Fransa üzerinde psikolojik baskı oluşturmaya başladılar bile.

Rusya uzun süredir böyle bir geminiye ihtiyaç duyuyordu ve hatta böyle bir su platformu için genel bir prensibinden dahi vazgeçerek, ilk defa kendisinin üretmediği bir askeri sistemini satın almaya karar vermişti. Bu kapsamda Hollanda, İspanya ve Fransa ile görüştükten sonra geçtiğimiz Mart ayı başında Fransa ile Mistral gemisi üzerinde anlaşmaya varmıştı.

Şimdiyse ABD’li bazı kurumların yapmış olduğu açıklamalar, Fransa gibi bir NATO ülkesinden Rusya’ya gerçekleşecek olan bu ilk önemli gelişmiş askeri teknoloji transferinin gerçekleşmesi halinde Fransa ve NATO ilişkilerinde gedik açılacağı iddiasında ki Fransa daha bir sene kadar önce Türkiye’nin de onayı ile NATO’ya tam üye olarak geri dönmüştü

ABD’nin Dış İlişkiler Komitesi’ndeki Cumhuriyetçilerin Lideri Ileana Ros-Lehtinen ,16 nisanda ABD’nin meclis konularında özelleşmiş olan siyasi gazetesi The Hill’de yazdığı makalede Rusya’nın amfibi hücum kabiliyetlerini arttıran ve komşu ülkeler üzerindeki tehdidini sağlamlaştıran bu satışın NATO ittifakının temeline zarar verdiğini belirtti. Meslektaşlarını eleştiren Cumhuriyetçi, Fransa’nın bu satışla birlikte NATO ittifakını ve transatlantik ilişkilerini riske attığını ifade etti.

Mistral komşularını ürkütüyor

Konuşulmasına başlandığı 2009 Aralık’tan beri satış ile ilgili eleştirilen Fransa artık Rusya’nın Avrupa için tehdit olarak görünmemesi gerektiğini ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘ne dayanarak bu gemilerin uzak denizlerde korsan faaliyetlerine yönelik kullanılacağını söylese de Rusya’nın 2008’deki Gürcistan Müdahelesinde bir deniz kuvvetleri komutanının Mistral’i refere ederek sarfettiği sözler Avrupa’yı Fransa’dan farklı düşünmeye itti.

Her şeyden önce Mistral, Rus Komutanı’nın da “Mistral gibi bir gemimiz olsaydı, Gürcistan’ı 40 dakikada yenerdik” sözüyle ifade ettiği gibi Rusya’nın elini fazlasıyla güçlendirecek bir unsur. Bazı uzmanlara göre alınacak gemilerin rakamının dört olması da tesadüf değil.Rus Donanması’nın dört ana filosu var: Bunlar Kuzey, Pasifik, Baltık ve Karadeniz filoları.

Tevekkeli değil, Rusya 30 yıllık gemilerle iyice yaşlanmış olan Karadeniz Filosu için önümüzdeki beş yıl içerisinde dört firkateyn ve dört dizel-elektrik denizaltı tedarik edeceğini açıkladı. Ochakov, Kerch destroyerleri, bir adet deniz altı ve çeşitli destek gemileri ise kal listesine alınıyor. Yeni gemilerin bir kısmı şimdilik belli: İnşa altında olan Amiral Gorshkov firkateyni ve Lada sınıfı Sivastopol dizel denizaltısı.

Batı’nın en modern amfibik gemilerinden biri olan Mistral’den bahsetmek gerekirse:

Güvertesinde konuşlanan 16 adet helikopterin yanısıra 40 adet ana muharebe tankı ya da 13 ana muharebe tankının da aralarında yer aldığı 70 adet zırhlı araç, 4 amfibi çıkarma botu ve 450 tam teçhizatlı askeri taşıyabiliyor. 16 adet helikopterse on ton sınıfında. Zira 2009 yılının kasım ayında üç günlük bir resmi ziyaret kapsamında St. Petersburg’a giden Mistral gemisine Ka-50’nin geliştirilmiş sürümü olan ve üretimi halen devam eden 10.8 tonluk Kamov Ka-52 tipi taarruz helikopterleri ile başarılı testler gerçekleştirildi. Mistral gemisi, çıkarma ve taarruz kabiliyetlerinin yanısıra, öz savunma maksatlı 2 x Simbad hava savunma füzesi, iki adet 30 mm Breda-Mauser topu ve dört adet 12.7 mm’lik makineli tüfeklerini de içeriyor. 21 300 tonluk Mistral gemilerinden halen Fransız donanmasında iki adedi görev yapıyor.Gemi bu yönüyle öncelikle Rusya’nın gergin olduğu Litvanya, Estonya ve Letonya gibi Baltık Devletleri‘nden oluşan komşuları yanında bilhassa ihtilafta olduğu Kafkas ülkesi Gürcistan’ı ürkütüyor.

