O gün akşam olduğunda bunun ne kadar çabuk olduğuna şaşırmıştım. Yine zamanın nasıl hızlı aktığına şahit olamadığım ve günü kaçırdığım hissi yaşadığım bir andı. Yine de metanetimi korudum: Yarın bir tane daha vardı… Öyle ya!

Böyle düşündüğümde İstiklal caddesinden yukarı çıkmaya başlamıştım. Kararmaya yüz tutmuş bulutlar “göründüğü kadar akşam olmadı ki” dercesine bir kaç yağmur attı. Yani erken akşam olduğu fikrine kapılmamda muhtemelen bu yağmur bulutları da oldukça etkiliydi. O yüzden biraz daha aydınlık olduğunu düşünmeye çalıştım ve başaramadım. Bu da bana gençken bir yerlere geç kalmamak için saati beş dakika ileri almamı hatırlattı. Saati beş dakika ileri alsam da, bu bilgiye sahip olduğum için rahat davranırdım. Rahatlığım beş dakikayı aşıca, yine geç kalırdım…

Buluşmamıza geç kalmadım gerçi. Yani az ileride zaman zaman onunla buluştuğumuz bara zamanında varmıştım. Epeydir aramıyordu. Epeydir dediğim belki bir on yıl. Evlendi gitti, ben de saygı duyup tekrar rahatsız etmedim. Hatta zaman zaman onun buluşma dilekleri oldu. Yine de kabul etmedim. Bir şekilde zaafı olduğunu biliyordum. Arkadaşlarından da zaman zaman duyuyordum. Eşini bana benzettiği için sevmiş zaten. “Ne acı…” diye düşünmüştüm. Yani onun açısından… Eşi… Bu da ayrı bir mesele.

Ama o gün beni aradığında sesinde öyle bir dehşet, öyle bir yalvarma ve öyle bir acınasılık vardı ki onu reddedemedim. Onun böylesine yalvarması ve ağlaması, telefonda bana anlatamayacağını söylediği meselenin ne kadar önemli olduğuna dair ipuçları veriyordu. Merak ve acıma duygusunun karışımıyla sabahtan beri pineklediğim evden çıktım. O kadar çok oturmuşum ki aynı koltukta, yürümekte zorlanıyordum. Bunda yemek yemeyi unuttuğum için kanımda hazır şeker kalmamasının da bir payı olduğunu düşünüyordum. Ancak geç kalmamak adına hala  daha yemek yememiştim. Aç karnına içmek de hiç adetim değildi.

İçeriye girdiğimde gözlerimle onu taradım. Önce bulamadım. Fakat sonra tanıyamayacağım ölçüde değişmiş olan ve hatta yılların yüzüne attığı çizgilerle daha da güzelleşmiş olan onu gördüm. Yüreğimin sıkışması tam o anda oldu. Belki buna güzellik sebep olmuştu, ama havanın birden ağırlaşıp başıma ağrı gibi saplanan rahatsızlığın sebebi güzelleşmesi değildi. Bir deli gibi görünüyordu. Uyuşturucu almışçasına büyümüştü gözbebekleri. Tepkisiz… ve hala gözlerinde o yalvarma… Yakarışı duymamak mümkün değildi. Ve bir deli gibi görünüyordu.

“Hoşgeldin” dedi. En azından sesi aynıydı.
“Hoşbulduk” dedim. Sarılıp öpmeli miydim bilmiyordum. Ben daha karar vermeye çalışırken o çekildi. Uzanamayacağım kadar. Benden tiksinir gibi bir hali vardı. Ancak daha bir kaç saniye geçmeden ve hiçbir şey söylemeden boynuma sarıldı ve sarsılarak ağlamaya başladı. Bir yandan beni sürekli kokladığını farkediyordum. Çok özlemişti galiba…

Hayır hayır… Özleme işi değildi bu. Resmen her uzuvumu koklayarak tanımaya çalışıyordu. İstemsiz bir biçimde geriledim. O da bunun farkına vardı.

– “Garip davrandığımın farkındayım ama beni dinleyince hak vereceksin…”

Hala duygusal düşünceler içerisindeydim. Bu cümlesini de öyle anlamıştım. Ne kadar özlediğini anlatacaktı ve tüm garip duygularını buna bağlayacaktı. Ama öyle olmadı.

– “Şimdi dinleyeceklerin sana benim bir deli olduğumu düşündürtecek.” Dedi. Benim yanıt vermemi bekleyerek sustu.

“Görüntün yetiyor zaten” demeyi istedim ama kırılacağını düşünerek demedim. Çok da hassas göründüğünü itiraf etmeliyim. Kalbimin bir tarafı “Seni hiç unutmadım” diyecek diye bekliyordu ama bu bir delilik nişanesi değildi. Herhalde bunu söylediği için onu deli sanacak değildim ya? Gerçi oydu işte… Düşünürdü böyle şeyler.

Konuşmaya bar taburelerinde başlamak istemedim. Zaten hoparlörün tam bize dönük olmasından dolayı kulaklarıma şiddetli bir müzik çarpıyordu. Elimle arka tarafı gösterdim, daha bir şey söylemeden anladı, kafasıyla onayladı ve kırmızı lateksten küçük çantasını ve kadehini alarak önümden yürümeye koyuldu. Yıllar sonra onun o çok sevdiğim kalçalarını yeniden önümde görme imkanına kavuştuğuma aslında ben de inanamıyordum. Şimdi siyah çiçekli kırmızı elbisesiyle önümde salınıyordu. Ta ki bir yer bulup oturana kadar. Karşısına oturdum. Mümkün olduğunca bana yaklaştı. Nefesinin kokusunu duyuyordum: Votka. Votka kokuyordu.

– “Önce ben de delirdiğimi sandım…” dedi.

Neden bahsettiğini bilmiyorum ama konuya direk girmeye çalıştığının farkındaydım. Hala romantik bir şeyler bekliyordum.

– “Ama delirmedim! Kimse seni çok iyi tanımadığı için kimse bunu doğrulayamadı. Seni biraz tanıyan da biraz haklı olduğumu ve abarttığımı söyledi…”

Konuya vakıf olamamıştım hala. Beni tanımak? Delirmek? Abartmak? Her şey havadaydı hala. Fakat bölmek istemiyordum. Bölmeye ve hatta onu sorularımla yönlendirmeye kalktığım an sanki duymak isteyeceklerimi duymak için onu itekleyecekmişim gibi geliyordu. O zaman ağzından çıkan cümlelerin kıymeti olmayacaktı. Bu da benim saçma bir saplantımdı.

Garson çocuğa ne içeceğimi söyledikten sonra gitti. Yine yalnız kaldık. Gecenin zor olacağını öngörerek cin istemiştim. Aç karnıma rağmen.

– “Onunla evlendiğimde seni andırdığı için evlendim evet. Evliliğimizin ilk iki, üç senesinde herhangi bir sorun olduğunu hatırlamıyorum. Henüz seni özlememiştim. Evliliğimizin sarhoşluğundaydım…”

İçkisinden sağlam bir yudum aldı. Yutkundu. Midesi buna tepki vermişti galiba. Kusacak diye korktum ama kusmadı.

– “Sonra bir gün kavga ettik. Çok ama çok kötü bir kavgaydı. Benim zaman zaman gelen sinir nöbetlerimden birisi gelmişti, ama o bunu anlamadı. Anlayış göstermedi. Sanki benim arada bir sinir krizi geçirmeme tahammül edemiyor gibi görünüyordu. Yani, benim ben olmama tahammül edemiyor gibiydi. Kısır döngüye girmişti her şey. Hani ağlayan çocuğa susması için tokat atmak saçmadır ya… Vurunca ağlaması durmaz… Ona benzer bir şey oldu ve bana iyi olmam için bağırıp çağırıyordu. Hatta evdeki eşyaları sağa sola fırlatmaya başladı. Ben de aynısını yaptım. Bastırmadı yani hiçbir şey. İkimiz tozu dumana katıyorduk. En azından bizim sokak duymuştur ama ben mahallenin duyduğuna eminim. Biri polis çağırır diye düşünmeye başlayıp ben duruldum, o da duruldu. Onun çalışma odasına girip kapıyı kilitledim ve kendimi orada duran ikili koltuğa atıp ağlamaya başladım.”

Hikaye ilgimi pek çekmiyordu açıkçası. Bir dostumun sıradan bir karı-koca kavgasını dinliyor gibiydim. Sanırım buraya çok da önemli bir şey için gelmemiştim. Hatta sanırım beni aradığında da yine bir sinir krizi geçiriyordu.

Ah salak kafam! Ne gibi beklentilere kapılmışım, nasıl da unutmuşum… Neyse… Başa gelen çekilir diye düşünüp dinlemeye devam ettim.

Bu sırada benim cinim geldi. O da içkisinden sağlam bir yudum daha aldıktan sonra devam etti:

“İşte orada seni hatırladım…”

İçki ağzını kurutmuştu. Ağzını şapırdattı. Benden bahsetmesi hikayeyi belki biraz daha ilginçleştirmişti.

“ve onun senin gibi olmasını, senin kadar anlayışlı olmasını çok istedim…”

Tamam işte. Günün hikayesinin özeti buydu…

Bardağın dibini kuruttu. Garsona el işareti yaptı. Garson onu gördü ama hemen gelmedi. Yan masada kendisine pas veren kızlarla ilgilenmeye devam ediyordu.

“Bunu o kadar şiddetli, o kadar kuvvetli istedim ki… O gece öyle bitti. Orada bir kaç saat tükettikten sonra yanına gittim ve uyudum. Ancak sabah ilginç bir pozisyonda uyandım.”

