Felaket felix… Burlalar da doğar, yaşar ve kaybolur.

Felis Domesticus… Ev kedisi. Aylar önce kedimi kendi elimle beni terketmeye zorladım. Kendim de inanamıyorum ama kedimi özlüyorum. Bugün kemer takarken onun ben kemeri takmaya başladığımda aşağıya sarkan tokalı kısma vakit kaybetmeden asıldığını, “Burlaaaaaaaa” diye bağırana kadar kemeri takmakta zorlandığımı hatırladım. Hatırlayınca yine anladım -aynı zamanda o esnada yanımda bulunan Hasan Çetiner de “Şu bak yahu, her şeyini her zaman hatırlıyorsun” dedi- ki ben Burlayı özledim. Hani Franziska’nın yaramazlık yaptığında r’sini söyleyemeyerek -ya da almanlara özgü l’den önce söylenemeyen r ile ğ arası o ses ile- “Buğğğlaaaa” dediği kedimi…

Velhasıl, Burla’nın ben bir çok şeyden vazgeçmişken ya da bir çok şeyden vazgeçmemeye son vermişken tüylü bir arkadaş olarak bir müddet sevgimi, şefkatimi sunduğum, belki içgüdüsel ya da peşinde nankörlüğe sıkı sıkıya bağlı olan sevgisini ve şefkatini gördüğüm, bir nev-i babalık provası yapmamı sağlayan varlık olduğunu kabul etmek gerek. Biz çok kez birlikte uyuduk. Öyle ki ben onu, ağlamasını da duymayım diye kimi akşam mutfağa kapattığımda açık olan mutfak camından çıkıp, tehlikeli pencere yollarından yürüyüp, balkon camından içeri girip, tam uyumak üzereyken üzerimdeki yarım kiloluk ağırlığıyla mırlaya mırlaya gelerek beni yalnız bırakmadı. Tabi ki tüm bunların arkasında o bir anne sıcaklığı ararken onu hayatıma sokmam da var.

İlk geldiğinde 20 santimden ötesini göremeyen, eblek suratlı, sürekli ağlayan ve henüz tabakta duran herhangi bir şeyi midesine indiremeyen bebenin tekiydi. Eczanenin kedimi şirin bulup bedavaya verdiği ve benim acemilikten ilkini niyeyse tek kullanımdan sonra çöpe attığım (Kenara bulaşmış sütü tıbbi atık mı sandım ne?) fakat ikincisini bir ay kullandığım iki şırınga ile, biraz yağsız süt, biraz su ve bir çay kaşığı bal karışımı ile besledim. Önceleri su karıştırmıyordum, hatta sütün yağsız olması gerektiğini bilmiyordum. İnekler kedilerden daha yağlı varlıklar olduğundan yavru kediler buzağı gibi değiller. Fazla yağlı süt midelerini rahatsız ediyor. İşte bu yüzden benim gibi iri yarı bir adamın belki en garip görünebileceği bir hali alarak minicik kedimi omzuma yatırıp sırtını tıpıladım: Gaz çıkarsın diye…

Velhasıl; bir gün beş kat aşağıya düştü… Akşam karanlığında arka balkondan aşağıdaki karanlık boşluğa baktım. Göremiyordum. Hafif bir şok geçirirken onun kumu gözüme çarptı. Artık olmayacaktı… Yemek kabına baktım, artık boşalmayacaktı… Ancak aşağıya “Burla” diye bağırdım. Bir ses ağlamaya başladı…

En alt kata inince boşluk ile en alt kat balkonu arasında 4 metre olduğunu gördüm. Eğer inseydim burla ile birlikte mahsur kalacaktım. Burlanın artık kullanılmayacak olan kumu ve yemek kabını oradan kaldıran da olmayacaktı… İzci liderimiz Fahrettin Ünver’e selam olsun. İzciyken ondan öğrendiğim bir ip numarası ile yaralı bir kediyi sağ salim aşağıdan çektim. Eve geldiğimde kedinin her yeri ağrıyordu. Resmen ayakta uyudu, ben onun o duruşundan kahroldum. Ertesi gün işe gittim içim acıya acıya ve Baş Yer Eğitmeni Yüksel Ay döndüğümde onu ölmüş olarak bulabileceğimi söyledi. Derin bir kedere boğuldum.