ABD ile çeşitli konularda ittifak yapan bu devletlerin yanısıra ABD ile pararlel düşünen Avrupa devletleri ve ABD de Rusya’nın elinde bu tarz bir amfibik platformun olmasından endişe duyuyor. Atlanılmaması gereken bir ayrıntı daha var: Nitekim bu da Fransız deniz savunma endüstrisinin Rusya ile mevcut iyi ilişkiler içinde olması.

Fransız Thales firması Rus Tankları ve uçakları için zaten çeşitli ürünler tedarik ediyor. 2006 yılında Fransız DCN ve Rusya arasında imzalanmış bir protokol de mevcut. Bu protokol Rus Hükümeti ve DCN’nin ArGe çalışmaları gerçekleştirerek teknik, endsütriyel ve çeşitli ticari ortaklıklarda bulunmalarını öngörüyor.

DCN’nin Mistral’in üreticisi olduğu düşünülürse konu çok da yeni sayılmaz, üstelik henüz rakamı açıklanmayan ancak Rus kaynaklarının yalanlamış olduğu bir hakkında “1 milyar dolar” olduğu söylentisi yayılan bu satışla birlikte bu ortaklığın daha da fazla ilerlemesi sözkonusu.

Rusya neden Mistral’i tercih etti?

SavunmaSanayi.NET yazarlarından Cem Devrim Yaylalı’nın 2009 yılı sonunda yaptığı analize göre Rusya’nın Mistral’i tercih etmesinin askeri, politik ve endüstriyel olmak üzere farklı farklı sebepleri bulunuyor.

Askeri: Putin, dokuz sene önce Rusya Federasyonu‘na Devlet Başkanı seçildikten sonra, ülkedeki Yeltsin yıllarının getirdiği küçülme ve çöküşün ardından, silahlı kuvvetlerde tekrar toparlanma sürecini başlattı. Ancak bu sürece rağmen Rus Silahlı Kuvvetleri’nin tamamlaması gereken büyük eksiklikler de halen mevcut.Bunlardan bir tanesi de Rus Deniz Kuvvetleri‘nin stratejik güç aktarım yetenekleri. Rus Karadeniz Filosu 2008 yılındaki sekiz günlük Rusya – Gürcistan savaşında Gürcü Deniz Kuvvetleri‘ni başarı ile bertaraf etti etmesine ancak Rusya’nın kontrolündeki Abazya bölgesine denizden Rus askerlerinin ulaştırılarak intikal ettirlmesi uzun ve zahmetli bir yolculuk sonunda gerçekleşti. Ayrıca bu operasyon için filonun elinde bulunan bütün büyük ve yaşlı amfibik çıkarma gemileri kullanıldı. Ancak Rusya’nın amfibik filosu daha uzun menzilli askeri operasyonları desteklemeye yetecek yetenek imkanlara henüz sahip değil.

Politik: Deniz piyadeleri, zırhlı bir destek birliği ve çeşitli helikopterleri taşıyacak bir amfibik geminin yapacağı ve güzelce kamuoyuna pazarlanacak seferlerin politik açıdan da Rusya’nın gücünü artıracağı bariz. Ayrıca eskiden Sovyetler Birliği’nin bir parçası olup bugün bağımsızlıklarını kazanmış Baltık- ve Kafkas cumhuriyetleri için de sorun çıkaracak olanlara karşı politik ve askeri gözdağı verilmesi, dolayısıyla caydırıcılık açısından amfibik gemiler çok ideal bir araç.Gürcistan ve Estonya’nın Rusya’nın Mistral sınıfı amfibi gemiler alma planına açık bir şekilde karşı çıkmış olmaları böyle gemilerin sahip oldukları caydırıcılığın açık bir göstergesidir.

Endüstriyel: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri Rus tersaneleri ve gemi inşaa endüstrisi ciddi bir küçülme yaşadı. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu güne kadar Rus tersaneleri bir adet Borey sınıfı balistik füze denizaltısı, bir adet Lada sınıfı dizel-elektrik denizaltısı, bir adet Gepard sınıfı firkateyn, bir adet Steregushchiy sınıfı firkateyn ve bir adet Buyan sınıfı hücumbot dışında yeni dizayn geliştirememiş ve üretememişlerdir.Rus gemi inşaa endüstrisinin atrofiye olması Rus Deniz Kuvvetleri‘nin ihtiyaç duymakta olduğu modern suüstü ve sualtı platformlarının geliştirilmesi ve üretilmesini yavaşlatılmış ve hatta neredeyse durdurulmuştur. Bu gerçek Rus siyasetçilerini ve askerlerini gemi dizaynı ve imalatı için başka ülkelere yönelmeye mecbur bırakmıştır. Ayrıca Rus Deniz Kuvvetleri‘nin Alman Tip 212 sınıfı denizaltılar ile ilgilenmekte olduğuna dair de bazı iddialar bulunmaktadır. Rus Deniz Kuvvetleri‘nin kendini Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi uluslarası bir güç olarak kanıtlayabilmesi için deniz üzerinden güç aktarımı yapabilmesi gerekmektedir. Bunun için en uygun araç büyük amfibik gemilerdir. Rus gemi inşaa sanayii Rusya’nın bu ihtiyacını ülke içi olanaklarla karşılaması için en azından bir on seneye ihtiyaç duymaktadır. Oysa Rusya’nın politik ve askeri olarak bu kadar bekleyecek vakti yok.

Satışın gerçekleşmeme ihtimali

Nacizane düşüncelerime göre ok yaydan çıktı. Fransız hükümeti, Fransız sermayesinin “sat, kim olursa olsun sat” baskısına dayanamıyor. Brezilya ile yaptığı görüşmelerden henüz sonuç alamayan, Rafale ile istediği noktaya erişemeyen –ve hatta yenilgiyi artık kabul eden-, en son Airbus’ın ABD’deki tanker ihalesinden de çekilmesiyle hava savunma sanayii alanında ciddi bir hezimet yaşayan Fransa’nın deniz savunma sanayii endüstrisini ayakta tutmaya ihtiyacı var. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz “her filoya bir Mistral” durumunun bozulması sıradaki olumsuz etap olabilir.

Fransa’nın NATO ülkeleri ile yaşayacağı ciddi bir ihtilaf sonrasında Fransa ile Rusya’nın sipariş rakamı üzerinde bir değişikliğe gitmesi de beklenebilecek sonuçlar arasında, çünkü Fransa’nın bu seferki sıkıntısı Kaddafi ile yaşadığına pek benzemiyor gibi görünüyor.

Tevfik Uyar
SSNET Genel Yayın Yönetmeni

Bir böceğin ölümü

Hayvanların bilişsel yetenekleri sandığımızdan çok daha azdır. Hatta bir çok bilişsel yetenek sanılan davranışların şartlanma davranışı olduğu ortaya çıkmıştır.

Örneğin bir kaz yuvasından çıkan bir yumurtayı yuvarlamak suretiyle tekrar yuvasına taşır. Yapılan deneyler göstermiştir ki; bu hareket bilişsel bir hareket değildir. Kaz gagasıyla yumurtayı çekerken yumurtanın alınması halinde kaz hareketine devam eder, olmayan bir yumurtayı yuvaya koyar ve olmayan bir yumurtanın üstüne kuluçkaya yatar. Yani bu hareketi sırasında bilişsel bir süreç olmadığı gibi yumurtanın orada olup olmadığını kontrol eden bir kontrol sistemi de kodlanmamıştır. Ayrıca yapılan denetler göstermiştir ki, kazlar yuvarlak ve beyaz olan her nesneyi yumurta olup olmadığına bakmaksınız yuvaya taşımaktadır. Beyindeki yerleşik sistem, beyazlık ve yuvarlaklığa göre bir mukayese sistemidir.