Tahmin etmemi beklemek için susmuştu. Soran gözlerle ona baktım:

“Normalde sabah hiç sevişmezdik zaten, ama o gün ilk kez böyle bir şey yaptık. Ve aynı senin gibi yaptı. Yani… Aynı sıra… Hani… Bir rota takip ederdin ve her şeyin beni heyecanlandıran bir sırası vardı… Aynı şey. Sanki biliyor gibi… Olanlara inanamıyordum o an ve gerçekten seninle sevişiyor gibi hissetmeye başlamıştım. O yüzden korkunç bir orgazmla kendime gelirken aynı zamanda bir fekalete uğramış gibi ağlıyordum. O buna aldırmadı.”

Şaşkın bir halde ona bakıyordum. Garson geldi. “Aynısından” dedi. Garson aynısının ne olduğunu bilmediğini söyleyince biraz sinirlenerek “Votka-vişne” dedi. Daha çok garsonun muhabbetin önemli bir yerinde gelmesine kızmış gibiydi.

“Derken içimi bir korku kapladı. Acaba diyordum… Acaba biz hiç kameraya almış mıydık böyle bir sabah sevişmesini? Ya da sen benden gizli almış mıydın? Ve tabi o da bir şekilde ele geçirip izlemiş miydi? Tıpatıp aynısını nasıl bilebilirdi? Sanki bunu biliyordu. Olamazdı böyle bir şey… Ancak bunun güzel bir tesadüf olduğunu düşünmeye başladım. Belki ben bazı şeyleri yanlış hatırlıyor, birbirine karıştırıyordum. Ancak o güne dek sabahları sevişmeyen biz bunu periyodik olarak yapar olmuştuk. Memnundum.”
“O olay sanki bir milattı. Az önce anlattığım ilk kavgamız değildi. Sadece en şiddetlisiydi. Ufak tefek şeyler için çoğu zaman saatlerce laf yarışı yaptığımız olmuştur. Ancak o günden sonra bu tartışmalar da bitti. Yani güzel bir uyum içerisine girdik. Senin gibi ağırbaşlı ve sabırlı olmaya başlamıştı… Benim zavallı beynim tüm bu değişiklikleri sindirmeye çalışıyordu. Bulabildiğim en iyi yanıt sabahları sevişmenin iyi bir tür terapi, rahatlama seansı, enerji boşaltma yöntemi olduğunu düşünmek oldu.”

Aslında ben de tam o sırada böyle düşünüyordum. Tesadüf oldu. Bunu ona da söyledim: “Çok mantıklı… Asl…”
Sözümü kesti:
“Hayır, hayır Serkan. Hiç de mantıklı değil. Hiç de öyle değil… Sabret. Lütfen. Dinle sadece.”
Sözünü kestiğime pişman olmuştum. “Peki” dedim. Çok daha büyük bir merakın kaplamış olduğu bir suratla: “Lütfen devam et” dedim. Buna memnun olmuş gibiydi… Zira çok kısa sürede çok şey anlatmak istediğinden hızlı konuşuyordu. İçkisi geldiğinde ondan bir kaç yudum alıp da boğazını ıslatmadan da başlamamıştı.

“Sıradaki yıldönümümüz zaten bundan bir kaç ay sonraydı. O gün evde ona güzel bir yemek hazırlıyordum. Çeşit çeşit salatalar. Ne kadar hamarat olduğumu bilirsin. Neyse… Bunların arasında senin çok sevdiğin, onunda herhangi bir duygu beslemediği semizotu salatası vardı. Barbunya’yı çok severdi. Barbunya pişirmiştim. Ve elbette bir kaç yemek daha.”

Yüzümü ekşittim.

“Sen nefret edersin biliyorum. Ama o çok severdi… Neyse. Akşam eve geldi. Elinde hediyem olduğunu tahmin ettiğim bir paket vardı. Onu güzel bir öpücükle karşılayıp masaya sürüklerken hediye paketini bir kenara özenle bıraktı. İçinde kırılgan bir şey vardı yani. Neyse… Onu getirip masaya oturttum. Sabırsız bir şekilde benimle oynaşmaya çalıştı. Elinden kurtulup mutfağa gittim ve tencereleri getirmeye başladım. Barbunyayı getirdiğimde koku almak için kapalı tencereye eğildi. Ne olduğunu sordu. Sormasına zaten şaşırmıştım. En sevdiği yemeğin kokusunu nasıl tanımazdı? Barbunya olduğunu söyleyince önce şaşırdı ve sonra büyük bir hiddetle masadan kalktı. Nasıl olup da onun barbunyadan nefret ettiğimi hatırlamadığımı söyledi.”