Ancak eve geldiğimde her zamanki gibi anahtar sesini duyunca kapıya koşmuştu ve elimdeki torbaları inceliyordu… “9 canlısın lan hakkaten!”. Hatta gün geçtikçe tekrar uğramayacağını düşündüğüm o düştüğü pencereye daha fazla uğradığını gördüm. Enteresan varlıktı vesselam.

Ev arkadaşım Tolga’nın onu çeşitli deneylerde kullandığını söylemeden geçemeyeceğim. Bir tane örnek: Dikey duran bir kanepeye yatay bir şekilde atılan kedi tırnaklarıyla tutunduğu kanepeden hangi koşullarda aşağı iniyor, hangi koşullarda yukarı tırmanıyor? (Tabi bu esnada dikey kanepenin ne olduğu sorgulanabilir: yeni eşya alan Tolga’nın odasından çıkan ve atıl durumda bulunan üçlü kanepe -ki şu an benim odamda- bir müddet minimum yer kaplasın diye hole dik olarak konmuştu. (Bkz: Evin tüm üyelerinin mühendis olmasının sonuçları.)

Kediyi nasıl ve neden bıraktığımı anlatmayacağım. Kendimi üzmeme gerek yok. Bu yazıyı da elbette “ola ki okur ve geri döner” diye de yazmadım. Okumayı henüz öğrenmemiştir. Öğrense bile internet kullanmasına vakit var. Patileriyle zor olsa gerek.

Felaket Felix…

Bu şimdi benim halim. Özlediklerimize benzemeye çalışırız biraz… Ben de öyleyim. Burla gibi tepki veriyorum ani seslere ve şu zamanlar o kadar sinirliyim ki bir kedi kadar saldırgan ancak onun kadar zararsızım. (Parçalayıp adam yutmuyorum)

Ayrıca, ona ihtiyaç duyduğum zamanlardaki gibi bir ruh halim var şu sıralar. Kırılgan, arayıcı, tarayıcı ama bulamayıcı.

Yine de Burla bu yazıyı okuyorsa bilsin ki kapım hala açık… Ancak dökülen tüylerine bir çözüm bulmuşsa daha iyi olur. ve hala kuma pisliyorsa :)

Sevgiler…

İlgili Yazılar

3 Comments On This Topic
  1. tuba
    12 Şubat 2008

    benim kedim cok üzücü bir olayda öldü.. kedilerle yaşamak yaşamayanların anlayamayacağı duygular..bunları cok güzel anlatmışsınız peki kedinizi neden bıraktınız bu kadar severken..

  2. Zamanusta
    18 Şubat 2008

    İş-güç dolayısıyla evde çok az bulunmaya başlamıştım ve azalan ilgim onda da rahatsızlık yarattı. Beni cezalandırmak için kumun dışına pislemeye başlamıştı. Üstelik çok fazla tüy döküyordu. Zira, ben onu yavru iken sokakta ölmekten kurtarmak maksadıyla evima konuk etmiştim ve bir gün muhakkak bırakmayı düşünüyordum. Gerekli şartlar oluştuğunda, onun da sokaklara kolay alışabilmesini göz önünde bulundurarak, kış gelmeden bırakmanın en makul çözüm olduğuna inandım. Zaten burada, Beşiktaş’ta o kadar çok kedisever var ki, aç kalması mümkün değildi.

    Ancak bugün pişmanım… Çünkü hakikaten özlüyorum.

  3. öZLeM #zZ
    12 Mart 2008

    hikayenizi okurken uykum geldi her gece okuyup yatacam
    ((kediniz rüyama gelirse ne diyim :D????))

Yorum yapın (Facebook ya da Twitter profilinizle de yorum yapabilirsiniz...)

%d blogcu bunu beğendi: