Monthly Archives: Aralık 2009

AN-148 Önyargılara İnat Uçuyor

Ruslar ağzıyla kuş tutsa bilhassa bizim insanımızın gözünde kendilerini ispatlayamayacaklar herhalde. Hoş… Öyle bir kaygıları da yok; zaten kaygıları olsun da demiyorum. Ancak ben bizlerin ve bilhassa sektör çalışanlarının bazı önyargılardan kurtulması gerektiğine inanıyorum.

Herkesin başına mutlaka bir kez gelmiştir. Bir yere gidersiniz; ama adresi bilmezsiniz. Birine sorarsınız. Size bir yer tarif eder. O tarife uygun gidersiniz. Adres yanlıştır. Anlarsınız ki adam adresi bilmiyordur ama “bilmiyorum” dememiştir.

Millet olarak en büyük sorunlarımızdan birisi budur: “Bilmiyorum” diyememek. Kime sorsanız herkes bir çok konuda uzmandır aziz memleketimde. Önyargılarını ve bir bilgi ağına dayanmayan fikirlerini, gerçek bilgi ile karıştırır. Üstelik bunu söylemekten de çekinmez, çünkü kendi uzmanlığına ve o bilginin doğruluğuna şiddetle inanmaktadır.

Bu duruma psikolojide “İrrasyonellik” deniyor ve bilhassa bilginin saygı unsuru olarak sıklıkla rağbet gördüğü doğu milletlerinde çoğunlukla rastlanan bir durum.

Bizim ülkemizde, bilhassa havacılık gibi elit sektörlerde karşımıza çıkan bu durum hakkında bir dostumun yorumu şöyle: –ki bence de mantıklıdır-: “Çocukken okulda ya da evde bir şeyi bilmediği için bağırıp çağırıp ve hatta döversen olacağı budur.”

Biraz örnek vermek gerekirse: Ben MD-80 serisi uçaklar konusunda çok insanın gereksiz bir önyargı ile olumsuz düşündüğüne çok rastladım. Halbuki kaza istatistiklerine baktığınızda, 20 milyona yakın uçuşta sadece 9 vaka ile en güvenli ikinci uçak olarak çıkar karşımıza.

İş jetleriyle ilgili bazı ticari faaliyetlerde bulunurken de, insanların pervaneli uçakları güvensiz olarak algıladıklarını farkettim. Oysa uçakların motor tiplerinin ne kadar güvenli olduklarıyla ilgileri yoktur.

Yıllardır sektörde yer alan, hatta bir çok yerde yöneticilik yapmış kimselerde bile aynı irrasyonelliğe rastlıyoruz. Bir fikrin temel taşlarından birisinin bilgi olduğunu –ki bu bilginin kaynakları da rasyonel ve bilimsel olmak üzere- bildiği halde, korkunç bir özgüvenle, terimsel hatalar yapma pahasına yanlış bilgiler aktardığına da rastlıyoruz.

Kısacası bu hataya her yerde, herkes düşebiliyor. Dostumun yorumunda olduğu gibi; bunun çocukken “bilmemenin” bedelini nasıl ödediğimizle ilgisi olduğu gibi, doğu milletlerinden olmamız da etkili.

Ancak, bilhassa Ruslar ile ilgili havacılık haberlerine çevremden gelen yorumların yine çocukluğumuzla ilgisi olduğuna inanıyorum.

Geçtiğimiz günlerde dostlarla samimi bir muhabbet esnasında bir çocuk oyununu hatırladık:

Bir, iki, üçler, / Yaşasın Türkler;
Dört, beş, altı, / Polonya battı;
Yedi, sekiz, dokuz, / Ruslar domuz;
On, on bir, on iki; İtalya tilki;
On üç, on dört, on beş; Amerika kardeş.

Marshall yardımı sonrasında furya halinde ilkokullarda “ülkeleri öğretme” adı altında öğretilen bu şarkı zamanın sosyal psikolojisini yansıttığı gibi, uzay yarışında ABD’yi alt eden, beş buçukuncu nesil muharebe uçaklarının üç üreticisinden birisi, bilim adamlarının yarattığı başarıyla bugünkü teknolojiye yön vermeyi başarmış, ancak kapalı bir kutu olmasının yanısıra komunizm rejiminin yarattığı dışlanmışlıkla adlarını pek duymaya alışmadığımız için belki de başarılı olmadığını sandığımız Rusya’nın havacılıkla ilgili başarılarını neden iki uçta karşıladığımızı da anlatıyor.

Zamanında “Türk Uçağı yapılsın mı?” tartışmalarına ben de katılmışken, “yapsak sertifiye edebilecek miyiz?” sorularına verdiğim, “tek pazar Avrupa ve ABD midir?” yanıtının kanıtlarını sunacak bir fırsat geçti elime.

Şimdilerde Ukraynalı firma Antonov, -ancak aslında Rusya- son bölgesel jeti AN-148’le boy gösteriyor. Rossiya Airlines, teslim aldığı AN-148’i başarılı bir şekilde uçurmaya başladı.

AN-148’in uçuşu yeni bir haber değil, ancak teslimatının başarılı bir şekilde sürdürülüyor olmasının yanısıra ticari olarak operasyonel hale gelmesi de önemli bir başarı. Aynı uçak geçtiğimiz hafta ilk uluslararası ticari uçuşunu da gerçekleştirmiştir.

AN-148 68 kişilik bir bölgesel jet. Rusya, Ukrayna ve çevre ülkeleri arasında bölgesel uçuşlar yapmak üzere tasarlandı. Zaten Rusya’nın kendi sertifikasyonuna sahip. ICAO’nun gürültü ve çevre kriterlerine uygun. EASA sertifikasyonu için de başvurulmuş durumda. Süreçte ise bir sıkıntı yok.

Bu uçaktan toplamda 235 adet sipariş verildi. Tahmin edilebileceği gibi en büyük alıcı 144 siparişle Rusya. Tahmin edin ikincisi kim? 50 siparişle İran. ABD ve Avrupa’nın ambargosuyla havacılık alanında sıkıntılar yaşayan İran ve İran gibi ülkeler, Boeing ve Airbus’ın alternatiflerinin girebileceği bir pazar oluşturuyor. ABD’nin etkilerinin yoğun olarak hissedildiği ortadoğu ülkelerine Rusya’nın giriş yapması çok zor; ancak biraz daha dengeli bir ülkenin elinde iyi bir alternatifi olması halinde o pazara da girmesi işten bile değil.

Havacılık bugün hat sahfada ilerliyor ve kara yolculukları yerini giderek hava yolculuklarına bırakıyor. Türkiye gibi geniş coğrafyaya sahip ülkelerde ya da coğrafyası geniş olmasa bile komşularıyla sosyal, kültürel ve ticari faaliyetleri yoğun olan küçük çaplı devletlerde bölgesel jet ya da bölgesel turboprop uçakların pazarı genişliyor.

Biz bu kavrama henüz yabancı olsak da Borajet’in getirmeyi beklediği ATR-72’lerle bu durumla da tanışacağız ve bölgesel havayolları ile seyahat de yaşamımızın içine giderek girecek.

Kıssadan illa ki bir hisse çıkartmak gerekiyorsa: Birincisi; Rus Havacılığı, ABD ya da Avrupa Havacılığı’nın teknolojik anlamda gerisinde değildir. Sadece geçmişteki rejimin yarattığı dünyaya açılma sıkıntıları sebebiyle pazarlamasını iyi yapamamıştır. İkincisi ise, bir teknoloji geliştirirken, bu teknolojiin illa ki Batı pazarına hitap etmesi gerekmiyor. Kervan yolda düzülmez doğrudur ama kervan da illa çölde yürüyecek değildir.

Başarı bir ürünü üretip mevcut bir pazara satmak değil, ona pazar yaratmaktır. Eğer öyle olmasaydı, Rafale’ler Fransa’nın elinde kalmazdı.

Esenlikler.

15 Dakikalık Uçak Dersi

NTV Yayınlarından çıkan, John Brockman’in editörlüğünü yaptığı “Gelecek 50 yıl” adlı kitapta çağımızın yaşayan en önemli bilim adamlarına 50 yıl sonra bilimin nerede olacağı sorulmuş. Kitap kendi kalemlerinden bu bilim adamlarının gelecek hakkındaki öngörülerini içeriyor.

Okurlarım diyecektir; “Yahu buradan hep okuduğunuz kitaplardan bilgi aktarıyorsunuz da; hatırlamadığınız bir kısmı her zaman oluyor” diye. Maalesef de haklısınız… Bilgiler kalıyor akılda; örnek vermek konusunda da işe yarıyor ama; bazı kısımlar akıldan uçup gidiyor. Önemli olan hangi fikrin işimize yarayacağı…

Velhasıl, kitapta yazıları bulunan bilim adamlarından hangisi söylemişti hatırlamıyorum ama, romantik aşk ve ebeveynlerin çocuklarıyla gurur duyması gibi bazı zihinsel / duygusal etkileşimlerin doğasının elli yıl sonra bile çözülemeyeceğini iddia ediyordu… (ve sanırım nörologdu).

Elbette bu konular muamma değildirler. Her bilim adamının bu duyguların temeli hakkında düşünceleri, tezleri vardır; sadece kanıtlanmamıştır, doğrulayacak ya da yanlışlayacak bir deney sunulamamıştır. Orası ayrı… Orası bilimin kabul edilmiş yöntemleriyle ilgili…

Ancak nacizane bendenizin düşüncesi, bilhassa ebeveynlerin çocuklarının başarılarıyla gurur duymasının, aynı genleri taşıyor olmasının sağladığı egosal gururun yanında, yapılmış yatırımların geri dönüşü, ekilen tohumların meyvesini almaktır.

Bir düşünün: Çocuklarınızı dünyaya getiriyor, her türlü tehlikeden sakınıyor, dünyaya faydalı birer insan olmaları için eğitim / öğretim / nasihat vb. bir çok eğitici süreçten geçiriyorsunuz. Elbette başarılı olmaları, tüm bu çabaların sonucudur ve çabaların bir işe yaradığını görmekten daha güzel olan duygu nedir?

Genç Kanatlar, kanatlanıyor!

Zira ben de geçtiğimiz hafta “Bu millete imkan tanıyın” adlı yazımda, programıma konuk olan 16 yaşlarındaki iki genç arkadaşımdan –kendileri THK Bağcılar Şubesi Genç Kanatlar grubunun üyeleri idi- bahsetmiştim. İşte bu genç iki arkadaşımızla yaptığım program için, THK Bağcılar Şubesi Başkanı Sn. Şenol Gül’den de bir teşekkür e-postası aldım. Kendilerine bu ince davranışı için teşekkür ederim. Ancak, e-posta içerisindeki bir cümle, yukarıdaki paragrafta bahsettiğim “ebeveynlerin çocukları ile gurur duyması” duygusunu derinden yaşamama sebep oldu:

Şenol Bey’in ifade ettiğine göre; programımız sonrasında programımızı izleyen bazı genç arkadaşlarımız THK Bağcılar şubesine gitmişler ve onlar da “Genç Kanatlar” grubuna katılma arzusunda bulunmuşlar.

Demek ki Airport TV için yola ilk çıktığımızda kendimize görev edindiğimiz “Havacılığı bu millete sevdirmek ve gençlerimizi teşvik etmek” hedefine bu şekilde ulaşıyor. Aynı amaçla sunuculuğunu ve yapımcılığını gerçekleştirdiğim “Havacılık Endüstrisi” adlı program da amacına bu şekilde ulaşıyormuş meğer… Ne mutlu!

Bu haberi bana veren ve bizi yaz mevsiminde THK’nın Eskişehir’deki tesislerine davet eden, onca işi arasında gönüllü olarak THK Bağcılar Şubesi başkanlığı görevini yürüten Sn. Şenol Gül’e de teşekkürlerimi sunarım.

Mutfakta biri mi var?

Şimdi gelelim asıl konumuza…

Efendim, yine Havacılık Endüstrisi programında Türkiye’nin gizli havacılık kahramanlarından birine yer verdik dün (19 Aralık 2009, Cumartesi).

Sportif Havacılığı geliştirmek, yaymak ve yaygınlaştırmak isteyen Sn. Vedat Sarıkaya konuğumuzdu. Kendisini Türkiye’de sportif havacılığı hem bir spor olarak, hem de endüstriyel olarak geliştirmeye adamış olan Vedat Sarıkaya’nın anlattıkları hem çok önemli hem de hayret verecek kadar komikti.

İçlerinden bir tanesini sizlere aktarayım:

Kendisi program sırasında isim vermekten sakındı elbet; ben de ismini bildiğim bu kişileri zikretmeyeceğim. Fakat kendileri Türkiye’nin kendi hafif hava aracını üretebilmek için bazı yabancı danışmanlık kuruluşlarına geniş kapsamlı araştırmalar da yaptırarak, çok güzel bir fizibilite raporu ve plan hazırlamışlar. İlgili kurumlardan teşvik almak için de başvurularda bulunmuşlar.