Yavru kuşların da gagaya benzer herhangi bir nesnenin kendilerine yaklaştırılması halinde anneleri gelmişçesine ağızlarını açıp yemek beklediği gözlenmiştir. Yine yapılan deneylerle sivrilik, gaga rengi gibi parametrelerin bu hareketi tetikleyemeye yeterli olduğu görülmüştür.

Benzer bir örnek de kedilerdir. Bilişsel düzeyleri yüksek olan kedilerin de benzer davranışları vardır. Yemek yedikten sonra parke üzerinde kum varmışçasına onu kapatmaya çalışan kedileri görmüşsünüzdür. Kedinin bu hareketinin temelinde orada toprak ya da kum olup olmadığına dair bir kontrol yoktur.

Canlıların çok azının yansıma görüntüyü anlamlandırabildiğini biliyor muydunuz? Karga ve insan gibi çok az zeki varlık aynadaki görüntülerinin kendilerinin görüntüsü olduğunun farkına varabilir.

Yine canlıların ancak bir kısmı şeffaf cisimlerin varlığının farkındadır. Sineklerin ve bir çok böceğin camlarla bir problemi yoktur. Birçok kuşun ilk seferde olsa da gelişmiş sinir sistemleri sayesinde camın varlığını öğrenirler. Ancak camı algılayamayan, anlamlandıramayan ve öğrenemeyen böcekler için durum farklı.

Baharın gelmesiyle pencereleri açtığımız şu günlerde eve de çeşitli uçan varlıklar doluyor tabi.

Geçtiğimiz günlerde türünü bilmediğim bir böcek ofisime misafir olmuştu. İçerideki sürekli vızıltıdan bunu anlamak zor değildi. Böceğin sürekli vızıldamasını sebebi, camın arkasında gördüğü yere sürekli uçmak istemesi ancak camın varlığından dolayı bunu asla becerememesiydi.

Muhtemelen böceğin yerleşik sistemi, gördüğü yere uçma çabasının yanı sıra hareketinin engellenmesi halinde biraz daha sağa ve/veya alta kayarak denemek üzereydi. Bu yüzden böcek, yanlışlıkla girmiş olduğu odadan geri çıkmak isterken pencere çerçevesinin sol kenarıyla karşılaşmış, daha sonra sağa gitmek istemiş, geçememiş ve sürekli sağ tarafa gitme arzusu ile pencerenin sol kenarına kadar gelmiş, artık gidecek başka bir yer olmadığı için o kenarda hiç bitmeyen denemelere başvurmak zorunda kalmıştı. Özetle pencerenin sağ alt köşesinde sürekli olarak dışarıya çıkmayı deneyerek cama çarpan bir böcek vardı.

Ben durumu anlamaya çalışıp bu yazının içeriğini oluşturan her şeyi düşünürken, enerji rezervlerini tüketerek bayıldı. Muhtemelen de akabinde canlılığını yitirdi. Kıssadan hisse şu ki, varkalım mücadelesinde öğrenilmemiş durumlarla karşılaşıldığında en az zeka ve biliş kadar bilişsel olmayan davranışların da önemi vardır.

İyi haftalar
Tevfik UYAR

İniş Takımından Çıkan Mesaj

Zaman zaman hepimiz dünyanın adaletsizliğinden dem vurur dururuz. Dünya’nın adil bir yer olmadığı konusunda hepimiz hemfikirizdir.

Çocukken adaletsizliği, kendimizi küçük kardeşimizi ya da ağabeyimizi/ablamızı kıskanırken farkederiz. Onlara bizden daha iyi davranıldığını düşünerek, adaletsizliğin ailede olduğunu düşünürüz.

Biraz daha büyüyünce ilköğretim girer devreye. Bize göre öğretmen sınıfta herkese adil davranmamaktadır.
Sonra lise gelir… Sevdiğimiz, hoşlandığımız insan muhtemelen bizden daha güzel, daha zengin ya da daha kabiliyetli birinden hoşlanır ya da onu severse, gençliğim herkes için olmadığını düşünürüz.

Daha sonra Üniversite yılları gelir. Kleptokrat bir devlette iktidara yakın olanlar burs alır ya da mezun olur olmaz işe girerler, devlet içinde adalet olmadığını düşünürüz.

Bir gün başımızı kaldırıp dünyaya bakarız. Bizler ekmek kavgasında iken, kavga edecek bir ekmek bile olmayan Afrika’ya ola ki takılırsa gözümüz, dünyanın adil olmadığını görürüz. Pek bir şey de yapamayız hani. Olay bizi aşar…

Adaletsizlikler değişmez, bizler değişiriz. Toleransımız artar belki, ya da sineye çekmeyi, kabullenmeyi öğreniriz.

Halbuki o acı orada hep vardır. O durum içler acısı bir şekilde hep sürer.

İniş takımından dünyaya

Konumuz adaletsizliğin doğası olmadığı için fazla uzatmayacağım. Zaten yazmak peynir gemisi yüklemek olur. Ancak geçtiğimiz hafta havacılık ile ilgili köşe yazımda, “İniş Takımı Vakaları”ndan bahsetmiş, iniş takımı yuvasında seyahat etmek isterken hayatını kaybeden ya da hayatta kalabilen insanlardan bahsetmiş, havacılık emniyetinden dem vurmuştum, ve geçtiğimiz hafta söz verdiğim gibi bu hafta 1999 yılında iniş takımı yuvasına saklanan iki yavrucağın dünyaya vermek istediği mesajı sizlere aktaracağım:

1999 yılının Temmuz ayında Gine’den kalkan ve Belçika’ya gitmekte olan uçağın iniş takımı yuvalarına iki Gine’li genç saklanmıştır: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara.

Yanlarındaki plastik çantalarında doğum belgeleri, okul karneleri, aile fotoğrafları ve bir de Avrupa haklarında yazılmış mektup çıkmıştır. Çatpat bir Fransızca ile yazılmış bu mektubu İngilizce’sinden, aynı çatpatlıkla Türkçe’ye çevirmeye çalıştım. Buyrun:

Saygıdeğer Ekselansları, Avrupalı beyleri, insanları ve yetkilileri,

Yolculuğumuzun amacını ve Afrika’nın çocukları ve genç insanları olarak çektiğimiz acıları size bu mektupla aktarmaktan büyük onur duyarız.

Ancak her şeyden önce size hayatın en nefis, en büyüleyici ve en saygıdeğer selamlarını sunarız. Bizim desteğimiz ve yardımcımız olun. Sizler biz Afrikalılar için biraz refah isteyebileceğimiz kimselersiniz. Size kıtanıza, insanlarınıza, özellikle tüm ömür boyu sevgi duyduğunuz çocuklarınız adına yalvarıyoruz. Kıtanızı en güzel ve en hayranlık duyulacak hale getiren zenginlik, kabiliyet ve iyi deneyimleri size sunan Tanrı adına yalvarıyoruz.
Avrupalı beyler, insanlar ve yetkilileri, sizlere Afrika’nın refahı için dayanışma ve iyiliğiniz için sesleniyoruz. Bize yardım edin, biz Afrika’da hat safhada acı çekiyoruz, problemlerimiz var ve çocuk hakları konusunda ihlaller var.
Problemleriz ise savaş, hastalık ve kıtlık vb. şeyler. Özellikle Gine’de olmak üzere, Afrika’da çok fazla okul olsa da hiç eğitim ya da öğretim yok. Sadece özel okullarda eğitim var ancak o da ciddi miktarda para gerektiriyor. Bizlerin aileleri ise fakir ve paraya ancak bizi beslemek için ihtiyaçları var. Buna ilave olarak, futbol, basketbol ya da tenis oynayabileceğimiz bir spor okulu da yok.

Bu nedendendir ki, biz, Afrikalı çocuklar ve gençler sizden, bizlere faydalı olmak için büyük ve etkili bir organizasyon gerçekleştirmenizi rica ediyoruz.

İşte bu yüzden hayatımızı riske atıyor ve kendimizi kurban ediyoruz, çünkü Afrika’da da acı çekiyoruz ve sizin Afrika’daki yoksulluğu ve savaşı sonlandırmanıza ihtiyaç duyuyoruz. Sizin gibi nasıl olunur öğrenmek istiyoruz ve sizden bunu öğretmenizi rica ediyoruz.