Barbunyayı sevmem… Ama bu durumu da şimdi sevmemiştim:

“Az önce onun barbunyayı çok sevdiğini söylememiş miydin?” diye sordum.
“Evet! Şaşırtıcı değil mi? Zira ben de o an, acaba bildiklerimi tamamen yanlış mı biliyorum acaba diye düşündüm. Ama öyle değil! Haftada bir, ya da abartmayayım, iki haftada en az bir kez pişiririm ve afiyetle yer. Bunu hatırlayınca düşüncelerimden emin oldum. Onda bir gariplik olduğuna karar verdim. Ancak kaç aydır o kadar aramız iyiydi ki, ve bu yıldönümümüzü o kadar heyecanla beklemiştim ki, durumu bozmamak için gariplik bendeymiş gibi davrandım ve bugünlerde kafamın karışık olduğunu, zaten onu onun için değil, kendim için pişirdiğimi söyleyerek af diledim. Normalde sinirlenince siniri saatlerce geçmeyen adamın siniri hemen geçti ve oturdu. “Görmeye ve duymaya bile dayanamam biliyorsun” dedi. “Lütfen bir daha olmasın” diye ekledi. Ben şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim.”

Adamdaki bu şaşırtıcı değişime ben de şaşırmıştım şimdi. “Profesyonel yardım aldı mı peki? Ya da bilinen bir kişilik bozukluğu var mıymış daha önceden?”.
“Sabret Serkan. Sabret…” dedi. Tekrar soru sorduğumu farketmiştim, evet. Sormamalıydım. “Lütfen devam et” dedim. Bu sırada eskilerden sevdiğim bir parça çalmaya başladı, ancak ona konsantre olmaya çalıştım.

“Salataları getirmeye giderken şaşkınlıktan telefon sehpasına çarptım. O derece afallamıştım. Oyundu sanki… Düşünmedim. O anı bozmak istemiyordum. Sonra salataları getirdim. Semizotu salatasını görünce bir çocuk gibi sevindi. Benim halimi düşünsene!”

O sırada benim halim de iyi değildi. Tüylerim diken diken olmamıştı ama belki ürperdiğimi hissetmiştim. Adamın bana benzediğini mi ifade etmeye çalışıyordu? “Devam et lütfen” dedim. Bu sefer bunu yalvararak söylemiştim. Meraktan ölüyordum.

“ve bana barbunyayı neden sevmediğini anlattı. Bunu defalarca anlattığını düşünerek anlatıyordu. Yatılı okulda. Her akşam. Barbunya… Her akşam. Oysa o yatılı okulda bile okumamıştı. Bana senin öykünü anlatıyordu Serkan!”

Bu sefer tüylerim de diken diken olmuştu. “Nasıl olur” diye bağırdığımda birer yan masamızdaki herkes bize dönüp bakmıştı. Onlara bakarak bir kafa hareketiyle özür dilemeye çalıştım. Zaten aldırmayıp önlerine döndüler. Bir cin daha söyledim.

“Şaşkınlıktan ölüyordum. Kötü bir şaka sandım. Sanki bizim yaşadığımız her şeyi biliyordu. Seni tanıyordu. İlişkimizin detaylarını biliyordu da tekrar ediyordu, bana oyun oynuyordu. Ona o gün bir kaç kez iyi olup olmadığını sordum. O da bende bir gariplik olduğunu düşünüyordu. Hediyeyi açana dek bir sürpriz olmadı…”

Ben de yeni bir sürprize hazırlanmıştım. Yüzümdeki merak ve alnımdaki ter ne kadar ciddi dinlediğimi gösteriyordu. Bana fazla işkence etmeden devam etti:

“Hediyesi kendisinin yaptığını iddia ettiği, 20×20 bir tuvale yapılmış bir Ela portresiydi… Yıllar önceki bir vesikalığımdan… Yani, o senleyken çektirdiğimden…”

Benim de dehşetim büyümüştü. Beynim herhangi bir senaryo uyduramıyordu.

“Şaşkınlığımı hediyeye çok sevinmiş olduğumu gösteren bir duyguyla gizlemeye çalıştım. Daha doğrusu şaşkın halimi o şekilde kurtardım. Bir bahaneyle içeriye gidip, onun da yerini bilmediği, içinde sana ait şeyler olan kutuma koştum. Acaba kutudan mı almıştı? Bana oyun oynayıp oynamadığını böylece anlayacaktım. Belki de o kutuyu bulmuştu ve içindeki her şeyi görmüştü. Günlüğümü de okumuştu ve böylece seni, senle ilgili şeyleri ve benim düşüncelerimi öğrenmişti. Şimdi de bana oyun oynuyordu. Sabah sevişmelerimize orada değindiğimden eminim, ancak barbunya ve semiz otu gibi ayrıntılardan bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyordum.”

Bu senaryo bana mantıklı gelmişti. “Öyle miymiş peki?” diye sordum.

“Hayır. Üstelik resim oradaydı. Hadi dedim aynısını mı yaptı ya da yaptırdı bir şekilde. Resme kabiliyeti olmadığını da biliyordum. Ertesi gün o işe gittiğinde ben de gün boyu evde oturup eski günlüklerimi okudum. Barbunya ve semizotuna rastlamadım.”
“Başka bir yerde bir günlük falan?”
“Yok…”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Senle ortak arkadaşlarımızdan birisi. Yardım etmiş olabilir mi?”
“Senle ortak olan arkadaşlarım onunla ortak değil. Üstelik bu kadar ayrıntılı bileceklerini sanmıyorum. Bilseler bile böyle küçük bir detayı nasıl hatırlasınlar… Hatırladılar diyelim. Bunu Arif’e neden söylesinler?”
“İsmi Arif demek…”
“Takılma şimdi oraya…”
“Ne bileyim. Garipsedim…”
“Bırak Serkan. Devamını dinle!”
“Peki peki…”
“Gerçekmiş gibi gelmiyor değil mi?”

İşte bu noktada ben de biraz takılmıştım. Bu dinlediklerimi heyecanla dinliyordum ve gerçekten de eğleniyor, şaşırıyor, bir garip hissediyordum, ama inanıyor muydum?

Yoksa onun deli olduğunu mu düşünüyordum. Görüntü de müsait… Fikirler de…

“Sana inanıyorum” dedim. “Sana inanıyorum ama sadece sana olan inancımda olmadığı ve her inancımda olduğu gibi şüpheyle yaklaşıyor, rasyonel bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorum…”
Elimi tuttu. “Bu senin inanman demektir tatlım. Seni tanıyorum. Gerisini dinle. O zaman bana inanmayacaksın zaten…” dedi.
Gerisinde ne olacağını dehşetle dinlemek üzere yüzüne baktım.
“Zamanla müzik zevki değişti Serkan. Senin dinlediğin tiplerde müzik dinlemeye başladı ve hatta en sevdiği, sık sık dinlediği şarkılar senin sevdiğin şarkılar oldu. Rafet El Roman hayranı oldu çıktı. Gençliğinden beri severek dinlediğini iddia etti. Bense itiraz etmiyordum. Halbuki o güne dek dinlediğini görmemiştim. Bütün şarkıları ezbere bildiğine yemin edebilirim…”
Dehşetle bakıyordum. O sırada Rafet El Roman’ın bir parçası çalması da kötü bir tesadüf oldu. İkimiz de ürpermiştik. Ortam sanki soğuyordu.
“Kitaplar da öyle. Kendi aldığı kitapları hatırlamamaya başladı. Senin bana hediye ettiğin bir kitabı o da bana hediye etti. Önüne yazdığı şeyler de aynıydı. İmzası hariç. İmzası aynı olsaydı bir şekilde sana kızıp da o kitabı attığım çöpten geri bulup getirmiş olacağına yemin edecektim…”
“Demek attın o kitabı…” dedim. Sonra böylesine bir öykü içinde ne kadar salakça bir ayrıntıya takıldığımı farkedip onun sözünü böylesine bir şey için kestiğime kızan suratına karşı “afedersin, devam et” dedim. Hikayenin sonunun nasıl bir çılgınlığa erişeceğini düşünemiyordum.
“İki sene önce bütün huyları seninkine dönüşmüştü neredeyse. Senle yaşıyor gibi hissediyordum. Yine seninle gibiydim ancak fiziken farklıydı. Farklı ses, farklı beden, farklı üslup…”
“En azından onlar farklıymış” dedim. Aldırmadı. Duymamışçasına devam etti:
“Bu sırada benim ruh sağlığımın iyi olduğundan bahsetmek mümkün müdür sence?”. Kendi yanıtladı. “Tabi ki hayır. Psikoloğa ve psikiyatra gitmeye başladım. Tüm bunları abartılı buldu. İnanılacak bir öykü değildi tabi. Seninle ilgili geçmişten kalma sorunlarım olduğunu söyledi. Bunları halletmem ve bunlarla yüzleşmem gerekiyormuş…”

Bir an bütün bu heyecanlı öykünün böyle saçma bir şeyle son bulmasından korktum. Yani hakikaten böyleymiş ve o da şimdi benimle bu geçmişten kalma meseleleri halletmeye gelmiş gibi. Bu arada bana ikimizin benzerlikleri ya da yeni filiz veren benzerlikleriyle ilgili bir ton şey daha anlattı. Bense bunu arkadaşlarının farkedip farketmediğini sordum.