Velhasıl bu teşvik başvurularının birindeki mülakatta, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden akademisyenler bulunuyormuş. Bu akademisyenler, biraz da alaycı bir tavırla:

“15 Dakikanız var. Uçak yapacakmışsınız, nasıl yapacaksınız anlatın bakalım…” demişler.

Sn. Sarıkaya da oldukça güzel bir yanıt vermiş:

“Siz bana 15 dakikada çorba yapmayı anlatın, ben de size nasıl uçak yapılır onu anlatayım…”.

Yine başka bir zamanda, yine bir akademisyen grubu bu uçak fikrine şöyle yaklaşmışlar: “Şimdi bizim onayladığımız uçak düşerse, bunun sorumluluğu altından nasıl kalkarız?”

Uçak bir yana; programda şöyle sordum:

Biz paraşüt falan yapıyor muyuz bari?

Tabi ki hayır!

İnsanlar korktuğu için elini taşın altına sokmuyorlar. Gerçi, bilgisiyle profesörlük makamına gelmiş bazı akademisyenlerimiz bilgilerine güvenmelerine rağmen elini taşın altına sokmuyorlarsa, gariban yatırımcımız ne yapsın…

Ancak bu zihniyetin, bu ürkekliğin Türkiye’nin önünü tıkadığını her seferinde bu köşeden yazıyorum. Yine yazacağım!

Efendiler!

Siz ne diye profesör oldunuz?

15 dakikada uçak yapımı anlatılabileceğini sanıyorsunuz da bu uçağı kim yapacak o zaman?

Sallama çay mı bu…

Yoksa mutfakta biri mi var?

Tevfik Uyar

Bu millete imkan tanıyın!

Yıllar önce şu an adını hatırlamadığım bir uluslararası sanayi örgütünün Avrupa ülkeleri hakkında yapmış olduğu bir araştırmasını okumuştum.

Değerlendirme ve değerleme çalışması, ülkelerin yarattığı ürün ve hizmetlerin kaynakları konusunda idi. Kriterleri her ne ise, Belçika ve Türkiye’nin hizmet ve ürünlerinin puanı eşit çıkmış ancak kaynakları epey bir farklılık göstermişti. Belçika’daki hizmet ve ürün kalitesi %90 ölçüde teknolojik imkanlar sayesinde oluşurken, Türk ürünlerinin %90’ı bireylerin kişisel kabiliyet ve hünerlerinden kaynaklanıyordu.

Her ne kadar zaman zaman özeleştiride bulunarak, tembelliklerimizden, “yumurta kapıya gelince” deyimine uygunluğumuzundan dem vursak da; aslında yapı itibariyle özverili, çalışkan ve tuttuğunu koparan bir millet olduğumuzu hepimizin bildiğini düşünüyorum. Tabi şimdi elimizde kanlı, canlı bir Türkiye örneği var; madem öyle de, bu geri kalmışlık, bu gelişmemişlik niye?

İyimser bir yaklaşımla; bu soruya yanıt verirken, “Zorluklarla iyi mücadele ediyoruz ama istediğimizi elde edince, onu elde tutmayı başaramıyoruz” demek yanlış olmaz. Sahip olduğumuz tarihin düşüş ve yeniden doğuşlarla süslü olması da sanırım bununla açıklanabilir.

Geleceğin nabzını tutmak

Bazen günlük hayattaki koşuşturmaca, iş güç kaygısı ve işin gücün getirdikleri gözlem yeteneğimizi ve imkanımızı azaltır. Bir şeyler hakkında yorum yapamaz hale geliriz. Kaşığında yağ taşıyan prens adayı misali. Bilir misiniz o hikayeyi?

Kral çağırmış kızını isteyen adamı. Ağzına bir kaşık tutturmuş. İçine de yağ koymuş. Demiş ki, tüm sarayı gez dolaş, bu yağı bir damla dökme. Garibim yağa baka baka sarayı dolaşmış, dökmeden gelmiş. Kral sormuş sonra: “Anlat bakalım sarayımı…”

Benim de çok boş vaktim olduğundan değil. Tanıyanlar bilir, zaten bir kaç işim mevcut. TV ve gazetecilik işleri bana eskiden kalma, yadigar işler. İnanın zaman zaman zorluyor da; dinlenerek ya da eğlenerek geçirilecek vakti tekrar çalışmaya ayırmak.

Ancak ben sektörün basın tarafında olmayı da çok seviyorum. Faydalı da buluyorum; çünkü eğer basın tarafındaysanız sektörün, sektör sizin için görmeden gezeceğiniz bir saray olmaz. Bilakis baktığınız yağ olur. İşinizi yaparken öğrenirsiniz, nabız tutarsınız. Gözünüzden bir şey kaçmaz. “Gazeteci tarihinin tanıdığıdır” derler. İşte siz de o zaman tüm olayların tanığı olursunuz.

Geçtiğimiz hafta, TV’deki işlerim dolayısıyla geleceğin nabzını tutmuş oldum.

Anlatmaya başlamdan düşünelim: Geleceğin nabzı nasıl tutulur? Tahminde bulunarak mı? Bilimsel yöntemlerle öngörüde bulunmaya çalışarak mı?

Değil elbet… Onlar da yöntemdir de; kağıt üstünde kalır. Bir banka reklamında dendiği gibi: “Devir ne devri olursa olsun, aslolan insandır…”. İşte bu yüzden geleceğin büyüklerini, geleceğin sektör çalışanlarını gözlemlemek lazım. Onlara sormak lazım. Ne düşünürler, ne kadardır kapasiteleri, bu insanlar gelecekten ne bekler? Geleceğin onlardan bekledikleri konusunda hazırlar mıdır…

İşte geçen hafta tam da öyle oldu. Atıf Ünaldı ile bir kereye mahsus olmak üzere birlikte yaptığımız programda Kocaeli Üniversitesi SHYO öğrencileri ile, daha sonra Cumartesi yayınlanan, yapımcılığını ve sunuculuğunu kendimin gerçekleştirdği “Havacılık Endüstrisi” programında İstanbul Bağcılar Anadolu Teknik Lisesi, Uçak Gövde Motor Bakım öğrencileri ile söyleşiler gerçekleştirdik.

Tutkulu ve coşkulu gençler

İlk önce 10 Aralık 2009 tarihinde, o bölüme özel olarak Atıf Ünaldı ile birlikte sunduğumuz Teknotalk programına katılan, Kocaeli Üniversitesi SHYO öğrencisi 6 arkadaşımızla tanıştık. Program boyunca sohbet etme imkanı bulduğumuz 4’ü Uçak Gövde Ve Motor Bakım, 1’i Aviyonik ve diğeri Sivil Havacılık Ulaştırma İşletmesi öğrencisi arkadaşlarımızın her birisi ateş gibiydi! Hepsinin gözlerinde bir şeyler yapma, bu ülkeye bir şeyler katma hevesi, kendilerini geliştirmeye duydukları tutku ve hasret ve daha da önemlisi hocalarına, kendilerinden daha tecrübeli abilerine duydukları saygı. Programın sonuna doğru sorduğumuz “Sizce ne olsa daha iyi olurdu” sorusuna verdikleri yanıtlar, bir şeylerin farkında olduklarının göstergesiydi. Hepsinin hayalleri ve hedefleri var; ve hepsi peşinde koştukları ideallerini gerçekleştirmeye gelmişler. Ne mutlu…

Diğer yandan, 12 Aralık Cumartesi günü Airport TV’de yayınlanan “Havacılık Endüstrisi” programımın konukları, Bağcılar Anadolu Teknik Lisesi, Uçak Gövde ve Motor Bakım bölümü öğrencileri olan iki genç arkadaşımdı. Her ikisi de 16 yaşında olan bu arkadaşlarımın canlı yayına gelmek ve bildiklerini anlatmak istemeleri zaten mükemmel bir sosyal cesaret örneği. Programı izleyen arkadaşlarım programın başında benim için üzülmüşler: “Bir saat boyunca ne konuşacak?” diye. Ancak bu bir saate genç arkadaşlarımızın hayallerinin ve hedeflerinin sığmadığını söylesem… İnanır mısınız? Bu arkadaşlarım aynı zamanda Türk Hava Kurumu’nun 16-29 yaş arası gençler için başlattığı Genç Kanatlar programının, Bağcılar bölgesindeki üyeleri. Hatta ve hatta birisi başkanı idi. Aynı şekilde bu sevgili arkadaşlarım da oldukça mütevazı, oldukça saygılı idi ve diğer arkadaşları gibi hocalarından övgüyle ve saygıyla bahsediyorlardı.

Türkiye’nin kendi eğitim uçağı

Aynı gün, haftaya yayınlanmak üzere Sportif Havacılık dendiğinde akla gelen isimlerden, Anka Havacılık şirketleri ile Türkiye’nin sportif havacılık alanındaki özel teşebbüslerden birini oluşturan ve bu yönde oldukça faydalı faaliyetlerde bulunan Sn. Vedat Sarıkaya ile, Türkiye’nin bir avuç profesyonel bayan paraşütçülerinden olan Sn. Sinem Tufan konuğum idi. Kendileri sportif havacılığın Türkiye’deki sorunlarını aktarmanın yanısıra, sadece sorunları değil, kendilerinin çalışmaları sonucu elde ettikleri çözümleri de aktardılar. Her yıl ilgili kurumlara mektuplar yazarak ve proje çalışmaları yaparak sportif havacılığın önündeki engelleri kaldırmaya çalıştıklarını bildiren Sarıkaya, bugüne dek başarıya ulaşamadıklarını ama bu mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini söyledi Ayrıca Sarıkaya’nın, Türkiye’de çok hafif ve hafif hava araçlarının üretilmesi için de çok önemli projeleri var. Şu an dünyadaki mevcut pazarı ve üreticileri incelemek adına profesyonel kurumlarla çalışma yaparak geniş kapsamlı bir rapor oluşturduklarını söyleyen Sarıkaya, finansmanın sağlanması halinde Türkiye’nin kolaylıkla kendi sportif ve eğitim maksatlı uçaklarını üretebileceklerini söylüyor. Yine onlar da, bunca yıllık mücadelelerine rağmen, yorulmadan, bıkmadan, usanmadan, bu ülkede havacılığın gelişmesini sağlamak ve sürdürmek için ellerinden geleni yapacaklarını ısrarla belirtiyorlar.

Velhasıl, anladığım o ki; bizim toplumumuzun her kesimi kendi içinden kahraman çıkarmaya muktedir. Sn. Sarıkaya, Sn. Sinem gibi, bireysel çabaları ile, toplumsal gelişime katkıda bulunmak isteyen özverili kimseler inanıyorum ki her yerde var. Kendileri yıllardır zaten bu işin içinde ve artık bazı konuları kendi “davaları” olarak görüyorlar. Ancak, bir önceki başlıkta bahsettiğim gençlerimizin hevesini söndürmemek ve onların da birer dava sahibi olarak, ülkemiz için özveride bulunmasını sağlamak için, kendilerine imkan sunmak gerekli.

Ben bizlerin, Mustafa Kemal Atatürk’ün de söylemiş olduğu üzere, zeki ve çalışkan olduğuna inanıyorum. Ancak bizlerin “çabuk yılmama ve inatçı olma” vasfına daha çok ihtiyacımız olduğu gibi, bu vasfı sürdürebilmek için de, imkanları sağlamakla yükümlü kurumların ellerinin biraz daha açık olması gerekiyor.

Herkese iyi haftalar…

Eski Osmanlı Coğrafyası’nda Ulaşım Ağları

Türkiye, bölgesindeki liderlik rolünü pekiştirmek için ulaştırma alanını ve THY’nin gücünü kullanmayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Bildiğiniz üzere havacılık alanındaki en büyük ciddi yatırım TAV’ın Makedonya’daki iki büyük havalimanının işletmeciliğini, bir diğerinin ise inşaatını üstlenmesiyle yapılmıştı.

Eylül ayında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın Makedonya ve hemen arkasından gerçekleştirdiği Kosova ziyaretleri de hesaba katıldığında, aşağıda söyleyeceklerimiz biraz daha anlam kazanıyor.

Air Bosna’yı satın alan, Makedonya ile ilişkilerini kuvvetlendirmeye hazırlanan THY’yi, sadece Türkiye’nin değil, bulunduğu bölgenin güçlü ve yönlendirici bir şirketi olmaya adaylığı açısından ele almadan önce, Makedonya’nın Türkiye ve bölge için olan stratejik önemi ve içinde bulunduğu durumu iyi analiz etmek gerekiyor.

Şimdi, hep beraber Eurovision yarışmalarına upuzun bir isme sahip olan ancak bizim sadece “Makedonya” diye andığımız ülkeyi bir ele alalım.

İsim konusu Yunanistan’ı rahatsız ediyor.

Kuzey ve Batı Yunanistan’da, kendilerini Makedon kökenli olarak tanımlayan, diğer rum çoğunluktan daha farklı bir kökene sahip olduğu için azınlık teşkil ettiklerini savunan bir topluluk bulunuyor. Yunanistan’ın yanıbaşında kendilerini yine Makedon olarak tanımlayan Makedonya adında bir ülke olması ise, Makedonların Yunanistan’dan koparak Makedonya’ya katılmak arzusunda olması endişesi ciddi bir tehdit algılaması yaratıyor.

Zira Yunan devleti, bölgenin de adı olan Makedonya’yı ve Makedonları hep inkar etmiş ve bu topluluk üzerinde asimilasyon politikası uygulamıştır.

İşte bu yüzden Türkiye’nin, Avrupa’da özellikle “Former Yugoslav Republic of Macedonia” olarak anılan ülkeyi “Makedonya” olarak anması Yunanistan’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü Yunanistan, Balkanların bu küçük ülkesi Makedonya’nın kendi ülkesini bu şekilde anmasını gizli bir iddia olarak görüyor.

Makedon Anayasası, yürürlüğe girdiği ilk tarih olan 17 Kasım 1991’de 49. maddesinde “Makedonya Cumhuriyeti, komşu ülkelerde yaşayan Makedon milletine mensup kişilerin ve Makedon sürgünlerin statü ve haklarını korur, kültürel gelişimlerini destekler, onlarla ilişkileri teşvik eder” şeklinde bir madde barındırarak bu iddiayı somutlaştırmıştı da. 27 Haziran 1992’de Yunanistan Makedonya’dan anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti” ismini değiştirmesini talep etti. Nisan 1993’te ise Birleşmiş Milletler, bağımsızlığını tanıdığı bu ülkeyi, Yunanistan’ın da baskıları sonrasında “The Former Yugoslav Rebuplic of Macedonia: Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” geçici ismi ile kabul etti (Bugün Avrupa Birliği de bu ismi kabul ediyor). Yunanistan açısından sakıncalı olan maddeler 1995’te imzalanan interim antlaşma ile kaldırılsa da, Yunanistan hala ismi sorun olarak görüyor ve Makedonya isminin anılması konusunda saplantılı bir tavır izlemeye devam etti.

Yunanistan iddiasında zayıflıyor

Bugün ise BM ve AB uzun ismi kullansa da, bugün Çin, ABD ve Rusya da dahil olmak üzere 110 ülke Makedonya’yı “Makedonya Cumhuriyeti” olarak anıyor. Yunanistan ise Makedonya’yı “Üsküp” diye anıyor. Makedonlar ise “Makedonya” ismi dışında bir alternatif konusuna razı değil ve hukuki hakkı olan kendi kendini dilediği gibi tanımlama hakkından vazgeçmek istemiyor.

2005 yılında AB üyesi olma hakkını elde eden ve şu an AB ile müzakere masasına oturmaya hazırlanan Makedonya’nın müzakere sürecine de aynı sebeple sekte vurulmaya çalışılıyor. Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini her seferinde veto etmekle tehdit eden Yunanistan, geçtiğimiz günlerde Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Droustas aracılığıyla, isim konusu çözülmeden 7 Aralık’taki AB oturumunda görüşmelerin başlamasının mümkün olmadığı mesajını verdi.

Sadece bizim meselemiz değil

Yukarıdaki bilgilerden de görülebileceği gibi Türkiye ile Makedonya arasındaki ilişkilerin ilerlemesi başka herhangi bir ülkeyi birinci dereceden ilgilendirmeyen bir konu değil.

Zira Makedonya’da Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı duyulan müthiş bir sevgi var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Makedonya’yı ziyaret ettiğinde gerçekleştirilen sevgi gösterilerini hatırlayınız. Geçtiğimiz hafta Vatan gazetesindeki köşesinden yazmış olduğu Makedonya’daki Türkiye Modeli’ni de bir gözden geçiriniz.

Bosna Hersek’teki yatırımın da benzer şekilde temellendiğini ve vücuda geldiğini de dikkate alınız. THY’nin, önce Air Bosna’yı satın aldığını, şimdi de Makedonya Havayolları ile ilişkilerini güçlendirmeye yöneldiğini –ve muhtemelen hemen ardından da önemli yatırımların gelebileceğini- düşünününz.

Acaba diyorum; THY eski Osmanlı Coğrafya’sında bir havacılık ağı kurmaya doğru gidiyor diyebilir miyiz?

Tevfik Uyar

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google