Son olarak size, bizim saygı duyduğumuz saygıdeğer kişiliklerinize bu mektubu yazma cürretinde bulunduğumuz için çok çok özür diliyoruz. Afrika’daki zayıflığımız ve yetersizliğimiz konusunda yas tutabilecek, dert anlatabilecek kimselerin sizler olduğunuz unutmayınız.

İki Gine’li çocuk tarafından yazılmıştır: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara.

Netice?

Afrikalı çocukların bu mesajı da, her sene ABD’de bir araya gelip Afrika için şarkı yapan ABD’li pop sanatçılarının mesajı kadar etkisiz kaldı.

Afrika’daki açlık, kıtlık, oradaki doğal hayatın bir sonucu değil. Sömürülmüşlüğün doğal bir sonucu…

Savaşlar gerçek bir savaş değil. Bizleri sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan ülkelerin halkın yarısını hristiyan, yarısını müslüman, ya da yarısını Tutsi, yarısını Hutu, yarısını o, yarısını bu diye ayırıp her iki tarafa da silah satan Batı devletlerinin zevkle oynadıkları bir oyunu…

Hastalıklar ve bunlardan kaynaklanan ölümler, Afrika’nın başına mikropların açtığı bir bela değil, dünyaya sahte hastalık alarmlarıyla aşı satan ilaç firmalarının ya da ülkelerine aşı alan yardakçılarının milyonları cebine indirirken bir kez olsun “gerçek hastalıkları” gözeterek karlarını arttırmak için harcadıkları eforun çeyreğini bile bu insanlık dramına harcamamasından.

Yaguine ve Fode’ye ne oldu söyleyeyim: Günlerce oldukları o yerde kaldılar. Bir kaç gün sonra başka bir uçuştan önceki kontrolden önce farkedilene kadar. Haliyle donarak ölmüşlerdi. Sözkonusu tarihte birisi 14 birisi 15 yaşında olan bu gençler inandıkları bir dava uğruna, kendilerini dinleyeceklerini düşündükleri birilerine mesaj iletmek için hayatlarını kaybettiler…

Ve evet…

Maalesef dünya adil değil.

İyi haftalar.

Tevfik UYAR

Bir garip havacılık haftası

Dünya bu. İnsan başına her şey gelir. Uçağın başına da. Sorun teknisyenlere, pilotlara, kabin görevlilerine. Hepsinin anlatacak garip bir hikayesi vardır.

Aslında herkesin garip bir anısı, hikayesi vardır elbet. Ancak havada olanlar hayatidir. E bir de kabin görevleri gibi yetmiş iki milletten yetmiş iki bin insan görebilirlerse bir ayda… Bu ve benzeri meslek gruplarında daha bir yüksektir enteresan şeylerle karşılaşma olasılıkları. Doktorlar da mesleklerinin doğası gereği öyledir mesela.

Geçtiğimiz hafta bir yolcunun hostesi ısırmış olması garibime gitti. Çok da enteresan bir olay değil aslında. Ne de olsa o da bir kavga unsuru. Bir tür savunma silahı. Saç yolmak, yumruk atmak, ısırmak… Çok da farklı şeyler değil. Ancak uçakta olunca daha bir “bulunabilir” tabi.

Bir de motorun önünde sızan sarhoş vardı geçen hafta. İlla ki kuş çarpması gerekmiyor. Ya da YAMAHA –Yabancı Madde Hasarı- (İngilizcesiyle FOD: Foreign Object Damage) illa ki vidadan, lastikten olacak değil. Sarhoş bir yolcunun kendisi de olabilir. Farkedilmemesi mümkün olmadığı kadar farkedilmiş olması da güvenlik zaafiyetlerinin de farkına varmak açısından önemli.

Bir de “bu uçak düşecek” diye arabasıyla uçağın altına giren ve uçuşu engelleyen bir Nijeryalı kayda geçti geçtiğimiz hafta.

“Havacılık Emniyeti” sadece uçak içindeki ya da uçakla ilgili kişiler ile de ilgili değil görüldüğü gibi…

Zira ben de bu hafta bir YABANCI MADDE olarak insanı incelemek istedim ve aslında sandığımızdan çok da sık gerçekleşen bir olayı, “iniş takımı yuvası” vakalarını aktarmak istedim. Buyrun:

İniş Takımı Yuvası Vakaları
Genelde kaçak yolla seyahat etmek isteyenlerin seçtiği ölümcül bir yol olan “İniş Takımı Yuvası Vakaları”, kişilerin donarak ve oksijensiz kalarak hayatını yitirdiği, zaman zaman kalkışlarda uçuş emniyetini de baltalayabilecek talihsiz bir emniyet zaafiyeti olarak tanımlanabilir.

Tarihe geçen ilk “Kaçak Hava Yolcusu” vakası, 1928 yılında okyanusu geçmek üzere havalanan LZ 127 Graf Zeplini’ne izinsiz giren ve saklanan Clarence Terhune’un seyahatidir. Zeplinler yüksek irtifalarda seyretmediğinden Terhune hayatını kaybetmemiştir. Zira sadece gizlenerek yolculuk etmiştir.

Gerçek anlamda ilk “iniş takımı yuvası vakası” ise 1969’da gerçekleşmiştir. Armando Socarras Ramirez ve Jorge Perez Blanco adlı iki kafadar Küba’dan Madrid’e gitmek üzere Iberia’ya ait bir DC-8’in sağ iniş takımından tırmanarak yuvaya yerleşmişlerdir. Perez’e ne olduğu bilinmemektedir, ancak Socarras yaralı olarak kurtulmuştur.

1999 Temmuz’unda ise Gine’den Belçika’ya giden uçağın iniş takımı yuvasına yine iki kafadar binmiş, donmuş cesetlerine çok sonraları ulaşılmıştır. Üzerlerinde çatpat Fransızca ile kaleme alınmış bir mektup bulunmuştur. Afrika’dan dünyaya bir mesaj iletmeye çalışan bu mektubu kısmet olursa önümüzdeki hafta bu köşeden aktaracağım.

2000 yılının Ağustosu’nda yine Küba’dan Paris’e gitmek üzere Air France’a ait kargo uçağının iniş takımı yuvasına gizlenen Roberto Viza Egües amacına ulaşmış, acılı bir kaç günden sonra sağlığına kavuşmuştur. Ancak Fransa’ya yaptığı iltica talebi reddedilerek ülkesine gönderilmiştir. Aynı yılın Aralık ayında 16 yaşında ve 15 yaşındaki iki çocuk yine Küba’dan İngiltere’ye gitmek üzere British Airways’e ait bir 777’nin iniş takımı yuvalarına saklanmıştır. Çocuklardan birinin cansız bedeni Gatwick Havalimanı’ndan beş mil ötede bulunmuştur. Diğer çocuğun bedeni ise ertesi gün uçak Meksika’ya gitmek üzere kalkışa hazırlanırken olduğu yere düşmüştür.

Benzeri olaylar 2005 yılında bir kez, 2007 yılında üç kez ve 2009 yılında iki kez olmak üzere altı kez tekrar ettikten sonra içinde bulunduğumuz 2010 yılında da daha şimdiden bu vaka iki kez yaşanmıştır.
Şubat ayında Delta Airlines’a ait bir uçak Tokyo’ya indikten sonra iniş takımı yuvasında bir ceset keşfedilmiş, yine on gün sonra Dominik Cumhuriyet’inde bir başka birisi uçak kalkarken yuvadan düşmüştür.
Yüksek irtifa ölümcüldür

Bilmeyen okurlarıma açıklamak isterim ki gördüldüğü gibi bu tarz vakaların büyük çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çok küçük bir başarı yüzdesi ise kuvvetle muhtemel şans eseri ya da uçağın düşük irtifalarda seyretmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Basit ve anlaşılır bir şekilde izah etmek gerekirse:

Yükseklere çıkıldıkça basınç ve sıcaklık düşer. Her bir kilometre irtifa yükselindiğinde havanın sıcaklığı 6,5 derece düşecektir. Uçağın hava içinde yüksek hızda seyrettiği için sıcaklık farkı olduğu müddetçe ısı kaybı çok hızlı olacaktır (Rüzgarlı havada çamaşırların çabuk kuruması, vantilatör havayı soğutmamasına rağmen hızlı estiği için serin hissetmemiz ya da üflenen çorbanın soğuması gibi… Anahtar Kelime: Zorlanmış Taşınım). Bu yüzden çok yüksek irtifalarda donma tehlikesi muhakkaktır.

Diğer bir tehlike de, basıncın düşmesidir. Vücudun iş ve dış basıncı eşittir. Dışarıda herhangi bir basınç değişikliği yaşanırsa vücut da buna uyum sağlar. Gazların çözünürlüğü ise basınç arttıkça artar. Dış basıncın çok düşmesi halinde, kanda çözünmüş olan tüm gazlar çözünmüşlüklerini yitirecek, kan gaz yönünden fakir bir hale gelecektir.

Diğer yandan basıncın düşmesi ve irtifanın yükselmesine bağlı olarak oksijen miktarı da yükseklere çıkınca azalacaktır. 8000 fitlik bir yükseklik insan için ideal solunumun son sınırıdır. 14000 fitlik yükseklik ise tehlike sınırı. Daha yüksek irtifalarda aldığımız nefesten edindiğimiz oksijen vücudumuzun işlevlerini yerine getirmesine yetmez. Zira o bölgede artık bilinç kaybolmuş olur.

O halde?

O halde bundan çıkaracağımız dersler olmalı.

Her şeyden önce apron güvenliğinin ne kadar önemli olduğu hem geçtiğimiz hafta yaşanan iki olay ile, hem de yukarıda detaylarını açıkladığımız iniş takımı yuvası vakaları ile tekrar tekrar gözler önüne serilmektedir. Uçak emniyeti kadar apron emniyeti de aynı derecede mühimdir. Bu tarz vakalara karşı güvenlik önlemleri muhakkak alınmalıdır. Kişileri üzerlerinde tehlikeli silah ya da madde diye aramak elbette çok önemli bir güvenlik önlemidir, ancak bazı vakalarda insanın kendisi de tehlikeli bir araç olabilmektedir.

Çözümü ise kontrolden başkası değildir. Belki prosedürlerine ekleyen havayolu firmaları vardır, bilemiyorum. Kimsede yok da diyemem. Ancak 2000’li yıllarda sayısı onu geçen vakayla karşılaşıldığına göre uçuş öncesi kontroller arasına ilgili bölgeyi kontrol etme prosedürü eklenebilir. Küçük bir ihtimal de olsa “ölümcül” olması muhakkak bir olaydır.

Sen yapma Banu Avar!

Zaytung sitesini bilen bilir. “Dürüst, tarafsız, ahlaksız haber” sloganı altında asparagas haber yapar. Kasıtlı ve yanıtlma amaçlı yapmaz. Bilerek yapar. Yani Formula’da LPG kullanılmaya başlanmasından, alacaklı doğan bebeğe kadar… Bir hiciv portalıdır aslında. Çok da ciddi yapıyorlar kimler yapıyorsa… Belli yani: ya aslında da gazeteciler zaten –çünkü çok iyi biliyorlar haber formatı nedir-, ya da çok sıkı haber okurları… Çözmüşler işi…

Geçtiğimiz haftalarda yine “geyik” amacıyla bir haber çıkarmıştı Zaytung. Habere göre Siera Leone adlı küçük Afrika ülkesindeki büyükelçimiz, 12 senedir orada unutulmuş. Bakmış ki Ermeni Tasarısı’nın meclisinden geçtiği ülkedeki Büyükelçiler Ankara’ya çağırılıyor, kendisi de çağırılmak için lobi faaliyetlerinde bulunmuş ve meclisten tasarıyı geçirtmiş.

Harika bir mizahla hazırlanan bu haberi önce Taşnak Partisi yayın organı gerçek zannederek üstüne yayınlar yaptı. Komik duruma düştü. Zor kıvırdı…

Ya sen Banu Avar?

Gözünü seveyim etme…

Biz senin ülkene kendini adamışlığını severiz, seni örnek alır, örnek gösteririz. Ancak sen böyle bir bilginin doğruluğunu teyit etmeden nasıl inanırsın ve TV kanalında “Bir de Siera Leone örneği var… Böyle böyle olmuş” dersin. Etme eyleme…

Lütfen konuyla ilgili mantıklı bir açıklama yap da…

Biz sevenlerin üzülmesin.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google