Aşkence

Bir gün zamanın “solcu gençlerinden” birisi anlatmıştı… Bir işkence öyküsüydü aslında… Farklı görüşlere sahip bir kaç kimsenin memleket paydasında buluşarak, bir kaç on sene öncesini bugünün gözüyle değerlendirdiği, ancak dertlenilip de “neler çektik” kısmına geldikleri kısımdı… Bir işkence öyküsüydü aslında.

Bahsi geçen kişiyi bir bahane ile götürmüşler yerin bir kaç kat altına… Tehlikenin nereden geleceği de belli değil, kimin ne yapacağı da… Bağlısınız. Gözleriniz bağlı… Muhtelif yerlerinize muhtelif darbeler iniyor… “ama…” diyordu… “ama kulaklarınıza bağıran başka insanların sesi geliyor, siz de bağırmaya başlıyorsunuz ve bağırmaktan utanmıyorsunuz artık…”. Belki en güzel yeri buydu o acılı hikayenin…

Ancak rahatsız edici bir benzerlik taşıyordu, bütün süreç, hepimizin bildiği ya da bildirildiği… Düşünüp durdum da hani, bu benzerlik, yakınlık neye idi, hangi duyguya. Zira açıktı aslında, duymazdan gelsem de tahminperest yürek ve beyin sentezimin bana bağırdığına…

***

İşkence her yönüyle aşka benziyordu… Bu cümleyi ilk başta yadırgarsınız ama… Ya da aşk acısının herkesin bildiği o “derbederdar” acısını aklınıza getiriverirsiniz… Oysa o değil söylemek istediğim… Sadece “acı” temelli olmayan, ciddi bir benzerlik var.

Mesela aynen anlatılan o öyküde olduğu gibi bağırmaktan utanmazsınız. Gururun üstüne çıkıveren ve bağırmaktan, ağlamaktan utanmadığınız, hani o ayrılma korkusunun kavuşmuş olmanıza rağmen o saate damgasını vurduğu an… Hatta bir de iki, üç, beş küçük sorun varsa ama bu sorun o kadar içinizde, hatta gözünüzün önünde olduğu için size dağ gibi, taş gibi, kocaman ve sarp bir kaya gibi gelirse… “gitme” demekten “affet” demekten utanmadığınız, korkmadığınız an… Gurur mu? Onun yanında ne dir ki gurur? Elinizin kiri… İşte bu yüzden bağırmaktan utanmazsınızdır da aslında.

***

Gözünüz de eliniz de bağlıdır. Karşılaştığınız şeyin büyüklüğüne, yüceliğine, güzelliğine gözleriniz dahil hiçbir beden parçanız inanamaz ve gizleseniz mi yoksa herkese haykırsanız mı daha az üzüleceğinizi, telaş edeceğinizi bilemezsiniz. Gözleriniz bağlıdır. Hani “kör aşık” derler ya. Ondan başka herkes onun hemcinsinden çok sizin hemcinsinizdir, o ise tek karşıtlığınızdır. Issız ya da ıslı bir ada ya da anakara da olsa, her koşulda ancak ona bağlısınızdır. Eliniz kolunuz da bağlıdır zira, tepki veremezsiniz maşuğu olduğunuzdan başkasına. Her şey ikinci sınıftır, ona hissettiğiniz ve kalbinizin birinci sınıf mevkiinden bir pınar gibi fışkıran duygularınızın yanında… “Kal” dese dayanamaz kalır ancak “git” dese durup durup “kal” denmesini bekler ve gidemezsiniz. Gitseniz bile gözünüzü arkada unutursunuz… İşte bu yüzden gözünüz de eliniz de kolunuz da ve hatta ayaklarınız da bağlıdır aslında.

***

Yerin bir kaç altı gibidir yaşamınızı sürdürdüğünüz her yer. Sesinizi kimsenin duyabileceğine, sizi anlayabileceğine inanmazsınız. Aşkınızı anlatırsınız eşe dosta ama kimsenin sizin hissettiklerinizi kavrayabileceğine ihtimal veremezsiniz. Ne övgüler, ne methiyeler de düzer de derlersiniz ama boştur, anlamazlar, anlatamazsınız ne kadar büyük olduğunu aşkınızın ve ne kadar mükemmel olduğunu onun. Sesinizi de kimse duymaz. Ola ki küçük bir kavga ardından büyük bir ayrılık korkusunu taşırsanz, bu defa sizi telkin etmek, sakinleştirmek için “telaş etmene gerek yok” diyen eşin dostun sesi duyulmaz. Hele gerçekten bir de ortada anlaşılmayan bir nokta varsa, yedi cihana bela gelse, size haberi gelmez, gelse de o haberle ilgilenilmez. Tek derdiniz, tek meseleniz de odur… Rutubetlidir yer altı kadar, sevginizin taştığı zaman ya da hüznünüzü tutamayıp ağladınız zaman gözlerinizde oluşan rutubet kadar. Islaktır hep yanaklarınız. İşte yerin bir kaç kat da altındasınızdır aslında.

***

Ve muhtelif yerlerinize darbe üstüne darbe de iniverir. İki dakika ses vermez ise iki saat hayata küsebilirsiniz, çünkü kalbinize bir ağrı girmiştir. Sanki üç beş kişi durmadan tekmelemektedir. Ya da onun size söylediği bir sevgi sözü vuruverir bedeninize. Tansiyonunuz yükselir… Ateş basar. Haykırmak istersiniz… Ya da bir şeylerden emin olmadığını söyleyiverir. Artık çarmıha gerilmişsinizdir, yeniden sizden emin olana kadar. İşte bu yüzden muhtelif yerlerinize darbe üstüne darbe de indiriverir.

***

Ve ömür boyu unutmazsınız… yaralarınızı… hissettiklerinizi… bir çok sahne gözünüzün önünden gelip geçer…

Ve bir gece rakı sofrasına oturup da dertlenirseniz, muhtemelen her ikisini de anlatabilirsiniz. Sizi dinleyen gençler merakla dinler, pay çıkarır… İyi anlatmayı becerirseniz belki bu gençlerden birisi de aşkı iliklerine kadar hissettiği zaman gider bir yazı kaleme alıverir.

Ben “Aşkence” koydum ismini ama belki o daha başka isimlendirir…

“Bir tek farkı var galiba bu işkence ile aşkın birbirinden”. Biri hemen bitsin istersiniz, biri sonsuza kadar sürsün. Tüm acılarına rağmen… Bir de aşk… bir çok yönüyle tatlıdır…

Tevfik Uyar
12.06.08

İlgili Yazılar

2 Comments On This Topic
  1. Nazif Küçükkoç
    12 Haziran 2008

    İnsan ateşe bakarken dalar ya belki gerçek ateşi anımsattığı içindir. O gerçek ateş ki tadanlar aşk derler adına. Yana yakıla geçer günler. Küllerinizden tekrar doğarsınız. Her seferinde daha da büyür güçlenir “aşk”. Anka kuşu gibi… Saf bir ateş olursunuz ebediyyen sönmeyecek. Artık “olmuş”sunuzdur.

  2. gökhan kurt
    29 Nisan 2009

    Çok güzel tasvir edilmiş aşk, ne vazgeçebilirsin ne de yaşayabilirsin sonuna kadar. Biraz arada kalıp atşe mi atlasam suda mı boğulsam diye erir buharlaşır insan. Hoş, sonunda hep pişman olursun ama “aşk” bu kolay olur mu hiç..

Yorum yapın (Facebook ya da Twitter profilinizle de yorum yapabilirsiniz...)

%d blogcu bunu beğendi: