ÖSS (Kesit)

Kategori: Hikayeler | Ocak 13, 2008

Dersaneden dönüyordu Berkecan. Sınava iki hafta kalmış olduğundan neredeyse her sokakta işbilir bir esnaf sokağa boydan boya pankart çekmişti:
“ Sınava girecek öğrencilerimize başarılar dileriz… Soyubelli Gıda Pazarı”

Annesi, cep telefonuna çektiği iletide Berkecan’dan ekmek almasını istemişti. Fırından almasını da hem iletinin başında, hem de iletinin sonunda özellikle vurgulamıştı. Ekmeğin sıcaklığı ve tazeliğinden anlaşılacaktı fırından almadığı. O yüzden kendisine ve kendi gibilerine astırdığı pankart ile başarılar dileyen ve hemen yan sokakta rakibi bulunan işbilir gıda pazarına yöneldi önce. Fakat onun da canı taze ekmek istemiş olacak ki, az biraz üşenerek de olsa fırının bulunduğu sokağa girdi. Bu sokakta bulunan diğer gıda pazarı da pankart astırmıştı:

“Mahallemizin gençlerine Allah’ın zihin açıklığı vermesini dileriz… Ünügüzel Gıda Pazarı”

Gıda pazarının pankartının altından pankartı göremeyecek hale gelene kadar pankarta bakarak geçen Berkecan, az ilerideki ekmek fırınına girdi…

“Selamün Aleyküm Cenapsarp amca…”
“Aleyküm selaaaaam Berkecan, buyur…”
Berkecan etrafına bakındı;
“Ekmekten başka bir şey alınmaz zaten… Ver üç ekmek,”

Fırıncı selamı alırken yerinden kalkmıştı zaten, daha sonra ani hareketle arkasına dönerek tahta rafa özenle yerleştirilmiş taze ekmelerden üçünü aldı. Hamurlaşmaması için önce kağıda sardı ve sonra torbaya koydu.
“Al evladım…”
Epey yaşlı olan Cenapsarp amca, burnuna düşen gözlüklerini arkaya iterek, “sen de sınava gireceksin, değil mi oğulcuğum…”
Berkecan, sıkılarak yanıt verdi:
“Öyle amca öyle… Maalesef, iki haftamız kaldı…”
“E oğlum, ne olacak sizin bu haliniz? Ne olacak bu ülkenin hali? Herkesteki bu hırs nedir? Yanlış anlama da oğlum, sende, senin ailede de var bu…”
Berkecan, suç işlediği hissine kapılarak ailesini eleştirdi:
“Vallahi ben de anlamıyorum amca! Bizimkiler çıldırmış gibi! Sanki sınava ben girmeyeceğim de onlar girecek”
Yaşlı fırıncı kahverengi suni deriyle kaplı sandalyesine oturdu. Düşen gözlüklerini yeniden yerine itti ve şöyle devam etti:
“Vallahi bizim torunlar da OKS mi, BKS mi her neyse o, han şu ortaokulluların girdiği sınav…”
“OKS amca”
“Hah! Ona hazırlanıyorlar. Onların da bir haftası var, artık sizinkinden bir hafta önce mi oluyormuş ne o sınav. Vallahi çocukları eve hapsettiler. Ben dedeleriyim, işte sor, işte yüzüne söyleyeyim, aylardır kaç kere gördüm çocukları. Bayramda elimi öptüler, harçlıklarını soktum ceplerine, annesi aldı ben onlara kitap alırım diye. Ben de bir şey demediydim… Ah ah! Desem ne! Televizyonun sözü daha makbul baba sözünden…”

Amcanın feryat figan anlatışı Berkecan’ı da üzdü ve Berkecan kendini bir an çok çaresiz hissetti. Bir şeyler yanlış gidiyordu… Bu fikrini eve giderken düşünmeye karar verdi. Hem yol da çabuk biterdi böylece. Amcaya yanıt verdi:
“Amcacığım ne diyeyim yani! Haklısın üstüne haklısın” bunları söylerken kapıya doğru yürüyordu. “Sıkma canını, onların da bir haftası kalmış zaten. Sonra rahatlarlar. Haydi hayırlı işler”
“Güle güleeee, oğlum. Güle güle. Allah zihin açıklığı versin. Sıkmayın kendinizi bu kadar, ileride tiksiniverirsiniz her şeyden.”
Berkecan kapıdan yitmeden önce: “Haklısın amca sağol…” diye çıktı fırından.

Berkecan yürümekten çok sıkılıyor ve bu sıkıntısını gidermek için adımlarını sayıyor, her üç adımda bir önceki bastıklarından farklı bir ortama basmaya çalışıyor, şarkı söylüyor, ya da kendini bir araba gibi düşünüp insanları solluyordu. Eğer bunların hiçbirisini yapmazsa, kendi kendine düşünmeye başlıyor ve bir konu bulup o konu hakkında, kendisiyle ama içinden konuşuyordu. Yani konuşma hızında geçiyordu düşünceler kafasından… Sanki birine anlatıyormuş gibi, kendi sesini hayal ediyordu. Yola düşünce, biraz önce içeride başından savdığı şeyi hatırlamaya çalıştı. Bir anlık yenilgiden sonra – kendisi zihninin başarısızlıklarını büyük bir hezimet olarak görüyordu – tekrar galip hissetti kendini. Mevcut düzende ve günlük hayatta bir şeyler yanlış gidiyordu. İnsan, geleceğini muhakkak düşünür ama elbet geleceğini düşünmeyen gençler de vardır ve henüz ailesinin sorumluluğu altındaki bu gençler, kendi geleceklerini düşünemez ve iyiyi kötüyü ayıramazsa, anne-babanın devreye girmesi gerekli ve eğer ebeveynler bilinçliyse bu gerekli olduğu kadar da kaçınılmazdır. Fakat, herkes mi baskı altında tutulur? Okula gittiği zaman yüzüne bakınca keyif aldığı bir kimse yok. Sanki, bir zamanlar bütün bu öğrencilere birer-ikişer gemi hediye edilmiş, hepsinin karadeniz’e indirdiği bu gemiler bir gecede batmış idi. İnsan dersi çalışarak sevmeli, geleceğini zevk ile hazırlamalı… Her şey iyice cıvımış, bu sınav olayı fazla abartılmıştı. Fakat suç insanlardaydı, yine insanlardaydı, yine insanlardaydı.

Tarihin her devrinde, mekanların her birinde, insanların zaaflarını kullanarak para kazanmak isteyecek birileri olacaktı. Bu insanlar, ellerine fırsat geçirir geçirmez de işlerini icra etmeye koyulacaklar, trend adı altında yutturulan şeyler her neyse bunları insanlara pazarlayacaklardı. İnsanlar buna talep gösterirse, bu suç pazarlayıcılarda mıydı? Hayır! Adam doğası gereği, güçlü olmak istiyor ve bunu en kısa sürede gerçekleştirmek istiyordu. Burada alan memnun – satan memnun ikilemesi ortaya çıkıyorsa, sorun ve edepsizlik satanda değil, alanda idi.

Bu aynen şuna benzetilebilirdi: Bir ülkeye yabancı bir marka girer, o ülkedeki yerli rakiplerini bir bir ezer geçer. Sonunda kaybeden o ülkenin kendi sahipleri olur. Fakat yabancı markayı tercih edenlere sorduğunuzda onlar kullandıkları ürünlerden memnundurlar, hatta o ürünü üreticisinden daha fazla savunurlar. (Kraldan çok kralcı olmak) Fakat piyasadaki rekabette kendi milli markalarının bu yüzden çökmüş olduğunu göremezler, gösterseniz de görmek istemezler. Bir gün emperyalizm ve onun destekçilerine gösterilen müsamaha sebebiyle bu millet aç kaldığında da suç asla yayılma politikası güden şirketlerin değil, ancak ve ancak kendi markalarının çökmesine göz yuman halkındır. Burada da alan memnun – satan memnundur… Bir söz vardır ya: “Uluslar hakedildiği gibi yönetilir”, tamamen doğrudur.

Apartmanın kapısına varıp da zile bastığında kendini tatmin edecek ve yolu sıkılmadan geçebilecek kadar –sanki bir çölü bir uçtan bir uca yürüyerek geçmişti- düşünmüş olduğuna inanıyordu. Zile bastıktan sonra fazla beklemedi, kapı otomatiği iğrenç sesi çıkardığında (Teknoloji ne kadar ilerlese de şu ses bir türlü değişmemişti).

Evine varıp odasının önünden geçerken az sonra gömüleceği bu tabutu seyretti. Eğer kendisini biraz serbest bıraksalar, zaten hemen oturup ders çalışacak ama bu işi severek yapacaktı. Yattığı odaya gidip üstünü değiştirdi. Kendi odası sadece çalışma odası olarak tasarlandığından, bir müddet kız kardeşi ile aynı odada yatmak zorundaydı. Seneye de evin yapısı değişmeyecekti, çünkü evdeki geniş tabuta seneye kız kardeşi girecekti. Fırıncı amcanın adını denk getiremediği OKS maratonunun bir dahaki seneye işkence görecek yolcusu kardeşi Saadetnur idi… Fakat Berkecan artık başka bir şehirde okuyacağından muhtemelen bu oda sadece kendisinin olacaktı.

Gelir gelmez erken bir akşam yemeği yiyip odasına çıktı. Bir ara mutfaktaki sayaca takıldı gözü. “15” yazıyordu… “15”…

(Sadece bir kesitidir)

Hikayeler Kategorisindeki son 5 yazı




Bir Cevap Yazın