İzel-Çelik-Ercan ve Çevrenin algıyı şekillendirmesi
Bu yazıyı yazmama sebep bugün İzel-Çelik-Ercan’ın 1992 yılındaki bir klibini görmemdir. Şarkıyı anımsamıyorum bile çünkü tek odaklanabildiğim şey, nispeten normal ve estetik olan İzel’in her iki yanındaki “ilginç” tiplemelerdi.
Bu tiplemeler (hakaret gibi algılanmasın, eminim kendileri de o görüntüleri görmek istemiyorlardır) Çelik ve Ercan. Her ne sebeple olduğunu bilmiyorum ama kamera hiç Ercan’a yakın çekim girmiyor ama Çelik İzel ile birlikte yakın çekimleri eşit paylaşmışlardı herhalde. Neyse… O başka mesele.
Çelik’in saçları, dansları -ya da dans etmek amacıyla gerçekleştirdiği harmonik kol hareketleri- insanı hayrete düşürüyor. Evvela ben de hayrete düştüm ancak daha sonra düşüncelerim beni bir noktaya getirdi: Yıllar önce bu klibi izlediğimizde niçin hiçbirimize anormal görünmüyordu?
O zamanki TV yüzleri demek ki hep böyle giyiniyorlar, ya da bu stil saç, bu tarz giyim, kuşam gayet modern ve hatta ilerici görülebiliyordu. Çoğunluğun davranışının yadırganabilirliği ile mi ilgili? Yoksa beyin içindeki bir algoritmanın algı eşiklerini kontrolüyle mi ilgili? İlk şıkkı pas geçiyorum. Çünkü çoğunluk her zaman normal karşılanmadığı gibi zamanla normalliği kabul edilse bile daima azınlık çoğunluktan şikayetçi olabilir. Zira, çevrenizde bir siyasi partinin taraftarlarını ne kadar sık görürseniz görün, bu sizin onları yadırgama eğiliminizi değiştirmez. Bilakis, arttırabilir.
Nacizane kanaatimce ikinci şık bana daha uygun geliyor.
Daha fazla örnekle açıklamak istiyorum:
Örneğin Mirkelam Pantalonu. O ilk klibinde garip pantalonla koştuğunda o pantalon ne kadar da meşhur olmuştu ancak şimdi herhalde erkekler öyle pantalon giyse tepkimiz epey garip olur.
Aynı şeyi Alphaville’in “Big In Japan” klibinde de hissedebilirsiniz. Zamanın cinsellik fenotipini, “seksilik” algısını görebiliyor ancak güncel bir şekilde hissedemiyorsunuz.
Modanın, daha geniş tanımıyla çevrenin algımızın normlarını belirlediğine dair bir önemli örnek daha…
İspanyol paça pantalonların bir an için karizma unsuru olması ve zaman içinde tekrar kaybolması…
Moda, Paris’te sahnede “ne insanlar gördüm”ün üzerinde asılı duran elbise parçaları -parçacıkları- değil, akım haline gelebilmiş tarzdır. Dolayısıyla bir şey moda oldu ise çevrede görülme oranı artmıştır. Muhtemelen beynin içerisindeki bir algoritma, sık karşılaşılanları normalleştirmek üzere çalışıyor. Mesela yeni aldığımız bir mobilyanın ilk günlerde kendini göstermesi ve onunla mutlu olmamızın akabinde giderek normalleşmesi gibi. Ya da bizde derin duygular uyandıran bir güzelliğin sık bakılmaktan anlamını yitirmesi gibi. Bu yüzden çok beğendiğimiz tabloları daha sonra “ben bunu beğeniyordum” düşüncesiyle, ilk heyecanı yakalama gizli saplantısıyla beğenmeye zorladığımız görsel nesneler olarak buluruz.
Yine benzer şekilde, kapalı bir mekan ya da tutucu bir şehirde biz çoğu erkekler için diz üstü bir etek çok büyük şehvet duyguları uyandırabilirken, plajda bikinili açıklıklar arasında uyuyabilip, kitap okuyabilmemiz gibi. (Gerçi bunda ortam ile mukayese edilerek hesaplanan kadın üretkenlik katsayısı -bu terimimi bir gün başka bir denememde açıklamak isterim- etkilidir).
Kısacası ve özetçesi, çevrede normalleşen her tür algı unsurunun kendisiyle ilgili algı eşiğini düşürmüş olduğu gerçeği.
Muhtemelen beyin tüm algı mekanizmasını çevreye göre düzenlemekle yükümlü algoritmalarla dolu.
Karanlığa gözün alışmasından tutun, karmaşık bir ses güruhunu uğultuya çevirmesine kadar bir çok eylemi de buna bağlayabiliriz.
Bu konuda uzay çalışmaları sırasında epey deney yürütülmüş:
İlk uzay psikoloğu Lebedev ve Yuri Gagarin’in birlikte yazdığı “Uzay ve Psikoloji” kitabından okuduklarımı özetliyorum:
İki astronot tamamen yalıtılmış bir odaya konmuşlar. Ne bir ses, ne bir nefes, ne bir görüntü. Üstelik elleri ve kolları duvarlara dokunamayacak ve hissedemeyecekleri büyüklük ve kalınlıkta kutularla kapatılmış.
Bir astronot kendilerine oksijen sağlayan incecik havalandırmayı bir insan olarak algıladığına yemin ediyor. Zaten aslnda kendisi içeriye birinin girip çıktığına dair yemin ediyor ama aslında, içeriye iki kişilik oksijen sağlayan belli belirsiz debili bir hava akımından başkası değil.
Bir astronot ise “kapatın şu müziği” diye yalvarmaya başlıyor. Tam hatırlamıyorum ama yine bu havalandırma motorunun sesi olsa gerek. Adama müzik gibi geliyor.
Bir başka astronot çocuğunun okuldan mezuniyet törenini gördüğünü bile iddia etmeye başlayabiliyor.
***
Anlaşılan şu ki çevre şartları algı eşiğinin ve şeklinin önemli bir etkeni. Böyle bir durumda beyin, çevredeki sinyal ve etkilerin düşüklüğünden dolayı eşiklerini tamamen düşürüyor. Hassas ve düşük eşikli hale gelen sensörler, çevreden aldığı iletileri beyne farklı uyartılar olarak yolluyorlar. Transformatör görevi gören algılayıcılarımız, beyinde daha başka şekilde kodlanmış diğer algı hafızalarıyla eşleme yaparak bellekten yakıştırma unsurları ortaya çıkarıyor.
İşte modanın da böyle bir etki yarattığını iddia etmek ne kadar yanlış olur bilemiyorum. Beynin algı belleğinde yer alan görüntüler, normalin ve normallik eşiğinin ölçüsünü belirlediğinden 20 sene önceki giyim tarzı komik geliyor. Yine gelecek filmlerinde absürt kıyafetler kullanılırsa bu da rahatsızlık yaratabiliyor. Ancak bugünün kıyafetlerinin sadece daha parlak ya da daha mekanik görüntüleri, bir gelecek filmi için kabul edilebilir bulunuyor.
Beynin normalleştiremediği tüm nesneler yabancı ya da itici olabiliyor.
Bu konuda sıradaki yazımı algıların birbirini desteklemesi ve sonuçları üzerine ayıracağım. Mesela, bir insanı ilk tanıdığımızdaki suratıyla, daha sonraki görüşlerimizdeki suratının birbiriyle örtüşmemesinin nedenleri gibi..
Bilim / Felsefe Kategorisindeki son 5 yazı
- “ Benim Bilim Adamım İşini Bilir!” - 20/01/12
- Açık Bilim dergisinin üçüncü sayısı çıktı! - 04/01/12
- Sütyenle uyumak ya da uyumamak - 22/12/11
- Yeni gezegen: DÜNYA 2.0 - 12/12/11
- Açık Bilim Radyo Programı - 6. Bölüm: Entropi - 02/12/11
Gayrinizami Notlar Kategorisindeki son 5 yazı
- Traktör Lastiği - 13/05/11
- Özdeşleşme - 04/05/11
- Büyük Camlı bir Evin Günbatımına Bakması - 11/04/11
- İstanbul Mutsuzluğu - 25/02/11
- Hayat bu işte... - 10/02/11




Entropol
Facebook
Twitter
RSS