Plütokrat Distopya ve Siberpunk

 

Plütokrasi, yönetim erkinin zengin kesim (burjuva sınıfı) ya da “yüksek vergi ödeyen” kimseler tarafından paylaşılması gerektiğini ifade eden bir ideoloji. ise şu bildiğimiz ütopya’nın olumsuz olanı.

Velhasıl, bugün kapitalizmin ülkeyi götürdüğü nokta ve demokrasinin erki “eşitlik” maskesi ardında sessiz sedasız çıkarılan yasaların yerel ya da küresel zenginlere pazarlaması bu işin bir distopya boyutunu çoktan aştığını gösteriyor.

Nitekim Aysun Kayacı’nın “Benim oyunla dağdaki çobanın oyu bir mi” diye sorguladığı şey de “plütokrasi olmalı mı?” sorusunun yanıtıdır.

Plütokrasiye geçişin birinci basamağı doğayı inceleyerek “doğal” bir filozof olmuş çoban ile, genelde eğlence dünyasından başka dünyalara pencere açamamış ve makyaj aynasından başka da bir yansıyla buluşamamış, ancak yüksek vergi ödeyen kimseleri birbirinden ayırmaktır…

Ancak bu basamak atlanmış gibi görülüyor. Yazık…

’a gelince…

Plütokrasiyi hızlandıran etmenlerden birisi teknoloji, teknolojinin yayılması, teknolojinin yayılmasıyla a- teknolojinin üreticilerinin zenginleşmesi b- teknolojinin yarattığı iletişim imkanlarını daha iyi kullanmasından dolayı kitleler üzerinde etkili olmasıdır.

Şu durumda dünyanın gittiği yer aslında haberimiz olmadan takip edildiğimiz ve birbirimizi daha iyi takip edilebileceğimiz sistemlerden haberdar ettiğimiz bir “distopya”dır.

Siberpunk

Siberpunk iste teknolojinin karanlık yüzünün yaratacağı distopya düzenine “karşı durma”nın gavurcasıdır. Ayrıca bu akımın temsil edildiği sanat eserleri de “siberpunk” olarak anılır. Başta kitaplar ve filmler olmak üzere.

Siberpunk 1980′lere dayandırılan bir akım olsa da bence George Orwell en bilinen distopyası “1984″ ile bu işin öncüsüdür. (Kendisinin hayal edebileceği teknolojinin yaşadığı devirden dolayı bugün tahmin edilenden daha düşük seviyede olması onu bir “siberpunk” olmaktan alıkoymaz). Çünkü 1984′te “Büyük Birader Bizi İzler” (Big Brother Watching Us). Bu izleme işlemi evlerdeki hassas ses aygıtları ve kameralarla gerçekleştirilir.

Ancak en popüler olanlarından birisi de Matrix’tir. Terminatör de türünün en başarılı örneklerindendi. Bu ikisini “yükselen makina medeniyeti karşısında yenilen insan” (baskın türün değişmesi – süksesyon) sınıfına sokabiliriz. Biraz daha ötede “Matrix”in fikir babası William Gibson’un “Neuromancer”ı, (Matrix filmi meşhur olduğunda popülarist amaçlarla Türkçe’ye “Matrix Avcısı” olarak çevrilmiştir) geliyor. Dili ağır çevrilmiş olan kitabı yine de tavsiye ederim. Benim okumadığım ya da izlemediğim onlarca, yüzlerce siberpunk da mevcut. Kendi öykülerimden “Bir Korku Ütopyası” da bir siberpunk örneği sayılabilir. Burada, “Anlatılar / Öyküler” başlığında bir kesitini bulabilirsiniz.

Bunun yanında bir çok japon animesi ve mangasının da siberpunk akım içinde kavrulduğun animeseverler daha iyi bilecektir.

Plütokrası ve Siberpunk

Yukarda bahsettiğimiz yönetim biçimi ve siberpunk arasındaki bağ da başlıkların içeriklerinden kolaylıkla anlaşılıyor. Teknoloji ilerledikçe “plütokrasi”nin ortaya çıkması kaçınılmazdır, çünkü bir kısım insanlar teknolojiden uzak kaldıkça cehaletin kucağına düşmüş olacaklar.

Dünya yönetim erkini teknoloji ve enerji devlerinin saman altından paylaştığı gerçeğini görmez ve buna karşı çıkmazsak tabi…

İyi seyirler.