“Daha önce de söyledim. Arkadaşlarım seni tanımıyorlar. O yüzden benzerlik keşfedebilecekleri falan yok… Zaten onlara bu durumu sana böyle anlattığım gibi anlatamıyorum. Biraz bahsetsem bile en mantıklı açıklama bile bu yaşlarda erkeklerin çok değişebileceği üzerine. Ancak bu açıklama bile yaşananları açıklamaya çok çok ama çok uzak. Psikiyatr ve psikoloğu bıraktım. Faydası olmayacaktı. Bana psikoz tedavileri için verilen ağır ilaçlardan verdiler ve hayatımın bir kısmını uyuyarak geçirmeye başladım. Ta ki… Bir gün Ayşen ile karşılaştım. “
“Bizim Ayşen?”
“Evet. Alışveriş merkezinde. Aynı salak elbiseye bakıyorduk…”
“İnanırım” dedim güldüm. Bu Ayşen ile Ela’nın her ikisinin de giyim zevklerinin aynı olduğu esprisine dayanan, eskiden kalma bir tebessüm aslında. Ayşen’i çok iyi bilmem. Sadece fakülteden alt devremdi ama Ela ile bir ara aynı işte çalıştıkları için onlar birbirlerini daha iyi tanıyordu.
“Onunla oturduk. Tüm bu sana anlattıklarımı, beni deli sanmasın diye, biraz daha yumuşatarak ona anlattım. Arif ile tanışmak istedi. Zira tanıştırdım. Bana yapabildiği tek yorum “benzediğiniz” ama benim abarttığım oldu. Ben bu konuşmadan sonra ilaçları bırakmaya karar verdim. Gördüklerim gerçekti. O bilemezdi. Ona hem eksik anlattım, hem de o nereden bilecekti ki sabah sevişmeleri, kitaplar, müzikler, fikirler, temizlik huyları, bazı başka özel şeyler… Bilmekten çok uzaktı. Benzetmesi de benim düşüncelerimi benim nezdimde onaylamadı çünkü ona önce olayı anlattığım için muhtemelen belli bir şartlanmayla gitti…”
“Hala çok zekisin tatlım” dedim. Bu tespitini beğendiğim içindi elbet ama onun deli olmadığına benim de inanmam geliyordu. Her ne kadar delilik zekanın zıttı değilse de –hatta paralel olsalar bile- bunu söylemenin ve buna inanmanın beni rahatlatacağını düşünüyordum. O yine duymamış gibi, hızlı hızlı anlatmaya devam etmişti, ama bu defa kızmadı da.
“Arif senden kısadır. Biraz daha ufak tefektir. Her yönden…”
Aklıma pis bir espri gelmişti, ama söylemedim.
“Arif bir gün ayakkabısının vurduğundan şikayet etti. Yeni ayakkabı almaya gittik, ancak hiçbir ayakakkabı ona olmadı. Ayağı bir numara büyümüştü.”
“Benimki 46” dedim. Sesli düşünmüştüm.
“Artık onunki de öyle…” dedi. Bunu inanacağıma ümidi yokmuşçasına söylemişti, ama ben bir kez daha “Nasıl olur” diye bağırarak herkesin bize bakmasına neden olmak istemedim.
“Boyu da uzadı Serkan. Seninle tıpatıp bir hale geldi. Ve bir gün ciddi bir boğaz enfeksiyonu geçirdi. Sesi falan kısıldı. İyileştiğinde sesi de seninki gibiydi. Üstelik senin kadar güzel şarkı söylemeye başladı.”

Dehşetimi ifade edemiyordum. Bu kadar az şaşırmamın sebebinin aslında ona inanmadığım olduğunu düşünmeye başlamıştım.

“Bozuk olan gözleri de iyileşmeye başladı. Gözlük numaraları giderek küçüldü ve dün gözlüğünü attı… Biraz yüzündeki farklılıkları saymazsak Serkan, artık o da bir Serkan haline geldi…”

Anlatılan şeyler deliceydi. Ancak korku, gerilim ya da bilim kurgu filminde olanlar gibi. Fakat ben de çok gerçekçi bir korku ya da gerilim filmi izlemiş gibi olmuştum. “Filmi” diyorum çünkü hala sanırım inanmıyordum. Başını duyamadım:

“…gözlerinin iyileşmesi, boyunun ve ayaklarının büyümesi, hatta penisinin büyümesi!”

İğrenç esprimi o yapmıştı…

“Huylar, kitaplar ve sesi!”

İnanmalı mıydım?

“Delirip delirmediğimi, gerçekten öyle olup olmadığını sen söyleyebilirsin!”

Biraz sorgulama zamanı gelmişti galiba.

“Peki fiziksel değişimlerinden arkadaşları haberdar olmuyor mu?”
“Çok arkadaşı yok. Olan ise onun gözlerinin iyileşmesine memnun. Ya da boyundaki 6-7 cm farkı farketmiyorlar herhalde. Ben karısı olarak elbette farkediyorum. Onun ayak numarasını kimbilir? Ben biliyorum… Onun vücudunu kim çok iyi tanır? Ben…”
“Annesi?” diye sordum.
“Annesi yok Serkan. Yoksa senden önce ona giderdim emin ol…”
“Peki… Sesi? Yani arkadaşları sesi konusunda ne düşünüyor?”
“Bilmiyorum. Kimse garipsemedi. Sadece iki arkadaşı “meğer ne güzel sesin varmış” dedi. Eğlenceye gittiğimiz bir akşam…”
“Allah Allah. Huyu, suyu, müzik, kitap, bu gibi şeyler?”
“Herhalde kendi eski sevgilime değil, onun eski sevgililerine gitmeliydim…”
Yüzü asılmıştı.
“Tamam tamam. Elbette soruyorum. Yoksa ne olacaktı? Anlatıp gidecek miydin?”
Kafasıyla hayır yaptı. Anlamamama kızmış gibiydi. Arkasına yaslandı ve hiddetle tekrar öne geldi. Elimi tutup: “Benimle geleceksin” dedi.

***

İstiklal caddesinden Taksim meydanına yürürken onun yanında kalmaya çalışıyordum, çünkü benden daha hızlı yürüyordu. Bense hala akşamki bacak yorgunluğunu yaşıyordum. Aç karnına içtiğim alkolün yarattığı baş ağrısını ancak başıma odaklanınca hissediyordum.

Yürüdüğümüz yol boyunca anlattıklarını düşündüm. Her şeyin bir rüya olma ihtimali neydi? Yoktu. Genelde böyle düşündüğüm an uyanırdım. Peki onun gerçekten şizofreninin kucağına düşmüş olmaslı? Doktorların ona antipsikotikler vermiş olmasını düşündüm. Onları bırakmıştı. Sormadan… Ayşenle konuştuktan sonra.

Bunların çok şiddetli bir krizden sonra başladığını söylemişti. O gün bana benzemesi için dilekte, duada bulunmuştu. Muhtemelen o gün başladı bazı psikoz semptomlar. Zamanla arttı… Peki… Hiç mi çaktırmıyordu kocasına?

Bir de söylediklerinin gerçek olduğunu düşündüm. Eğer öyleyse, gidince ne yapacaktım? Adama beni ne diye tanıtacaktı?

Meydana varıp Bostancı dolmuşuna bindik. Son durağa kadar gidecektik. Yolda bu soruyu sordum. Benden tam olarak istediği neydi?

“Benim delirmediğimi sen ispatlayabilirsin Serkan” dedi.
“Peki ya ben delirirsem bu sırada?” dedim. Espri gibi görünüyordu ama öyle değildi. O da öyle olmadığını anladı.
“Yani bana inanıyorsun? Oraya gidince sana benzeyen o varlıkla karşılaşabileceğini düşünüyorsun?”
“İnanıyorum Ela” dedim. O andan itibaren Bostancı’da inene kadar konuşmadı.

Bostancı’da yolda yürürken heyecanım giderek arttı. Bacaklarımın tamamen uyuştuğunu hissediyordum. Dolayısıyla aslında onları hissetmiyordum. Ela’nın heyecan grafiğinde hiçbir değişiklik yoktu. Yani, bizim az sonra karşılaşacak olmamız onda herhangi bir duygu uyandırmıyordu. Sanırım tek derdi gerçekten delirip delirmediğini bilmekti. Aklını kaçırmış olmaktan çok ama çok korkuyordu.

Her kavşakta “şuradan” diye eliyle gösterip beni yönlendiriyordu. “Şuradan” gidecek kadar daha yolumuz olduğunu bilmek beni rahatlatsa da çok az bir süre kaldığını farkediyordum. Neyse ki sonunda gelmiştik. Anahtarla kapıyı açtı. “Gel” dedi. Kaçacağımı sanmıştı galiba çünkü gel dedikten sonra beni yakamdan içeriye çekti.

Bazı ailelere has kokular vardır bilirsiniz. Muhtemelen feromonlar, benzer genetik yapının sağladığı benzer kimyalardan kaynaklanır. İşte ben o eve girdiğimde kendi evimin kokusunu aldım. Aslında Ela’ya inanmıştım bile. Kimyaya inanan birisi olarak.

“Evde yok mu?” diye sordum.
“Hayır. Gece geç geleceğini söyledi. Ondan önce gelmemiz daha iyi oldu. Daha kontrollü olacak sanki… Onun evde olması ve kapıda karşılaşmanızdansa…”

Bana anlattığı şeyleri göstermesini istedim. Ela da öyle yaptı. Gerçekten de kitaplık neredeyse benim kitaplığım haline gelmişti. Gerçekten de iki Ela portresi vardı. Ela’nın anlattığı bir sürü şey de gözümün önündeydi. Hepsi kanıtlarıyla.

İşte o zaman gerçekten de tüylerim diken diken oldu ve benden soğuk bir ter boşandı. Galiba o ana kadar gerçekten inanmamıştım ve hep şüpheye verdiğim yer inançtan daha büyük olmuştu. Ancak şimdi şüphenin payı çok ama çok azalmıştı.

Çıkabileceğim tek mantıklı çıkış yolu adamın Ela’nın gizli Serkan kutusunu bulup ona oyun oynaması idi. Bu tez fiziksel değişimleri kesinlikle açıklamıyordu ancak adam oyunu öyle güzel oynamıştı ve Ela da öyle güzel oyuna gelmişti ki, artık Ela’nın beyni de ona oyun oynamaya başlamıştı. O kadar benzerlikten sonra insan fiziksel olarak da benzetmeye başlardı herhalde.

Bu düşünceler içerisindeyken elinde tam benim sevdiğim ayarda hazırlanmış bir kahve ile Ela içeriye girdi. Kahveden ilk yudumumu aldığımda minnetle “Kahveyi nasıl sevdiğimi unutmamışsın” dedim. “Altı yıldır o da böyle seviyor” dediğinde mideme yumruk inmiş gibi hissettim.

Ela yanımda acı içerisinde ama sabırla bekliyordu. Onun bu hali beni inanılmaz tahrik etmişti. Aslında akşamdan beri ondan etkileniyordum fakat konunun ciddiyeti ve ilginçliği kendimi tutmama sebep oluyordu. Aç karnına alınmış alkol de fena vurmuştu. Sanırım o gün aramızda olanlar da bu sebeple başladı. Az sonra kendimizi sevişiyor halde bulduk. Arada bir kulağım her an kapıya anahtar girebilir diye salona kaysa da, bütün gece o ben kokan yatakta ve yatak odasında hiçbir şey duymadan ve durmadan seviştik. Ben bunu yılların özlemiyle yapıyordum. O ise daha garipti. O anlattıklarına bakılırsa neredeyse iki yıldır fiziksel bir “yarı-ben” ile sevişiyordu zaten. Göründüğü kadarıyla “tam-ben”in keyfini çıkarıyordu. Ancak bunlardan daha önemli bir şey oldu o gün: Hayatımızın en büyük aptallığını yaparak gece uyuya kaldık.

Sabah güneşin doğmasının üstünden bir saat geçtiğini tahmin ettiğim o saat –şu an saati hatırlamıyorum- panik içerisinde uyanan Ela, beni de uyandırdı. Nasıl olmuş da uyuyakalmıştık? Nasıl olmuş da Arif gelmemişti?

Ela panik içerisinde içeriye gidip etrafı kolaçan etmeye başladı ve büyük bir dehşetle ah çektikten sonra beni çağırdı. Büyük bir merakla gittim:

Salondaki uzun masanın bir kenarına “Ben uzaklara gidiyorum. Sanırım artık daha mutlusun.” diye bir not bırakılmıştı. Altında Arif’in imzası vardı ama el yazısının benim el yazım olduğuna yemin bile edebilirim…

***

O gün o evi terkettikten sonra Ela’yı aramadım. O da beni aramadı. Sanırım kocasını bulmaya çalışmış olmalı. Bir müddet sonra Ela’nın kocasını aramak üzere önce bir Türkiye seyahatine, daha sonra yurtdışına çıktığını duydum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Bostancı’ya yolum düştüğünde tesadüf eseri evinin önünden geçerken evin de satılık olduğunu gördüm. Aslında evi bilmiyordum ama anılarımdan yola çıkarak oranın Ela’nın evi olduğunu anladım. Hemen üzerinde yazan emlakçının numarasını aradım. Adresini alıp kendisini görmeye gittim. Evin gerçek sahipleri hakkında soru sorduğumda, önce evi almak istediğimi ama onu aradan çıkarmak istediğimi düşündü herhalde ve bu yüzden rahatsız oldu, ancak sonra “Ela Hanım”ı tanıdığımdan bahsedince bir iki de ipucu verince o da döküldü.

Onlar ABD’ye yerleşmişlerdi. Yani eşiyle beraber… “Arif Bey ile mi?” dedim. Eşini tanımadığını ama eşinin adının Arif olmadığını, zannederse “S” ile başladığını söyledi. Kendisini hiç görmemişti ve tanımıyordu. Bütün anlaşmayı Ela Hanım ile yapmıştı. Dilersem eşi hakkında da bir şeyler öğrenebileceğini söyledi.

İstemedim ve orayı hemen terkettim.

Bazı şeyler, oldukları yerde kalmalılar… Size ne kadar yakın olsa da. Ya da sizi ne kadar heyecanlandırsa da…

Tevfik Uyar
Eylül 2009 – İstanbul

Yazar Hakkında: Tevfik Uyar


Uçak Mühendisi, Sosyolog ve MBA. Organizasyonel davranış ve örgüt psikolojisi üzerine çalışmıştır. Aynı sahada doktora eğitimine devam eden Uyar, ödüllü bir bilimkurgu yazarıdır.

İlgili Yazılar

1 Comment On This Topic
  1. Duran Serkan KILIÇ
    04 Mayıs 2010

    Çok güzel bir hikaye olmuş. Beni peşinden sürükleyen bir kurgusu var. Ama sanırım Ela hanım çok sevdiği Serkan Bey’e son kez kavuşmak için oyun oynamış ve oyunu anlaşılmasın diye bir daha aramamış diye düşünüyorum. O tedirgin konuşmaları ve hikayeyi heyecanla anlatmasını Ela Hanım’ın kendi kurduğu oyunun tarafından heyecanlandırılmasına bağlıyorum. Eşinin isminin Serkan olması ise belki Ela hanım’ın eşiyle evlenmesinin sebepleri arasında eşinin isminin Serkan O
    olmasından kaynaklanıyordur diye düşünüyorum. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki çok etkilendim

Yorum yapın (Facebook ya da Twitter profilinizle de yorum yapabilirsiniz...)

%d blogcu bunu beğendi: